Eylül ayında 203 kadın edebiyatçı cinsel şiddet, taciz ve ayrımcılığa karşı tutum alma çağrısında bulundu. Çağrıda: “Yayın sektöründe emek veren bütün kadınlar ve LGBTQIA+’lar için cinsiyet ayrımcılığından ve şiddetten arınmış güvenli bir çalışma ortamının sağlanması konusunda sektörün bütün bileşenlerini taraf olmaya ve sorumluluk almaya çağırıyoruz” deniyordu. Sizi harekete geçiren de bu çağrı mı oldu, nasıl karşıladınız bu çağrıyı?
Zeynep: Bu çağrı bir dönüm noktası. Kurumlara, kuruluşlara çağrı yapmak, onları tutum almaya zorlamak çok önemli. Bir erkeği ifşa edelimden öte bir duruma kapı aralıyor. İfşa ilk adım. İfşa suskunluk zincirini kırıyor, gücün yönünü değiştiriyor, düzeni tersine çeviriyor. Ve yakın zamanda o değişimin başladığı anlara tanıklık ettim. Bu arada, ihtiyaç duyduğumuz ses ve güç birliği biz kadınları şimdilik Kadın Çemberi dediğimiz zeminde bir araya getirdi.
Kadın Çemberi nasıl oluştu, ilk buluşma nasıl geçti?
Bir araya gelmemizde sosyal medyanın etkisi büyük oldu. Birbirimizden bu yolla haberdar olduk. Duyanlar arkadaşlarına haber verdi. Birbirini hiç tanımayan kadınlar aynı öfke ve aynı umutla buluştuk. Hayatlarımız farklı, düşüncelerimiz farklı, ama ortak bir derdimiz var: Maruz kaldığımız adaletsizliklere, taciz ve şiddete karşı duyduğumuz mücadele arzusu. Buluşmada atmosfer çok yoğundu, zaman zaman gözyaşı döktük, zaman zaman güldük. Bir tür katarsisti belki de yaşanan. Her birimizin hikâyesi bir diğerine cesaret verdi. Toplantıda psikologlar, terapistler ve bir de avukat arkadaş vardı. Hem duygusal bakımdan hem hukuki açıdan bizi bilgilendirdiler. Farklı çevrelerden gelen bu kadınlar Çember’i bir paylaşım alanı olmanın ötesine götürdü, güçlenme alanına dönüştürdü. Şunu fark ettim, bir kadın konuştuğunda hepimiz biraz daha özgürleşiyoruz. Toplantımızı İstanbul’da yaptık, ama başka şehirlerden gelen kadınlar da oldu. On sekizden kırka kadar uzanan farklı yaşlarda kadınlar bir araya geldik. Kimi ilk kez hikâyesini anlattı, kimi sadece dinledi. O odada herkeste aynı şeyi hissettim: dayanışma.
Birbirini hiç tanımayan kadınlar aynı öfke ve aynı umutla buluştuk. Hayatlarımız farklı, düşüncelerimiz farklı, ama ortak bir derdimiz var: Maruz kaldığımız adaletsizliklere, taciz ve şiddete karşı duyduğumuz mücadele arzusu. Bir kadın konuştuğunda hepimiz biraz daha özgürleşiyoruz.
Anlatılanlar ışığında taciz ve şiddette cinsiyetçi yapılanmanın, güç ilişkilerinin nasıl işlediğine dair gözlemleriniz oldu mu?
Edebiyat, sanat gibi “özgürlük” iddiası taşıyan alanlarda bile çok katı bir hiyerarşi var. Çoğumuz bu hiyerarşiyi birebir deneyimledik. Kadın sesini çıkardığında, konuşmaya başladığında “nankörlükle” ya da “abartmakla” suçlanıyor. İfşa tam da bu noktada bir mücadele biçimi haline geliyor. Çünkü adamlar yıllardır kimsenin sesini çıkaramayacağına inanarak korkusuzca davranıyordu. Kadının bu dünyada, bir dergide, bir atölyede, bir yayınevinde, yer edinebilmesi için önce erkek egemen ağlara dahil olması bekleniyor. O ağlara dahil olmadığında dışarıda bırakılıyorsun, bazen açıkça, bazen sessizce. Elinde şiir dosyasıyla editörün kapısını çalan bir kadın, “kilo almışsın” gibi cinsiyetçi bir sözle karşılaşıyor. Ne kadar yaratıcı, ne kadar yetenekli olursa olsun, kadın üreten, düşünen, varlık gösteren bir özne olarak görülmüyor.
Bu hiyerarşi sadece cinsiyetle değil, sınıf, yaş ve kökenle de şekilleniyor. İstanbul gibi merkezlerde taşradan gelen, muhafazakâr geçmişi olan ya da sosyoekonomik olarak daha kırılgan kadınların aidiyet ilişkisi kurması çok zor. Konuşmaya çalıştıklarında “fazla hassas”, “duygusal”, “bilinçsiz” deniyor, susarlarsa “çekingen” ya da “yetersiz” bulunuyorlar.
Bu küçümsemeye eşlik eden bir mansplaining de var: taşradan gelen genç kadınlara, “sizin oralarda işler başka; şehir hayatı böyle, sen bilmezsin, alış” anlamına gelecek gibi konuşan erkekler ataerkil düzenlerini medeniyet dersi kılığında dayatıyor. Kadını hem hedef hem de bilgisiz ilan ediyorlar. Kimi konuşabiliyor, kimi susturuluyor, kimi “yetenekli” bulunuyor, kimi “fazla iddialı” sayılıyor. Bunların hepsi bu hiyerarşinin parçası. Kadınların emeği çoğu zaman “yardım”, “öğrenme süreci” ya da “duygusal katkı” olarak küçültülüyor. Ayrıca, sınıfsal farklar bu alanda da eşitsizliği derinleştiriyor. İyi okullarda yetişmiş, çevresi olan kadınların sesi daha kolay duyulurken işçi ya da öğrenci kadınların yaşadıkları “bireysel sorun” sayılıyor. Çember’de de bu farkı çıplak biçimde gördüm: Aynı hikâyeyi anlatan iki kadından biri alkış alıyor, diğeri teselli ediliyor. Biz tam da bu yüzden konuşuyoruz, tüm bunları ancak konuşarak ve dayanışarak aşabiliriz. Sessizlik artık hiçbir kadının çıkarına değil.
Taciz ve ifşayı konuşmaya kalktığımda, “tövbe estağfurullah, nereden çıktı bunlar” tepkisiyle karşılaşıyorum. Dindar camiada erkeklerin suçunu kadına yükleyen bir yorum biçimi yerleşmiş durumda. “Kadının dokuz nefsi, bir aklı vardır, erkeğin dokuz aklı, bir nefsi” gibi sözler kadın üzerinde kurulan baskıyı gösteriyor.
Dindar camiada yaşanan taciz veya şiddetin ifşası sık rastlanan bir olgu değil. Neden?
Kendi arkadaş çevremde bile taciz ve ifşayı konuşmaya kalktığımda, “tövbe estağfurullah, nereden çıktı bunlar” tepkisiyle karşılaşıyorum. Çevrelerinde hiç yaşanmamış, kendi başlarına hiç gelmemiş gibi. Aynı okullara gitmişiz, bazılarıyla aynı işyerlerinde çalışmışız halbuki.
Kültürümüz kadını suçlamaya alışık. Deyimlerde, atasözlerinde bile bu bakışın izleri var. Yani, fail değil her zaman kadın sorgulanır: “O saatte orada ne işin vardı?”, “Niye öyle giyindin?”, “Ona niye öyle baktın?” Dindar camiada bu dil daha da keskinleşiyor. Dinin içinden konuşur gibi yapılırken, aslında erkeklerin suçunu kadına yükleyen bir yorum biçimi yerleştirilmiş durumda. Hep duyduğumuz “Kadının dokuz nefsi, bir aklı vardır, erkeğin dokuz aklı, bir nefsi” gibi sözler dinin erkek diliyle yorumlanmasının kadın üzerinde kurduğu baskıyı açıkça gösteriyor. Böyle bir ortamda kadının erkeği ifşa etmesi çok zor. İnanmazlar, iftira derler, suçluyu değil kadını sorgularlar. En iyi ihtimalle mağdura inanırlar, ama faille yüzleşmek yerine kadını uzaklaştırmaya çalışırlar.
Muhafazakâr kadınlar sosyal hayatta yer bulabilmek için iki kat mücadele veriyor. Okula, işe, kamusal alana dahil olabilmek başlı başına bir çaba gerektiriyor. Buna bir de taciz ifşasının ağırlığı eklendiğinde kadın tamamen dışlanma riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu yüzden, çoğu konuşmak istese bile susmak zorunda kalıyor. Öte yandan, muhafazakâr kadınlar evde aileleriyle de mücadele içinde. Dine eril bir kılıf giydiren toplumun muhafazakâr kadınlar üzerinde kurduğu baskı açık. Zarar gören, acı çeken kadın bunu dile getirince herkes faille empati kurmaya başlıyor. Yıllar önce muhafazakâr camiada çok bilinen İbrahim Çolak ifşası ve ardından gelen intihar vakası vardı. O dönem de insanlar mağdurla değil faille empati kurmuş ve kadını cinayetle suçlamışlardı. Çünkü kadın konuşarak “bir adamın ölmesine sebep olmuştu” onlara göre. “Müslüman insan başkasının ayıbını örtmeli” dediler. Ama kimse, “Müslüman insan bir başkasına zarar vermez, taciz etmez” demedi. “Erkektir, nefsine uymuş, bir hata yapmış” dediler. Bu her zaman böyledir, fail aklanır, kadın olanı anlattığı için suçlanır. Şimdi de benzer şeyler yaşanıyor.
Tacizi yapan erkeklerin çoğu ifşa edileceklerini anladıkları an ilk söyledikleri şu oluyor: “Duyulursa intihar ederim, beni öldürmüş olmanın vebalini alabilir misin?” Bu cümleyi yaş, statü, entelektüel seviye fark etmeksizin hemen her taciz edenden duymanız mümkün. Yaptığı şeyin sorumluluğunu almak yerine sonucu yine kadına yüklüyor. Dindar kadınlara ayrıca dini baskı da kuruluyor: “Allah bunun hesabını sorar, ifşa etmen bir insanın günahına girmektir.” Kadınlar sosyal anlamda bu yükün altında ezilirken bir de üstüne “vebal” tehdidiyle susturuluyor. Böylece taciz sadece bedende değil vicdanda da hapishaneye dönüşüyor.

İşçi kadınlar var mı aranızda? İşçi kadınların başına gelen taciz ve şiddeti neden duymuyoruz sizce?
Öğrenci arkadaşlarımız var, yarı zamanlı işlerde çalışıyorlar. Ekmek aslanın ağzında denir ya, o aslan da erkek aslan. İşçi olmak bu meseleyi kat kat ağırlaştırıyor. İşsizlik korkusu kadının sesini kısmak için en etkili araç. İş hayatında kadın-erkek farkı zaten ortada. Erkek “ev geçindiren” olarak görülüyor, para kazanması görev. Kadınsa keyfine çalışıyormuş gibi muamele görüyor. Üstelik çalıştığı için kadınlık ve annelik görevini aksatmakla suçlanıyor. Bir de görünüş meselesi var. Kadından hep “uygun” giyinmesi bekleniyor, topuklu ayakkabı, hafif makyaj, “bakımlı” görünüm. Kıyafet kadının işiyle değil, kimliğini ne kadar gizleyip ne kadar sergilediğiyle ölçülüyor. Oysa erkekten böyle bir beklenti yok, onun kravatı saygı, kadının ruj rengi niyet. Bu çifte standart kadın bedenini hâlâ kamusal alanda kontrol edilecek bir “şey” gibi gören bakışın ürünü. Erkek maaş aldığında emeğinin bedelini almış sayılıyor, kadına ise ücretini patron cebinden veriyormuş gibi davranıyor, hatta zaman zaman bunun karşılığını başka biçimlerde bekliyor. Bazen hiç ödemiyor. Ekonomik güvencesizlik hem sömürüyü hem tacizi kolaylaştırıyor. Patronla işçi arasında da aynı güç hiyerarşisi işliyor. Üstelik bunu en çok iş hayatına yeni atılmış, güvencesiz, deneyimsiz genç kadınlar yaşıyor. Yaşadıklarının taciz olduğunu bile fark edemiyorlar bazen, çünkü “işin gereği” gibi gösteriliyor.
Öğrenciyken her gün okul çıkışı gidip çalışıyordum. En başta ücreti pek konuşmasak da “Gel burada çalış” teklifinin ardından ay sonunda para alacağımı düşünüyordum. Bir ay geçti, ikinci ayın da ilk haftası bittiğinde “ben ne zaman ödeme alacağım?” diye sordum. Patron erkek bir kahkaha attıktan sonra elini omzuma koyup “Paraya ihtiyacın varsa ben vereyim sana” dedi. Sanki çalıştığımın karşılığı değil de bana kendi cebinden harçlık vermeyi lütuf gören bir erkek. O dönem anlayamadığım, adlandıramadığım ve giderek ağırlaşan tacizlerin ardından o iş yerinden ayrıldım. Yıllar sonra, Çember sayesinde diğer kadın arkadaşlarımın da benzer şeyler yaşadığını öğrendim. “O mu? Bana da aynı şeyi yaptı, bana da dedi! Ben de kaçıp gittim.” Başka bir yayınevine geçti adam. Sırf bu yüzden bile o kadar değerli ki bu Çember. Artık “Yalnız benim başıma gelmedi”, “Benim suçum değildi” diyebiliyoruz. Birbirimizi dinliyor, anlıyor, inanıyor ve güveniyoruz. Bu, ifşadan da öte bir şey, suskunluğun dilinden kurtulmanın kolektif hali.
Tacizi yapan erkeklerin ifşa edileceklerini anladıkları an ilk söyledikleri şu oluyor: “Duyulursa intihar ederim, beni öldürmüş olmanın vebalini alabilir misin?” Vebal tehdidiyle susturulan kadın için taciz sadece bedende değil, vicdanda da hapishaneye dönüşüyor.
Tacizi nasıl konuşuyor, nasıl ele alıyorsunuz?
“Tacizi nasıl tanımlayabiliriz?” diye başladık konuşmaya. Kavramları tek tek ele aldık: taciz, rıza, rıza inşası, onay, ret… Her biri başka bir kapı açtı. Benim için tacizin tanımı tıptaki ağrı gibi, bir hasta “ağrım var” diyorsa, vardır, sorgulanmaz. Taciz de böyle. Bir kadın “tacize uğradım” diyorsa, “Emin misin, nasıl, ne kadar?” diye sorulmamalı. Taciz, tacizdir. Bir de fiziksel taciz ile psikolojik taciz arasındaki fark var ki, bu da özellikle tacizle yüzleşme aşamasında sorun. Fiziksel tacizi biliyoruz, psikolojik olana geldiğimizde bunu tam olarak idrak edemiyoruz. Bu nedenle, fiziksel olanın ifşası daha kolay sanki, psikolojik olanı kavramamız zaman alıyor.
Genellikle genç erkekler soruyor, “Siz de her şeye taciz diyorsunuz, nasıl bileceğiz neyin taciz, neyin taciz olmadığını?”. Daha abartarak, “her aşamada rıza mı arayacağız” diyenler var. Bu yaklaşım sorumluluk almamak anlamına geliyor. Her ifşayla korkuları artıyor, çok iyi oluyor. Düşünmeleri ve davranışlarını kontrol etmeyi öğrenmeleri gerekiyor.
İfşa meselesi konuşulurken kadın beyanının esas olduğu vurgulanıyor. Kadın Çemberi’nin bu konuya nasıl yaklaşıyor?
Kadın beyanı tartışma konusu bile olmamalı. Kadınlar konuşmaya karar verdiğinde zaten büyük bir bedeli göze alıyor. Uzun süre sessiz kalmış birinin sonunda konuşması başlı başına bir kanıt. Erkeklerin sözünü makul, kadınların sözünü abartılı bulan dengesiz ölçüye karşı bir denge çağrısı bu. Bir kadın tacize uğradığını söylediğinde ilk refleks “kanıtın ne?” oluyor. Ama taciz çoğu zaman tanıksız ortamlarda yaşanıyor. Kadın beyanı suskunluk duvarını aşmanın tek yolu. İnanmamak düzeni korumak demek. İfşa tam da bu yüzden bir adalet arayışı değil sadece, bir varoluş biçimi. Kadın “benim başıma bu geldi” dediğinde, o sözüyle başkalarına da alan açıyor. Kadın beyanı o alanın adı.
İfşa sonrası yalnızlık adeta ikinci bir travma. Kadın adalet ararken yeniden yargılanıyor. Bazı kadınlar işini kaybediyor, bazıları çevresinden dışlanıyor, bazıları korkudan adres değiştiriyor. Kurumlar failden çok olayın duyulmasından rahatsız oluyor.
Bir başka önemli kavram da rıza meselesi. Özellikle dindar çevrelerde rıza nasıl algılanıyor?
Rıza genellikle izin vermek gibi algılanıyor, oysa rıza aktif bir onay. Bu kabul hiçbir baskı altında olmadan gelişmeli. Bunu fark etmek bile Çember’de birçok kadının kendi hikâyesini yeniden okumasına yol açtı. Rıza inşası kavramıysa çoğumuz için yeni. Birinin onayını almakla o onayı adım adım manipülasyonla inşa etmek arasında fark var. Ama bu fark kolay anlaşılmıyor, çünkü bizde duygusal ya da iş ilişkilerinde otoriter hiyerarşi, güç dengesizliği olağan sayılıyor. O yüzden, çoğu kadın aslında baskı altında verilmiş bir onayı rıza sanıyor. Rıza en çok çarpıtılan kavramlardan biri. Toplumda hâlâ “rıza varsa sorun yok” gibi yüzeysel anlayış hâkim. Oysa rıza yalnızca “evet” demek değil, özgür iradeyle, baskı ve korkudan arınmış biçimde verilen bir onay. Bazen sessizlik, bazen mecburiyet, bazen korku rıza diye okunuyor.
Bir kadın sırf güvenliği, işi, itibarı tehlikeye girmesin diye “evet” demek zorunda kalıyorsa, o rıza değildir. Rıza ilişkideki güç dengesiyle doğrudan bağlantılı. Öğrenci-hoca, patron-çalışan, editör-yazar gibi asimetrik ilişkilerde bu denge neredeyse hiç yok.
Buna dair elimizde bir örnek de var: Evli, yaşça büyük ve “hoca” konumunda bir erkek öğrencisiyle bu güç farkı üzerinden bir ilişki kuruyor. Durum ortaya çıkınca eşinden boşanıp öğrencisiyle evleniyor. Bulundukları kurum konuyu iki yetişkinin rızası dahilindeki ilişki olarak nitelendirip kapatıyor. Ama burada mesele rızanın varlığı değil rızanın niteliği. Bir taraf otorite, diğeri ona bağlı bir konumdaysa, orada eşitlikten söz edilemez. Bu koşullarda kadının “evet” demesi sistemin öğrettiği bir itaat biçimi olabilir. Bu örnekte ilişki diye adlandırılan şey aslında o kadın için seçeneklerin tükendiği, hayır deme hakkının fiilen ortadan kalktığı bir zemindi. O öğrenci yaşça büyük, otorite konumundaki adamla açık bir güç dengesizliği içinde kaldı. Belki hiçbir zaman gerçekten “evet” demedi, “hayır” deme şansı da olmadı. Belki mecbur kaldı, belki bunu bir çıkış yolu sandı. Rıza sadece bireysel bir söz değil, o sözün hangi şartlarda kurulduğu da hesaba katılmalı.
Bir de onayın sürekliliği meselesi var. Bir şeye bir kez onay vermek sonrasında gerçekleşen her şeyi kabul ettiğiniz anlamına gelmez. Kişi dilediği anda vazgeçebilir. Ama bizde bu hak çoğu zaman görmezden geliniyor, sanki ilk evet geri dönüşsüz bir sözleşmeymiş gibi. Kadının fikrini değiştirmesi tutarsızlık, erkeğin ısrarı kararlılık olarak yorumlanıyor.
Rıza kavramının muhafazakâr kadınlar için çok daha katmanlı bir anlamı var. Bu kelimeyle biz sadece hukuki bir onayı değil dini bir kabullenmeyi de ilişkilendiriyoruz. “Allah rızası”, “anne babanın rızası”, “hakkını helâl et”, “razı olmak” gibi ifadelerle büyüyoruz. Rıza bizde çoğu zaman itaat ya da tevekkül anlamına geliyor. Taciz bağlamında rıza kelimesinin yükü dindar kadınlar için çok daha ağır. Rıza göstermek bazen kişinin kendisini değil, toplumun değerlerini, “büyüğünü” ya da ailesini incitmemek anlamına geliyor. Muhafazakâr kadınlar çoğu zaman kendi iradesine değil başkalarının beklentilerine “razı” oluyor. Bu kavramın iki farklı bağlamda, yani dini ve toplumsal cinsiyetle ilgili olarak, üst üste binmesi rıza konusunu dindar kadınlar için çok daha karmaşık hale getiriyor.

Aranızda yaşadığı tacizi veya maruz kaldığı şiddeti ifşa edenler var mı?
İfşa vakaları var, hatta bazıları birbirine bağlıydı. Bir hoca aynı kurumdaki bir öğrenciyi istismar etmişti. Kadın önce kuruma başvurdu, yaşadıklarını anlattı, adalet talep etti. Ama kurum sessiz kaldı, “itibarını” korumayı kadını korumaktan daha önemli buldu. Sonunda kadın hukuki yollara başvurdu. Yorucu, umutla hayal kırıklığı arasında gidip gelen uzun bir süreçti. Ama ne yazık ki orada yalnız bırakıldı. Hukuki olarak da dosya kapandı.
Taciz çok hassas bir mesele. Yalnızca toplumsal değil, hukuki olarak da yolun başındayız. Delil yetersizliği gerekçesiyle davalar kapanıyor. Oysa bu tür suçlarda delil çoğu zaman üretilemiyor, çünkü gölgelerde yaşanıyor. Bir başka büyük sorun da şu, şikâyetçi olan kadının tüm kimlik ve adres bilgileri dava dosyasında failin erişimine sunuluyor. Bu yalnızca mahremiyet ihlâli değil, can güvenliği riski. Kadın biraz şanslıysa uzaklaştırma kararı çıkıyor, ama bunun da caydırıcı bir gücü yok. Bu yüzden, hukuki yolların eksikliği tek bir çare bırakıyor: ifşa. Sesini kimsenin duymadığı yerde kadın herkese çığlık atmak istiyor. “Madem elimden bir şey gelmiyor, duyun. Bu adam bana zarar verdi. Ve bilin, siz de kendinizi koruyun.” İfşa adaletin alternatifi değil, sessizliğin karşılığı. Bir kadın konuştuğunda, o sesin yankısı hem başka kadınlara cesaret oluyor hem de kurumların sakladığı aynayı önlerine koyuyor.
Bir diğer önemli boyut, taciz ve şiddetle yüzleşme meselesi. Göksun Yazıcı bu konuyla ilgili Diken’deki yazısında ifşanın üç evresinden söz ediyor: yaşanan şiddet ve taciz, yüzleşme-ifşa ve ifşa sonrası. En zorunun da ifşa sonrası olduğunu söylüyor. Bu husus Çember’de gündeme geldi mi?
Evet, geldi. Çünkü en zor olan yaşananı anlatmak değil, anlattıktan sonra hayatta kalmak. İfşa sonrası dönem sessizliğin bozulduğu, ama destek mekanizmalarının suskun olduğu bir aşama. Kadın konuştuğunda çevresi bir adım geri çekiliyor, herkes “bizim meselemiz değil” diyor. Fail sessizliğini korurken konuşan kadının her cümlesi büyüteç altına alınıyor. Çember’de sık sık konuştuk bunu. İfşa sonrası yalnızlık adeta ikinci bir travma. Kadın adalet ararken yeniden yargılanıyor. Bazı kadınlar işini kaybediyor, bazıları çevresinden dışlanıyor, bazıları korkudan adres değiştiriyor. Kurumlar çoğu zaman failden çok olayın duyulmasından rahatsız oluyor. Buna rağmen hepimizin hemfikir olduğu bir şey vardı: İfşa bir son değil başlangıç. Kadın o adımı attığında hem kendinde hem çevresinde geri dönüşü olmayan bir farkındalık yaratıyor. İfşa sonrası dönemi atlatmaksa ancak dayanışmayla mümkün. Kadın dayanışması hukukun eksik bıraktığı yerleri birbirine kenetleyen tek güvenli alan. Ve belki de Çember bir ifşa sonrası dayanışma alanına da dönüşebilir. Kadınlar birbirinin yükünü taşıyor, sessizliğin yankısını birlikte dindiriyor.
Bu düzeni kökten değiştirmek zorundayız. Yoksa her yeni dosya bir sonraki cinayetin önsözü oluyor. Kadın Çemberi olarak amacımız kalemle, kamerayla, kelimeyle bu yapının üzerine gitmek. Kadınları bir araya getirecek güvenli alanlar kurmak, belgeleri, tanıklıkları, yaşananları arşivlemek, her ifşayı kolektif hafızaya kazımak istiyoruz.
Dindar camiada tacizi yapan erkeği korumada “ahlâkçı” koruma kalkanı devreye giriyor mu? Dini örüntüler kadınların da birbirine karşı ahlâkçı tutum geliştirmesine neden oluyor mu?
Dinin eril bir dille okunması çok yaygın. Bu yüzden, kadının çalışması, okuması, nerede ve kimlerle ne yaptığı hâlâ tartışma konusu. Böyle bir zeminde bir taciz vakasında, mutlaka kadında da bir “pay arama” refleksi devreye giriyor. Kadının sesi, bakışı, kıyafeti, varlığı hepsi suçun parçasıymış gibi sorgulanıyor. Cuma hutbelerinde “ahlâk” kavramının kadının giyimi üzerinden anlatıldığı bir toplumda tacizin ne olduğunu konuşmak yolun daha en başı demek. Nerede ne giyerse giysin, ne yaparsa yapsın, kim olursa olsun, kadın tacize uğradığında tek suçlunun tacizi yapan olduğu önkabulü bu camiada yerleşik hale gelene kadar muhtemelen birkaç nesil geçecek.
Bu bakış sadece bireysel değil, kolektif bir koruma mekanizmasına dönüşmüş durumda. Ahlâkçı abiler birbirlerini sessizce kolluyor. Çünkü Allah muhafaza bir gün kendileri de “şeytana uyup gözleri kayarsa” ya da bir kadın tarafından iftiraya uğradıklarını iddia ederlerse, o zaman desteğe ihtiyaçları olacağını biliyorlar. Bu fail dayanışması onları birbirine kenetliyor. Üstelik bu ahlâkçı kalkanın içinde sadece erkekler yok. Kadınlar da çoğu zaman aynı kültürle sessizliğe alıştırılıyor: “ayıp olur”, “kadın böyle bir şey söylemez”, “erkeğin hatasını yayma” gibi sözlerle susturuluyor. Böylece hem fail korunuyor hem sistem sürüyor. Kimi kadınlar inandıkları dini korumak adına kendilerini korumayan bir düzeni korumayı görev sanıyor. Bu belki de en acı çelişki, inançla değil, ayıpla yönetilen bir ahlâk anlayışı.
Bir eğitim kurumunda öğretmeninin tacizine uğrayan genç bir kadın öğrenci yaşadıklarını müdüre anlattığında kurumun sessiz kaldığını gördük. Aynı olayı başka bir erkek öğretmenle paylaştığında, bir süre sonra o hocanın tacizi yapan hocayla eskisinden daha samimi olduğunu fark ettik. Bizzat duyduğum cümleler şunlardı: “Ya iftiraysa?”, “Ya bu adamın kariyeri bitirilirse?”Ama kimse şunu sormuyordu: “Ya gerçekse? Ve bu kadın, yaşadığı acıyla baş etmek zorunda bırakıldıysa?” Burada yalnızca bir fail değil bir düzen iş başında. Faili koruyan sessizlik kurumu da, inancı da, toplumu da kirletiyor.
Taciz ve şiddet mağdurlarının hak arama süreçlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Her gün karşılaştığımız kadın cinayeti haberleri tabloyu anlatıyor. Kadın karakola başvurduğunda daha ifadesi alınmadan kınayıcı bakışlarla karşılaşıyor, baştan ayağa süzülüyor. Hazırlanan şikâyet dosyasında kadının bütün kimlik bilgileri failin erişimine açık şekilde yer alıyor. Kimi zaman faile bir aylık uzaklaştırma kararı çıkıyor. Polis faille konuşup “okuluna, işine, evine yaklaşma” diyor. Ama o noktadan sonra kâbus başlıyor. Kadın, “Artık devlet beni koruyor” diyemiyor. Aksine, “Acaba hangi kuytuda karşıma çıkar?” korkusuyla yaşıyor. O yüzden, birçok kadın yakın arkadaşlarına sürekli konum atıyor, “Bana bir şey olursa sorumlusu bu” diyor. Yaşarken göremediği adaleti, ölümünden sonrası için talep ediyor. Kaç kadının hesabını sorabildik? Kaç dava cezasızlıkla kapandı? Sorun yalnızca adaletin geç işlemesi değil, kadını korumak yerine toplumu rahatsız etmemeyi veya aileyi önceleyen bir sistemin varlığı. Bu düzeni kökten değiştirmek zorundayız. Yoksa her yeni dosya bir sonraki cinayetin önsözü oluyor.

Kadın Çemberi’nin nasıl bir etki yaratmasını bekliyorsunuz?
Bizim için en başından beri mesele tekil bir olayı veya olayları duyurmak değil, dili ve düzeni dönüştürmek. Çünkü sorun bireylerde değil, bu davranışları mümkün kılan yapıda.
Kadın Çemberi olarak ilk amacımız bu yapının üzerine kalemle, kamerayla, kelimeyle gitmek. Benzer deneyimler yaşayan kadınları bir araya getirecek güvenli alanlar kurmak istiyoruz. Kadın Çemberi bunun için bir başlangıç. Ama daha sistemli bir dayanışma ağına ihtiyaç var: hukuki destek, psikolojik rehberlik, ciddi bir sosyal medya desteği, medya etiği konusunda farkındalık… Özellikle genç kadınlar arasında ifşa ve dayanışma sınır tanımıyor, kadınlar sosyal medyada kız kardeşlerinin başına gelenleri, yaşananları açıkça anlatıyor.
Ayrıca bu konuda susan kurumların, kuruluşların hesap verebilir olması gerekiyor. İlk adım olarak belgeleri, tanıklıkları ve yaşananları arşivlemek, yani her ifşayı kişisel değil, kolektif hafızaya kazımak istiyoruz. En önemlisi hak arama araçlarını ve yöntemlerini çeşitlendirmek. Planımız bu hafızayı büyütmek, konuşmak artık yeterli değil, sözün kolektif hafızaya dönüşmesi gerekiyor.
Bir araya geldiğimizde ilk hissettiğimiz şey öfkeydi, o öfke yerini bilinçli bir kararlılığa bırakacak. Bu Çember’in dilin de değişmesine yol açmasını umut ediyoruz. Dile yerleşmiş ayrımcılığı sökmeden adaletin inşa edilemeyeceğini biliyoruz. Umudumuz suskunluğu miras bırakmamak.




