Social Waste nasıl başladı, varlığını nelere borçlu?
Yiannis Skoulatakis: Social Waste’i 1999’da lise arkadaşlarımızla beraber kurduk. Bizi bir araya getiren ortak müzik zevkimizdi. Kurucu ekipte herkes Giritli. O dönemde hiphop Girit’te hâlâ marjinal bir müzik türüydü. Hiphop vasıtasıyla politik fikirlerimizi ifade etmeyi çok arzuluyorduk. Yani asıl motivasyonumuz vermek istediğimiz mesajdı.
Girit’te toplumsal hareketler her zaman güçlü olmuştur. Örneğin, bugün Yunanistan’ın en uzun ömürlü işgal evlerinden biri Heraklion’da. Biz de toplumsal hareketlerde piştik ve hâlâ hepsinin parçasıyız. Ben grupta rap yapmanın dışında Girit lavtası çalıyor, müzik yanında çiftçilik de yapıyorum.
Leonidas Oikonomakis: Social Waste’in şarkı sözlerini çoğunlukla ben yazıyorum. Akademisyenlik vesilesiyle araştırma yapmak için Türkiye’den İtalya’ya, Meksika’dan Ekvador’a birçok yerde yaşadım, çeşitli mücadelelere tanıklık ettim. Şu anda Girit Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim görevlisiyim.
Geleneksel müziği, enstrümanları hiphop’a dahil etmek müzikal kimliğimizin önemli bir parçası. Rebetikoyu hiphop sayesinde öğrendik. Yaptığımız müziğin “Doğu Akdeniz hiphop’u” olduğu zamanla fark ettik.
Ağırlıklı olarak Latin Amerika’daki direnişler ve toplumsal hareketler üzerine çalıştım. Sosyal Hareketler ve Politik Stratejiler: Zapatistalar ve Bolivyalı Koka Üreticileri (Political Strategies and Social Movements in Latin America: The Zapatistas and Bolivian Cocaleros”, Palgrave Macmillan, 2019) başlıklı bir kitabım var.
Yunanistan’ın kuzeyindeki Halkidiki yarımadasında yerel halkın altın madenciliğine karşı uzun soluklu direnişini konu alan, illüstrasyonlarını Apostolis Ioannou’nun yaptığı, Skouries (Kampos Press, 2024) adlı etnografik bir çizgiroman da yazdım. Romanda Skouries ormanında Kanadalı Elodrado Gold şirketinin altın-bakır madenine karşı direniş kadar, 1977’de yörede gerçekleştirilen büyük madenci grevlerine de gidiyor, mücadeleleri yerel insanların gözünden tasvir ediyoruz.

Girit lavtasıyla hiphop’u nasıl bir araya getirdiniz?
Skoulatakis: Çok küçük yaşlardan itibaren buzuki, gitar, mandolin çalıyordum. Yaklaşık 15 yıldır da Girit lavtasıyla iştigal ediyorum. Grubun ilk yıllarında kullandığımız müzikal motifler geleneksel hiphop parçalarından besleniyordu. Sonra bir noktada, klasik rap’te çokça kullanılan önceden kaydedilmiş müzikal temaları terk ettik ve kendimiz doğaçlama müzik yapıp kaydetmeye başladık. Bu da bize engin bir özgürlük alanı açtı. Lavta da bu vesileyle gruba dahil oldu. Ayrıca antik lir, bağlama, Pontus kemençesi, mandolin, tulum, bendir, def, akordeon, bağlama, trompet ve daha birçok enstrüman çalıyoruz.
Oikonomakis: Geleneksel müziği, enstrümanları hiphop’a dahil etmek müzikal kimliğimizin önemli bir parçası. Rebetikoyu hiphop sayesinde öğrendik. Müziğimizde Akdeniz kimliğini önemsiyoruz.
Yaptığımız müziğin “Doğu Akdeniz hiphop’u” olduğu zamanla fark ettik. Yeni albümümüz Rebelde’de Encardia topluluğunun solisti, Akdeniz vokal teknikleri üzerine araştırmalar yapan Natalia Kotsani’yle beraber çalıştık. Böylece Güney İtalya’nın pizzica müziğini ses dünyamıza katıp Batı Akdeniz’e de uzandık.
Göçmenler arasında en çok bilinen şarkılarınızdan biri Sınırlar (Σύνορα). Türkçede “sınır” kelimesi Yunancadaki “sinoron”dan geliyor. Şarkının bir dörtlüğü şöyle: “İşte bu çukurda, Akdeniz denen bu çukurda / Yahuda’nın zamanından beri gemiler gidip geliyor / Kokuyor diyorlar sınır, Avrupa duvarlar örüyor / Oysa Akdeniz bizi ayırmıyor, birleştiriyor…”
Oikonomakis: Sınır nedir? Akdeniz gerçekte insanları birbirinden ayıran bir sınır mı, yoksa insanları birbirine bağlayan bir deniz mi? Tarihsel olarak Akdeniz hep bağlar kurmuş. Ancak, 19. yüzyılın başlarından itibaren, Osmanlı dahil, büyük imparatorlukların çöküş süreciyle beraber yavaş yavaş ayırıcı bir unsur haline gelmiş.
O şarkının çıkış noktalarından biri, 2015’te Avrupa’ya göç rotası üzerinde yaşanan korkunç olaylardı. Yüz binlerce göçmen Avrupa’ya ulaşmak için ölüm kalım savaşı verirken aslında yaptıkları homo sapiens’in 300 bin yıldır yapıp ettiğinden, yani bir yerden başka bir yere gitmekten farklı değildi.
Yiannis’le Meksika’da epey vakit geçirdik. Aynı tehlikeli yolculuk farklı rotalar üzerinden orada da tekrarlanıyor: Vahşi ormanlarda günlerce yürümek, Güney Amerika’yı Kuzey’e bağlayan bataklıklar, yağmur ormanları ve yalçın dağlarla kaplı Darién boşluğunu aşma çabası, nihayet ABD sınırındaki duvarın dibine varmak… 2015’te Meriç nehrinde yaşananlar farklı coğrafyalarda durmaksızın tekrar ediyor.
Yazar Jean-Claude Izzo Akdeniz’deki bu geçirgenliği, buluşmaları doğup büyüdüğü kent Marsilya üzerinden çok iyi anlatır. Izzo’nun Akdeniz’in insanları birbirine bağlayan bir deniz olmaktan çıkıp onları ayıran bir sınıra dönüşmesini anlattığı çok sıkı bir deneme kitabı var: Sarımsak, Nane ve Fesleğen: Marsilya’nın Akdeniz Mutfağı ve Kara Roman Üzerine Denemeler (Garlic, Mint, & Sweet Basil: Essays on Marseilles, Mediterranean Cuisine, and Noir Fiction, Europa Editions, 2013). “Sınırlar” şarkısında bu fikirleri harmanlıyor, sınırın anlamının siyasal koşullara, çatışmalara ve jeopolitik gelişmelere göre değişmesini anlatıyoruz. Bugün sınır olan yer yarın olmayabilir.
Başlangıçta Midilli halkı göçmenleri samimiyetle karşıladı. Zaman içinde yorulmaları anlaşılır bir durum. Toplum yorulduğunda milliyetçi propagandanın devreye girmesi kolaylaşıyor. Girit’te ise çoğunluk eni konu göçmen karşıtı. Durumun daha ne kadar kötüleşebileceğini ya da bir nebze düzelip düzelmeyeceğini tahmin etmek zor.
Bugün göç rotalarında, Midilli’nin de içinde yer aldığı hotspot (sıcak nokta) diye adlandırılan adalardan Girit’e doğru bir yöneliş var. Bunda Ege denizindeki geri itmelerin rolü büyük. Girit’e varabilen göçmenler teknelerle Midilli’ye getirilip kamplara yerleştiriliyor. Peki, Girit’te göçmenler nasıl karşılanıyor?
Oikonomakis: Girit uzun yıllar göç rotası üzerinde yer almadı. Buraya ulaşan az sayıdaki göçmene ESTIA programıyla (Entegrasyon ve Barınma için Acil Destek) bir yıl yaşayabilecekleri konutlar veriliyordu. Böylelikle göçmenler toplumsal hayata dahil olabiliyordu. Mülteci ya da göçmen, tanımadığınız ve korktuğunuz bir “yabancı” olmaktan çıkıp komşunuz haline geliyordu. Fakat hükümet bilinçli olarak programı terk etti.
2021’de, sağcı Yeni Demokrasi hükümetinin ilk döneminde, Milli Savunma Bakan Yardımcısı olan emekli general Alkiviadis Stefanis programın durdurulması ve ülkenin göçmenler açısından yaşanması daha zor bir yer haline getirilmesi gerektiğini, böylece göçün engellenebileceğini açıkça söyledi. Yani, caydırıcılık stratejisi devreye sokuldu. 2022’deESTIA programına son verildi. Bundan sonra adadaki toplumsal tutum değişti. Girit şu anda göçmenlerin başlıca varış noktalarından biri. Ada halkı Girit’te kamp kurulmasına karşı. Bu yüzden göçmenler halihazırda kamp bulunan adalara gönderiliyor. Göç literatüründe buna “benden uzak olsun da, nerede olursa olsun” deniyor.

Skoulatakis: Kamplar için şehirlerden uzakta bölgeler aranıyor. Şehre yakın yerde yapılmak istendiğinde sol ve sağ kesimlerde büyük tartışmalar yaşanıyor. Aşırı sağın itirazları şiddetleniyor. Hükümet yerel halkı ikna etmek için göçmenlerin yalnızca bir-iki hafta tutulacağını söylüyor, sonra süre uzuyor ve kamplar kalıcı bir hal alıyor. Aslında ESTIA hükümetin göç için ayrılan kaynakları kötü yönetmesi nedeniyle sona erdi.
Midilli ne önemli bir turizm merkezi ne de Atina’daki siyasi çevrelerde bir söz hakkına sahip. Dolayısıyla, bütün yükün oraya aktarılması kolay oldu. Başlangıçta Midilli halkı göçmenleri samimiyetle karşıladı. Zaman içinde yorulmaları anlaşılır bir durum. Toplum yorulduğunda milliyetçi, aşırı sağcı propagandanın devreye girmesi kolaylaşıyor. Girit’te ise çoğunluk eni konu göçmen karşıtı. Durumun daha ne kadar kötüleşebileceğini ya da zaman içinde işlerin bir nebze düzelip düzelmeyeceğini tahmin etmek zor.
Oysa müziğinizin hem sözlerine hem de ezgilerine yansıdığı gibi Girit müthiş bir dil ve kültür çeşitliliğine sahip.
Oikonomakis: Tabii ki. 2015–2016’da Hanya’da göçmen merkezinde mülâkatlar yaparken Suriye’den, Hamidiye’den gelen bir aileyle tanıştım. Bu insanlar 18. yüzyılda bir isyan nedeniyle Girit’i terk etmek zorunda kalmışlar. Bir isyan onları adadan koparmış, yüzyıllar sonra başka bir savaş onları yeniden adaya getirmiş. Aile üyeleri adanın 18. yüzyıl Kreta lehçesini kusursuz konuşuyorlar. Anneannem de onlar gibi konuşur, ama bugün herkes onun her söylediğini anlamaz.
Skoulatakis: Girit lehçesi Türkçe, İtalyanca, Yunanca, Arapça ve hatta az da olsa Almancanın karışımı. Farklı dillerden birçok kelime barındırıyor. Aşırı sağın “kültürümüzü, kanımızı bozuyorlar” söylemleriyle kendine dayanak aramasını akıl almıyor. Giritliler de tıpkı Midilliler gibi sınır boyu adalarının tarihini iyi bilir. Girit’e gittiğinizde insanların fiziksel özelliklerinin muazzam çeşitliliğini hemen fark edersiniz. Herhangi birine rahatlıkla Mısırlı, Türkiyeli ya da Avrupalı diyebilirsiniz. Tek ve saf bir “Girit ırkından” söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, soru aslında neyi “korumalıyız”. Bizi değerli ve zengin yapan tam da bu karışım değil mi?
2008’de, Alexis’in katledildiği gün bir değişim programıyla ODTÜ’de okuyor ve kampüste yaşıyordum. Sabah uyandığımda bütün kampüste Alexis’in afişleriyle karşılaştım. Hepsinde “Kardeşimsin Alexis” yazıyordu. “15’inde Vardı Yoktu” şarkısını bu cümleden hareketle yazdım.
Girit’in bu çeşitliğinde Akdeniz’in önemli adalarından biri olmasının da etkisi de var herhalde.
Skoulatakis: Akdeniz’i bir denizden çok devasa bir göl gibi düşünüyorum. Etrafında İtalya, Yunanistan, Türkiye, Mısır ve Libya gibi isimlere sahip çeşitli köyler var. Bu köyler tarih boyunca gölün sunduğu kaynaklardan birlikte yararlanmış. Göl hepsine hayat vermiş. Asıl mesele gölün kıyısında yaşayan halkların birbirleriyle kavga etmesi değil, farklı güçlerin bu göle kimin hükmedeceği üzerinden onları karşı karşıya getirmesi. Oysa göl herkes için hayatın kaynağı.
“15’inde Vardı Yoktu” (“Θα ‘τανε δε θα ‘ταν 15”) şarkınızda Berkin Elvan’ı, 2008’de polisin Atina’nın Exarxia mahallesinde katlettiği 15 yaşındaki Alexis Grigoropoulos’u ve neo-nazi Altın Şafak üyeleri tarafından 2023’te öldürülen hiphop’çu Pavlos Fyssas’ı birlikte anıyorsunuz: “Bir gün Alexis’le karşılaşırsan / Bizim için söyle ona: ölmedi, hâlâ yaşıyor / Ve “kardeşimsin” –doğru kelime tam da bu– / Syntagma’dan Gezi’ye uzanan.”
Oikonomakis: 2008’de, Alexis’in katledildiğinde bir değişim programıyla ODTÜ’de okuyor ve kampüste yaşıyordum. Sabah uyandığımda bütün kampüste Alexis’in afişleriyle karşılaştım. Hepsinde “Kardeşimsin Alexis” yazıyordu. “15’inde Vardı Yoktu” şarkısını bu cümleden hareketle yazdım.
Pavlos’u katleden Altın Şafak’ın milliyetçi ve aşırı sağcı ideolojisi Türkiye karşıtlığını da çok besliyor. Buna karşı durmak bir sorumluluk. Bu üç hikâyeyi bir arada göstermek hayati önemde. Aslında özünde barış adına yazılmış bir şarkı ve halkların kardeşliği fikrine dayanıyor.
O şarkıya Manu Chao nasıl dahil oldu?
Oikonomakis: Rebelde albümünü hazırlarken üyelerimizden birinin evinde “15’inde Vardı Yoktu”nun ham halini dinliyorduk. Manu Chao da oradaydı. Şarkının anlattığı hikâyeyi çok benimsedi ve dahil olmak istedi. Ukulele çaldı, biraz da vokal yaptı.
Yunanistan-Türkiye ilişkilerinde gidip gelen gerilimleri, yumuşamaları ve bunun halklara yansımamasını nasıl görüyorsunuz?
Oikonomakis: İki ülke arasında her krizde silah pazarı genişliyor. Bu, savunma harcamalarını gerekçelendirmenin en kolay yolu. Halklar arasındaki gerilimli ilişki özde varolan bir düşmanlık değil, öğretilmiş doktrinler. Beş yaşından itibaren okullarda zihninize diğer ülkeye karşı düşmanlık işleniyor.
Bunu açıklamak için Gramsci’ye, “hegemonya”, “pasif devrim” ya da “tarihsel blok” gibi kavramlara başvurmaya bile gerek yok. Aynı propaganda devlet, kilise, medya ve diğer kurumlar tarafından tekrar tekrar üretiliyor. Ana akım toplumun parçası insanlar çoğu zaman kendilerine öğretilenin ötesine geçmiyor. Okulda öğrendikleri şeylerle kendileriyle gurur duymaları sağlanıyor. Çünkü eğitimin amacı tam da bu milliyetçi gururu yaymak. Gündelik hayatlarında, işyerinde, aile kurumunda, yer aldığı birçok toplumsal ilişkide ezilen insanlar için milliyetçi kimlik, ellerinde kalan son onur ve aidiyet rabıtası haline getiriliyor. Bu yüzden bu düşünceleri, duyguları hızla kökünden söküp atmak hiç kolay değil.
Eğitimin amacı milliyetçi gururu yaymak. Gündelik hayatlarında, işyerinde, aile kurumunda, yer aldığı birçok toplumsal ilişkide ezilen insanlar için milliyetçi kimlik, ellerinde kalan son onur ve aidiyet rabıtası haline getiriliyor. Bu yüzden bu düşünceleri, duyguları hızla kökünden söküp atmak hiç kolay değil.
“Kan” (Αίμα) şarkısında Filistin halkına hitaben şöyle diyorsunuz : “Özgürlük hayalinim, şarkılarla denize açılan gemiyim / Bombalardan duyduğun korku ve dehşetim / Sesin kısıldığında gırtlağınım / En dipten yükselen umudunum / Denizin ve gökyüzünün direnciyim / Adalet için duyduğun öfke ve kızgınlığım / Yozlaşmış ve faşist rejimlere karşı devrimim.” Yunanistan’da Filistin halkına büyük destek var. Bu yaz 120 farklı yerde koordineli eylemler yapıldı. İsrail’den gelen turist gemileri geri püskürtülüyor. Bir yandan da İsrail askerleri tatile geliyor, İsrailliler ciddi bir emlâk yatırımı yapıyor. Midilli’de şöyle bir duvar yazısı var: “Midilli’yi küçük bir Tel Aviv yapmak istiyorlar, ama biz burasının büyük bir Filistin olduğunu göstereceğiz.” Bu karmaşık durum hakkında ne düşünüyorsunuz?
Oikonomakis: Biz 2025’te Rebelde’yi kaydederken Filistin’deki soykırım devam ediyordu. Hâlâ da ediyor. Yunanistan’da sokak düzeyinde İsrail’e, İsraillilere karşı çok, ama çok büyük bir tepki var. BDS hareketi (Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar) çok güçlü. Bizim de bir şarkı yazma sorumluluğumuz vardı. Yarı Lübnanlı, yarı Filistinli hiphop’çu Diana Sabri ile iletişime geçtik. Sahne ismi Deeflex Twice. Arapça sözleri o, Yunanca kısmını biz yazdık. Ayrıca, Filistin’de 20. yüzyılın başından beri olup bitenleri anlatan, son soykırım öncesinde yazdığımız başka şarkılarımız da var. Yani bir şey olduğunda hemen hakkında şarkı yapalım, viral olsun kafasında değiliz. Filistin bizim için sadece bugünün meselesi değil.
Yeni Demokrasi hükümeti alenen İsrail yanlısı. İki ülke arasında, geçtiğimiz ağustosta, 3,035 milyar avroluk Aşil Kalkanı hava ve füze savunma sistemi anlaşması imzalandı. Yunanistan’da süregiden Filistin direnişine karşı Sağlık Bakanı Adonis Georgiadis, İsrail’in en önemli müttefikleri olduğunu, protestocuların solcu bir azınlıktan ibaret kaldığını söyledi. İsraillilere “Yunanistan’a gelmekten korkmayın” mesajı verdi.
Oikonomakis: İsrail’den silah almakla kalmadık, onun savunmasının da bir unsuru haline geldik. Bir yandan da İsrail’in Yunanistan’da ciddi bir emlâk yatırımı var. Filistin’de de aynısı yaşanmadı mı? 1948’deki işgalden, Nakba’dan (Büyük Felâket) önce işe toprak satın alarak başladılar. İşin ilginç yanı şu: İnsanlar göçmenleri yoksul oldukları için işgalci gibi görüyor. Ama asıl işgalciler, denizde batırılan teknelerle gelenler değil. Aksine, uçakla geliyorlar, şık giyimliler, tonlarca ev, arsa satın alıyorlar. Yani mesele göçmenler ya da Müslümanlar değil. Bence asıl yoksullardan nefret ediyorlar.
İşin ilginç yanı şu: İnsanlar göçmenleri yoksul oldukları için işgalci gibi görüyor. Ama asıl işgalciler, denizde batırılan teknelerle gelenler değil. Aksine, uçakla geliyorlar, şık giyimliler, tonlarca ev, arsa satın alıyorlar.
Skoulatakis: Kıbrıs’ta yaşananlar Girit’e de sıçradı. Kıbrıs’ta İsrailliler tarafından satın alınmış bölgeler var. Bu bölgeler devlet içinde devleti andırıyor. Son dönemde oluşmuş İsrail köylerine güvenlik görevlileri yerel ahaliyi sokmuyor. Peki, biz toplanıp kendi köyümüzün bağımsızlığını ilan etsek devlet bunu kabul edecek mi? Girit’te de benzer şeyler yaşanabilir. İsrailler mesela bir yamaçta arazi satın aldıklarında dağ da onlara tahsis ediliyor. Dolayısıyla, “Burası bizim, o halde güvenliği biz sağlayacağız, kendi kurallarımızı uygulayacağız” deme cüretini gösterebiliyorlar.

Öte yandan, tarihsel açıdan Yunanistan’ın Filistin’le güçlü bağları var.
Skoulatakis: Çocukluğumda, 80’ler ve 90’larda durum çok farklıydı. Filistin devletiyle, Arafat’la, tüm liderlerle büyük bir dayanışma vardı. Kıbrıs da o dönemde hem Filistin’le hem Libya’da Kaddafi’yle yakın ilişkilere sahipti. O dönem İsrail zulmüne maruz kalan Filistinliler Yunanistan’ın farklı bölgelerine, örneğin Selanik’e gidiyordu.
O dönemdeki dayanışma halkın hafızasında bir ölçüde korunmuş. Bu sayede ilişkileri yeniden canlandırmak kolaylaşıyor. Geçmişin birikimi “Filistinliler müttefikimiz, kardeşlerimiz” duygusuyla tekrar ortaya çıkıyor. Sanki yıllar öncesinden tarlada kalmış tohumlar şimdi filizleniyor.
1999’da başladığımızda hiphop sahnesi çok sınırlıydı. Küçük mekânlarda otuz-kırk kişiye konser verdiğimiz çok oldu. Atina’da en fazla 1000-1200 kişi toplayabiliyorduk. Şimdi stadyum konserlerimize 40 bin kişi geliyor. Artık hiphop’la büyüyen yeni bir kuşak var.
Violetta Parra’dan Muhammed Ali’ye, Gramsci’den Atina’daki grafitilere, Caravaggio’dan Kazancakis’e, oradan Mercedes Sosa’ya uzanan, Bir Korsan Kalyonuyla albümünüzdeki “Biz değiştireceğiz” (Θα τον αλλάξουμε εμείς) adlı şarkınızda “Göreceksin, bu çürümüş dünyayı bizler değiştireceğiz” diyorsunuz. Geleceği nasıl görüyorsunuz?
Skoulatakis: Zor. Tünelin ucunda fazla ışık gözükmüyor. Umut vaat eden bir yere işaret etmek giderek zorlaşıyor. Neoliberalizm ve milliyetçilik her yerde gemi azıya almış durumda. Fakat umut ya da ütopya, sadece şimdiki zamana dair mesele değil. Salt geleceğin meselesi de değil. Her zaman geçmişten ilham alabilir, hafızayı sürekli canlı tutabiliriz. Ve eğer biraz olsun umudu beslemezsek insan günün sonunda intihar edebilir ya da altın çocuk[1] olma hayalleri kurmaya başlayabilir. Bir tür nefes alma, arınma alanlarına ihtiyacımız var.
Skoulatakis: “Biz Değiştireceğiz”in nakaratı Vasilis Lekkas ve Manos Hatzidakis’in söylediği “Kemal” şarkısına gönderme yapıyor. “Kemal”in sözleri besteci Hatzidakis’in yol arkadaşlarından şair Nikos Gatsos’a ait. Şarkıya “Bu dünya hiçbir zaman değişmeyecek, denedin, ama başaramadın Kemal” vurgusu hâkim. Gatsos’un şiirinde, Kemal Musul’dan, doğudan geliyor, dolayısıyla aslında bir Doğu hikâyesi anlatılıyor. Devrim yapmak, bir şeyleri değiştirmek isteyenlere şarkının sonunda “Seni öldürecekler ve hiçbir şey değişmeyecek” deniyor. Biz şarkıda bu mesajı ters yüz ediyoruz, “Biz değiştireceğiz”, “Değiştirmesek bile mücadele edeceğiz” diyoruz.
Oikonomakis: Bir teslimiyet şarkısına müdahale etmek istedik. Biraz da tuhaf aslında, zira bahsettiğimiz müzisyenler efsane isimler. Biz söylediklerimize inanıyoruz. Amaç klasikleşmiş bir şarkıya meydan okumak değildi. Sadece şarkıyı ölüm yerine ışıkla bitirmek istedik.
Günümüzde Yunanistan’daki hiphop âlemi nasıl?
Oikonomakis: 1999’da başladığımızda hiphop sahnesi çok sınırlıydı. Küçük mekânlarda, altı kişilik bir grupla, otuz-kırk kişiye konser verdiğimiz çok oldu. Atina’da en fazla 1000-1200 kişi toplayabiliyorduk. Şimdi stadyum konserlerimize 40 bin kişi geliyor. Bence hiphop dünyası müzik endüstrisindeki krizi, kısırlığı iyi değerlendirdi. Artık hiphop’la büyüyen yeni bir kuşak var. Biz de 45 yaşına geldik.
Biz başladığımızda hiphop’ta daha kolektif, daha politik bir duruş vardı. Bugün politik formasyon maalesef genelde zayıf.
Öte yandan, 12-13 yaşında gençleri konserlerimizde görmek etkileyici, ama daha çok yirmi yaş üstüne hitap ediyoruz. Şarkı sözlerimiz daha genç insanlara henüz biraz karmaşık ve sofistike gelebiliyor.
Bir de, bizim başladığımız döneme kıyasla şimdilerde bireysel hiphop sanatçılarına yönelim daha fazla. Biz başladığımızda hiphop’ta daha kolektif, daha politik bir duruş vardı. Bugünkü sanatçıların çoğu o kadar politik değil. Gündelik hayat, mahalledeki yaşam, arkadaşlık hakkında yazıyor, bazen uyuşturucudan söz ediyorlar. Politik formasyon maalesef genelde zayıf. Biraz Amerikan rüyası durumları da var: “Ben müzik sayesinde başardım, sen de yapabilirsin.”
Yine de çok iyi müzisyenler var. Taburo Bota’nın lirik anlatımı, dünya ve Yunan edebiyatını harmanlayan tarzı çok hoş. Orthologistes‘in sıkı bir dinamizmi var. Bıçak gibi keskin sözleriyle Stixoima’yı da seviyorum. Zografos‘un dokunaklı anlatımı, 2x2x’in siyasi göndermeleri de takdire şayan.
İlk sahneye çıktığımızda epey acemiydik, sonra insanlar bize yıldız muamelesi yapmaya başladı. Şimdi artık duayeniz. Zaman su gibi akıp geçti. Ne ara buraya geldik, kabullenmek, anlamak zor. (gülüyor)
[1] Yunanistan’da genç yaşta büyük şirketlerde yönetici olmuş, hızla çok para kazanmış insanlarla alay etmek için kullanılan bir terim.




