Sınır dışı etmeler konusundaki tartışmamıza zemin hazırlaması adına işe öncelikle meselenin tarihiyle başlamak istedik. Sınır dışı etme uygulamaları bu sıralar çokça tartışılıyor olsa da, ABD göç yönetiminin tarihinde yeni bir olgu değil. Tarihsel bir perspektiften baktığımızda, bugün tanık olduğumuz sınır denetimi uygulamalarını ABD göç yönetişiminin daha geniş tarihi içinde nasıl değerlendirmeli ve anlamalıyız?
Stephen Pitti: Obama yönetiminin günümüzdeki tabloyu nasıl şekillendirdiğini unutmamalıyız. Ancak, aynı zamanda, daha güncel gelişmelerin, geçmişi yüz yılı aşan çok daha köklü bir gözaltı[1] ve sınır dışı etme rejiminden nasıl evrildiğini anlamamız da önemli. Sadece son 15-20 yıla odaklanırsak, bugün yaşananların temellerini gözden kaçırabiliriz. Sadece “ICE defol” veya “ICE ilga edilsin” dersek, ki bence demeliyiz, ICE’tan (ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi) önce de var olan ve kolayca tekrar artabilecek başka gözaltı ve sınır dışı biçimleri olduğunu gözden kaçırabiliriz.
Temelleri 19. yüzyılın ırkçı zihniyeti ve uygulamalarına dayanan ABD’deki gözaltı ve sınır dışı etme rejiminin modern hali, ilk olarak 1800’lerin sonlarındaki Çinli karşıtlığı üzerinden doğdu. Daha da önemlisi, Çinli göçmenlerin gözaltına alınması ve sınır dışı edilmesi yönündeki çağrılar yalnızca yukarıdan aşağıya dayatılan bir politika değildi. Aynı zamanda Çinlileri ırksal, cinsel ve sınıfsal bir tehdit olarak gören beyaz işçi sınıfı topluluklarından da geliyordu.
Gözaltı ve sınır dışı etme rejimini ABD halkına dayatılan bir şeymiş gibi görmek kolaya kaçmak olur. Bu sistemin halkın çeşitli kesimleri tarafından talep edilmiş yönleri de mevcut. Bugün içinde yaşadığımız sistemi ortadan kaldıracaksak, bu gerçekle de hesaplaşmamız gerekiyor.
Gözaltı ve sınır dışı etme rejimini ABD halkına dayatılan bir şeymiş gibi görmek kolaya kaçmak olur. Bu sistemin halkın çeşitli kesimleri tarafından talep edilmiş yönleri de mevcut. Bugün içinde yaşadığımız sistemi ortadan kaldıracaksak, bu gerçekle de hesaplaşmamız gerekiyor.
19. yüzyıldaki bu geçmiş, bugün yaşadıklarımızın bazı ırksal temellerini attı. Bu bize aynı zamanda, gözaltı ve sınır dışı etme uygulamalarını çevreleyen sorunlara müdahale edebilmek için sadece resmi siyasi sistemde değil, kültür ve toplum alanlarında da yapacak çok işimiz olduğunu hatırlatıyor.

Alicia Schmidt Camacho: Tarihsel olarak düşündüğümüzde, vatandaş olmayanların –ve vatandaşlığa kabul edilme umudu hiç bulunmayan, vatandaşlık hakkı kazanmaları sistematik olarak engellenen insanların– Kuzey Amerika nüfusunun kurucu bir unsuru olduğunu hatırlamalıyız. ABD Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra çıkarılan ilk göç yasaları açıkça ırksal temellere dayanıyordu.
ABD göçmenlerin ve köleleştirilmiş insanların zorla çalıştırıldığı bu sömürü sistemine sıkıca tutundu. Kölelik sona erdikten sonra ise yeni nüfuslar (ister fetih, ister emperyal tahakküm, isterse de düşük ücretli işgücü yoluyla olsun) kasıtlı bir şekilde ABD siyasi yapısına dahil edildi. Öyle ki, bu durum göçün denetlenmesini yine hem bir ırk projesinin hem de bir emek sisteminin ayrılmaz bir parçası haline getirdi.
21. yüzyılda gördüğümüz tablo da buna çok benziyor. ICE’ın hedef tahtasında ağırlıklı olarak Meksika, Orta Amerika ve Latin Amerika kökenlilerin oluşturduğu, en görünür biçimde kriminalize edilen bir nüfus yer alıyor. Nitekim bu grup hem kayıtsızların hem de yasal statüye kavuşmuş olanların çoğunluğunu oluşturuyor.
Sınır dışı edilmek üzere hedef alınanlar, çoğunlukla ABD ekonomisinde ve emek sisteminde olağanüstü derecede önemli roller üstlenen düşük ücretli işçiler. Kuşaklar boyunca pek çok sektörde çalıştırılmak üzere işe alınmalarına rağmen yasal statü kazanmaları hep engellendi. Üstelik bölgesel yönetimler, bu insanların haklarını tanıyacak ve koruyacak yasal bir giriş sistemi kurmak için hiçbir çaba sarf etmedi. Irkları üzerinden, ülkenin kültürüne ve toplumsal refahına yönelik bir tehdit gibi gösterildiler. Ancak, gerçek şu ki, bu insanlar olmadan ortada bir ekonomi de olamaz.

Pitti: 20. yüzyıl boyunca gözaltı ve sınır dışı etme vakalarının hem göreceli ekonomik refah hem de ekonomik zorluk dönemlerinde artış gösterdiğine tanık olduk. Gözaltı ve sınır dışı etme uygulamaları bazen temelde sınıf rekabetine ve ekonomik sıkıntılara verilen bir yanıt olarak açıklanıyor. Bunda muhtemelen bir doğruluk payı da var. Ancak, gözaltı ve sınır dışı etme rejimlerinin, vatandaşlar için ekonomik fırsatların bol olduğu ve pek çok iş imkânının bulunduğu dönemlerde de tırmanışa geçtiğini aklımızda tutmalıyız.
Tarih bize gözaltı ve sınır dışı etmelerin her zaman siyasi meseleler olduğunu hatırlatıyor. Son 140 yıldır siyasetçiler kendi seçmenlerini harekete geçirmek ve siyasi puan toplamak amacıyla göçmenlere karşı daha sert politikalar çağrısında bulunuyorlar. Bu durum Çinli karşıtı hareketler için de, Filipinlileri, Meksikalıları ve diğer grupları yasaklamaya yönelik ırkçı çağrılar için de geçerliydi.
Bütün bunlar Obama yıllarından çok önce ortaya çıkmıştı. Göç politikalarının merkezinde yatan o köklü ırkçılığı, toplumun bir bütün olarak gözaltı ve sınır dışı etme uygulamalarını nasıl benimsediğini ve bunun yıllarca siyasi arenada neden ve nasıl cereyan ettiğini unutmamamız gerekiyor.
Camacho: Kriminalizasyon bir kast sistemi yaratıyor. Mesele hiçbir zaman salt sınır dışı etmekten ibaret olmadı. Aksine, amaç insanları ikinci sınıf bir konuma hapsederek hem işçi haklarını tam anlamıyla kullanmalarının hem de kendileri ve ABD vatandaşı çocukları için eksiksiz sivil hak korumalarına erişmelerinin önüne geçmekti.
Bu bağlamda, göç denetimleri devletin kendilerine karşı hiçbir sorumluluk üstlenmediği, sosyal yardım almayan, bakım hizmetlerinden faydalanamayan, istenildiğinde sınır dışı edilebilen ve gözden çıkarılabilir insanlara ihtiyaç duyan bir ekonomik sistemi besledi.
ABD’nin kurulmasından sonra çıkarılan ilk göç yasaları açıkça ırksal temellere dayanıyordu. ABD göçmenlerin ve köleleştirilmiş insanların zorla çalıştırıldığı bu sömürü sistemine sıkıca tutundu. Bu durum göçün denetlenmesini hem bir ırk projesinin hem de bir emek sisteminin ayrılmaz bir parçası haline getirdi.
Pitti: Alicia’nın yorumları bütün bunların büyük bir kısmının “mekânın kontrolü” ile ilgili olduğunu hatırlatıyor: Gözaltı ve sınır dışı etme rejimleri, hareketliliği ve ikameti kısıtlayarak insanları istenmedikleri yerlerden uzaklaştırıyor.
Bu durum, gözaltı ve sınır dışı etme uygulamalarını, göçmenleri ve işçileri kontrol altına almaya yönelik diğer çabalarla bağlantılı kılıyor. Göçmenlerin nerede yaşayacaklarını, hangi koşullar altında çalışacaklarını, özgürce hareket edip edemeyeceklerini ve bir araya gelip örgütlenip örgütlenemeyeceklerini kontrol eden misafir işçi programlarını düşünüyorum. Sormamız gereken temel bir soru var: Gözaltı ve sınır dışı etme uygulamaları, zaman içinde göçmenlere yönelik diğer kontrol biçimleriyle nasıl bir ilişki kurmuştur?

Tarihi düşündüğümüzde, insanların gözaltı ve sınır dışı etme uygulamalarına karşı her zaman mücadele ettiğini de kendimize hatırlatalım. Eğer bu çabalar olmasaydı, bu sistemler şu an olduklarından çok daha kötü bir durumda olurdu. Göçmenler bu mücadelelerde hep öncü oldular. Bu durum bugün olduğu kadar 140 yıl önce de geçerliydi.
Göçmenlerin tepkileri, avukatları ve hukukçuları sürece dahil etti, inanç topluluklarını harekete geçirdi, sendikaları ve diğer türdeki örgütleri işin içine kattı. Eğitimi değiştirdiler. Yeni fikirler bulmak ve kaybolup giden o güçlü düşünce biçimlerini kendimize hatırlatmak için bu geçmişe bakabiliriz ve ondan ilham alabiliriz. İnsanlar geçmişteki diğer karanlık dönemlerde de ilerlemenin bir yolunu buldular. İçinde bulunduğumuz bu an sebat ve umut gerektiriyor. Geçmişe bakmak ise bugün üstlenmemiz gereken hayati görevlerde bize yol gösterecektir.
Giderek artan baskının yaşandığı mevcut duruma odaklanırsak, ICE varlığı neden özellikle Minnesota, Portland ve Los Angeles gibi yerlerde artıyor? Bunu, bu şehirlerin büyük göçmen nüfusuna sahip olmaları ve Demokratlara oy verme eğiliminde olmaları üzerinden açıklamak yeterli mi? Bu durum sanki sizin mekânın ve belirli nüfusların kontrol edilmesi hakkında söylediklerinize de bağlanıyor.
Pitti: ABD’de son zamanlarda tanık olduğumuz yeni göçmen denetim rejimlerinin neden özellikle belli başlı yerlere odaklandığını henüz tam olarak bildiğimizi sanmıyorum. Zaman geçip daha fazla belge gün yüzüne çıktıkça veya federal yönetimde ya da İç Güvenlik Bakanlığı’nda (Department of Homeland Security – DHS) görevli kişiler sessizliklerini bozdukça, işin arkasındaki mantığı ve karar alma süreçlerini çok daha iyi öğreneceğimize eminim. Ancak, belirli bölgelere girme ve oralardaki denetim çabalarına odaklanma kararlarının, siyasi karar alma süreçlerine ve siyasi önceliklere derinden bağlı olduğunu kesin olarak biliyoruz.
Tüm kanıtlara sahip olmasak da, bu yerlerin neden hedef alındığına dair bazı çıkarımlarda bulunmanın makûl olduğunu düşünüyorum. Nihayetinde, bu tamamen siyasetle ilgili bir mesele ve Trump yönetimini bu yerlere odaklanmaya iten siyasi hesaplar muhtemelen birkaç temel husus etrafında şekilleniyor. Bunlardan biri kesinlikle intikamcı bir ruh; ulusal seçimlerde Trump’a oy vermeyen belirli yerleri cezalandırma çabası. Minnesota bunun çok net bir örneği. Oradaki yerel toplulukları ve siyasetçileri, itaat etmemeleri ve Trump’ı desteklememeleri nedeniyle cezalandırmaya yönelik bir çaba olabilir.
20. yüzyıl boyunca gözaltı ve sınır dışı etme vakalarının hem göreceli ekonomik refah hem de ekonomik zorluk dönemlerinde artış gösterdiğine tanık olduk.
Bir diğer neden ise bu bölgelerde yoğun nüfusa sahip olan toplulukları cezalandırma ve kriminalize etme çabası. Minnesota’daki Somali topluluğu bunun çarpıcı bir örneği. Zira, burası dünyadaki en büyük Somali nüfuslarından birine, ABD’deki ise en büyük Somali nüfusuna ev sahipliği yapıyor.
Minneapolis-St. Paul bölgesindeki Somalilileri hedef almak, İslâmofobiyi ve siyahi karşıtı ırkçılığı siyasi malzeme yapmaya yönelik açık bir girişimdi ve vatandaş olan ile olmayan, istenen ile istenmeyen arasındaki sınırları ırksal kodlar üzerinden çizmeyi amaçlıyordu.
Muhtemelen etkili olan bir diğer husus da bu bölgelerin doğrudan göçle bağlantılı olmayan konularda yürüttüğü çalışmalar. Örneğin, Minnesota ve Kaliforniya gibi eyaletlerin cinsiyet eşitliği ve trans haklarını savunmada ve bu yönde yasalar çıkarmada başı çekmesi (ki bunlar ulusal çapta fazlasıyla siyasallaşmış konular) ulusal düzeydeki pek çok yetkilinin ve bizzat o eyaletlerin içindeki sağcı kesimlerin öfkesini üzerine çekti.
Dolayısıyla, göçmen topluluklarına bu denli odaklanılması, aynı zamanda bu toplulukların inşasına öncülük ettiği eşitlik ve özgürlük vizyonlarına yapılmış bir saldırı.

Bununla birlikte, bu coğrafi odaklanmayı yönlendiren ekonomik ve sınıfsal meseleler de muhtemelen mevcut. Cumhuriyetçi Parti içindeki göçmen karşıtı güçlerin, çok sayıda kayıt dışı işçi çalıştıran tarım ve et paketleme gibi büyük kırsal endüstrilerin üzerine gitme konusunda tereddütler yaşadığını biliyoruz. Elbette dev tarım işletmeleri ve et paketleme tesislerine yönelik büyük baskınlar da düzenlendi. Ancak, aynı zamanda, çoğu Cumhuriyetçi Parti’nin muhafazakâr destekçileri olan bu işverenler, göçmen işgücünün gözaltına alınmasına karşı çıktılar.
Dolayısıyla, aslında odağın şehirlere kaydırılması, bir bakıma Cumhuriyetçi Parti’ye ciddi destek veren ve göçmen emeğine derinden bağımlı olan bu ekonomik sektörlere dokunmama kararıdır. Meselenin ayrıca ülkenin farklı bölgelerindeki hammadde kontrolüne dayalı ekonomik ajandalarla da bağlantısı olsa gerek. Teksas’taki su politikaları veya lityum batarya gibi teknoloji üretiminde kullanılan nadir madenlerin veya zengin su kaynaklarına da sahip olan Minnesota örneğinde olduğu gibi. Tüm bu hamleler elbette siyasi, ancak bir yandan da çeşitli nedenlerle kilit öneme sahip olduğu düşünülen bölgelerde siyasi kontrolü ele geçirme çabasıyla yakından ilgili.
Camacho: DHS belirli koşullar sağlandığı takdirde Minnesota’daki faaliyetlerini azaltacağını duyurdu. Bunun arkasında yatan asıl niyet, Demokratları ICE’a ve göçmenleri gözaltında tutan mekanizmalara rekor düzeyde bütçe ayıran ödenek tasarısını geçirmeye ikna etmekti. Geri çekilme sözü vermek, sadece görünürdeki kuşatma halini bitirmek anlamına geliyor olabilir.
Ancak, ICE’ın işgali altındaki diğer şehirlerden biliyoruz ki, devasa askeri güçlerinin geri çekilmesi sınır dışı etme furyasını bitirmiyor. Sadece yöntem değiştiriyorlar. Nitekim ICE, Minnesota’daki Whipple Geri Gönderme Merkezi’ni ağzına kadar doldurdu ve şu an yüzlerce kişiyi Teksas, Louisiana ve başka yerlere naklediyor.
Sormamız gereken temel bir soru var: Gözaltı ve sınır dışı etme uygulamaları, zaman içinde göçmenlere yönelik diğer kontrol biçimleriyle nasıl bir ilişki kurmuştur?
Üstelik, DHS eylemcilere karşı polise mukavemetten ceza davaları açtı. Anlayacağınız, DHS ile Minnesota arasındaki bu kördüğüm daha epey bir süre çözülmeyecek. Hal böyleyken, tam olarak neyin “sona erdiğinin” detayları gerçekten çok mühim.
Sınır dışı etme işlemlerinin büyük bir çoğunluğu aslında geniş çaplı baskınlar aracılığıyla gerçekleşmiyor. Bunlar bireylerin konutlar, mahkemeler, okullar ve trafik çevirmeleri gibi çeşitli noktalarda alıkonulması yoluyla meydana geliyor. Ayrıca, DHS bir şehirden çekilip başka bir yere geçme eğiliminde.
ICE görevlileri kalabalık gruplar halinde Minnesota’ya girmeden önce Kuzey Carolina’daki Charlotte şehrine gitmişlerdi. Daha başka yerlerde de bulundular. Bu özel operasyon (Metro Surge) başlamadan önce bile, Minnesota ve Ortabatı’nın kuzey kesimlerinde insanların tutuklanması ve gözaltına alınmasına halihazırda müdahil olmuş yüzlerce ICE görevlisinin olduğunu bilmeliyiz.
“ICE defol” tartışmalarında pek gündeme gelmeyen önemli boyutlardan biri de Beşinci Temyiz Mahkemesi’nin ve üst mahkemelerin, göçmenlerin süresiz gözaltında tutulması konusunda DHS’ye çok daha geniş bir hareket alanı tanımış ve ırksal fişleme üzerindeki kısıtlamaları esnetmiş olması.
Bu kararlar, ICE’ın kitlesel sınır dışı operasyonlarına zemin hazırlayacak şekilde faaliyet göstermesine imkân tanımaya devam edecek. Askeri teçhizat kuşanmış, savaşmaya hazır görünen kolluk güçlerinin artık şehir sokaklarını işgal etmediğini bilmek elbette iyi bir haber. Umuyorum ki bu durum DHS bütçe paketine dair alınacak kararın sonrasında da kalıcı olur.
Ne var ki, insanları yerlerinden etmeye yönelik operasyonların büyük bir çoğunluğu, böylesi aşırı bir güç gösterisi olmaksızın da gayet mümkün. Dolayısıyla, askeri operasyonlarda herhangi bir geri çekilme yaşansa dahi göçmen hakları savunucuları, yerel yönetimlerden daha güçlü bir koruma talep etmeyi sürdürecekler.

Bu süreçlere dair güvenilir veri elde etmenin ne kadar zor olduğundan ve bu zorluğun kendisinin bir şiddet biçimi olduğundan bahsetmiştiniz. Bununla ne kastettiğinizi biraz daha açabilir misiniz?
Camacho: Çinlileri ABD’den göndermeye yönelik ilk girişimlerden ya da 1930’lar ve 1950’lerde Meksikalılara yönelik kitlesel sınır dışı etme operasyonlarından bu yana Sınır Devriyesi ve sonradan ICE’a dönüşen yapı; göçmenlerin gitmek ya da saklanmak zorunda hissettikleri bir iklim yaratmak için gayri resmi denetim, gözetim ve baskı yöntemlerine bel bağladı.
Aslında, göçmenleri ülkeden gönderme vakalarının büyük çoğunluğu resmi sınır dışı etme işlemleri değil. Bunlar, artan polis gözetimine, gözaltı ve sınır dışı edilme tehdidine karşı insanların mecbur bırakıldığı eylemler. ABD’yi terk eden binlerce insan var. Çoğu burada uzun süredir yaşayan, ABD vatandaşı akrabaları ya da çocukları olan, geçici veya başka bir tür yasal statüye sahip kişiler. Hatta pek çoğu sığınma, yasal ikamet veya insani koruma hakkı kazanmaya uygunlar. Buna sözde “kendi kendini sınır dışı etme (self-deportation)” diyorlar.
Trump yönetiminin yaptığı şey bunu kurala bağlayıp politika haline getirmek oldu. DHS’nin 2003’te kurulmasıyla birlikte göçmenlik denetimi, “caydırıcılık yoluyla yaptırım” mantığına evrildi. Amaç sadece insanların ABD’ye girmesini önlemek değil, içerideki göçmenlerin hayat alanını daraltmak ve toplumsal koşulları yaşanmaz hale getirerek insanların kendi rızalarıyla çekip gitmelerini sağlamak. Bu şekilde gidenlerin sayısını bilmemize imkân yok.
Minneapolis-St. Paul bölgesindeki Somalilileri hedef almak İslâmofobiyi ve siyahi karşıtı ırkçılığı siyasi malzeme yapmaya yönelik açık bir girişimdi ve vatandaş olan ile olmayan, istenen ile istenmeyen arasındaki sınırları ırksal kodlar üzerinden çizmeyi amaçlıyordu.
Aslında bu çok iyi gizlenmiş bir şiddet türü. O büyük askeri baskınların perde arkası tam olarak bu: İnsanları en temel güvencelerden mahrum bırakmak, hareket özgürlüklerini kısıtlamak, onlara kalıcı olmadıklarını hissettirmek ve hukuki haklarını ellerinden almak.
Meselenin bir diğer boyutu da sınır dışı etmenin sıradan bir idari işlem gibi gösterilmesi. ICE, insanları “gönüllü olarak ayrılmaya” yönlendirmek istiyor, çünkü en ucuz ve en az itiraz edilebilen yöntem bu. Ülkeden çıkarılma vakalarının büyük çoğunluğu da zaten böyle gerçekleşiyor. Bu insanların nasıl gönderildiğini, kaç kişinin bundan etkilendiğini veya hangi şartlar altında gittiklerini tam olarak kestiremiyoruz.
Fakat sınır devriyelerinin, polis teşkilatlarının ve ICE’ın insanları tehdit edip baskı kurduğuna dair elimizde tonla kanıt var. Vatandaş olmayan göçmenlere, sırf göçmen oldukları için işçi haklarını ve sivil hakları hak etmeyen insanlarmış gibi davranılması, sonu resmi bir sınır dışı etme kararına varmasa bile insanları toplumdan izole eden bambaşka bir dışlanma ortamı yarattı. Bugün Los Angeles ve Minneapolis’te saklanarak yaşayan, çocuklarını okula gönderemeyen, kamusal hayattan tamamen kopan, ezildiklerinde veya yaralandıklarında işçi olarak hakkını savunamayan o insanların hepsi, kriminalize edilmiş statüleri yüzünden, devletin yürüttüğü bu geri gönderme programıyla birlikte toplumsal ve hukuk dışı şiddetin de her türlüsüne maruz kalıyor.

Veri eksikliği büyük bir önem taşıyor, çünkü şu anki operasyonların kapsamı hakkında net bir fikrimiz yok. DHS, kötü muamele şikayetlerini inceleyen küçük ve zayıf iç denetim ofislerini dağıttı. Zaten çok zayıf bir durumda olan Çalışma Bakanlığı, sivil hakların ve işçi haklarının korunmasına adanmış programları küçülttü veya tamamen kesti. Adalet Bakanlığı da benzer kesintilere gitti.
Birçok federal makam artık ihlâl kayıtlarını yayımlamıyor. Artık doğrudan bir hesap verebilirlik mekanizması kalmadı. Ortada resmi bir hesap ve kayıt olmadığı için DHS yetkilileri rahatça ortaya çıkıp yalan söyleyebiliyor.
Ayrıca, hapishaneleri ve geri gönderme merkezlerini, oradaki koşulları izlemesi gereken uluslararası kurumlar, gazeteciler, akademisyenler ve yasa yapıcılar gibi gözlemcilere ve denetmenlere kapatma çabalarını da görüyoruz. Yapay zekânın, mevcut yönetimin siyasi çıkarları uğruna, ICE operasyonlarına ve bu operasyonlara karşı yapılan protestolara ait görüntü ve kayıtları manipüle etmek için kullanıldığına şahit olduk.
Cumhuriyetçi Parti’deki göçmen karşıtı güçlerin, çok sayıda kayıt dışı işçi çalıştıran tarım ve et paketleme gibi büyük kırsal endüstrilerin üzerine gitme konusunda tereddütler yaşadığını biliyoruz. Cumhuriyetçi Parti’nin muhafazakâr destekçileri olan bu işverenler göçmen işgücünün gözaltına alınmasına karşı çıktılar.
Üstelik, federal otoriteler savunmasız kesimleri korumak için sağlanan o asgari düzeydeki güvenceleri bile geri çekti. DHS ve ICE’ın sitelerinde yer alan, aileleri ayırma uygulamalarını düzenleyen politikalar tamamen silinmiş durumda. Gözaltındaki trans bireyleri koruyan protokoller iptal edildi, üstelik bunun kimleri etkilediğini ya da o insanların nerede olduğunu bilmemize dahi imkân tanınmadan.
Hal böyle olunca, olup bitene dair daha net bir tabloyu ancak ülkelerine dönen göçmenlerle yapılan görüşmeler sayesinde elde edebiliyoruz ve asıl bilgi kaynağımız bu görüşmeler oluyor. Elimize geçen o bir avuç belge bile, aileleri parçalamak için ne kadar koordine ve sistematik bir çaba yürütüldüğünü, çocukların haklarının nasıl hiçe sayıldığını, reşit olmayanların asla kalmamaları gereken şartlarda gözaltında tutulduğunu ve insanların aileleriyle veya avukatlarıyla görüşmesini engellemek için kasıtlı olarak oradan oraya sürüldüğünü açığa çıkarıyor.
Mesela, El Salvador’da görüşülen bir göçmen, ailesi ve avukatlarıyla bağı tamamen kopsun diye sınır dışı edilmeden önce tam beş kez farklı merkezlere sevk edilmiş.

Böylesi bir ortamda bilgi eksikliği, sadece şiddetin üzerini örten bir perde değil, başlı başına bir şiddet türü. Zira, polis yetkilerini ve terörün kullanımını sınırlayan denetim mekanizmalarını aşındırıyor. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Bu rejim, insanları sadece sınır dışı etmeye değil, onları adeta “kaybetmeye” kararlı. Onları en korkunç risklerin kucağına atıyor ve ABD’yle bağlarını bir daha asla kuramayacakları şekilde söküp atıyor. Bu, şimdiye dek gördüklerimizden çok daha devasa boyutta bir sürgün.
Pitti: Alicia kısmen mekânın bir şiddet aracı olarak kullanılmasından, zaman içinde gözaltı ve sınır dışı etme uygulamalarının hayata geçirilmesinde mekân kontrolünün ne kadar kritik bir rol oynadığından bahsediyor. Bunun bir kısmı ABD-Meksika sınırının askerileştirilmesiyle bağlantılıydı.
Göçmenlik denetimi, “caydırıcılık yoluyla yaptırım” mantığına evrildi. Amaç sadece insanların ABD’ye girmesini önlemek değil, içerideki göçmenlerin hayat alanını daraltmak ve toplumsal koşulları yaşanmaz hale getirerek insanların kendi rızalarıyla çekip gitmelerini sağlamak.
20. yüzyılın sonlarından, özellikle de 1990’lardan itibaren, ABD hükümeti, göçmenleri San Diego ve El Paso gibi sözde “geleneksel koridorlardan” çıkarıp çöl bölgelerine itmek için bilinçli bir politika geliştirdi. Hükümetin bu hamlesi göçmenleri ölümlerin tırmandığı ve yaşadıkları acıların kamuoyu tarafından görülüp anlaşılmasının çok daha zorlaştığı tehlikeli koşullara itti.
Değinmemiz gereken bir başka gelişme ise kalabalık nüfuslardan ve halkın gözünden uzak bölgelerde göçmenlere özel kapatılma[2] mekânlarının yaratılması. Gerçi ABD içindeki kırsal alanlarda kurulan gözaltı tesisleri yeni bir olay değil, fakat insanları El Salvador, Ruanda ve başka ülkelerdeki hapishanelere tıkmak kesinlikle yeni bir durum.
Göçmenlerin avukatlarından uzaklaştırıldığında hem güvencesiz kaldıkları hem de dışarıyla iletişim kuramadıkları çoktandır biliniyor. İnsan hakları savunucularının veya ailelerin bu merkezlere ulaşması zaten hep çok sıkıntılıydı. Şimdilerde bu erişim engeli, buraları ziyaret etmek isteyen kongre üyeleri için bile geçerli hale gelmeye başladı.
Son olarak şunu ekleyeyim: İnsanların kendi ülkelerine ya da üçüncü bir ülkeye yollandığı hızlandırılmış sınır dışı etmelerin, sistemi daha görünmez ve acımasız kılmak adına mekânı kullanma stratejisinin de bir parçası olduğunu unutmamalıyız. Hal böyle olunca da sürülen insanların sayısına ve deneyimlerine dair bilgiye ulaşmak giderek zorlaşıyor.

Tüm bunlar olurken, bir yandan da ülke çapında olağanüstü bir dayanışma dalgası görüyoruz. Bunu mümkün kılan neydi? Vatandaşlar ile vatandaş olmayanlar arasındaki dayanışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu durum, insanları emek ve toplumsal cinsiyet de dahil olmak üzere diğer meseleler etrafında bir araya getiren daha uzun vadeli siyasi bir yapıya evrilebilir mi?
Pitti: İçinde bulunduğumuz anın tüm felâketlerine –hukukun ve insan haysiyetinin devasa boyutlarda ihlal edilmesine– rağmen, mevcut durum bize umutlu olmamız için bazı nedenler de sundu. Sistemin dehşetini düzeltmeye çalışan insanlarla ilgili her gün büyük bir fedakârlık, yaratıcılık ve güç barındıran hikâyeler duyuyoruz. Bu heyecan verici ve gerçek bir umut kaynağı.
Bunun neden geliştiğine gelince, bu örgütlenme çalışmalarına öncülük eden pek çok kişinin, 2025 veya 2026’da bu mücadeleye yeni katılmadığını unutmamak gerek. Bazıları, ilk olarak 20 veya 30 yıl önce bu işlere dahil olmuş, geçmiş mücadelelerin emektarları. Diğerleri ise birinci Trump yönetimi sırasında zaten çalışmalar yürütüyordu.
İnsanların militarizasyona ve temel hak ihlâllerine tepki gösterdiğine ilk kez tanık olmuyoruz. Bazı insanlar bu çalışmaları 2010 civarında Arizona’da da yaptı. Diğerleri ise ABD tarihinin en büyük kitlesel hareketleri olan ve muazzam bir cesaret, güç ve fedakârlık örneği teşkil eden 2006 göçmen eylemlerine katılmışlardı.Dolayısıyla, bir yandan şu an sürece ilk kez dahil olan insanlar üzerinde dikkatlice düşünmemiz gerekirken, diğer yandan pek çok kişinin bu işe sıfırdan başlamadığını da anlamalıyız. Birçoğunun, bugüne taşıdıkları geçmiş adanmışlıkları, bilgelikleri ve deneyimleri vardı.
Camacho: 21. yüzyılın en çarpıcı hikâyelerinden biri, örgütlenemez olarak görülen ve hiçbir hakkı olmadığı düşünülen insanların, her türlü liberal platformun ötesine geçen bir toplumsal değişim için tabandan bir gündem belirlemiş olmaları. Göçmen örgütlenmesi ile Siyahların yaşam hakkını savunan ve polis terörüne karşı duran hareket, ABD resmi siyasetindeki geleneksel çıkar odaklı örgütlenmelerden çok daha farklı bir örgütlenme biçimini temsil ediyor.
1990’lardan itibaren, ABD hükümeti, göçmenleri “geleneksel koridorlardan” çıkarıp çöl bölgelerine itmek için bilinçli bir politika geliştirdi. Hükümetin bu hamlesi göçmenleri ölümlerin tırmandığı ve yaşadıkları acıların kamuoyu tarafından görülüp anlaşılmasının çok daha zorlaştığı tehlikeli koşullara itti.
21. yüzyılda işçi hareketini, yasal statüleri nedeniyle işçi olarak korumalardan tam yararlanamayan veya sendikalaşma oranlarının çok düşük olduğu alanlarda çalışan hizmet sektörü çalışanları sırtladı. Bu insanlar işçi merkezleri kurdular, yaşadıkları toplulukların içinde karşılıklı yardımlaşmayı teşvik eden, polisin kendi çevrelerinde nasıl faaliyet gösterdiğine dair bilgi paylaşan, insanları gözetimden koruyan ve kriminalizasyon koşulları altında dahi hayatı yaşanabilir kılan toplumsal savunma stratejileri üreten kurumlar inşa ettiler. Tabandan gelen dayanışma temelli bu örgütlenme biçimi, bugün otoriterliğe ve polis şiddetinin açıkça otoriter bir şekilde kullanılmasına karşı seferber edildiğini gördüğünüz araçların birçoğunu bizlere kazandırdı.
Pitti: Bu tür bir örgütlenmenin uzun zamandır inşa edilmekte olduğunu ve çok derin kökleri bulunduğunu tekrarlamakta fayda var. Göçmen mücadelesinin daha önceki dönemlerine dönüp bakarsanız benzer oluşumları görürsünüz: Karşılıklı yardımlaşma dernekleri, topluluk savunma ağları, işçi sendikaları ve inanç topluluklarıyla kurulan koalisyonlar… 1990’larda işçi hareketinin yeniden canlanması da önemliydi.
Bugün farklı olan şey işin boyutu ve aciliyeti. Bir diğer önemli fark ise bu örgütlerin, yerel sorunları çok daha geniş çaplı bir sistem eleştirisine bağlayan gelişmiş bir politik söylem inşa etmiş olmaları. Bu, inşa edilmesi nesiller süren bir şeydi ve göçmenlerin karşılaştığı baskılara rağmen değil, birçok açıdan o baskılar sayesinde gerçekleşti. Çoğu işçinin cepte ve olağan gördüğü yasal korumalar olmaksızın, kriminalizasyon koşulları altında örgütlenmek, daha yerleşik hareketlerin zaman zaman kaybettiği bir tür siyasi yaratıcılığı zorunlu kılıyor.
Benzer şekilde, mahpuslar ve yakınları da ilgacı[3] hareketin öncüsü oldular. Savundukları şey insanları temel geçim kaynaklarından mahrum bırakan, onları güvencesizliğe iten ve erken, önlenebilir ölümlerle karşılaşma ihtimallerini artıran sistemlerin yarattığı tahribatın onarılmasıydı. Ortabatı’nın kuzeyindeki yerli topluluklar ile su ve toprak haklarını koruma hareketleri, servetin giderek en tepeye aktarıldığı ve sosyal güvenlik ağlarının eridiği bir dönemde, içinde yaşadığımız ekonomik sisteme, toprağın metalaştırılmasına, sömürüye dayalı ekonomilere ve süregelen sömürgeciliğin farklı biçimlerine karşı yükselen itirazların yankı bulduğu yerler oldu.

Camacho: Minnesota gibi bir yerde, yalnızca göçmenler veya vatandaş olmayan kişiler için değil, savunmasız hale getirilen insanlar için de trans hakları ve sığınma politikalarının birlikte ifade edildiğini görüyoruz. Bu durum, insanları tam da Hristiyan sağının temel demokratik ilkelere ve toplumsal yaşama yönelik bu saldırısını neyin tetiklediği üzerine düşünmek üzere bir araya getirdi.
Bunun önemli bir boyutu, ICE ile mücadele etmenin, yani “ICE defol” söyleminin komşuluk dili etrafında şekillenmesi. Bu dil, vatandaş ile vatandaş olmayan arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bu, “Biz bir göçmenler ulusuyuz” söylemi değil. Gerçek anlamda kuşatma altındaki toplulukların ortak kaderini, karşılıklı bağımlılığını, haysiyetini ve özerkliğini savunan bir duruş.
Göçmenler bize, bu ekonomik ve siyasi rejimin yanı sıra ikisinin birlikte nasıl işlediğini anlamamız için başka kimseden edinemeyeceğimiz bir bakış açısı sunuyor. Bir kişi ABD’ye izinsiz olarak veya geçici tarım işçisi vizesiyle girmeden önce aslında fiilen çoktan kovulmuş, ekonomik zorunluluklar, siyasi baskı veya iklim değişikliği gibi afetler nedeniyle kendi memleketinden zorla yerinden edilmiş durumda oluyor.
Göçmenler bu yerinden edilmeyi zaten tecrübe etmiş kişiler ve göçü sadece hayatta kalmak için değil, kolektif bir ilerleme kaydetmek için temel bir strateji olarak görüyorlar. Dünyanın en sıkı korunan sınırlarını aşabilme zorunluluğu bu kitlenin stratejik düşünmeyi, dayanışma örmeyi ve örgütlenmeyi çok iyi bilmesi gerektiği anlamına geliyor.
“ICE defol” söyleminin komşuluk dili etrafında şekillenmesi vatandaş ile vatandaş olmayan arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bu, “Biz bir göçmenler ulusuyuz” söylemi değil. Gerçek anlamda kuşatma altındaki toplulukların ortak kaderini, karşılıklı bağımlılığını, haysiyetini ve özerkliğini savunan bir duruş.
Dahası, temel güvencelerden mahrum bırakıldıkları ve hak ihlâllerinin olağan karşılandığı bir ülkede güvenli bir şekilde hareket edebilmeleri şart. Bu koşullar onları hiçbir kılıfa bile ihtiyaç duymadan serveti üst kademelere aktarmaya çalışan ve çevrenin, toprağın, insanların, temel toplumsal cinsiyet ile cinsel hakların ve ifade özgürlüğünün güvencelerini yok etmeyi amaçlayan bir hükümete yanıt verme konusunda bilhassa yetkin kılıyor.
ABD’de farklı yasal statülere sahip olan, sınıfsal konumları veya belgeleri sayesinde daha korunaklı olan, ancak bir anda kendilerini savunmasız bulan ve her an sınır dışı edilebilecekleri gerçeğiyle yüzleşen pek çok farklı göçmen kesimi de var. Bu kesimler de artık, yoksulların ve kayıtsız insanların onlardan önce oluşturduğu modele yönelmek zorunda kalıyorlar.
Bu söylediklerinizden yola çıkarsak, sizin ifadenizle, “hak sahibi olmayan” ve “örgütlenemez” görülen göçmenlerin örgütlenme deneyimlerinden diğer hareketlerin öğrenebileceği neler var?
Camacho: ABD’deki göçmen haklarına yönelik geleneksel çerçeve, vatandaşlığa giden bir yoldu. Bunun bedeli de sınırı geçenlerin ve kayıt dışı göçmenlerin kriminalize edilmesiydi. Yasa yapıcıların yapmaya razı olduğu pazarlık buydu. Tabandan gelen göçmen adaleti hareketinin bu çerçeveleri reddetmesi ve hak eden, tehdit oluşturmayan göçmen ile bir tehdit olarak kriminalize edilen göçmen arasındaki ayrımları kabul etmemesi, gerçekten 2000’lerin başından ve özellikle de 2006’dan bu yana gerçekleşen bir durum. Çünkü onlar aslında birbirlerinin akrabası. Bunun sonucunda bir dayanışma etiği geliştirdiler ve hak arayışlarını o topraklarda yaşıyor olmaya, iyi toplumsal aktörler olmaya ve paylaşılan ortak ihtiyaçlara dayandıran bir temel oluşturdular. Hem göçü tetikleyen unsurların neler olduğuna hem de kendilerine hizmet etmeyen bir ekonomik düzeni ayakta tutmaktaki rollerine vurgu yaptılar.
Göçmen işçi hareketinin gerçekten en önemli ilkelerinden biri şudur: “Eğer emeğimi alıyorsan, haklarımı ve insani varlığımı da bütünüyle kabul etmek zorundasın. Varlığıma saygı duymadan emeğimden faydalanamazsın.”

Bu çıkış sadece sağı değil, solu da rahatsız etti. Sağ kesim, güçlenen bu yeni nüfusun demografik büyümesi karşısında zaten açık bir tehdit hissediyordu. Ancak, bu duruş hakların yalnızca vatandaşlara ait olduğu fikrinden vazgeçmeye yanaşmayan ve bizzat o kriminalizasyon siyasetinden beslenen bir sol için de ciddi bir kriz yarattı.
Şimdilerde göçmen örgütlerinden ve onların ilgacı hareketle kurdukları bağlardan kaynaklı olarak kriminalizasyonun ekonomik mantığına çok daha büyük dikkat çekiliyor. Bu da bizi, ırk faktörünün tartışmanın dışına itilmediği, tam aksine onun ayrılmaz bir parçası olduğu sınıf temelli bir mücadeleye geri götürüyor.
Üstelik, bu söylem özünde “Biz buradayız, çünkü siz oradaydınız” mesajını barındırdığı için anti-emperyal bir nitelik de taşıyor. Bu yepyeni bir slogan değil belki, ama Demokrat yönetimler döneminde bir nebze susturulduktan sonra bugün göçmen adaleti hareketlerinin en ön saflarına geri dönen güçlü bir itiraz.
Şimdilerde kriminalizasyonun ekonomik mantığına büyük dikkat çekiliyor. Bu da bizi, ırk faktörünün tartışmanın dışına itilmediği, onun ayrılmaz bir parçası olduğu sınıf temelli bir mücadeleye geri götürüyor. Üstelik, bu söylem özünde “Biz buradayız, çünkü siz oradaydınız” mesajını barındırdığı için anti-emperyal bir nitelik de taşıyor.
Pitti: Bu gerçekten çok önemli bir nokta, üstelik tarihçilerin de kafa yorduğu bir meseleyle yakından bağlantılı. Göçmen hakları söyleminin en çok ehlileştirildiği ve “hak eden göçmen” imgesine en fazla odaklanıldığı dönemler, genellikle denetim ve yaptırımların sessizce artırıldığı dönemler olmuştur. 2006’daki kitlesel eylemler bu süreci kırarak o örtülü pazarlığı reddetti.
Asıl çarpıcı olan ise bu hareketlerin içinden doğan ve kazanılmış bir aidiyetten ziyade ortak bir kadere dayanan o çerçevenin, çok daha kalıcı olduğunu ve sistem tarafından araçsallaştırılmasının çok daha zor olduğunu kanıtlamış olmasıdır.
Camacho: Sanırım beni asıl etkileyen şey şu oldu: Sivil ölümü ve güvencesizliği teorize ettiğimiz uzun bir dönemin ardından, akademisyenler olarak yeniden haysiyet ve dayanışma üzerine düşünmeye sevk ediliyoruz, ki bunlar bir süredir toplumsal düşünce dünyasından adeta silinmiş kavramlardı.
Nispeten güvende ve rahat bir pozisyonda olan bizlerin, pek çok şeyini yitirmiş ve kaybedecek çok daha fazla şeyi olan insanlar tarafından yeniden neşeye, bolluğa ve ortak bilgiye yönlendiriliyor olmamızı olağanüstü buluyorum. Tüm bunların bizi tevazuya yönelttiğini düşünüyorum.
Son zamanlarda sadece acıya ve güvencesizliğin kendisine odaklanmaktan ziyade, adalet etrafında, adalete doğru mücadelenin yolları hakkında çok daha fazla tartışma yapıldığını görüyoruz. Bunu görmek gerçekten heyecan verici!
Camacho: Doğrusu, bu gerçekten çok etkilendiğim bir durum. Sanırım bunun sebeplerinden biri, hak temelli bir çerçevenin, toplulukların hak ihlâllerini yaşama ve deneyimleme biçimlerini çoğu zaman tam anlamıyla kapsamakta yetersiz kalması. Bu yönüyle, hak temelli yaklaşım, bir “adalet” çerçevesine kıyasla ortak kazanımlar üretme konusunda çoğunlukla daha zayıf kalıyor. Buradaki ufuk, salt zararı telafi etmenin çok ötesinde. Mesele, “Peki, nasıl bir dünya istiyoruz?” demekle ilgili.
Bir de şu var: Refaha veya güvenliğe kavuşmayı hiçbir zaman beklememiş, yaşamları “hayatın bir mücadele olduğu” duygusuyla şartlanmış insanların, mevcut dünya düzeninin ve iklim felâketlerinin önümüze çıkardığı varoluşsal zorluklara ayak uydurmaya çalışan bizlere öğreteceği çok şey var, bu da gerçekten çok önemli.
And Dağları geleneklerinde, kökleri Yerli Keçuva düşüncesine dayanan ve “iyi yaşam” anlamına gelen buen vivir diye bir kavram var. 2008’de Ekvador anayasasına giren bu kavram, temelde kolektif ve ilişkisel bir esenlik vizyonu; bireysel birikimle ya da liberal anlamdaki haklarla değil, toplumla, doğayla ve gelecek nesillerle uyum içinde olmakla ilgili.
Bunu çok sık düşünüyorum: Tam Trump göreve başlarken Kaliforniya’da o yıkıcı yangınlar çıkmıştı ve gündelikçi işçiler sahada insanlara yardım edip afet desteği sağlıyordu. Nitekim, haziran ayına gelindiğinde, Los Angeles’taki ICE ablukasına karşı kitlesel bir direniş başladığında, insanlar bu işçileri korumak için onların çalıştığı alanlarda nöbet tutuyordu, çünkü o işçiler de zamanında onların yardımlarına koşmuştu. Katıldığım toplantıların başında gündelikçi işçiler hep şöyle der: “Sizi seviyoruz, çünkü yanımızda oldunuz.”
Bu bir ilke meselesi. Adalet ufku, o noktaya ulaşmak için verilen bitmek bilmeyen bir mücadele. Her daim teyakkuzda olmamızı gerektiren bir şey, her daim tehditler ve riskler var olacaktır. Bu yüzden asıl vurgu tam bir güvence haline erişmek ve bunu belgelerle güvence altına almakta değil. Ufuk, her koşulda orada olmayı taahhüt etmektir.
Mücadelenin merkezinde tam da bu yatıyor: Mümkün olduğunca çok insanın dahil olmasını sağlamak. Ve bunu başarıyorlar. Umarım bizler de bunu yapmaya devam ederiz ve ICE sokaklarımızdan çekildiğinde, yani görünürde devriye gezmedikleri zamanlarda dahi onlardan hesap sormayı sürdürürüz. “ICE defol” demek sadece mücadelenin ilk aşaması, ilga çok daha fazlasını ifade ediyor.
Pitti: Alicia’nın anlattıkları, dünyanın farklı yerlerindeki hareketlerin uzun zamandır üzerine kafa yorduğu bir şeyi de aklıma getiriyor. And Dağları geleneklerinde, kökleri Yerli Keçuva (Quechua) düşüncesine dayanan ve “iyi yaşam” anlamına gelen buen vivir diye bir kavram var. Bu kavram 2008 yılında Ekvador anayasasına dahi girdi. Kavram, temelde kolektif ve ilişkisel bir esenlik vizyonu; bireysel birikimle ya da liberal anlamdaki haklarla değil, toplumla, doğayla ve gelecek nesillerle uyum içinde olmakla ilgili.
Los Angeles’taki gündelikçi işçi merkezlerinden veya ilgacı hareketten yükselen o etiği dinlediğimde, aslında o vizyonun yansımalarını duyuyorum: Adaleti yalnızca mevcut düzenden payını kapmak olarak tanımlamanın reddi ve aslında birlikte nasıl yaşamak istediğimize dair çok daha büyük sorular sormaktaki bir ısrar. Bu diyalog, ABD sınırlarının çok ötesine uzanıyor. Ancak bence şu an içinde bulunduğumuz dönemin kapısını araladığı tartışma tam olarak bu ve bana çok kıymetli geliyor.
[1] Metinde geçen “detention” kelimesi devletlerin göçmenlere yönelik uygulamalarının doğrudan özgürlükten men eden bir kolluk eylemi olduğunu vurgulamak amacıyla hukuki bir terim olan “gözaltı” şeklinde karşılanmıştır.
[2] Burada kullanılan “kapatılma” (İng. carcerality) kavramı, salt adli bir hapsedilme durumundan ziyade geniş bir sosyal kontrol mekanizmasını karşılıyor. Bu terim yalnızca fiziksel olarak bir hapishaneye konulmayı değil; cezalandırma, gözetim ve disiplin pratiklerinin toplumun geneline yayıldığı çok boyutlu bir sosyal kontrol ve tahakküm sistemini ifade ediyor.
[3] İlgacılık (İng. abolitionism) tarihsel olarak köleliğin, günümüzde ise sınır rejimlerinin, göçmen gözaltı merkezlerinin, hapishanelerin veya polis kurumlarının tamamen ortadan kaldırılmasını (lağvedilmesini) savunan politik tutumdur.




