13. YILINDA DAVUTPAŞA PATLAMASI VE TEMSİL ETTİĞİ ÖLÜMCÜL AĞ

Söyleşi: Bekir Avcı
31 Ocak 2021
SATIRBAŞLARI

31 Ocak 2008’de, Davutpaşa’daki Emek İş Hanı’nda kaçak maytap ve havai fişek atölyesinde meydana gelen patlamada 20’si işçi, biri işveren 21 kişi hayatını kaybetti. Belediyesinden bakanlığına, aralarında kamu görevlilerinin de yer aldığı sorumlular yargılansın diye talep edilen ceza davası, ailelerin uzun mücadelesi sonucu, ancak 17 ay sonra açılabildi. Beş yıl sonra, 2014’te açıklanan kararla ihmali bulunan Zeytinburnu Belediyesi yetkilileri ve bina sahiplerine çeşitli hapis cezaları verildi. 2019’da Yargıtay’ın bozmasından sonra, kamu görevlilerine verilen hapis cezaları para cezasına çevrildi, zaman aşımına tabi kılındı. Dava şu anda Anayasa Mahkemesi’nde, beklemede. 13 yıllık cezasızlığı, buna karşı verilen 13 yıllık mücadeleyi, kamu görevlileri ile patronları koruyan mekanizmanın sacayağını ve bütün bunların aynasında Türkiye’deki cinai düzeni davanın avukatlarından Berrin Demir ve Adalet Arayan İşçi Aileleri’nden, patlamada eşi Gülhan Çabuk’u kaybeden İdris Çabuk’tan dinliyoruz.

31 Ocak 2008’de ne olmuştu, hatırlatır mısınız?

İdris Çabuk: Davutpaşa, Emek İş Hanı’nda kaçak maytap atölyesinde peşpeşe iki patlama olmuş, 21 kişi can vermişti. O patlamada eşim Gülhan Çabuk’u kaybettim. Patlamanın meydana geldiği yerin tam karşısındaki binadaydı eşim. Yaklaşık bir buçuk yıldır orada, makine üretimi yapan bir firmada, makine teknikeri olarak çalışıyordu. Büyük ihtimalle ilk patlama olduğunda kapıya çıktı ve ikinci patlamada yaşamını yitirdi.

Patlamanın ardından davanın açılabilmesi epey zaman aldı, sorumluların cezalandırılamaması ise sürüyor. Dava süreci nasıl bir seyir izledi?

Berrin Demir: Patlamadan iki ay sonra bilirkişi raporu hazırlanmış olmasına rağmen, 17 ay boyunca savcı iddianame hazırlayıp ceza davası açmadı. Bu süreçte aileler ceza davasının açılmasını sağlamak için Taksim tramvay durağında nöbet tutmaya başladı. Her hafta tutulan nöbetler neticesinde, patlamanın üzerinden iki yıl geçtikten sonra ancak ceza davası açılabildi. Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davayı biz de ailelerle toplu olarak takip etmeye başladık.

İdris Çabuk

Çabuk: Mevsimler geçti, yağmurda, soğukta, güneşte nöbetler tuttuk. Adalet için, sırf bir ceza davası açılabilsin diye neredeyse iki yıl uğraştık. Normal bir hukuk sisteminde bu davanın otomatikman açılması, suçluların mahkemeye çıkarılıp cezalandırılması gerekiyor, ama öyle olmuyor. Maalesef hukuk devleti değiliz. 13 yılda gördüğüm şu: Hukuksuzluk, adaletsizlik, eşitsizlik her geçen gün daha da artıyor.

21 kişinin can verdiği bir olayda davanın ancak aylar süren nöbetler, verilen uzun mücadeleler sonucunda açılabilmesi yargının işleyişine dair ne anlatıyor?

Demir: Sistem çalışmıyor, illa zorlamak gerekiyor. Özellikle kamu görevlilerinin sorumlu olduğu alanlarda “memurumu, amirimi yargılatmam” tavrı refleks haline gelmiş. Bu refleksi kırmak adalet mekanizmasının kendi içinde pek mümkün olmuyor. Bir başka örnek verirsek, BEDAŞ işçisi Erkan Keleş’in 2010’da ölümüne neden olan kazayla ilgili ceza davası tam üç buçuk yıl sonra açıldı. Bunun nedeni BEDAŞ genel müdürünün Talimhane’den kalkıp dosyanın olduğu Gaziosmanpaşa Adliyesi’ne giderek ifade vermemesiydi. Savcı yıllarca ifadeye gelmesini sağlayamadı. Onca yıl geçtikten sonra BEDAŞ genel müdürü yazılı ifade verdi. İfadesinin altına utanıp sıkılmadan, Türkiye’nin dört bir yanında hayatını kaybetmiş BEDAŞ işçileriyle ilgili mahkeme kararlarını delil niyetine iliştirdi. Savcıya da “bak, bir sürü ölüm olayı oldu, hiçbirinde savcı BEDAŞ genel müdürlüğünü çağırmadı, sen niye çağırıyorsun?” diye sordu. Özgüveni, yargılanmayacağına dair inancı o kadar yüksek ki, ifadeye çağrılmasına bile bozulmuştu.

Patlamadan iki ay sonra bilirkişi raporu hazırlanmış olmasına rağmen 17 ay boyunca savcı iddianame hazırlayıp ceza davası açmadı. Aileler davanın açılmasını sağlamak için Taksim’de nöbet tutmaya başladı. Her hafta tutulan nöbetler neticesinde, patlamadan iki yıl kadar sonra ceza davası açılabildi.

Kamu görevlilerini yargılamak ne gibi yollarla imkânsız hale getiriliyor?

Çabuk: Hep birtakım zorluklar çıkartılıyor. Uzun mücadelemiz neticesinde, savcılık bina sahiplerine, Zeytinburnu Belediyesi çalışanlarına, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bölge Müdürlüğü’ne, BEDAŞ ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne suç atfetti. Olayın oluş şekline ve sorumluluk alanına bakınca, İçişleri Bakanlığı’nın da sanık olmasını talep ettik. İdare Mahkemesi’nde de dava açılmıştı. Orada belediyeler ile bakanlıkların da sorumluluğu olduğuna dair kararlar verildi. Ama ilginçtir, idare davasında suçlu görülenler ceza davasında suçsuz bulundu. Cinayette sorumluluğu olan yerel belediye başkanının yargılanmasını istiyorsunuz, kaymakam izin vermiyor. Büyükşehir belediye başkanı yargılansın istiyorsunuz, bu kez valilik engel oluyor. Mahkemede, dosyaya bakan hâkim ve savcı davayı belli bir aşamaya getiriyor, ama sonra o hâkim veya savcı değişiyor. Durum gitgide komik bir hal alıyor. Gelen hâkim dosyaya hâkim değil. Bizim davamızda, üçüncü hâkimdi sanırım, girdiği ilk duruşmada “bugün karar vereceğim” dedi, ama duruşma sonunda “karar vermeyeceğiz, duruşmayı şu tarihe erteliyoruz” demek zorunda kaldı.

Berrin Demir

Demir: Ne kadar suçlu, kusurlu olursa olsun, bir kamu görevlisinin sanık koltuğuna oturtulması için bağlı bulunduğu bakanlıktan izin almak gerekiyor. Bu çok meşakkatli, uzun bir süreç. Bazen üç-dört yıl sürüyor. Hadi dosyaya dahil ettik, yargılama o kadar uzuyor ki, aileler için bir cezaya dönüşüyor. İnsanlar hayatlarından beziyor, gördükleri adaletsizlikler karşısında isyan ediyor. Davutpaşa Davası’nda o kadar ilginç şeyler oldu ki… Mesela belediye başkanı mahkemeye mazeret bildiriyor, “hastayım, gelemeyeceğim” diyor. Ertesi günkü gazetelerde, bilmem nereden gelen heyetle birlikte Dolmabahçe Sarayı’nda yemekte olduğunu görüyoruz. Yalan beyanda bulunduğu için yargının buna ciddi karşılık vererek derhal soruşturma açması lâzım, ama yapılmıyor. Oysa sıradan bir vatandaş aynı şeyi yapsa yalan beyan vermekten hakkında soruşturma açılır, para cezası verilir. Yine aynı şekilde, zabıta müdürüne “patlamanın olduğu atölyeyi neden denetlemediniz?” diye sorulduğunda, beyanı “yeterli elemanım yoktu” oluyor. Ama, aynı zabıta müdürü yıllarca süren mücadeleden sonra duruşmaya ifade vermeye gelirken, arkasında yirmi-otuz zabıta memuru çevik kuvvet polisi gibi mahkeme kapısına dizilebiliyor, mahkeme salonundaki tüm sandalyeleri doldurarak ailelerin duruşmaya girmesini engelleyebiliyor, buna müdahale edildiğinde de ailelere saldırabiliyor.

Devletin yargı sisteminde iş cinayetlerine bakış taksirden öteye gitmiyor. Taksir, yapman gerekeni eksik, kusurlu yapman demek. Cezası çok düşük, iki yıldan altı yıla, bir aşamadan sonra 15 yıla kadar yükselebiliyor. Yargının alışkanlığı hep en alttan vermek, iyi hali kullanmak, kamu görevlisi sanıkları kollamak yönünde. Dolayısıyla, ne kadar mücadele ederseniz edin, ne kadar somut delil ve beyanları mahkeme heyetinin gözüne sokarsanız sokun, gerçek anlamda bir cezayı, caydırıcılık niteliği taşıyan bir cezalandırmayı başaramıyorsunuz. Mesela, BEDAŞ işçisi Erkan Keleş dosyasında bütün çabalarıma rağmen, dört-altı yıl gibi cezalar çıktı. Mahkeme başkanının emekliliği yakındı, belki o yüzden kendince biraz da “bonkör” davrandı, ama bu cezalar yüksek bulunarak Yargıtay’da bozuldu. Sonunda, en düşükten verildi cezalar, onlar da paraya çevrildi. Devasa şirketlerin, kamu şirketlerinin, inşaat şirketlerinin patronlarına 40 bin lira para cezası verip bunu da 24 ay taksite böldüğünüzde caydırıcılık sağlanabilir mi? Adamlar, “aman, ne olacak” mesajını alıyor çünkü. Zaten gelip gitmiyorlar duruşmalara, takip bile etmiyorlar, bir avukat gönderiyorlar. Umurlarında değil, çünkü bir şey çıkmayacağını biliyorlar.

Sistem çalışmıyor, illa ki itmek gerekiyor bir yerinden. Özellikle kamu görevlilerinin sorumlu olduğu alanlarda, “memurumu, amirimi yargılatmam” tavrı refleks haline gelmiş. Bu refleksi kırmak adalet mekanizması içinde pek mümkün olmuyor.

Siz bunları anlatırken örneğin Hrant Dink ve JİTEM davalarında kamu görevlilerinin korunup kollanması geliyor akla. İş cinayeti davalarında da siyasal davalardaki yöntem ve usûllere başvurulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Demir: Aslında farklı görmüyorum, aynı devlet iradesinin kendi “elemanlarını” koruma sisteminin yansıması bunlar. Orada polisi koruyor, burada da işvereni. Siyasi cinayetlerde iktidarını, sistemini muhafaza etmek için kamu görevlisini koruyor, iş cinayetlerinde de kamu görevlilerini ve patronları koruyor. Aynı iradenin farklı alanlardaki tezahürleri.

Çabuk: Kamudaki görevini kötüye kullananlar korunduğu sürece iş cinayetleri devam eder, siyasi cinayetlerde de bu böyle. Eğer bir suçlu varsa cezalandıracaksın, cezalandırmazsan bu bir döngü halinde sürer gider. Bizim davada Zeytinburnu belediye başkanını sanık sandalyesine oturttuk, sonra onu oradan kaldırdılar…

Cezasızlığa taze bir örnek Kayı İnşaat. 2012’de, 11 işçinin yaşamını yitirdiği Marmara Park AVM’deki iş cinayetinde bu şirketin adı geçiyor. Ancak, bu davalardan sıyrılan Kayı İnşaat’ın gel zaman git zaman yurtdışında ihale alıp işçileri dolandırdığını görüyoruz. Kayı İnşaat işçileri iki yıldır maaşlarını alamıyor. Yani patron cezasız bırakıldığında orada durmuyor, başka mağduriyetler yaratmaya devam ediyor.

Demir: Caydırıcılık dediğim tam da bu, adam kendisine dokunulmayacağına o kadar emin ki. Yasal düzenlemelerle bu sağlanıyor zaten. Kamu görevlisinin yargılanmasının önünde nasıl bir izin alma mekanizması varsa, kamu görevlisi olmayanlarda şu üçlü mekanizma işletiliyor: işveren vekili, iş güvenlik uzmanı ve Türk hukukundaki illiyet bağı. Bütün bunlar bir araya gelince yargılama süreçlerinde asıl sorumlulara ulaşamıyoruz ya da çok zor ulaşıyoruz. Marmara Park AVM davasında, Coşkun Yılmaz dosya Yargıtay’dan döndükten sonra sanık sıfatı kazanmıştı. Yargılama esnasında çok mücadele etmemize rağmen başaramamıştık, ancak Yargıtay’dan döndüğünde kendisi sanık sıfatında görünebildi.

Zeytinburnu Belediyesi’nin denetlemediği, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin atölye işletme izni verip BEDAŞ’ın elektrik temin ettiği, bakanlık müfettişlerinin ise uğramadığı Davutpaşa’daki Emek İş Hanı’nda 31 Ocak 2008’de göz göre göre gelen patlamanın ardından

O üçlü mekanizma, bilhassa illiyet bağı patronlar için nasıl bir zırh oluyor?

Demir: Türk yargısı illiyet bağını çok dar tutuyor. Bir iş kazası meydana geldi diyelim, iş cinayetinde ölen işçinin yanındaki diğer işçi, onun şefi veya müdürü gibi kişiler cezalandırılıyor. İlliyet bağı oraya kadar götürülüyor, ama işverene götürülmüyor. Biz de diyoruz ki, asıl karar alma mekanizmalarında olanların yargılanması lâzım. Çünkü iş güvenliği dediğiniz şey açıkça ekonomik bir şey, bunun kararını verenler de ya yönetim kurulları ya da büyük patronlar. Marmara Park Davası’nda, 17-18 taşeron firma vardı Kayı İnşaat’ın altında. Yapılan bir toplantıda inşaata işçi tedarik eden bir taşeron firmanın sahibi Kayı İnşaat’ın toplantıda yer alan yetkilisine “işçileri nerede, nasıl barındıralım?” diye soruyor. Çünkü ona göre bir bütçe oluşturulacak. O da diyor ki, “niye soruyorsun, tabii ki en ucuz şekilde nerede olacaksa orada barındıracağız”. En ucuz şekilde olan da işçilerin kendisine yaptırtılan naylon çadırlar. İşçiler burada barındırılıyor. İşçilerin barındığı yerin kira sözleşmesi Esenyurt Belediyesi’yle Kayı İnşaat arasında, taşeron arasında değil. Bütün bunları ispat etmemize rağmen, yargı hâlâ karar mekanizmasında olan, bütçeyi yöneten, dolayısıyla kârı da cebine koyan patrona gitmiyor, ulaşmıyor.

Marmara Park Davası’nda patrona gitmeyen yargı kime gitti?

Demir: Şaban Bakır diye genç biri var, çadırlar kurulduğunda oraya elektrik kablosunu çeken kişi, ona gidildi. Bakır askere gitmiş, bir buçuk yıl sonra geri dönmüş, başka işlerde çalışmış, ondan sonra yeniden aynı işyerinde, Kayı İnşaat’ta iş bulmuş ve çalışmaya başlamış. Olay meydana gelince en büyük cezayı alan o oldu. “Elektrik kablosunu sen çektin” diye ceza verdiler, ama oradaki iş güvenliği uzmanı her ay yapılan İşçi Sağlığı İş Güvenliği Toplantısı’nda yazılı bir gündem maddesi olarak kaydettirmiş tehlikeyi. “İşçi çadırları büyük risk oluşturuyor, facia olabilir” demiş. On kere o toplantılara birinci madde olarak girse de bu konu, hiçbir şey yapılmamış. Çadırlar yandıktan sonra, kayıt defterinden iş güvenliği uzmanının bu gündem maddesi çıkıyor. Mahkeme hâlâ, bütün bu belgelere rağmen, Kayı İnşaat yöneticileriyle yangın arasında illiyeti kurmuyor, oraya elektrik kablosunu bağlayan işçi cezalandırılıyor. 301 işçinin yaşamını yitirdiği Soma’da da aynı şey oldu. Sakarya Hendek’teki havai fişek patlamasıyla ilgili davada da şu an iş güvenliği uzmanı tutuklu.

Cinayette sorumluluğu olan yerel belediye başkanı yargılansın istiyorsunuz, kaymakam izin vermiyor. Büyükşehir belediye başkanı yargılansın istiyorsunuz, valilik engel oluyor. Mahkemeye gidiyorsunuz, dosyaya bakan hâkim ve savcı davayı belli bir aşamaya getirmiş, ama sonra o hâkim veya savcı değişiyor.

Bu cezasızlık, yargı sürecinde mağdur tarafı nasıl etkiliyor? Bu haksızlık, hukuksuzluk karşısında aileler nasıl dönüşüyor?

Demir: Etkiliyor tabii. Yargı sürecinde aileler patronların, kamu görevlilerinin nasıl korunduğunu birebir yaşayarak öğreniyor. Açık seçik bir şekilde adaletsizliği idrak ediyorlar. Tarihi okumaya gerek kalmıyor, Das Kapital’e de lüzum kalmıyor, birebir yaşıyorlar ve bu yeterli oluyor. Davutpaşalı aileler gerçekten büyük bir misyon üstlendi bu süreçte. Devam ettirdiğimiz diğer iş cinayetleri davalarında ailelerin yanında oldular. Kendi yaşadıklarını, mücadele yöntemlerini, deneyimlerini onlarla paylaştılar. Eğer davalarıyla adalet mücadelesi vermezlerse kayıplarının tamamen bir kayıp olarak kalacağını, kayda bile doğru düzgün geçmeyeceğini, mücadele etmeleri gerektiğini, kendilerinin sevdiklerinin öldüğünü, başkalarının sevdikleri ölmesin diye çalıştıklarını, bunun bir büyük bir acı olduğunu söylediler. Böyle böyle kartopu gibi büyüyerek bugünlere gelindi. 2008 nere, şimdi geldiğimiz tarih nere? Dolayısıyla, ailelerin hem birbirleriyle dayanışmaları çok kıymetli hem de bu süreci devam ettirmeleri.

Yani cezasızlığa karşı mücadele süreci farklı birliktelikler doğuruyor…

Demir: Doğurmaz olur mu, birbirleriyle dost, arkadaş oldular. Birbirlerinin cenazelerine de, düğünlerine de gidiyorlar, bazen piknik yaptıkları oluyor. Bunun insani bir tarafı var. Adalet mücadelesi, yani kayıpların arkasından onların sadece dua ve ağıtla değil, onların kanını yerde bırakmamaya yönelik bir hak mücadelesi, insani açıdan çok değer katıyor. Veda süreci bu davalar süresince çok uzuyor, ailelerin acıları çok kanırtılıyor, özellikle sanık vekilleri tarafından. Buna rağmen bu mücadeleye devam ediyor olmaları onları gerçekten daha da güçlendiriyor.

Uzun yıllar mücadele ediyorsunuz, olmuyor, ama her şeye rağmen hukukta, adalette ısrar ediyorsunuz. Bu mücadelenin sizin için nasıl bir mânâsı var?

Çabuk: Yıllar geçse de acınız hep taze kalıyor, ama mücadele etmek iyi hissettiriyor. Mücadele seni hayatta tutan bir şey oluyor. Çünkü ölenlerin bir hakkı var, bizim üzerimizde de hakları var, şimdi onlar yoklar ve biz var olanlar onlar için mücadele ediyoruz, etmek zorundayız. Yetkililer sistemi korumayı tercih ediyor, ona rağmen mücadelemizi veriyoruz, elimizden tek gelen bu. Dönem dönem insan isyan ediyor tabii. Her aklıma geldiğinde, sorumlulara, işi sulandırıp üstünü örtmeye çalışanlara, emir verip sorumluları kollayanlara rahmet okumuyor değilim. Asıl sorumlular hâlâ dışarıda, bu tabii ki etkiliyor bizi. Ancak, mücadeleye devam etmekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Eylemler yaptık, insanlar sesimizi duymasın diye bu eylemlerimiz ablukaya alındı, yasaklandı. Neden sesimizin duyulmasından rahatsız oluyorlar? Belki bizim bir sözümüz birinin hayatını kurtaracak, belki vicdanlı bir hâkimin adaletli karar vermesini sağlayacak, belki bir belediye başkanının ruhuna dokunacak ve o doğru düzgün denetim yapmaya başlayacak, bakanlıklar insafa gelecek belki… Ama, yok, sesimizi kısıyorlar. Biz normal yollardan adalet bekliyoruz, bunun olması için de uğraşıyoruz. Kimseyi geri getiremeyeceğiz, eşim geri gelmeyecek, ama bizden sonraki insanlara katkımız olur, iş cinayetleri yaşanmaz, insanlar hayatta kalır belki. Mücadelemiz bunun için aslında. Birkaç yıl yasımızı tutup, “artık ne olursa olsun” deyip kenara çekilebilirdik, ama buna bir “dur” demek lâzım. Bunun için yola çıktık. Ne kadar başarılı olduk, bilmiyorum, ama iş cinayetlerini görünür kılmaya çalıştık, duyarlılık kazandırmaya çalıştık. Tüm bu süreçte yaşam şartları çok zor olan ailelerle karşılaştık. Biz de aynı yollardan geçmişiz aslında. Oradaki duyguların birliği, acıların ortaklığı ortak bir mücadeleye dönüşüyor tabii. Biz mücadele ediyoruz, keşke adalet sistemi de mücadele etse. Kayık gibi nehre bırakmışlar, bürokrasi nereye adalet de oraya, maalesef.

Devlet iradesinin kendi “elemanlarını” koruma sisteminin yansıması bunlar. Siyasi cinayetlerde iktidarını, sistemini muhafaza etmek için kamu görevlisini koruyor, iş cinayetlerinde de kamu görevlilerini ve patronları koruyor. Aynı iradenin farklı alanlardaki tezahürleri.

Bu 13 yıllık sürecin sizi dönüştürdüğünü düşünüyor musunuz?

Çabuk: Bu noktada özeleştiri yapabilirim. Daha önceden pek bir ilgim yoktu, televizyonda bir iş cinayeti karşıma çıktığında ah vah edip geçiyordum. Başıma geldikten sonra daha duyarlı oldum. Bir örnek vereyim, geçtiğimiz günlerde Rize’de bir iş merkezinin dış cephesinde çalışan Aslan Yıldız, vinç sepeti devrilince yaşamını yitirdi. Buna biri “takdiri ilahi”, biri “kader”, bir başkası “olacağı varmış” der, ama bizim gibi bu işin parçası olmuş insanlar “hayır, o işçi bir kemer yüzünden hayatını kaybetti” diyor. Önlenebilir bir şey olduğu için, Yıldız’ın ölümü iş cinayetine giriyor. İş cinayetlerinin yüzde 98’i öngörülebilir ve önlenebilir kazaların sonucunda oluşuyor. Öngörülmeyince, önlem alınmayınca insanlar hayatını kaybediyor. Benim eşimin, diğer yirmi insanın hayatını kaybetmesinde de aynı ihmal söz konusu. Parlayıcı ve patlayıcı maddelerin böyle yerlerde imalatı yasak. Kanunen yasak. Yani bugün, geçmişteki gibi ah vah edip geçmiyorum, 13 yılın bendeki izlerinden biri bu. Başka bir örnek de vereyim, geçmişte öğrenci olayları olduğunda, bir protesto olduğunda mânâsız gelirdi bana, ama bugün öyle değil. Mesela Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin eylemlerini takdir ediyorum, alkışlıyorum. Yani geçmişte göz ucuyla baktığımız, görüp geçtiğimiz şeylere bugün dikkat kesilebiliyoruz, bunu demek istiyorum.

Hafıza Merkezi’nin kasım ayındaki online sempozyumundaki başlıklardan biri şuydu: İş cinayetleri alanındaki cezasızlıkla hukuki mücadele, emek örgütlenmesinin asli unsurlarından biri haline gelebilir mi? Siz bu soruyu nasıl yanıtlarsınız?

Demir: Emek örgütlenmelerinin şu anda birincil çalışma alanının bu olması gerektiğini düşünüyorum. İş cinayetleri ve meslek hastalıkları bütün emek örgütlerinin birincil gündem maddesi olmalı. Çünkü yılda ortalama iki-üç bin arasında işçi çalışırken hayatını kaybediyor. Bu görebildiklerimiz tabii, göremediklerimiz var bir de. Can kayıpları katlanıyor; kaza geçirdikten sonra hastaneye gidip orada ölenler, iş kazası sayılmayanlar var. Bütün bunları göz önüne alırsak, bu ülkede yılda beş bin kadar işçi hayatını kaybediyor diyebiliriz. Görünmeyen bu cinayetlere tedrici –yani zamana yayılmış– iş cinayeti diyoruz.

Adalet Arayan İşçi Aileleri’nin Galatasaray Meydanı’ndaki Vicdan ve Adalet Nöbeti’nin 68’incisi, 2018

Zamana yayılmış iş cinayeti nasıl oluyor?

Demir: Ani iş cinayeti değil, zamana yayılanlar için kullanıyoruz bunu. Meslek hastalıkları çok yaygın. Sadece kot kumlamada değil, her alanda var; boya işlerinde, seramik sektöründe, merdiven altı işletmelerde… Koskoca markaların fabrikalarındaki işçiler silikozisten ölüyor. Avrupa’da en büyük takma diş üreten firmalar Türkiye’de. Üretim burada yapılıp ürünler oraya yollanıyor. Çok küçük tornalarda dişlere şekil verirken çıkan bir seramik tozu var, silikozis yapıyor. Bunun için yukarıda, işçilerin üzerinde sürekli, büyük emici gücü olan vantilatörlerin olması gerekiyor. Bunlar var, ama işveren fazla enerji harcıyor diye çalıştırmıyor. Bu toza sürekli maruz kalarak günde 12 saat çalışan işçi ise en fazla dört sene sonra silikozis oluyor. İşçi bu durumu öğrendiği anda patrona gidiyor, ama sonunda işinden olacağı için, “hiç değilse ölünceye kadar çalışmaya devam ederim, yoksa şimdiden işsiz kalacağım, çocuklarım aç kalacak” diyor ve işe devam ediyor mecbur.

Onurlu, sağlıklı yaşam hakkı hepimizin temel hakkı olarak anayasada düzenlenmiş. Ancak, iş cinayeti dediğimiz şey temel anayasal hakların, sağlık hakkının, yaşam hakkının ihlâlidir. Aynı zamanda, kamu sağlığı sorunudur. Sakarya Hendek’teki Büyük Coşkunlar havai fişek fabrikasındaki patlama, Davutpaşa’da yaşanan patlama, 2011’de Ankara OSTİM’deki patlama… Bunlar Beyrut’takine benzer patlamaya ramak kalan patlamalardır. Bursa’daki Gemlik Gübre Fabrikası’nda 2015’te meydana gelen patlamada alevler elli-yüz metre sonra depoya ulaşacaktı ve eğer oraya ulaşsaydı bugün Gemlik diye bir yer kalmayacaktı, büyük bir kırım olacaktı. Daha önce Hindistan’da oldu, dört bin kişi ölmüştü. Özetle, işçinin sağlıklı yaşam hakkı, çalışma hakkı, iş güvenliği hakkı ihlâl edildiğinde sonuçları buraya kadar geliyor. Ayrıca eklemek gerek, iş cinayetleri aynı zamanda çevre sorunudur.

Türk yargısı illiyet bağını çok dar tutuyor. Bir iş cinayetinde, ölen işçinin yanındaki işçi, onun şefi veya müdürü gibi kişiler cezalandırılıyor. İlliyet bağı oraya kadar götürülüyor, ama işverene götürülmüyor. Biz de diyoruz ki, asıl karar alma mekanizmalarında olanların yargılanması lâzım.

İş cinayetlerinin çevre veya ekolojiyle nasıl bir ilişkisi var?

Demir: Kendi yaşadığım haliyle anlatayım. Ben Bergama’nın bir köyündenim, köyüm Soma’ya çok yakın. Köyün çalışabilir durumda olan bütün gençleri şu anda madende çalışıyor, hepsi Soma’da. Zaten Soma’daki katliamda iki kuzenim yaşamını yitirdi. İlkokulu bitirinceye kadar köyümde yaşadım, bizim köyden madene gidip çalışan kimse yoktu. Herkes tütüncülük yapıyordu, pamuk üretiyordu, hayvan sahibiydi. Diğer bütün köyler gibi geçiniyorlardı. Sonra tütüne kota getirildi, insanlar iş yapamaz hale gelince madene gitmeye başladı mecburen. Madende çalışmaya başlayınca da hayatlarını kaybettiler. Emekliliğe ulaşanlar zannetmeyin ki uzun yaşıyor. Emekli oluyorlar, beş-on sene sonra ciğerlerinde bir şey çıkıyor, bellerine bir şey oluyor ve madende çalışmış olmalarının sonucunda, rahat bir emeklilik hayatı yaşamadan hayatları sona eriyor.

Soma’nın etrafındaki o dağların tamamına Adnan Polat’ın sahibi olduğu Polat Enerji, Sarıca RES adında bir rüzgâr santrali sistemi kuruyor. Gözünüzü açamıyorsunuz, her yerde varlar. Geçen yaz köydeyken bununla ilgili mücadele başlatmak istedim. Bunun bir çevre sağlığı sorunu olduğunu ve buna karşı mücadele etmemiz gerektiğini anlatabileceğim, beni anlayacak bir tane birey bulamadım köyde. Kalanların tamamı 70’in üstünde. Hafta sonları ayda bir-iki Soma’dan evlatları gelip, bir ihtiyaçları varsa görüp gidiyor. Soma’dakilerle konuşup “gelin, böyle yapalım” diyemiyorsun. “Biz zaten Soma’da madende o kadar ağır şartlarda çalışıyoruz” diyorlar, haklılar. Köyün dağlarına rüzgâr türbinleri asılıp asılmadığı bu noktada onları pek ilgilendirmiyor. Demek istediğim, köyleri, kırsalı boşalttılar. Bu tesadüfi değil. Bu boşalan alanlar sermayeye peşkeş çekiliyor. Sarıca RES projesini inceledim, yüzde 98’i Kanadalı bir firmaya aitmiş. Gelmişler, bütün Kuzey Ege’yi baştan sona donatıyorlar. Evinizde oturup karşıya baktığınızda pavyon ışıkları yanıyor sanki. Doğaya bakma hakkınız bile kalmıyor.

Yani iş cinayeti dediğimiz şey sadece iş cinayeti değil, bir toplam, toplam bir temel insan hakları ihlâli. Bu mücadelenin gerçekten görünür kılınması gerekiyor. Çalışırken ölmenin fıtrat olduğunu söylemek, bunu doğal bir şey gibi lanse etmek hep politik tutumlar. Çevremizle, onurlu ve sağlıklı hayat sürme hakkımızla, hepsiyle ilintili bir yaşam hakkı ihlâlidir iş cinayetleri. Bu yüzden de iş cinayetleri mücadelesinin topyekûn algılanması gerektiğini düşünüyorum.

Emek hareketi, örgütleri iş cinayetlerine, bu cinayetlerin davalarına nasıl bakıyor, ilgililer mi?

Çabuk: Çağrılarımıza rağmen bu davalar çoğu zaman sendikaların umurunda olmuyor. Oysa esasen bizlerin değil, sendikaların bu davalara öncülük etmesi gerekiyor. İş cinayetleri davalarına sendikalar geniş katılım sağlasa daha etkili olmaz mı, elbette olur. Ancak, ne yazık ki, sendikaların da güç ve paraya baktığını görüyoruz. Yılda neredeyse iki bin işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitiriyor. Sendikaların birçoğunun umurunda değil. Bizi savunanlar sendika avukatları değil, gönüllü avukatlar oluyor. Oysa işçiyle, iş cinayetiyle ilgili bir şey. Üyelerinden paralar alıyorlar, maaşları bu aralar gündemde zaten, peki ama üyeleri sakatlanınca, iş cinayetinde yaşamını yitirince ne yapıyorlar? Hiç. Bireysel olarak gelenler, katılanlar oluyor, onların hakkını yemeyeyim, ama iş cinayetleri davalarında genel bir tavır lâzım, toplumsal bir tavır lâzım. O olmazsa olmaz. Biz elimizden geleni yapıyoruz. Keşke daha fazla olsaydık, ama olmuyor. Öyle zaman oluyor ki, en yakınındakine bile kendini anlatamıyorsun. “Ya o işten bir şey çıkmaz, boşver, neden mücadele ediyorsun” diyor. Ona bile anlatamıyorsun. İnanmıyorlar, mücadele kısmında yoklar. Demek zamanında biz de duyarsız kalmışız ki, bugün bizim başımıza geliyor.

Davutpaşa Davası’nda, 2019’daki karardan sonra AYM başvurusu yaptınız, sonrası için de AİHM’e işaret ettiniz. Son durum nedir?

Demir: AYM başvurusu hâlâ orada, bir karar çıkmadı. AYM’den kararlar çabuk çıkmıyor, yıllarca bekleyebiliyoruz.

Yıllar geçse de acınız hep taze kalıyor, ama mücadele etmek iyi hissettiriyor. Mücadele seni hayatta tutan bir şey oluyor. Çünkü ölenlerin bir hakkı var, bizim üzerimizde de hakları var, şimdi onlar yoklar ve biz var olanlar onlar için mücadele ediyoruz, etmek zorundayız.

13. yıl için mesajınız ne?

Demir: İş cinayetleri mücadelesi temel bir insan ve yaşam hakkı mücadelesidir. O yüzden bütün sendikaları, emek kuruluşlarını, sivil toplum örgütlerini, herkesi bu konuda birlikte mücadele etmeye çağırıyorum. İş cinayetlerindeki cezasızlığı kırmak için ortak bir mücadele şart. İşçilere nelerin reva görüldüğü ortada, yıldırma politikalarıyla kıskaç altındalar. Örgütlenmek ve mücadele yürütmek zorlaşıyor, ama özellikle yakınlarını iş cinayetlerinde kaybedenlere mücadelelerinden vazgeçmemelerini, mutlaka haklarını aramalarını öneriyorum. Aksi halde gerçekten hemen üstü kapatılabilir, hakkı aranmaz, adı anılmaz bir hal alıyor. Bu çok acı. Skyland inşaatında Veysel Karani Keleşoğlu adında 21 yaşında bir işçi düşerek hayatını kaybetti. İki gün sonra cesedi, yaklaşık bir buçuk – iki kilometre ötede, moloz çöplüğünde bulundu. Gelinen son nokta bu. Mücadele etmenin çok elzem olduğunu düşünüyorum. İnsan onuru için de mücadele etmek gerek.

Davutpaşa’da patlamanın yaşandığı yerin park olması taleplerinizden biri. Bu talebiniz bir karşılık buldu mu? Orasının bir park olması sizler için neden önemli?

Çabuk: Onunla ilgili bir şey yapılmadı. Şimdiki belediye yönetimiyle bir çalışmamız olacaktı, araya pandemi girdi, ama Ekrem İmamoğlu’nu ziyaret edeceğiz umarım, ondan da bu konuda talebimiz olacak. O bölgeye bir bina yapılıp kapanmamasını, iş cinayetlerinin görünür olduğu bir park yapılmasını istiyoruz. Temsili bir şey, ama insanlar bilsin ki, burada bir olay oldu, bir anıt var. Ayrıca 28 Nisan İş Cinayetlerini Anma ve Yas Günü olarak kabul ediliyor, biz de bunu talep ediyoruz. Son olarak da iş cinayetlerinin son bulması için kurumların görevlerini amasız ve fakatsız yapmalarını istiyoruz.

^