“Transit Eden – The Struggle of Exile” Lavrion Kampı’ndan başlayan ve bugüne uzanan, Yunanistan’da göçün ve göçmenliğin tarihini, bu tarihin toplumsal hayattaki yerini inceliyor. Bir taraftan da Türkiye’nin yakın tarihine Yunanistan’daki göç olgusu üzerinden bakabilme imkânı yaratıyor. Nasıl yola çıktınız? Bu meseleyi belgeselleştirme fikri ve yolculuğu nasıl gelişti?
Vedat Yeler: Belgeselin kökleri ya da fikri, planlanmış bir toplantı ile değil, Atina’nın o kendine has, politik hafızasıyla nefes alan sokaklarında, yani Exarcheia’da yaşanan tesadüfi bir tanışıklığa dayanıyor. Hikâyemiz birbirini henüz tanımayan bir grup insanın (ben, Şerif Çiçek, Fiona tho Pesch, Beja Protner) bir gece vakti tanışıp sohbetlere dalmasıyla başladı.
O gece sadece insanlar değil, hikâyeler de birbiriyle tanıştı ve yeni hikâyeleri yarattı. Şerif ve Fiona aslında Atina’ya bir gezi için gelmişlerdi. Beja ile olan eski dostlukları vesilesiyle yollarımız kesişti ve o gece başlayan sohbetimiz, bizi kaçınılmaz olarak Lavrion’un o dönemki belirsiz geleceğine çıkardı. Henüz ortada bir proje yoktu, sadece havada asılı duran bir mesele ve her birimizin zihninde yavaş yavaş oluşan “bir şeyler yapma” fikri vardı.
Fiona ve Şerif birkaç günlüğüne misafirimiz olduklarında sadece şehri gezmediler, Lavrion Kampı’nın atmosferini soludular, oradaki yaşamla ve insanlarla doğrudan temas kurdular. İnsanların hikâyeleri ve kampın alışılmadık yönetim modeli onları daha derinden etkiledi. Bizi cezbeden de bu özyönetim modeliydi. Avrupa’da devlete bağımlı kalmadan kendi ayakları üzerinde durabilen ilk mülteci kampı olması ve sakinlerinin dışarıyla bağını kesmeyen, özgürce hareket edebildikleri nadir yerlerden biri sayılması Lavrion’u bambaşka bir noktaya taşıyor.

O dünyayı bir kez içeriden görünce, mesele artık sadece bir “haber” olmaktan çıkıp bir “mesele” haline gelmişti. Aradan aylar geçti. Lavrion Kampı üzerindeki baskılar yoğunlaştığında ve kapanma ihtimali artık bir fısıltıdan çok bir gerçek olguya dönüştüğünde, biz de kendimizi işin başlangıcında bulduk. Lavrion’un kapatıldığı operasyon günü olan 5 Temmuz 2023 geldiğinde Şerif’ten bir telefon aldım. Haberlerde gördükleri sadece bir kampın kapatılması değil, bir tarihin silinmesiydi. Bir süre sonra, “Hazırız, geliyoruz” dediğinde her şey netleşti. Onlar yola çıkıp geldiler ve “Transit Eden – The Struggle of Exile” işte o gece atılan temellerin üzerinde, o “ihtiyaç” duygusuyla ilk adımlarını atmaya başladı… Ardımızda üç yıllık bir belge ile belgeleme hikâyesi bıraktık.
Şerif Çiçek: Burada konuyu şu noktada biraz açmakta fayda var: Lavrion kampı, sakinlerinin deyimiyle, “Aşağı” ve “Yukarı” kamp olmak üzere ikiye ayrılıyor…
Aşağı Kamp, 1947 yılında “Göçmenler Kampı” adıyla kurulmuş, köklü bir geçmişe sahip. Özellikle 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Kürdistanlı ve Türkiyeli sürgünlerin yoğun olarak yaşadığı, iki bloktan oluşan bir mekân. “Kapanan kamp” olarak bahsettiğimiz yer tam da burasıdır, yani o “meşhur” Lavrion kampı…
Bizi cezbeden Lavrion Kampı’nın özyönetim modeliydi. Avrupa’da devlete bağımlı kalmadan kendi ayakları üzerinde durabilen ilk mülteci kampı olması ve sakinlerinin dışarıyla bağını kesmeyen, özgürce hareket edebildikleri nadir yerlerden biri sayılması Lavrion’u bambaşka bir noktaya taşıyor.
Yukarı Kamp ise belgeselin asıl çekildiği mekân. Aşağı Kamp’ın aksine, 2010’da şehrin biraz dışına kurulmuş ve konteynırlardan oluşuyor. 2011’de faaliyete geçen bu kamp, Suriye iç savaşının ardından başlayan göç dalgasıyla birlikte Yukarı Kamp’ın “kimliğine” bürünüyor. Rojava’dan gelenlerle birlikte Aşağı Kamp’ın kapasitesi aşılınca, 2014 yılından itibaren Aşağı Kamp sakinleri tarafından da aktif olarak kullanılmaya başlanıyor.
Aynı sistemle yönetilen ve aynı insanlara yuva olan bu iki kampı birbirinden ayıran temel özellik, Yukarı Kamp’ın konteynırlardan oluşması ve şehir merkezinde değil, yaya olarak yaklaşık 15 dakikalık bir yürüme mesafesinde, yani şehir dışında olmasıdır. “Transit Eden – The Struggle of Exile” belgeselinin ana mekânı da Yukarı Kamp’tır.

Lavrion Kampı zorla boşaltıldı ve bugün ortada yok. Türkiye-Yunanistan ilişkileri üzerinde çok uzun yıllar bir gerilim yayı olarak varlığını sürdüren bu göçmen kampını hem Türkiye hem Yunanistan için bu kadar hedef haline getiren meseleler sizce neydi?
Şerif Çiçek: İktidarlar için tutuklama ve gözaltı neyse, “göç ettirmek” veya zorla yerinden etmek de aynı şiddet sarmalının bir parçasıdır. Bu göç ettirme politik olarak özünde bir bertaraf etme gayesi taşır; kişiyi köklerinden, fikirlerinden koparıp etkisizleştirmeyi amaçlar. Ancak Lavrion, tarihsel olarak yarattığı yaşam ve değer üzerinden bu amacı boşa çıkaran bir mekân oldu. İnsanlar hayatlarını, çocuklarını ve sevdiklerini sınırın öbür tarafında bırakırken, politik bilinçlerini yanlarına alarak o sınırı geçtiler. İktidarın onları “yok etme” hamlesine, onlar sürgünde “yeniden inşa” ile cevap verdiler.
Lavrion’u hem Türkiye hem de Avrupa için bir “hedef” haline getiren temel unsur sadece içindeki politik kimlikler değildi, o dört duvar arasında kurulan özgün yaşam biçimiydi. Bir “cennetten” bahsetmiyoruz, tüm eksiklikleri ve zorluklarıyla, politik mültecilerin kendi hayatlarını örgütleyebildikleri, dayanışma içinde kendilerini var edebildikleri canlı bir mekândan bahsediyoruz. Oradaki “kendi kendini yönetme”, “kolektif yaşam biçimi” ve “dayanışma” hali, sadece Türkiye için değil, tüm otoriteler için bir “tehdit” olarak görüldü. Çünkü kontrol edilemeyen, hiyerarşiye boyun eğmeyen ve sistemin dışına taşan bir hikâyeye işaret ediyordu.

Vedat Yeler: Bu “tehdit” algısı, Lavrion’u on yıllar boyunca baskıların odağına yerleştirdi. Ancak, kampın nihai tasfiyesi bölgesel çıkarların ve iki kıyı arasındaki iktidar yakınlaşmasının yarattığı pragmatist bir tablonun sonucudur. Bu ilişkiler “düşmanlık politikası” üzerinden beslenen iki iktidarın Lavrion ve temsil ettiği politik meseleler söz konusu olduğunda nasıl bir anda müttefike dönüştüğünü gösteriyor.
Lavrion’un kapatılma süreci büyük bir aldatmaca ile yürütüldü. Yunan makamları mültecilere kendi yaşamlarını kontrol edebilecekleri bir kamp sözü vermiş, Göç Bakanı bizzat kampı ziyaret ederek bu vaatleri yinelemişti. Ancak, bu vaatler bir NATO toplantısının gölgesinde hızlıca rafa kaldırıldı. Ardından kamp kapatıldı. Erdoğan’ın operasyondan bir süre sonra Yunanistan’a gelip, Yunan makamlarına kameralar önünde teşekkür etmesi, Lavrion’un bir pazarlıkta “bir hediye” olarak sunulduğuna işaret ediyor. Bir polis ordusuyla şafak vakti yapılan o baskın sadece bir mekânı boşaltmadı, on yılların direniş hafızasını ve mültecilere verilen sözleri de kurban etti. Yani Lavrion’nun tarihi ana kampı, iki devletin ortak çıkarları uğruna yok edildi.
Ek olarak, söz konusu otoritelerin ve politikalarının kesişiminde konumlanan Lavrion’a ve onu hedef haline getiren dinamiklere odaklanan Dr. Beja Protner’in CrimethInc.’te yayımlanan makalesine bakmanızı öneririz.

Belgeselde de gördüğümüz üzere, boşaltılan Lavrion’dan insanlar Yunanistan’ın birçok ucuna dağılmış farklı kamplara gönderiliyorlar. Bu kamplarda yaşayan göçmenlerin durumuna dair ne söylemek istersiniz? Lavrion’u bu kamplardan ayıran özellikler nelerdi?
Şerif Çiçek: Aslında burada birbirine tamamen zıt iki kamp modelinden bahsediyoruz. Birçok farklı katmanlardan cevaplayabileceğimiz bir soru bu. Ama şöyle özetleyelim: Lavrion ana kampı mültecilerin kendi yaşamlarını örgütlediği, kararlarını kolektif bir iradeyle aldığı özgün bir yapıydı. Orada otorite devlet ya da hükümet yetkilileri değil, bizzat kampın sakinleriydi. Yemeğin ne zaman, nasıl yenileceğinden bir sorun çıktığında o sorunun nasıl çözüleceğine kadar her şeyi mülteciler kararlaştırırdı. Kapısında kilidi, polisi ya da dışarıdan dayatılan bir güvenlik personeli olmayan, kapısı herkese açık, şeffaf ve özgür bir modeldi.
5 Temmuz 2023’teki operasyon sadece bir kampın kapatılması değil, bir tarihin silinmesiydi. “Transit Eden – The Struggle of Exile” işte o gece ilk adımlarını atmaya başladı.
Ancak, Lavrion kapatılıp insanlar devletin resmi kamplarına, örneğin Oinofyta gibi yerlere transfer edildiğinde, karşılarına çıkan tablo bir “yuva” değil, bir “hapsedilme biçimi” oldu. Lavrion’dan oraya sürülen mültecilerle görüştüğümüzde, aradaki derin uçurumu bizzat onların ağzından duyduk. Görüşme taleplerimize yanıt vermeyen, bizi kapıda bekleten o katı otorite duvarı aslında her şeyi anlatıyordu.
Operasyonda Lavrion’dan Oinofyta’ya gönderilen bir mültecinin tellerin ardından kurduğu şu çarpıcı cümleyi aktaralım: “Lavrion’da bir kapı yoktu, o kapının güvenliği bizdik. Şimdiyse gördüğünüz gibi bu kapı kilitli ve güvenliği biz değiliz. Kimin girip çıkacağına, neyin ne olacağına artık onlar karar veriyor. Ve bu kilitler bizim güvenliğimiz için değil, bizi hapsetmek için…”

Bu sözler, devlet tarafından kontrol edilen kamp sisteminin yüzünü özetliyor: Yunanistan’da devletin son yıllarda hayata geçirdiği yeni kamp modelleri, göçmenleri kent dışına, toplumdan tecrit edilmiş izole alanlara hapsediyor. Öte taraftan, bu otoriteler tarafından yönetilen bütün kamplarda gördüğümüz tablo, aslında sistemli bir “süründürme politikası”na işaret ediyor. Mülteciyi geldiğine pişman eden, onu belirsizlik içinde tüketen ve nihayetinde “geri gönderme” seçeneğine mahkûm eden bir mekanizma…
Lavrion, tüm eksikliklerine ve tartışılabilecek yönlerine rağmen, mülteciye kucak açan ve ona iradesini teslim eden bir fikirdi. Devletin sunduğu ise mülteciyi sadece “kontrol edilmesi gereken bir kitle” olarak gören, onu tecrit eden ve sessizliğe gömen gri bir hapishane modeli olarak karşımıza çıkıyor.
Lavrion’u “hedef” haline getiren orada kurulan yaşam biçimiydi. Lavrion mültecilerin yaşamlarını örgütlediği, kararlarını kolektif iradeyle aldığı bir yapıydı. Otorite devlet ya da hükümet yetkilileri değil, kampın sakinleriydi. Kilidi, polisi, güvenlik personeli olmayan, kapısı herkese açık, şeffaf ve özgür bir modeldi.
Vedat, sen aynı zamanda bir gazetecisin ve gazetecilik faaliyetlerini Yunanistan’da sürdürüyorsun. Belgeselin tam başında da gördüğümüz üzere, göç ve sınır şiddeti gündemin. Yakın zamanda da Sakız (Xios) Adası açıklarında yaşanan, ilk tespitlerin Yunanistan Sahil Güvenliği’nin bir şişme bota çarpıp 15 kişinin hayatını kaybetmesine sebep olduğu “kaza” üzerine önemli bir araştırma yaptın. Yazıya seçtiğin başlık Yunanistan’da buna benzer sınır şiddeti olaylarında da sıkça kullanılan bir slogan: “Bu bir kaza değildi.” Peki, kaza değilse neydi? Bu olayların kaza olmadığı inancını taşımamıza neden olan sistematik yapı ne?
Vedat Yeler: Sakız Adası açıklarında yaşanan o trajedi maalesef son olmadı. Ardından en az üç vaka daha meydana geldi. Ve buna dair yaptığımız araştırmanın beni götürdüğü sonuç, ortada bir “kaza” değil, yıllardır tıkır tıkır işleyen bir şiddet mekanizmasının hâlâ aktif olması. Bu araştırmadaki en güçlü kanıtımız, yakınlarını o suların karanlığında kaybetmiş, ama kendisi hayatta kalabilmiş bir insanın bize sürekli vurguladığı cümleydi: “Bu bir kaza değildi.”
Bu ifade bir feryat değil, birinci dereceden tanığın, resmi anlatıları gördükten sonra kamuoyunun gerçeği bilmesini istediği için doğrudan yaptığı bir suç duyurusu aslında. Bu vakalarda iki taraf var: Bir yanda, devletin sınırsız imkânlarına sahip, operasyonu yürüten ve sonrasında raporu tutan sahil güvenlik birimleri. Diğer yanda ise can güvenliği olmayan, savunmasız ve sadece sığınma talebiyle ölümü göze alarak yola çıkmış “mağdur” taraf.

Buradaki en büyük hukuksuzluklardan biri, “fail” ya da “sanık” pozisyonuna düşme ihtimali olan tarafın, kanıtları bizzat kontrol etmesidir. Sakız Adası araştırmamızda gördüğümüz gibi, olayın nasıl gerçekleştiğine dair en somut veri olan mülteci botunun fotoğrafları varken, bot bir süre sonra esrarengiz bir şekilde “kayboluyor” ya da çıkarılamayacağı söyleniyor. Birinci derece tanık pozisyonunda olan mültecilerin anlatıları resmi makamları yalanlıyorsa, geriye olay anına ait nesnelerden oluşacak kanıtlara ulaşmak kalıyor. Ancak, sahil güvenlik botlarındaki kameraların da o an “kapalı” olduğu iddia ediliyor. Maalesef bu durumda tek veri, hayatta kalan mültecinin beyanı oluyor…
Lavrion’un kapatılma süreci büyük bir aldatmaca ile yürütüldü. Yunan makamları mültecilere, kendi yaşamlarını kontrol edebilecekleri bir kamp sözü vermiş, Göç Bakanı bizzat kampı ziyaret ederek bu vaatleri yinelemişti. Ancak, bu vaatler bir NATO toplantısı gölgesinde hızlıca rafa kaldırıldı.
Yüzlerce mültecinin yaşamını yitirdiği Pylos sürecini de araştırmış bir gazeteci olarak söyleyebileceğim şudur: Avrupa’nın bloklama politikalarının, Frontex mekanizmasının ve geri itmelerin –push-back’lerin– kaçınılmaz sonucu olarak karşımıza bu trajik olaylar çıkıyor. Eğer bir olay, onlarca kez benzer yöntemlerle tekrarlanıyor ve her seferinde kanıtlar karartılıyorsa, bu artık bir “kaza”ya değil, sistematik bir suç pratiğine işaret eder.

Belgeselin bir noktasında Nizamettin Yılmaz’la tanışıyoruz. Geçen yıl vefat eden gazeteci Nizamettin Yılmaz’ın üzerinde Prosfigika’yla dayanışmayı temsil eden bir tişört var. 1923 Mübadele Antlaşması’yla Türkiye’den Yunanistan’a gönderilen mübadiller için 1934-1935 yıllarında inşa edilen “göçmen konutları” olan Prosfigika, göçmenlerin kamplardan ziyade kent içinde ortak bir irade ve haysiyet çerçevesinde yaşayabildikleri bir alternatif olarak ortaya çıkmıştı. Bugünlerde ise Atina’nın en büyük işgal mahallesi olan ve çoğunluğu göçmen 400’den fazla insana ev sahipliği yapan Prosfigika’da zorla tahliye ihtimaline karşı büyük bir direniş yaşanıyor. Mahalle sakinlerinden Aristotelis Chantzis bu sebeple 5 Şubat’tan beri açlık grevinde, durumu her geçen gün ağırlaşıyor. Prosfigika’nın korunması adına 5 Nisan’a uluslararası bir dayanışma çağrısı yapılmıştı. Üstelik 1 Mayıs’ta bir başka mahalle sakini, Suzon Doppange de açlık grevine başladığını duyurdu. Prosfigika’nın kıymetine dair ne söylemek istersin? Bu direnişi önemli kılan şeyler neler?
Vedat Yeler: Nizamettin Yılmaz’ı özlemle anarken, ona dair birkaç söz söylemek isterim. Nizamettin, Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan Azadiya Welat gazetesinde bir dönem çalışmış, Kürt basınının emektar isimlerinden biriydi. Türkiye’de hapishanede, tecride karşı 86 gün süren açlık grevi onun ciğerlerini aldı. Doktorlar kendisine “Bir ay, bilemedin bir yıl ömrün var” demişti. 2019’da tahliye edildi, ardından “örgüt üyeliği” iddiasıyla altı yıl üç ay hapis cezasına çarptırıldı ve bu nedenle Yunanistan’a sığınmak zorunda kaldı. Bütün o yaşadıklarına rağmen son nefesine kadar hayata tutundu, direndi. Belgesel süreci boyunca hep bizimleydi. Her aşamada büyük emeği var. En büyük arzularından biri “Transit Eden – The Struggle of Exile” belgeselini izlemekti. Ne yazık ki 14 Temmuz 2025’te, belgeseli izleyemeden Atina’da bir hastanede yaşamını yitirdi. Bu yıl izleyiciyle buluşturacağımız “Transit Eden – The Struggle of Exile”ı ona ithaf ettik.
Ölümden korkmazdı, ama sürgünün en acımasız hali olan yalnızlıktan korkardı. Ne yazık ki çocuklarını, ailesini ve sevdiklerini bir daha göremeden, “yalnızlık” içinde, kendi deyimiyle, “kuş misali” ruhu kafesten uçup gitti.
Aslında yolu Lavrion’dan geçen birçok mültecinin rotası bir noktada mutlaka Prosfigika ile kesişir, bu yüzden Nizamettin’in üzerindeki tişört bir tesadüf değil.

Lavrion Atina’nın dışında, Prosfigika ise kentin tam kalbinde. Ortak fikirler üzerinden şekillenen ve bu fikirlerin doğrudan deneyimlendiği mekânlar bunlar. Her iki mekân da temel olarak “ortak yaşam” ve “dayanışma” paydasında buluşsa da, bu idealleri hayata geçirme pratikleri birbirinden farklı zenginlikler barındırıyor. Bu farklılıklar alternatif modellerin nasıl geliştirilebileceğine dair canlı, somut bir perspektif ve deneyim sunuyor. Ancak bugün bu deneyim büyük bir yok edilme tehdidiyle karşı karşıya. Aristotelis Chantzis, tam da bu yüzden, bu yaşamı ve kazanımları savunmak adına bedenini açlığa yatırmış durumda.
Burası sadece bir barınma alanı değil, kapı açma, dayanışma ve söz sahibi olma pratiğinin en somut hali. Prosfigika hem derin bir geçmişe sahip hem de güncel mücadelenin tam merkezinde duran, yaşayan bir organizma. Bu yüzden Prosfigika’yı savunmak, sadece binalara değil, o duvarların arasında şekillenen kolektif ve bağımsız yaşam fikrinin kendisine sahip çıkma anlamını taşıyor.
Prosfigika sakinlerinin Aristotelis Chantzis’in açlık grevinin etrafında somutlaştırdıkları talepler neler?
Şerif Çiçek: Üç somut talep var: 1) Attica Bölgesi’nin Prosfigika için açtığı ihalenin derhal iptali. 2) Hiçbir Prosfigika sakininin yerinden edilmemesi. 3) Prosfigika binalarının tadilatının kamu eli ve bütçesiyle değil, Prosfigika sakinlerinin kurduğu kâr amacı gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu olan Alexandras Caddesi Prosfigika Sakinleri ve Dostları tarafından gerçekleştirilmesi, buna dair somut güvence verilmesi.




