Halinizi hatırınızı sorarak başlayalım; hapishanede koşullarınız nasıl, zamanınız nasıl geçiyor?
Cemil Aksu: Hapishanede bir hafta 3 gün 10 dakikadır. Görüş günü, mektup günü, “diğer gün” ve 10 dakika telefon… Diğer günü, önceki iki günü ve 10 dakikayı beklerken hayat okumakla, notlar çıkarmakla, hava yağmurlu değilse bol bol volta atmakla veya hapishanedeki diğer hücrelere notlar yazmakla geçiyor. Tahsilimi hapishanede yapmış sayılırım. Hapishaneye ilk 19 yaşında girdim ve sekiz yıl kaldım. O yıllar oldukça hareketli ve trajikti. Mahpuslukta esas sorun zamanla ilişkili. Zaman sizi harcayacak mı, yoksa siz zamanı kıymetli bir hale getirebilecek misiniz? Olmak ya da olmamak meselesi. Bu sefer uzun boylu mahpus olmayacağımı fark ettiğim için kısa verimli işler, okumalar yapıyorum. Gazetelerden gündemi takip etmeye gayret ediyorum. BirGün, Karar, ara sıra Cumhuriyet, Aydınlık gazetelerini okuma imkânı oluyor. Evrensel, Yeni Yaşam, Pencere içeri alınmıyor. Gelen her mektubu coşkuyla yanıtlamak istiyorum. Ve aslında en önemli iş bu. İş değil de, muhabbet ortamı diyeyim. Tokat Zileli Erol Tunç ile aynı hücredeyiz. Bir Zileli ve bir Hopalı günleri yuvarlayıp gidiyoruz.
Kocaeli 2 No’lu F Tipi cezaevine nakledilmenizden önce kısa bir süre Limter-İş sendikasının eski genel sekreteri Hakkı Demiral’la birlikte kalmıştınız. Hakkı Usta’yla emek ve ekoloji meselelerini, örneğin Polen’in üzerinde durduğu “emekoloji” kavramını tartışıyor muydunuz?
Hakkı “Usta”yla, kimse onu soyadıyla bilmez, Silivri’de sadece iki hafta kadar birlikte kalabildik. Silivri’de kalabalıktık. Ama Hakkı Usta’yla epey volta attım. Onun sınıf deneyimini, tersanelerdeki pratiklerini, Limter-İş’in örgütlenmedeki sorunlarını, mücadeleci sendikalarla ilişkiler gibi konuları kendi ağzından dinlemek istedim. Elbette ekoloji de gündemdi. Polen Ekoloji olarak Limter-İş’le beraber Brezilya donanmasına ait, “ölüm gemisi” olarak anılan asbestli geminin Aliağa gemi söküm tersanesine gelmesine karşı 2022’de kampanya yapmıştık. İzmir’deki emekoloji panelinde Kanber [Saygılı] Başkan konuşmacıydı. Hakkı Usta’dan tersane işçilerinin çalışma ve yaşam koşullarının iş cinayetlerine, “yavaş ölüm”e nasıl davetiye çıkardığına dair birçok canlı hikâye dinledim. Basit ölçüm cihazlarıyla bu cinayetlerin nasıl kolayca engellenebileceğini somut örneklerle anlattı. Bu arada, gemilerin sadece yük taşımadığını, kuşların ve böceklerin de kıtalar arası yolculuk yaptığını öğrendim.
Dışarıda koşturmaca içinde zaman akıp gidiyor, içeridekiler unutuluyor. Esas tecrit o zaman başlıyor. Eskisi kadar mektup alamamak, ürettikleri sanatsal eserlerini, karikatürlerini dışarıdakilerle paylaşamamak gibi dertleri var mahpusların.
1996 ile 2004 yılları arasındaki hapishane tecrübenizle bugünü kıyaslarsanız, koşullara dair gözlemleriniz nasıl, ne gibi değişiklikler var?
22 yıl sonra yeniden F tipi cezaevine konuldum. İnsan ister istemez ilk andan itibaren dejavu hissi yaşıyor. Dejavu Silivri’den “sürgün” yoluna çıktığım anda başladı. 2000’de 21 Aralık’ta, yani 19 Aralık katliamından hemen sonra, Bursa’dan işkencelerle bindirildiğimiz ring aracı hareket ettiğinde teypte Yıldız Tilbe’nin “Güzel elbiseleri giyip kuşanacağım / Seni çatlatacağım / Yürü anca gidersin” diye sözleri olan şarkısı çalıyordu. 21 Şubat 2026’da Silivri’den ring yola çıktığında teypte yine aynı şarkı çalmaya başladı. Müşerref Akay’ın “Türkiyem” şarkısının 12 Eylül tutsaklarında bıraktığı travmaya benzer bir şey oldu Yıldız Tilbe benim için…

F tipi hapishanelerin ilk mahpuslarından biriyim. 19 Aralık katliamından sonra hücrelerde açlık grevleri, saldırılar uzun süre devam etti. İlk iki-üç ay sayım, arama, ayakta durma gibi bazı dayatmalardan dolayı sürekli şiddete maruz kalmıştık. O zamanlar sık sık aynı kâbusu görüyordum. Kâbusta, bembeyaz bir ameliyat odasında bütün ifade imkânlarınızı elinizden alacak şekilde kollarınız kesiliyor, gözleriniz oyuluyor, diliniz kesiliyor, uyanık bir beyin dışında bütün varlığınız yok ediliyor, ortalık kıpkırmızı kesiliyordu… Tecrit ölümle eşdeğerdi o zamanlar. Öyle deneyimliyorduk. Sonra tutsakların yaratıcılığı, yıllar süren açlık grevi ve ölüm oruçları, dışarıda cılız da olsa süreklilik arz eden insan hakları mücadelesi sayesinde tecrit koşullarında iletişim, kendini siyasal, kültürel olarak geliştirme pratikleri icat edildi. Haklar kazanıldı.
Hücreye tekrar girdiğimde Ali Asker’in “Hücrem” şarkısı aklıma geldi. “Asırların izi taşında durur / Eskimişsin hücrem bu düzen gibi…” Ayrıca, burada beni çok sarsan bir karşılaşma yaşadım. 2004’te iki-üç ay aynı hücrede birlikte kaldığımız Ömer Yıldırım’la Kocaeli hapishanesinde yeniden buluştuk. Ömer mahpusluğunun 32. yılında, üstelik, mahpusluğunun şimdilik altı ay uzattılar. Onunla karşılaşmak “O içerdeyken ben dışarıda ne yaptım?” diye kendimi sorgulamama neden oldu. Ne kadar çok zaman geçmişti. Komşu hücrelerde yirmi-otuz yıl, hatta daha fazla yatan mahpus arkadaşlar var. Mesela Barış Yıldırım’la gıyabında tanıştım.
Emekçi-köylü hareketi olarak yerel direnişlerin iktidarın bu kadar baskısına maruz kalması doğrudan sermaye birikim modeliyle alâkalı. Bergama’dan Fırtına Vadisi’ne, Cerattepe’den İkizdere’ye yerel direnişler yaygınlaşırken baskı da arttı. Ama asıl “temizlik operasyonları” hukuk alanında yapıldı.
Yargıtay yerel mahkemenin kararını bozdu. Karara gerekçe olarak hiçbir somut delil gösterilmediği için yerel mahkeme tekrar aynı kararı vermiş, iki hafta önce Yargıtay dosyayı tekrar görüşmüş. Ne karar verileceği belli değil. Barış burada 29. yılını dolduracak. Komşu hücremdeki Ali abi 32 yıldır içerde. 30 yıllık Sinan arkadaş biz tanıştıktan sonra tahliye oldu. Heyecanını anlatırken “Torunlarımın adını duyduğumda bile dizlerimin bağı çözülüyor” diyordu. Dışarıda koşturmaca içinde zaman akıp gidiyor, içeridekiler unutuluyor. Esas tecrit o zaman başlıyor. Eskisi kadar mektup alamamak, ürettikleri sanatsal eserlerini, karikatürlerini dışarıdakilerle paylaşamamak gibi dertleri var mahpusların. Keyfi uygulamalar sürüyor. Hapishaneler az emek gücü ile çok iş yaptırma tekniğiyle yönetiliyor. Personel yetersizliği gerekçe gösterilerek üç ya da dört hücrenin haftada bir gün ortak alanda spora ya da sohbete çıkması kolaylıkla ertelenebiliyor. Uygulamaları protesto edip slogan attığınızda “gereksiz slogan atmak”tan disiplin cezaları verilebiliyor. Ayakkabı aranmasına karşı slogan attığımız için bir ay iletişim –gazete, mektup, TV– kesilmesi cezası verildi. Muhtemelen önümüzdeki günlerde uygulamaya alınacak. Birçok arkadaş hiç siyasi mahpusun olmadığı bölümlere ya da cezaevlerine konuyor. Antalya’da arkadaşlarının yanına geçmek için açlık grevi yapan bir mahpusa zorla müdahale edildiği için haftalardır entübe edilmiş durumda. Ayları bulan açlık grevi eylemleri sonrasında ancak talepler karşılanıyor. Dışarıdaki “hukuksuzluk” ve keyfilik hiç kuşkusuz sistemin her yerinde. Buralarda yaşamın her ânının direniş haline geldiği bir hayat sürüyor.

3 ve 17 Şubat’taki operasyonlarla aralarında ekoloji mücadelesi yürütenlerin de olduğu 84 devrimci tutuklandı. Daha önce de yaşam alanlarını savunan Metin Lokumcu, Reşit Kibar ve Büyüknohutçu çifti öldürülmüştü. Ekoloji mücadelesinin bu denli sert bir saldırı altında olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’de Batı’daki gibi katışıksız, pür bir çevre hareketi yok. Batı’da genellikle çevrecilik ya da doğa korumacılık kent peyzajı veya belli endemik türlerin korunması gibi çalışmalara tekabül ediyor. Bunları değersiz görmüyorum. Ama Türkiye’de –Güney Amerika’da ya da Afrika’da da– çevre hareketi kapsamında görülen direnişler köylerin boşaltılmasına, emekçi köylülüğün kapitalist şirketlerce tarumar edilmesine, köylülerin OSB’lerde ya da madenlerde işçileştirilmesine karşı direnişler.
Bunlara “çevre mücadelesi” denmesi mücadelenin böylece toplumda daha fazla meşruiyet elde edebileceğine inanan bir aklın ürünü. 12 Eylül’de Türkiye’de sol yenilmişken Almanya’da Yeşillerin popüler olmasının yarattığı dolaylı bir etkilenme bu. Elbette insanlar köylerini, geçimlerini savunurken onlara yaşam imkânı veren toprağı, suyu, ormanı da savunuyor. Bu anlamıyla tabii ki çevre mücadelesi bunlar aynı zamanda. Ama mücadelenin sadece “çevre” yönünün vurgulanması bu hareketleri daraltıyor, kalıba sokuyor.
“Akbelen’de neden yenildik?”, “Kazdağları’nda Alamos Gold’a karşı nasıl başarılı olduk?” Soğukkanlılıkla tartışmalıyız. Ekoloji hareketi uzun zamandır Sisyphos’un çilesi gibi bir tekrar durumunda. Bizi tekrardan kurtaracak olan şey tarih bilinci, deneyimin bilgisinin nesnelleştirilmesi.
Bir emekçi-köylü hareketi olarak yerel direnişlerin merkezi iktidarın bu kadar baskısına maruz kalması da doğrudan sermaye birikim modeliyle alâkalı. Öncesi bir tarafa, her açıdan bir okul olan Bergama köylülerinin siyanürlü altın madenine karşı mücadelesinde maruz kaldıkları şiddet, psikolojik savaş, yargı kumpasları o günden bugüne Cerattepe’den Dersim’e, Kazdağları’ndan İkizdere’ye kadar her yerde farklı dozlarda uygulanıyor.
Yerelde sorun bir şirket ile halk arasındaki çelişki olarak ele alınsa da bir sermaye birikim modeli var. Yereldeki direnişler bu modelin uygulanmasını zora sokuyor. AKP “açılım” ve “ileri demokrasi” dediği ilk döneminde bile çevre ve kentsel dönüşüm adı altında yürütülen rantsal projelere karşı çıkanları “terörist” ilan etmekten imtina etmiyordu. Hukukun bypass edilmesi, rüşvet ve sopayla halkın “ikna edilmesi” gibi şimdilerde norm olan pratikler o zaman da çevre alanında yürürlükteydi. Bergama köylülerine karşı epey geniş bir cephe kurulmuştu. Pek konuşulmaz ama, o süreçte iki devrimci gözaltında kaybedildi.
Bergama’dan Fırtına Vadisi’ne, Cerattepe’den İkizdere’ye yerel direnişler yaygınlaşırken baskı da arttı. Ama asıl “temizlik operasyonları” hukuk alanında yapıldı. Karşı dava açmaya dayanak olan bütün koruma-kollama yasaları, yönetmelikleri tırpanlandı. Yerel direnişlerin iktidarın gadrine maruz kalmasının bir de bilinç boyutu var. İster bir şirket özelinde, ister bizzat hükümete karşı bir hareket olan yerel direniş, hatta basit bir dilekçe eylemi, bu eyleme katılanda bir hak arama, örgütlenme ve kazanma bilinci yaratıyor. Ve yarattı da. Gezi isyanına can suyu veren damarlardan biri de 2000 sonrası, özellikle de 2005 sonrası HES’lere ve kentsel dönüşüm projelerine karşı direnişlerdir. Her küçük direnişin karşısında aslında devasa şirketler, onların yatırım planları, kredileri gibi şeyler var. Birkaç köylünün “üç-beş ağaç” için bu dev şirketlerin yatırım planlarını geciktirmeleri, mahkeme kanalıyla riske sokmaları bu şirketlerin borsa değerlerinde, yıllık kâr hedeflerinde düşüşe neden oluyor. Mehmet Cengiz’i “milletin a… koyacağım” dedirtecek kadar çıldırtan şey de bu. Kıymık küçüktür, ama tırnağın altına batınca nasıl da canınızı acıtır.
Hapse atılmadan kısa bir süre önce, 16. yüzyıla uzanarak bu coğrafyadaki ekolojik yıkımın tarihini incelediğiniz Türkiye’de Kapitalizmin Ekolojik Tarihi: Tabiata Tahakküm ve Direniş isimli kitabınız yayınlandı. Kitap nasıl bir ihtiyacın, nasıl bir sürecin ürünü?

Tabiata Tahakküm ve Direniş kitabına dair ilk fikirler 2019’da Polen Ekoloji Kolektifi’ni kurduğumuz sırada, yapılması gereken işleri belirlerken ortaya çıkmıştı. Sol tarihe de, yerel tarihe de meraklıyım. Artvin Ermenileri, Hemşinliler, Karadeniz’de ve Hopa’da solun tarihi üzerine çalışmalarım oldu. 2018’de Ramazan Korkut’la birlikte yazdığımız Ekoloji Almanağı ile 2005-2016 arasındaki ekoloji hareketlerinin birikimini ortaya koymaya çalışmıştım. O zaman da ekoloji hareketinin tarihine bakmaya çalışmış ve bu konuda hem ne kadar bilgisiz olduğunu görmüş, hem de bu alanda birkaç makale dışında çalışma olmadığını fark etmiştim. Hasbelkader, 2008’den beri çevre hareketinde aktivist olarak yer alıyorum. Aynı zamanda Marksist ekoloji ve doğa ekolojisi akımlarını öğrenme, politik, örgütsel sorunlar üzerine düşünme çabası içinde oldum. Aktivizm yanında yazar/araştırmacı olarak harekete katılmaya çalıştım. Maalesef bizde mücadele içinde olanlar durup düşünmeye, kendi deneyimlerini ve tanık olduklarını değişik projeksiyonlar ışığında analiz etme, dersler çıkarma, başkalarının da benzer deneyimlerinden öğrenme konusunda müthiş tembellik ediyor. Ekoloji Almanağı ya da Tabiata Tahakküm ve Direniş kitabı ve daha yapılması gereken birçok işin kolektif katılımla, bir enstitü gibi çalışarak yapılması gerekiyor. Ama bu başarılamadı.
Mesela son örnek olduğu için, “Akbelen’de neden yenildik?” veya “Kazdağları’nda Alamos Gold’a karşı nasıl başarılı olduk?”, bu soruları soğukkanlılıkla tartışmalıyız ki, hareket bocalamasın. Türkiye’deki ekoloji hareketinin uzun zamandır Sisyphos’un çilesi gibi bir tekrar durumunda olduğunu düşünüyorum. Bizi tekrardan kurtaracak olan şey tarih bilinci, deneyimin bilgisinin nesnelleştirilmesi. Ancak o zaman tekerrürden kurtulup ilerleyebiliriz. Kitap da böyle bir niyetle yazıldı.
Tabiata Tahakküm ve Direniş kitabının başlama vuruşu, yazarlık maceramda büyük katkısı olan Tanıl Bora’nın Cumhuriyet’in 100. yılı vesilesiyle yayınlanacak değerlendirme kitapları için benden “Cumhuriyet ve ekoloji düşüncesi” başlıklı bir yazı istemesiyle yapıldı. Araştırdıkça kitabın sadece bir çevre hareketi tarihi olmaması gerektiğine, “çevre sorunundan ne anlıyoruz, çevre sorunu ile kapitalist üretimin gelişmesi arasındaki bağ nedir, kapitalizme karşı mücadelede emek ve ekoloji mücadelesinin ortaklığı nasıl kurulabilir?” gibi sorulara, Polen Ekoloji Kolektifi olarak önümüze koyduğumuz teorik, ideolojik sorunlara dair de tartışmamızı geliştiren bir çalışma olması gerektiğine karar verdim. Sonuçta, hâlâ birçok eksiği olan bu çalışma ortaya çıktı. Kitapla Marksist açıdan “çevre sorunu”nun nasıl ele alınması gerektiğine dair anlayışımızı ortaya koyarken somut olarak da bunun Türkiye ölçeğindeki tarihini serimlemeye çalıştım. Çevre sorununun yerel, geçici, şirketlerin, şu ya da bu hükümetin yanlış politikalarının eseri olmadığını, sistemsel kapitalist üretim tarzıyla bağlantılı bir sorun olduğunu ortaya koyarak çözümün de bu sistemin aşılmasıyla mümkün olduğunu, sistemin aşılmasının da toplumsal devrimle mümkün olduğunu ortaya koymaya çalışıyoruz.
Kitabınızda 1870 yılında düzenlenen Orman Nizamnâmesi’nden bahsettiğiniz bölümden bir alıntıyla devam edelim… “Kapitalist ilişkilerin kıra sirayet etmesinin feci sonucunu ormanların ‘değişim değeri’ haline gelmesinden görmekteyiz. Ormanlardan kimin nasıl yararlanacağı sorunu kritik bir konudur. Burada köylülerin kadim zamanlardan beri ormanlardan yararlanma biçimiyle kereste şirketlerinin yararlanma biçimleri arasında kıyas kabul etmez ayrımlar vardır” diyorsunuz. Kitaptaki tarihsel perspektifin izini sürdüğümüzde, günümüzdeki tahribatın boyutları ve toplumsal etkileri hakkında ne söylemek istersiniz?
Diğer canlılar gibi insanlar da yaşamlarını sürdürmek için gerekli her şeyi doğadan almak zorunda. Bunun için insanlar kendi aralarında belli tarihsel ve üretim ilişkileri geliştirmişler.İnsanların daha önce de “değişim” için ürettikleri olmuştu. Takas, armağanlaşma gibi tarihsel biçimlerde ürünlerini değiştirmiş, sonraları da ticaret halini almıştı. Bir ürünün hem kullanım hem de değişim değerine sahip olduğu Antik Yunan’dan beri biliniyor. Fakat kapitalizmle birlikte üretimin karakteri kâr için değişim değerleri üretimi oldu. Değişim değeri için üretim artık toplumsal ihtiyaçlardan bağımsız ve en az birim maliyetiyle en fazla meta elde edilecek şekilde bir üretim. Bu süreçte kullanılan teknolojiler de aynı mantığa tabi. Güneşten enerji elde etmek yerine kömürün ve petrolün tercih edilmesi buna örnektir mesela.
Kapitalizmde üretim tüketimi belirler. Çünkü üretim araçlarına hâkim olanlar devlet, din, eğitim, hukuk gibi araçlarla da toplumsal yaşamın tümüne hâkimdir. Bu araçlarla her birimizin ne tüketeceğine karar verirler, dolaylı ve dolaysız yollarla mecbur bırakırlar. Antalya’da istediğiniz elma çeşidini yetiştiremezsiniz ya da telefonununuz güncellenemezse değiştirmek zorunda bırakılırsınız. Veya savaş için eğitilir, savaşta ölürsünüz.
AKP hiç sermayesi olmasa bile kredi veya teşviklerle iki kepçe, bir kamyon alan herkesi şirket sahibi yapmayı başardı. Akın akın herkes enerji ve madencilik işine girdi. 20 olan siyanürlü altın madeninin sayısı 140’lara çıkarılmaya çalışılıyor. Anadolu’nun dört bir tarafı cehennem kuyularıyla doluyor.
İnsanın geçimi için kestiği her ağaç çevre sorunu değildir. Mesela Anadolu köylüsünün ya da Amazon’daki yerlinin tarla açmak için ağaç kesmesi çevre sorunu değildir. Fakat Manchester’daki tekstil fabrikaları için Çukurova’da pamuk üretilmesi çevre sorunudur. Ya da İzmir’deki üzümlerin Avrupa’ya ithal edilmesi için Kastamonu’daki ormanların işletmeye alınması çevre sorunudur. Çünkü bunlarda tek amaç kâr ve değişim değeridir.
Çevre sorunu kapitalizmle birlikte ortaya çıkan bir sorundur. Kapitalizmin de bir gelişim tarihi var. Endüstri devrimi, bilimsel teknolojik devrim, kentleşme, modernleşme kapitalist tarihin çeşitli semptomları. “Üretim araçlarındaki her ilerleme, teknolojinin her yeni icadı, insanın ve doğanın sömürülmesindeki ilerlemedir” diyor Marx. Çünkü asıl değeri yaratan bunlardır. 18. yüzyılda İngiltere kentlerinin kömür dumanından yaşanmaz olduğunu romanlarda okuruz. Avrupa’nın ormanlarının tüketilmesi, toprağın bereketini kaybetmesi –modern bilimle verimsizleşmesi– tarımdaki nüfusun mülksüzleştirilerek ya da kapitalist makineli tarımla topraktan koparılıp kentlere, sanayi merkezlerine göçertilmesinin yarattığı inşaat dalgaları, kömür ve petrol için ödenen bedelle gelişen küresel kapitalizm Afrikalıları, Amerikalıları, Asyalıları nasıl sömürgeleştirmişse doğalarını da sömürgeleştirmiş, tarumar etmiştir. Doğanın ve insanın tarumar edilişinde özellikle 1970’lerden sonra çok hızlı bir artış görüyoruz. Küresel meta üretimi ile ekolojik yıkımı gösteren grafiklerin karşılaştırılması bunu ortaya koyuyor. 1970’lerden sonra, önce emperyalist kapitalist merkez ülkelerde, sonra da onlara bağımlı ülkelerde neoliberalizm denen, daha önce de devlet eliyle ve genellikle planlı bir şekilde gerçekleştirilen, altyapı, eğitim, sağlık, silah üretimi, demir-çelik, enerji gibi stratejik sektörlerde özelleştirme süreci başladı. Bu süreçte belli sektörlerdeki üretim hammadde ve emeğin ucuz olduğu ülkelere kaydırıldı. Çin’in ve Hindistan gibi ülkelerin dünyanın atölyesi haline geldiğini gördük.
Otomasyon, bilgisayar ve internet teknolojilerinin gelişimi üretim süreçlerinin ve ticaretin, tedarik ağlarının küresel olarak kurulmasını sağladı. Dolayısıyla, geçmişte maliyeti yüksek olan birçok şey teknoloji ve ucuz emek gücü sayesinde kârlı olmaya başladı. Afrika tarumar edildi, bugün artık dünyanın her yeri Afrika. Ki bu da yetmiyor, Arktik Denizi, Ay, okyanusların tabanı da Afrikalaştırılmak isteniyor.

Türkiye’de de benzer bir gelişim seyri var. 1980’lere kadar nehirlerimizde çok az kirlenme vardı. İnsanlar köylerdeki derelerden rahatlıkla su içebiliyordu. Özal’lı yıllarla kıyı kentlerinin yağması başlıyor. GAP gibi devasa kalkınma projeleri büyük ekstraktivizm dalgaları yaratıyor. Fakat esas özelleştirme dalgası AKP’li yıllarda yaşandı. 2000 krizinden sonra enerjideki özelleştirme, kentsel dönüşümle inşaat sektörü üzerinden ekonomik büyümenin sağlanması, tarımda şirketleşme ve kamusal desteklerin kaldırılması, düzenleyici kurumların işlevsizleştirilmesi esas olarak AKP döneminde oldu. Kır-kent nüfus dengesi hızlı bir şekilde değişti. Her kente inşa edilen üniversiteler, havaalanları, OSB’ler tüm yurdu şantiyeye çevirirken, bu şantiyenin ihtiyaçları için ormanlar, meralar, tarım alanları, zeytinlikler, nehirler enerji yatırımları, maden sahaları, yol güzergâhları haline getirildi. Bugün artık temiz bir tane deremiz yok, göllerimiz kuruyor, ormanlarımız paramparça, meralar maden sahası. Eski köylüler de OSB’lerde veya madenlerde işçi. Soma’da madenlerde can veren işçilerin eskiden tütün yetiştiren çiftçiler olduğu biliyoruz. Ya da İliç’teki Şavakların acıklı hikâyesini de. Eskiden bir tane Zonguldak vardı, kısa sürede her yer Zonguldak oldu. Maden ve enerji şirketlerine iktidarın verdiği teşvikleri, vergi muafiyetlerini de biliyoruz. Susurluk’taki trafik kazasından sonra ortaya çıkan siyaset-mafya-emniyet ağı artık maden, enerji, turizm gibi sektörlerin içinde cirit atıyor.

Türkiye’nin maden ruhsat alanları haritasına baktığımızda neredeyse kazılmasının planlanmadığı yer yok. 2000’lerin başlarında ekoloji mücadelesinin lokomotifi HES karşıtı mücadelelerdi. Günümüzde maden şirketlerinin neden olduğu ekolojik yıkıma karşı örgütlenen mücadelenin öne çıktığını görüyoruz. Geçtiğimiz günlerde Doruk Madencilik işçilerinin direnişine şahit olduk. Direnişin ortaya çıkardığı gerçeklerden biri de Doruk maden şirketinin 3 bin maden ruhsatının olduğuydu. Bir şirketin bu kadar çok ruhsatının olmasının anlamı nedir? Bazı alanlarda maden “cevherinin” verimsiz olmasına rağmen madencilik faaliyetine izin verildiği biliniyor. Verimsiz üretime rağmen maden faaliyetinin yıkıcı bir şekilde devam ettirilmesinin şirketler açısından nasıl bir anlamı var? Bu ekstraktivist pratiklerin ekonomi-politiğini nasıl yorumluyorsunuz?
Türkiye G-20 üyesi. Nüfusu önemli bir güç. Ayrıca, bölgesel emelleri olan, ara mallarda küresel tedarik zincirlerinde pay kapmaya gayret eden, finans, lojistik alanlarında üs olmaya çalışan ve son 10-15 yıldır da askeri-sanayi kompleksini oldukça geliştiren, silah ihraç eden, Libya gibi ülkelerde askeri operasyonlar yapan bir ülke. Türkiye uluslararası rekabeti ve güç kaynaklarını kendi lehine değerlendirmek için aşırı gayret gösteriyor. Tarihsel olarak Türk burjuvazisinin “yedi düvele hâkim Osmanlı”nın devamcısı olduğunu akıldan çıkarmamak lâzım. Osmanlıcılık sadece AKP’nin değil, bütünüyle egemen Türk burjuvazisinin hayalidir. Egemenler stratejilerini buradan kuruyor, uyguluyor. Devletin rolü de burada. Enerji alanında Türkiye dışa bağımlı bir ülke. Ukrayna-Rusya savaşından beri enerjideki bağımlılık ilişkilerinin kapitalizm açısından ne kadar önemli olduğunu bir kez daha görüyoruz. 2000’lerden itibaren “kentsel dönüşüm” adı altında inşaat sektörü üzerinden, ucuz kredilerle teşvik edilen kalkınma ya da sermaye birikim modeli enerji ihtiyacını da katladı. Aynı zamanda, enerji sektörü yeni yatırım alanları arayan sermaye grupları için bulunmaz fırsat sundu. Kentlerde inşaatlar, kırda da HES’ler, termik santraller aldı başını gitti. Sermayenin sürekli yeni yatırım alanları bulup kendini çoğaltması, büyütmesi gerekir. Devlet bütün kurumlarıyla sermayeye yatırım alanları bulmak, icat etmek, gerekirse yıkıp yenisini yapmasını sağlamak zorunda, tıpkı savaşlarda olduğu gibi. HES’ler böyle bir konjonktürde furya olarak başladı.
Çevre hareketleri yerel, tekil sorun odaklı ve kendini şirketler üstü göstermeye çalışan hareketler. Küresel çevre sorunlarına karşı mücadele dert haline getirilmiyor. Yerelliğin aşırı önemsenmesi, maden hangi köyde açılacaksa oradaki köylülerin tek özne görülmesi bir sorun. Burada aşırı apolitizm söz konusu.
Nehir tipi HES’ler işletme, araç gereç açısından küçük ölçekli şirketlerin sektörde büyümesine fırsat veren bir yapıya sahip. İşbaşına gelen AKP, yandaş ve görece küçük şirketlere HES yatırımları vasıtasıyla holdingleşme yolunu açtı. Türkiye’de binlerce derenin üzerinde binlerce HES projesi var. İnşaat ve enerji sektöründeki taşeron çalışma sistemi de yandaş şirketlerin birer AKP bürosu gibi çalışmasını sağladı. Yeni siyasi patronaj ilişkileri kuruldu. AKP hiç sermayesi olmasa bile kredi veya teşviklerle eline iki kepçe bir kamyon alan herkesi şirket sahibi yapmayı başardı. Akın akın herkes enerji işine girdi. Madencilik furyasında, özellikle altın madenciliği furyasında da benzer bir durum var.
NATO 2030 savaş konseptinde açıklandığı gibi, ABD Rusya’yı ve Çin’i, özellikle Çin’i ekonomik ve siyasi alanda çökertmek, yeniden küresel ekonominin patronu olmak istiyor. Nitekim, ABD Çin’le ekonomik savaşa girdi. Adım adım sıcak savaşa doğru gittiğimizi herkes görüyor. Çin’in hemen hemen bütün sektörlerde küresel ekonominin üretim üssü olduğunu biliyoruz. Otomotiv, silah, bilgisayar, telefon, sayısız ara mal ve hammaddede dünya Çin’e bağımlı. ABD’nin Rusya ve Çin’e ambargo ve savaş konseptini devreye sokmasıyla Türkiye bu yeni dengede pay kapmak için yeni stratejiler geliştirme yoluna gitti. Hatırlayacaksınız, İngiltere merkezli bir strateji kuruluşu Türkiye’nin de içinde olduğu Azerbaycan, İran, Ortadoğu’yu kapsayan bölgenin Çin’in yerini doldurmak üzere “süper üretim üssü” olabileceğini gösteren bir rapor yayınlamıştı.

AKP uzun zamandır yandaşlarına maden şirketi kurmalarını salık veriyordu. Çin’e konulan ambargo sayesinde Batı’nın ihtiyaç duyduğu ara malları, hammaddeleri Türkiye üretmeye talip. Bahadır Özgür, Cengiz Holding’in dijital teknolojiler için vazgeçilmez olan kobalt, lityum üretimi için Kastamonu, Mardin ve İngiltere arasında nasıl bir üretim ağı kurduğunu yazmıştı. Mazı Dağı’ndaki üretim tesisinin büyütülmesi için Cengiz Holding’e yeni teşvikler verilmesi gündemde. AKP’nin başarısı yandaş sermaye sınıfına sürekli yeni yatırım, kâr alanları yaratmasında yatıyor. Bunun için canla başla çalışıyorlar. AKP halihazırda 20 tane olan siyanürlü altın madeninin sayısını 130-140’lara çıkarmaya çalışıyor. 25 yılda AKP’nin en çok mesai harcadığı alan şirketlerin hiçbir engelle karşılaşmadan emeği, doğayı sömürmesinin hukuki, teknik ve güvenlik altyapısını kurmaya çalışmak oldu. Bu altyapı sayesinde geçmişte “kârlı” olmayan maden sahaları küçük işletmeler için devlet eliyle holdingleşme fırsatı yaratıyor. Tabii bu arada Anadolu’nun dört bir tarafı cehennem kuyularıyla doluyor. TC’nin yüzyıllık “küçük Amerika” olma hayali “küçük Afrika” olarak somutlanıyor. Küçük maden şirketleriyle piyasa oluşturuluyor, sonra bu şirketlerin büyük holdingler tarafından yutulmasıyla tekelleşme sağlanıyor. Ancak bu şekilde küresel ekonomide “gelişmekte olan ülke” liginde kalabiliyorsunuz. Bu müthiş bir yıkarak zenginleşme hikâyesi.
Bu “yıkarak zenginleşme” hikâyesinin ve maden talanının somut karşılığı olan ekstraktivizm doğanın ve emeğin gasp edilerek sermaye merkezlerine aktarılmasına dayalı, halkları mülksüzleştiren ve yaşam alanlarını birer ihale alanına dönüştüren bütünlüklü bir bölgesel işgal modeli. Temmuz 2025’te çıkarılan “Süper İzin Yasası” ve Taşınmaz Komisyonu aracılığıyla hukuk sermayenin önündeki engelleri kaldıran bir yol temizleme aracına dönüştürüldü. Polen Ekoloji Kolektifi’nin Ekstraktivizmle Mücadele raporuna göre, 2022’den bu yana 10.012 ruhsat sahası ihalesiz olarak şirketlere devredildi ve 2023’ten bugüne 2 milyon hektar alan ihalelerle şirketlere satışa çıkarıldı. Bu maden talanında siyanürlü altın madenciliğinin ve kaya gazı çıkarmak için kullanılan hidrolik kırma yönteminin (fracking) su varlıkları ve halk sağlığı üzerindeki yıkıcı etkisi, küresel militarizm ve merkez kapitalist ülkelerin silah sanayiini besleyen nadir toprak elementleri madenciliğiyle eklemleniyor.
Bu talan rejimi aynı zamanda kırsalda acele kamulaştırma ile mülksüzleştirme ve yerinden etme süreçlerini derinleştirirken, kentsel alanlarda emlak spekülasyonu ve “rezerv alan” kılıfıyla karşımıza çıkan kentsel ekstraktivizm yoluyla emekçileri yaşam alanlarından dışlıyor.
Böylesi bir dünyada erdemli bir hayatın anlamını, sorumluluklarımızı düşünmeden, dönüştürmeden politika yapmanın bir değeri yok. Dünya Gazze’de yaşanan soykırımı engelleyemedi. Yarın onlarca, belki yüzlerce Gazze olacak. Bunları nasıl engelleyeceğiz? Bunları şimdiden tahayyül etmeliyiz. Bizim için tahayyül, tatbikattır.
Sermayenin bu yıkıcı saldırısına karşı örgütlenme düzeyini nasıl buluyorsunuz? Sizce örgütlenmedeki temel zorluklar, zaaflar neler? Nasıl bir örgütlenme yöntemi, biçimi öneriyorsunuz?
Ekoloji hareketi kesintili, dalgalı bir süreklilik gösteriyor. HES’lere karşı mücadele 2011’de tavan yaptı, sonra bir duraklama, bunalım dönemi oldu. Hareket bölündü. Derelerin Kardeşliği Platformu, Türkiye Su Meclisi, Anadolu’yu Vermeyeceğiz kampanyası sonrası birlik arayışları sönümlendi. Sonra Gezi’ye doğru bir yükseliş oldu. Ama Gezi’den sonra başlayan Kuzey Ormanları’nın savunulması, 3. Köprü ve 3. Havaalanı’na karşı mücadele kitleselleşemedi. Yine de 2015’e kadar hareketin yükselişi devam etti. 7 Haziran seçimlerinde HDP’de vücut bulan büyük bir başarı elde edildi. Ardından darbe süreci başladı. Her alanda olduğu gibi çevre hareketinde de gerileme, dağılma yaşandı. 2018-19 sürecinde muhalefetin toparlanmaya başlaması, bazı büyük şehirlerde yerel seçimlerin kazanılması, HDP ile CHP arasındaki örtülü ittifak yeniden cesaret aşıladı topluma. Kazdağları’nda Alamosgold’a karşı nöbet ve seferberlik büyük bir başarı kazandı, şirketin faaliyetleri durduruldu. Bu arada Ekoloji Birliği gibi ulusal ölçekli birlikler kuruldu. Hemen her ilde, ilçede dernek ya da platformlar oluşturuldu. Fakat, hareketin politikleşme düzeyi bakımından bir patinaj sorunu devam ediyor.
Bu konuda Aykut Çoban 2018’de Express’te “Yine dene yine yenil” nereye kadar başlıklı bir yazı yazmıştı. O yazıda işaret edilen sorunları hâlâ aşabilmiş değiliz. O yazısındaki fikirler Polen Ekoloji’nin kurulmasına vesile oldu. Hocanın o yazıda üzerinde durduğu sorunları araştırmak, tartışmak ve açılımlar yapmak için biz de Polen Ekoloji çatısı altında bir çalışma başlattık. Aykut Çoban’ın belirttiği gibi, çevre hareketleri yerel, tekil sorun odaklı ve kendini şirketler üstü olarak göstermeye çalışan hareketler. Platformlar sorun çıktığında can havliyle herkese açık olarak kuruluyor, mevcut sorun karşısında başarılı ya da başarısız olunduğunda platform da bir sosyal medya hesabından ve ona kendini vakfetmiş birkaç insandan ibaret hale geliyor. Oysa “çevreci” olmak için ateşin ocağınıza düşmesine gerek yok. Küresel çevre sorunlarına karşı mücadele dert haline getirilmiyor. Yerelliğin aşırı önemsenmesi gibi bir durum söz konusu. Maden hangi köyde açılacaksa oradaki köylülerin tek özne görülmesi ve sorunun “memleket meselesi” olarak ele alınmaması başka bir sorun. Burada aşırı apolitizm söz konusu. Bir yerde insana, doğaya zarar veren bir projeyle karşılaştığımızda çok boyutlu araştırma yapmak zorundayız. Şirketin tarihini, ortaklarını, başka hangi alanlarda faaliyet sürdürdüklerini, siyaset ve bürokrasi ile bağlarını, mafya ile ilişkilerini, kredi kaynaklarını, uluslararası ortaklarını ve işbirlikçilerini analiz ederek mücadeleyi politikleştirebiliriz. Bu analiz şirkete karşı kimlerle ittifak yapacağınız, hangi talepleri savunacağınız, hangi davaları açacağınız gibi sorulara da cevap verir. Bunu maalesef bir tek gazeteci Bahadır Özgür yapıyor. Mesela Kanal İstanbul gibi bir projede “yerel” kimdir? Kanalın müstakbel hattında yaşayan köylüler mi? Bu konuda yapılması gerekenleri zaten büyük bir baskı ve çaresizlik içinde yaşayan köylülere bırakabilir miyiz? Ya da Akbelen sadece İkizköylülerin sorunu mu? Muğla’yı ilgilendirmiyor mu? Peki neden Muğla’nın seferber edildiği bir mücadele örülemedi? Sorular artırılabilir.

Fakat çevre hareketinin sorunlarını konuşurken aslında muhalefetin, özel olarak da sosyalist hareketin bazı zaaflarından, kötü özelliklerinden konuşuyoruz diye varsayıyorum. En önemlisi de eleştiri ve özeleştiri bizde çok zayıf. 2000’lerden beri hemen herkes meclis tarzında örgütlenmeden bahsediyor. HDK, Haziran Hareketi kuruldu. HDK hâlâ devam ediyor. Bunlar neden başarılı olamadı? Sadece baskılar ya da partilerin dar grupçu rekabet dünyası mı, yoksa sosyolojik faktörler mi etkili oldu bunların başarısızlığında? Tek bir araştırma yok. Hatta meclisin nasıl bir işleyişe sahip olabileceği konusunda bile ne tarihsel deneyimleri ne de güncel sorunları inceleyen tek bir araştırma yok. Çok önemli bir örgütlenme olan Çiftçi-Sen neden başarısız oldu? Geçen Doruk Maden işçilerinin direnişi üzerine Aziz Çelik’in yazısında da değindiği, tekil başarılı direnişler o işyerlerinde neden istikrarlı bir örgütlenmeye dönüşmüyor? Ve neden işyerinde başarılı olamıyor da soluğu Ankara’da almak zorunda kalıyorlar? Her seçim sonrası Sendika.org’da “Ne yapmalı?” tartışmaları oluyor. Sonra oradaki sözler unutuluyor, idare-i maslahatçılık devam ediyor. Ekoloji hareketinde de Polen Ekoloji olarak birkaç defa örgütlenme, strateji, program sorunlarını tartışmaya açtık, bazı denemelerde bulunduk. Ekoloji Birliği, Nükleer Karşıtı Platform, İklim Adaleti Koalisyonu, EGEÇEP, Ya Kanal ya İstanbul Koordinasyonu, Kuzey Ormanları Savunması gibi çok önemli başarılara imza atmış, hareketi sürüklemiş örgütler oldu. Fakat yerellerdeki platformların çoğu tabela platformuna dönüştü. Yerellerde demokratik bir işleyişe sahip canlı platformlar yok. Hemen hepsi geçici bir araya gelişler şeklinde tezahür ediyor. Deneyimler, bilgiler kişisel hafızalarda kalıyor. Bir dönem öne çıkan özellikle kadın mücadele önderleri kendi yerellerindeki sorun gündemden düşünce kayboluyorlar. Mesela Sazlıdere su havzası inşaat sahasına dönüştürüldü, İmamoğlu hapishaneden çağrı yaptı. Biz de Polen Ekoloji olarak İstanbul’daki partilere, meslek odalarına, çevre gruplarına “bir araya gelelim, konuşalım” diye bir çağrı yaptık. Maalesef bir araya gelemedik. İstanbul’da 19 Mart’tan sonra bile bunu başaramadık. İstanbul’daki bu dağınıklığı aşmak için Kuzey Ormanları Savunması, ÇMO İstanbul Şubesi, İstanbul Barosu Çevre Komisyonu ve Ormancılar Derneği Marmara Şubesi ile ortak bir forum/çalıştay yapalım diye karar aldık. Araya oda seçimleri ve bizim tutuklanmamız girdi, umarım en yakın zamanda forumu hayata geçirir ve “Ne yapmalı?” konusunu etraflıca tartışma imkânı yaratırız.
Özgürleştirici eylem üzerine düşünmemiz gerekiyor. “İş bitti, evli evine köylü köyüne” olduktan sonra, o mücadelede hiçbir şey başarılmamış sayılır. Ekoloji hareketini acelecilikten, “hemen şimdicilikten”, yerel ve dar hislerden, öznelcilikten, reaksiyonerlikten çıkarmak gerekiyor.
Hareketin karşı karşıya olduğu sorunlara karşı stratejik bir bakış açısıyla yaklaşmak gerekiyor. Yoksa ağaçları kurtaracağım derken ormanı kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırız. Dünyasal olarak düşünmek, sorunlar ve failler arasındaki bütünsel ilişkiyi kurmak, “Nasıl bir geleceğe doğru gidiyoruz?” sorusuna göre bugün gelecekten bugüne bakarak ne yapmamız gerektiğine karar vermemiz gerekiyor. Bugün devlet başkanları, bakanlar, bilim insanları dünya savaşı, iklim değişikliği, okyanusların ve tatlı su kaynaklarının yok oluşundan bahsediyorlar, ki bunların çoğunu halihazırda yaşıyoruz. Böylesi bir dünyada erdemli bir hayatın anlamını, sorumluluklarımızı düşünmeden, dönüştürmeden politika yapmanın bir değeri yok. Dünya Gazze’de yaşanan soykırımı engelleyemedi. Yarın onlarca, belki yüzlerce Gazze olacak. Bunları nasıl engelleyeceğiz? Bunları şimdiden tahayyül etmeliyiz. Bizim için tahayyül, tatbikattır. Bu bütün mücadeleler için geçerli. Çünkü her mücadele rutinin bozulduğu, istikrarın sarsıldığı bir andır. Depremde, pandemide, seçimde, darbede hepimiz derin sorgulamalar yaparız. Ama olay ânından sonra tekrar bir rutin oluşur. Çevre hareketinde demokrasiyi, kadın katılımını, eşitliği, ötekileştirme ve şovenizme karşı ilkeleri içselleştiremediğimizde şirketi kovsak bile başarılı sayılamayız. Çünkü eylem eyleme katılanları özgürleştirmemiştir. Özgürleştirici eylem üzerine düşünmemiz gerekiyor. “İş bitti, evli evine köylü köyüne” olduktan sonra, o mücadelede hiçbir şey başarılmamış sayılır. Ekoloji hareketini acelecilikten, “hemen şimdicilikten”, yerel ve dar hislerden, öznelcilikten, reaksiyonerlikten çıkarmak gerekiyor. Bu konuda ilk başta sosyalistleri yenilemeye ihtiyacımız var.

Yereldeki direnişlerin siyasi partilerle, sendikalarla, politik örgütlerle kurduğu veya kuramadığı ilişkiye dair ne söylemek istersiniz? Siyasal partilerin ekoloji programına baktığınızda ne görüyorsunuz?
Sosyalist partilerimizin, örgütlerimizin yirmi yıl öncesine göre çevre sorunları hakkında daha duyarlı oldukları kesin olmakla birlikte, hâlâ ekoloji alanındaki işleri bir kol faaliyeti gibi düşünüyorlar. Her partinin bir ekoloji sosyal medya hesabı ve komisyonu var. Oysa partinin kendisi ekolojist olmalı, eko-sosyalist olmalı. Bir partinin başkanı Kürt sorunu, kadın sorunu ya da işçi sınıfı sorunlarıyla ilgili soruyu bu konudaki sözcüsüne havale edebilir mi? Ya da genel geçer sözlerle geçiştirebilir mi? Hayır. Parti sözcüsü de, üyesi de ekoloji konusunda bilgi sahibi olmalıdır. Zaten siyasi partiler ekoloji alanında çalışma yapmadığı için Polen Ekoloji’yi kurduk. Partiler çevre eylemlerine katılım sağlıyor, ama örgütlenme sorunlarını veya hareketin başarıya ulaşması için ne yapılması gerektiğini tartışmıyor. Ya da küresel alandaki tartışmaları takip etmiyor, bu konularda bilgi ve politika üretmiyor. Sosyalist partilerimiz düne kadar Paris İklim Antlaşması’nın onaylanması için imza veriyorlardı. Ya da adil geçişi savunabiliyorlar. Bazılarımız her derde deva olarak kamulaştırmayı savunduğu için Akkuyu nükleer santrali ya da fosil yakıt yatırımları yüzünden Yunanistan’la savaşma raddesine geldiğimiz Mavi Vatan politikalarında veya kömür ocakları, termik santrallerin kapatılması konusunda da kamulaştırma gibi sınırlı bir politika öneriliyor. Soma’da termik santral kapatıldığında, İliç’te maden kapatıldığında bunların yeniden açılması, ama kamulaştırılması savunuluyor. Başka bir olanak, seçenek düşünmüyoruz.
Bir işçinin zehirsiz bir sofra kurmaya, temiz bir mahallede ücretsiz su içmeye hakkı olamaz mı? Bunları neden talep etmeyelim, çok mu lüks kaçıyor? Emek ve ekoloji mücadelesini dayanışma halinde olması gereken iki farklı hareket olarak ele almayı yeterli bulmuyoruz. Kendimizi işçi sınıfının ekoloji örgütü olarak görüyoruz.
Sınıf siyasetimiz hâlâ “iş-ekmek”le sınırlı. Evet, bugün işi ve ekmeği bile bulamıyoruz, ama politik ufkumuzun yoksul olmasına gerek yok. 10-12 saat madende çalışıp eline geçen maaşla üç harfli marketlerden aldığın ekmekle zehirli bir sofra kurduktan sonra ekmek için çalışmanın anlamı nedir? Bir işçinin zehirsiz bir sofra kurmaya, temiz bir mahallede ücretsiz su içmeye hakkı olamaz mı? Bunları neden talep etmeyelim, çok mu lüks kaçıyor? İliç köylülerine o zamana kadar çıkardıkları altının ve diğer madenlerin değeri kadar yeniden tarıma dönmeleri için teşvik verilsin, şirketin altınlarına el konsun ve Fırat’ın havzasının kirlilikten temizlenmesi için harcansın. Bunlar bugünkü sendikal hareketin, sosyalistlerin gözünde realist olmayabilir, ama ufkumuzu daraltmaya gerek yok. Polen Ekoloji olarak emekoloji tartışmalarını halihazırda ekolojik yıkımın mağduru olan işçi sınıfının nasıl bir mücadele vermesi gerektiği sorusuna yanıt aramak için başlattık. Çevre hareketinde “Kalkınma mı çevre mi, istihdam mı çevre mi?” tuzak sorusuna karşı sendikaların, işçi partilerinin ve ekoloji hareketlerinin ortak mücadelesinin zemini ne olmalıdır? Emek ve ekoloji mücadelesini dışsal ve dayanışma halinde olması gereken iki farklı hareket olarak ele almayı yeterli bulmuyoruz. Hatta kendimizi işçi sınıfının ekoloji örgütü olarak görüyoruz. Kentleri de ekolojik yıkım mekânı olarak görüyoruz. Bu yıkımın anlaşılması için meslek hastalıklarının, Dilovası gibi sanayi bölgelerindeki kanser vakalarının boyutuna, sanayi ve etrafındaki emekçi semtlerindeki hava-su-toprak kirliliğine dikkat çekmeye çalışıyoruz. Üretim ve yeniden üretim alanlarında nasıl bir ekolojik yıkım yaşandığını görünür kılmaya çalışıyoruz. Bu konuda önemli bir çalışma var. Sevgili Onur Hamzaoğlu’nun editörlüğünde Kocaeli’de Sanayi, Doğa ve İnsan adlı, halk sağlığı uzmanlarınca yedi sektörde kullanılan hammaddelerin ve işleme sürecinde ortaya çıkan gazların işçi sağlığı, halk sağlığı ve çevre sağlığı üzerindeki etkilerini inceleyen enfes bir kitap var mesela. Keza Bülent Şık’ın hava ve gıdalarla zehirlenme konusundaki çalışmaları da çok önemli. Biz her proje için ÇED sürecini biliyoruz. Oysa Sağlık Etki Değerlendirme (SED) süreci de var. Bu konu çevre ve sınıf örgütlerinin gündemine hiç girmiyor. Oysa işçi cinayetleri kadar işçi sağlığı sorunlarının gündemin başlarına taşınması gerekir. Bunlar aynı zamanda sınıf mücadelesine yeni yollar, boyutlar katacaktır.
Ekosistem ve sorunları nasıl ki sınırlardan bağımsızsa, ekoloji mücadelesinin de sınırları aşan, enternasyonal bir örgütlenmeye ihtiyacı yok mu?
Mücadelenin enternasyonal boyutu hepten geri durumda. Bu Türkiye’deki sosyalist hareketin fazla ulusalcı olmasıyla da bağlantılı. Egemenlerin “Türkün Türkten başka dostu yoktur” söylemi bize de işlemiş. Sosyalist hareketlerimizin küresel bağlantıları çok zayıf. Sanki dünyada bir tek biz sosyalistiz, başka yoldaşlarımız yokmuş gibi. Gazetelerimizde, dergilerimizde, parti organlarımızda başka memleketlerin yoldaşları, onların fikirleri, eylemleri neredeyse yok denecek kadar az yer buluyor. Çevre hareketindeyse tersi bir durum vardı. Küresel STK’ların ve Yeşillerin domine ettiği, gündemini onların belirlediği, fonladığı konularla (“Kömürden Çıkış”, “Adil Geçiş”, “Temiz Hava Hakkı”, “Paris İklim Antlaşması”) sınırlanan bir durum söz konusuydu. Bu hâlâ geçerli, ama daha çok STK piyasasında ve akademide etkililer. Toplumsal harekete sirayet edemiyorlar. Yerel çevre hareketleri de çok fazla kendi yerelliklerine gark olduğu için hemcins hareketlerle bağ kurmada zayıf kalıyorlar. Bu yeteneklerimizi yavaş yavaş inşa ediyoruz. Örneğin pandeminin hemen öncesinde Türkiye’nin Mavi Vatan stratejisi kapsamında Ege, Akdeniz’de doğalgaz çıkarma girişimi Yunanistan’la çatışmaya evrildiği günlerde, dünyadaki “Yeraltında Bırak” kampanyalarından esinlenerek biz de “Kazma Bırak” kampanyası başlattık. Türkiye’den yirmi küsur platform kampanyaya dahil oldu. Yunanistan, Kıbrıs, Filistin, Mısır, Fransa, İsrail, Lübnan’daki çevre örgütleriyle bağ kurduk. Akdeniz’de çok fazla doğalgaz çıkarma projesi var. Ama bunlara karşı mücadele eden gruplar da var. Kazma Bırak kampanyası böylece bölgesel bir kampanya oldu. Fakat pandemi bastırınca sokak ayağı örgütlenemedi, dijital ortamdaki toplantılarla sınırlı kaldı. Fakat en azından, komşu ülkelerdeki hareketler arasında bir ağ kurulmuş oldu. Enternasyonal ilişkiler konusunda Portekiz’deki Climaximo hareketiyle işbirliği yapıyoruz. Onlar Paris İklim Antlaşması’na karşı Halkın İklim Antlaşması hareketini kurmaya giriştiler. Biz de bunun Türkiye ayağını kurmaya çalıştık. İklim Adaleti Koalisyonu öyle doğdu.

Sonrasında da enternasyonal kurmak için uluslararası toplantılar düzenledik, ama başarısız olduk. Climaximo’dan Mariana Rodrigues ve Sinan Eden ekoloji hareketinde strateji, örgütlenme sorununu ele aldıkları Cüret kitabını Türkçeye çevirdiler. Maria ve Sinan Türkiye’ye gelerek buradaki aktivistlerle ortak atölyeler düzenlediler. Bu vesileyle sadece ekoloji aktivistlerinin değil, bütün sosyalistlerin Cüret kitabını okumalarını öneririm. Örgütlenme, strateji, ilişki konularında kitap önemli bir tartışmaya katkı sunuyor. Enternasyonal konusunu konuşurken, daha iç bir mesele olan Kürt ekoloji hareketi ile Türkiye’deki ekoloji hareketinin ilişkilerinin de sınırlı kaldığına işaret etmek gerekiyor. Ulusal bakış ve düşünce tarzı burada da etkisini elbette gösteriyor. İktidar da bu ilişkinin kurulmasına izin vermiyor. Akbelen için Kadıköy’de eylem yapsak serbest, ama Şırnak’taki ağaç katliamı için eyleme yasak koyuluyor. Bu sorun “çatışmasızlık” sürecinin Kürt coğrafyasını ekstraktivizm, turizm furyası ile yağmalamaya başladığı bu dönemde daha önemli. “Çatışmasızlık” var, ama Amed’de madene, RES’e karşı çıkan köylülere plastik mermilerle müdahale etti güvenlik güçleri. Şirketler avukatları, ekolojistleri ölümle tehdit ediyor. İktidar barışı “ekstraktivizm barışına” çevirmek istiyor. Petrol, kaya gazı madenciliği, ovaların GES’lere (güneş enerji santrali) çevrilmesi furyası yaşanıyor. Buna karşı ortak mücadelelerin örülmesi sorunu var. İran’a yönelik emperyalist saldırıyla bölgedeki su alanlarının, Fırat ve Dicle’nin hayati önemi bir kez daha anlaşıldı. İktidar suyu bölge üzerinde hegemonya kurmanın bir silahı haline çevirmeye niyetli olduğunu bir kez daha kanıtladı. Dolayısıyla, bölgemizdeki çevre sorunlarına karşı bölgesel ittifaklar kurma gereğiyle karşı karşıyayız.
Son söz?
Öncesi bir tarafa, on yıldır olağanüstü saldırı, baskı koşulları altında, tarihsel olarak biriken sorunlarımızla bir kriz yaşıyoruz. Hem biz hem de dünyadaki toplumsal hareketler faşist partilerin yükselişine, savaş koşullarına, insan hakları ve hukukun referans olmaktan çıkmasına, yeni sosyalleşme biçimleri ve yeni toplumsal denetim-güvenlik teknolojilerine göre yeni örgütlenme araçları geliştiremediğimiz bir gibi durumun içindeyiz. Bir kez daha “ya barbarlık ya sosyalizm” denklemi/açmazıyla karşı karşıyayız. Barbarlık aldı başını gidiyor. Suriye’de IŞİD, ardından HTŞ. Gazze’de soykırım. İran’da savaş. Yeniden silahlanma, nükleerleşme ve faşizm. Nâzım’ın dediği gibi, “Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz ya dünyamıza inecek ölüm”.Barbarlığa karşı Filistin ve İran için savaş karşıtı gösteriler elbette umut verici. Fakat hepimiz tek bir gülle baharın gelmeyeceğini biliyoruz. Kriz süreci aynı zamanda apaçık doğru kabul ettiğimiz bütün ilkelerin, dünya görüşlerinin de sorguya çekilmesini gerektiriyor. Yeni bir sosyalizm, devlet, toplum, insan, doğa anlayışıyla yeni örgütlenme, hareket formları yaratmak zorundayız. Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez, elbet bir Hızır yetişecek.




