Geniş kapsamlı bir soruyla başlayalım: Sınır dışı etme ve gözaltı uygulamaları, uzun zamandır sınır yönetişiminin bir parçası. Bugün size eskisine kıyasla farklı gelen, dikkatinizi çeken yeni eğilimler veya örüntüler var mı?
Shahram Khosravi: Gözaltı[1] ve sınır dışı etme üzerine on yıldan uzun bir süre önce çalıştım. Daha sonra, insanlara sınır dışı edildikten sonra ne olduğuyla ilgilenmeye başladım. Ama son yıllarda gözaltı veya sınır dışı üzerine araştırma yapmadım. Tahran’daki bir meslektaşımla İran’daki gözaltı ve sınır dışı üzerine bir makale yazıyoruz.
Küresel Kuzey dışındaki gözaltı ve sınır dışı politikaları hakkında daha fazla şey bilmenin ve bu uygulamaların başka yerlere nasıl ihraç edildiğini görmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Örneğin, İran devleti sınır dışı etmeyi meşrulaştırıyor ve “Bakın, Avrupa’da da tam olarak aynısını yapıyorlar. Öyleyse neden sürekli bizi suçluyorsunuz? ABD’de göçmenlere ne yaptıklarına bakın” diyor. Bu yüzden sorunuzun cevabının bir kısmı, bu modelin ne kadar dışarıya ihraç edildiğiyle alâkalı.
Yeni olan bir diğer şey de insanların vatandaşı olmadıkları ülkelere sınır dışı edilmeleri. Yüzlerce Venezuelalı El Salvador’a gönderildi. Donald Trump sınır dışı edilenleri kabul etmesi için El Salvador’a para ödedi, sonra onlar da gözaltındakileri hapse attılar, bu göçmenlere çok kötü muamele ettiler. Birkaç ay sonra bu insanlar Venezuela’ya sınır dışı edildi; ABD ile Venezuela arasında herhangi bir ilişki bulunmadığından bu işlem El Salvador üzerinden yapıldı. Bu yeni bir şey! Daha önce böyle bir şey yoktu!
Yeni olan şu: Sınır dışı etmeler artık daha keyfi ve işin içinde daha fazla para var. Uygulamalar daha az denetleniyor ve daha az şeffaf. Bir başka değişim de şu: Eskiden utanç verici olan artık utanç verici görülmüyor.
Ya da mesela, pek çok Ortadoğulu Panama’ya sınır dışı edildi. ABD İranlıları, Afganları, Iraklıları bir otele kapatması için Panama’ya para ödedi; Panama da onları kademeli olarak kendi ülkelerine gönderdi.
Yeni olan şu: Sınır dışı etmeler artık daha keyfi ve işin içinde daha fazla para var. Uygulamalar daha az denetleniyor ve daha az şeffaf. 2025 sonbaharında, yüzlerce İranlı uçağa bindirilip ABD’den sınır dışı edildi, üstelik içlerinden bazıları sığınma sürecinin tam ortasındayken.
Gözaltı uygulamaları sayısal olarak da artıyor. Pek çok Avrupa ülkesinde geri gönderme merkezleri 25 ila 30 yıllık bir geçmişe sahip. Ve geçtiğimiz 30 yıl boyunca, insanları kapatacak daha fazla tesis ve daha fazla alan inşa edildi. Üstelik, bunlar oldukça masraflı da. Örneğin, İsveç’te bir kişiyi bir gün içeride tutmanın maliyeti yaklaşık 550 Euro. İnsanların sınır dışı edilip edilemeyeceklerini bile belli değilken, onları gözaltında tutmak çok pahalıya mal oluyor. Örneğin, Avrupa Birliği genelinde, herhangi bir anda, geri gönderme merkezlerinde on binlerce insan bulunuyorsa, buralarda ne kadar para harcanıyordur? Hayal edebiliyor musunuz?

Üstelik, yerel raporlara göre, bu sistem işe yaramıyor, çünkü çok pahalı. Mesela, İsveç’te gözaltına alınanların yaklaşık yüzde 30’u sınır dışı edilemiyor ve birkaç ay veya birkaç yıl sonra serbest bırakılıyor. O halde bütün bunların ne anlamı var?
Covid’den önce İsveç’te gözaltında tutulanların büyük çoğunluğu Somalililerdi. Ancak, aynı yıl İsveç’ten kimlerin sınır dışı edildiğine bakarsanız, ilk 20 grup arasında Somalilileri göremezsiniz. Sınır dışı edilemeyeceklerini bildikleri halde çok sayıda Somaliliyi bir geri gönderme merkezinde tuttular.
Peki bunu neden yaptılar? İşte bu da yeni bir durum: İsveç hükümeti sınır dışı edilenleri kabul etmesi için Somali hükümetine yüklü miktarda para ödedi, çünkü Somali makamları uygun evrakları veya belgeleri olmayan kişileri teslim almayı reddediyordu. Ama artık İsveç hükümetiyle işbirliği yapıyorlar.
On yıl önce bu bir skandal olurdu ve büyük bir tartışma kopardı. Fakat şimdi, tam aksine, İsveç hükümeti bununla çok gurur duyuyor ve “Evet, ödemeyi yaptık ve sınır dışı etme konusunda çok başarılıyız” diyor. Dolayısıyla, bu da başka bir değişim: Eskiden utanç verici olan bir şey artık utanç verici görülmüyor.
Tıpkı Trump’ın Beyaz Saray’da Zohran Mamdani ile ilk karşılaştığında, ona “İstersen bana faşist de, umurumda değil” demesi gibi. Faşist olarak adlandırılmak umurunda bile değil. İşte gördüğümüz değişim bu.
Bu değişimlerin bir başka örneği de iltica sözleşmesine, yani Cenevre Sözleşmesi’ne olan yaklaşım. Eskiden sözleşmeyi “Bu işe yaramıyor, değiştirmemiz lâzım” diye eleştirirdik. Şimdi ise onu savunur haldeyiz, çünkü saldırı altında. Eleştirel bir yaklaşımdan Mülteci Sözleşmesi’ni savunan bir noktaya geldik. Eskiden “Bunu değiştirmemiz gerekiyor” diyorduk. Şimdi ise “Hayır, dokunmayın. Olduğu gibi korumalıyız” diyoruz. Yani, düzenlenmiş bir sınır dışı etme ve göç kontrolü sisteminden tamamen düzensiz ve öngörülemeyen bir şeye geçiş yaptık. Bu çok acımasızca. Ve bu bir savaş. Bu göçe karşı açılmış bir savaş! Bu bir göç denetimi değil. Bu, ABD’de başlayan ve şimdi Avrupa’ya da sıçrayan, göçe karşı açılmış bir savaş. Ve elbette bunu başka yerlerde de görüyoruz.
Ayrıca, sınır dışı ve savaşın birbirleriyle nasıl ilişkili olduğunu düşünecek olursak: Geçen yaz İsrail ve ABD İran’ı bombaladığında, İran devleti buna birkaç ay içinde 1,5 milyon Afgan’ı sınır dışı ederek karşılık verdi. Bu devasa bir kitlesel sınır dışı operasyonuydu. Savaşla çok yakından bağlantılıydı, zira İran’ın bu kadar çok kayıtsız göçmeni barındıramayacağını öne sürdüler.
Oysa birçoğu kayıtlı göçmendi. Kayıtlı göçmenleri de toplayıp sınır dışı ettiler. Sınır dışı etme ve gözaltı uygulamalarına, Soğuk Savaş sonrası güvenlikleştirme anlayışından çok daha farklı, güncel savaşlar ve güvenlikleştirme bağlamında da bakmalıyız.
Düzenlenmiş bir sınır dışı etme ve göç kontrolü sisteminden tamamen düzensiz ve öngörülemeyen bir şeye geçiş yaptık. Bu çok acımasızca. Ve bu bir savaş. Bu göçe karşı açılmış bir savaş! Bu bir göç denetimi değil. Bu, ABD’de başlayan ve şimdi Avrupa’ya da sıçrayan, göçe karşı açılmış bir savaş.
ICE’ın (ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Birimi) ABD’de yaptığı şey, Amerikan toplumunun güvenlikleştirilmesi namına yapılıyor. Bunu yapmak zorunda olduklarını söylüyorlar, göçmen bile olmayan Amerikalı bir kadının, sırf toplumun güvenliği namına öldürülmesi gibi…
Geçen hafta, gözaltına alınmış bir Rus kadınla görüşmek için bir geri gönderme merkezine gittim. Bana İsveççe yazılmış belgeler gösterdi, oysa o İsveççe bilmiyor. Çeviri yok, hiçbir şey yok. Belgede, fizik alanında doktorası olduğu için araştırmalarının İsveç toplumu için tehlike oluşturabileceği yazıyordu. Ama araştırma yapmıyordu. Üstelik bu karar göç dairesinden veya sıradan bir polis biriminden değil, İsveç güvenlik polisinden gelmişti.
Elbette bunun Rus olmasıyla çok büyük bir ilgisi var. Ukrayna’daki savaşla çok yakından alâkalı. Özetle, bana sorduğunuz tüm bu değişiklikler, emperyal savaşların oluşturduğu daha büyük bir resimle bağlantılı.
Cenevre Sözleşmesi’ni eleştirirken onu savunur duruma gelmemiz hakkında söylediklerinizin bizde gerçekten çok karşılık var. Sık sık, eleştirdiğimiz mevcut sistemi savunmanın da bize kaldığına dair şakalar yapıyoruz. Ancak aynı zamanda, hâlâ alternatif yolları, harika direniş örneklerini de görüyoruz. Ne dersiniz?
Elbette. Ancak, felâketler üzerinden düşünecek olursak, felâketler arasındaki zaman aralığı artık çok kısa. Eskiden, “Hiç kimse illegal değil, sınır dışı etmeleri durdurun” diyen devasa bir hareket vardı. Yaklaşık 15 yıl önce Avrupa’da gördüğümüz bu hareket, artık aynı şekilde mevcut değil. İnsanlar daha az umursadığı için değil, Filistin’deki soykırım gibi başka felâketlerle meşgul oldukları için. Tüm güçler soykırıma karşı seferber olmuş durumda. Sınır dışı karşıtlığına ayıracak vakitleri yok. Bence asıl sorun bu.
Yine de bugün eskisinden daha fazla direniş olduğuna inanıyorum. Bugün geçmişe kıyasla çok daha fazla eleştirel ses var, fakat bunlar sınır dışı etmelerden ziyade soykırım gibi diğer felâketlere büyük ölçüde odaklanmış durumda. Bu nedenle göçmenlerin sınır dışı edilmesine ve illegalleştirilmesine karşı eskisinden çok daha az bir direniş görüyorum.
Felâketler arasındaki zaman aralığı artık çok kısa. Eskiden, “Hiç kimse illegal değil, sınır dışı etmeleri durdurun” diyen devasa bir hareket vardı. Bu hareket, artık aynı şekilde mevcut değil. İnsanlar daha az umursadığı için değil, Filistin’deki soykırım gibi başka felâketlerle meşgul oldukları için.
ABD’de ise elbette ICE nedeniyle durum daha farklı. Eskiden var olmayan bir şekilde yerel mahallelerin nasıl harekete geçtiğini görebiliyorsunuz. Artık yerel toplulukların örgütlendiğini ve direnişi seferber ettiğini görüyoruz. Çünkü onların ABD’de anladığı, ama bizim Avrupa’da anlayamadığımız şey şu ki, bu mesele göçle ilgili değil. Bu, bizzat topluma karşı açılmış bir savaş. Örneğin, Chicago’da yaşananlar; ICE’ın El Salvadorlu göçmenlerin yaşadığı mahalleye saldırması adeta bir Hollywood filmi gibiydi. Bir aksiyon filmi! Bu bir göç denetimi değil. Bu bir göç regülasyonu da değil. Bu bir savaş.
Aynı yöntemle olmasa da Avrupa’da da aynısını yapıyorlar. Yakında Avrupa’da sığınma hakkı diye bir şey kalmayacak. Birleşik Krallık’ta çoktan kalktı. İsveç’te ise neredeyse bitmek üzere. Bir sığınmacı en iyi ihtimalle bir yıllık izin alıyor, bir yıl sonra tekrar, tekrar ve tekrar başvurmak zorunda kalıyor. Dört veya beş yılın ardından, eğer Suriye’de ya da Afganistan’da savaş yoksa “geri dön” diyecekler.
Yani artık hiçbir şekilde kalıcı statü alamıyorlar mı?
Alamıyorlar. Bu da yeni bir durum. Daha ilk günden sınır dışı edilebilir konumdasınız. Tıpkı Birleşik Krallık’ın Brexit ile yaptığı gibi, İsveç de kendi topuğuna sıkıyor. Bu durum İsveç ekonomisi için çok yıkıcı, çünkü artık sınır dışı edilen kişiler meslek sahibi insanlar. 10 yıl, 15 yıl çalıştıktan sonra sınır dışı ediliyorlar. Sınır dışı edilenler topluma çok iyi entegre olmuş kişiler. Şirketler protesto ediyor. “Bizim bu insanlara ihtiyacımız var” diyorlar. Toplumda düzenini kurmuş insanları yerinden etmenin mantığı nedir? Bu meselenin ekonomiyle bile bir ilgisi yok. Mesele başka bir şey. Söyleyebileceğim tek şey, bunun ırkla ilgili olduğu.

Bir makalenizde, önce vatandaşlıktan çıkarılan, ardından sınır dışı edilebilir hale getirilen ve bazen 20-25 yıl sonra dahi sınır dışı edilen insanlardan bahsetmiştiniz. İsveç’ten İran’a veya Afganistan’a gönderilenler örneğinde olduğu gibi, insanlar çoğu zaman dilini bile bilmedikleri ülkelere gönderiliyor. Sınır dışı edilebilirliğin sınırları varmış gibi geliyordu, ama bu durum, o sınırların ne kadar esnek ve ne kadar acımasız olabileceğini gösteriyor. Bu aynı zamanda, bir gün vatandaşlığa kabul edilip yerleşik bir hayat kuracağınız yönündeki göç anlatısına da meydan okuyor. Zira gerçekte yaşanan, bir anda vatandaşlığınızı elinizden almaları ve sizi sınır dışı etmeleri.
Evet. Bu daha önce de yaşanıyordu, ama nadir görülen bir durumdu. Şimdi Trump da bundan bahsediyor ve eminim ki Avrupa’da da insanların vatandaşlıklarını ellerinden almak ve onları sınır dışı etmek mümkün hale gelecektir. Hindistan’da Müslüman vatandaşlar da benzer bir tehdide karşı endişeli.
Aynı şey Türkiye’de de yaşandı. Suriyeli bir aktivist, Türkiye vatandaşlığı almış olmasına rağmen, Türkiye’de yaşadığı on yıldan sonra, geçtiğimiz yıl vatandaşlıktan çıkarılarak Suriye’ye geri gönderildi.
Neden, aktivizmi yüzünden mi?
Evet, “provokatif eylemlerde” yer aldığı gerekçesiyle.
Evet, eğer Filistinlilerin kurtuluşunu desteklerseniz, Avrupa’da terörist olarak damgalanabilirsiniz. Bu da yeni bir durum. Örneğin, şu anda gördüğümüz, Ortadoğu’daki bu kitlesel zorla yerinden edilmeler geçtiğimiz son kırk-elli yıl önce başladı. Sınır dışı etme çok karmaşık bir mesele. Örneğin, Afganlar şu anda Afgan diasporasında üçüncü nesildeler. İran ya da Pakistan’dan Afganistan’a sınır dışı edildiklerinde, aslında daha önce hiç bulunmadıkları bir ülkeye gönderilmiş oluyorlar. Yani bu da yeni bir durum. İnsanlar hiç gitmedikleri bir ülkeye sınır dışı ediliyorlar.
Bu yüzden olan biteni anlamak için belki de başka kavramlara ihtiyacımız var. Bu sınır dışı değil. Bu belki de Ruth Gilmore’un “örgütlü terk ediş”[2] olarak adlandırdığı şey. Yani bu, örgütlü bir terk ediş veya ulusötesi düzeyde örgütlü bir terk ediş; çünkü insanlar sadece sınır dışı edildikleri ülkede değil, gönderildikleri ülkede de terk ediliyorlar.
Afganistan buna çok iyi bir örnek. Irak bir diğeri. Sudan, Somali… Dolayısıyla, sınır dışının, Avrupa’daki hükümetlerin veya devletlerin ifade etmek istediği gibi “eve dönmek” olmadığını görüyoruz. Sınır dışı, daha ziyade bir terk edilmişlikten başka bir terk edilmişliğe sürüklenmek demek. Aradaki tek fark ise coğrafi konum.
Bu terk ediliş fikri bizi üzerinde çalıştığınız bir başka konuya getiriyor: Sınır dışı edildikten sonra, bazen, yıllar sonra o insanlara ne oluyor? Bu durumu, insanların göçün belirli bir ahlâki projesi çerçevesinde “başarısız” olarak görüldükleri için toplumun gerçekten bir parçası olamadıkları bir tablo olarak tanımlamıştınız. Peki, göç nasıl böyle bir ahlâki projeye dönüştü ve sonrasında bu projenin “başarısızlığı”, sözde menşe ülkelerinde nasıl bir ayrımcılığa tercüme ediliyor? Ayrıca, meselenin bir de sınır dışı ekonomisi boyutu var. Tüm bu gözaltı ve sınır dışı etme sisteminin ne kadar etkisiz ve verimsiz olduğu düşünüldüğünde, geç kapitalizmde ülkelerin neden bunu yapmaya devam ettiği gerçekten dikkat çekici.
Farklı vakalar arasında ayrım yapmak önemli. Afganistan’a sınır dışı edilmek ile Türkiye’ye sınır dışı edilmek arasında çok büyük bir fark var. Dolayısıyla, asıl soru insanların nereye sınır dışı edildikleri değil, hangi koşulların içine sınır dışı edildikleri.
Afganistan’daki koşullar, kırk-elli yıllık iç savaşla ve yabancı işgaliyle mahvolmuş bir toplumun koşulları. Yoksulluk oranı şu anda yüzde 60’a kadar çıkmış durumda ve kitlesel bir yerinden edilme söz konusu. Afganistan’da milyonlarca insan kendi ülkesi içinde yerinden edilmiş halde.
Chicago’da ICE’ın El Salvadorlu göçmenlerin yaşadığı mahalleye saldırması bir Hollywood filmi gibiydi. Bir aksiyon filmi! Bu bir göç denetimi değil. Bu bir göç regülasyonu da değil. Bu bir savaş. Aynı yöntemle olmasa da Avrupa’da da aynısını yapıyorlar. Yakında Avrupa’da sığınma hakkı diye bir şey kalmayacak.
Sınır dışı etme meselesine gelince, 1,5 milyon insan İran’dan Afganistan’a sınır dışı ediliyor, Afganistan’a ne olacağını hayal edebiliyor musunuz? Afgan ekonomisine ne olacak? Bu insanlara kim bakacak? Altyapı eksikliği, sivil toplumun yokluğu, sınır dışı edilenlere bakacak pek çok kaynağın yetersizliği söz konusu.
Ayrıca, her bir sınır dışı etme sadece tek bir bireyle ilgili değil, çünkü her bir birey diğer birçok bireyle bağlantılı. Her bir sınır dışı etme, yurt dışından gönderilen işçi dövizlerinin de son bulması demek. Dolayısıyla, 1,5 milyon insan sınır dışı edildiğinde ve o paralar artık gelmediğinde, kaç milyon insan bundan ekonomik olarak etkileniyor?
Ayrıca, meselenin toplumsal cinsiyet boyutunu da düşünmek gerek. Bir kadın olarak sınır dışı edilmek ile bir erkek olarak sınır dışı edilmek arasında çok büyük bir fark var. Örneğin, Nijerya’da kadınlar sınır dışı edildiklerinde seks işçisi olarak görülüyor. “Seni orada seks işçisi olduğun için sınır dışı ettiler” diyorlar. Bu damgalama sınır dışı edilenlerin ayrımcı muamele görmesine yol açıyor.
Toplumsal cinsiyetle ilgili bir diğer sorun da bazı ülkelerde polisin, sınır dışı edilen kadınları veya reşit olmayan kişileri, erkek akrabaları gelip onları alana kadar alıkoyması. Kadınların ev içi şiddetten kaçmış olması durumunda neler olabileceğini tahmin edebilirsiniz. Yani Avrupalılar, kadınları kaçtıkları şiddet ortamına geri gönderiyorlar. Birkaç yıl önce Norveç’ten sınır dışı edilen Afgan bir aile bunun örneğiydi. Onlara eşlik eden polisin raporuna göre, Kabil havaalanında, uçaktan indikleri anda adam, Norveç polisi de dahil olmak üzere herkesin gözü önünde karısını dövmeye başladı. Kimse bir şey yapmadı. Kadını o istismarcı kocayla bırakıp geri döndüler. Norveç’in tek yaptığı, o kadını kaçtığı şiddetin kucağına geri göndermek oldu.
Sınır dışı etme konusunu insan ticareti bağlamında konuşabilir ve insan ticareti ile sınır dışı etme arasında ne gibi benzerlikler olduğunu düşünebiliriz. BM’nin insan ticareti tanımına bakıldığında, şiddet, baskı ve kâr elde etme unsurları görülür. Bu üç temel unsur sınır dışı etme süreçlerinde de görülüyor.
Sınır dışı etme işinde çok büyük paralar dönüyor. Sınır dışı süreçlerine dahil olan ve bu sayede çok para kazanan, devlet dışı pek çok aktör var. Pakistan ve İran’da, sınır dışı edilenler masraflarını kendileri ödemek zorundalar. Yani sınır dışı edilmek için yapacakları yolculuğun parasını ödemek durumundalar.
Afganlar şu anda Afgan diasporasında üçüncü nesildeler. İran ya da Pakistan’dan Afganistan’a sınır dışı edildiklerinde, aslında daha önce hiç bulunmadıkları bir ülkeye gönderilmiş oluyorlar. Bu da yeni bir durum. İnsanlar hiç gitmedikleri bir ülkeye sınır dışı ediliyorlar.
Diyelim ki sekiz çocuklu ve iki büyükanne-büyükbabalı bir Afgan aile… 12 kişiden bahsediyoruz. Minibüs kiralamaları gerekiyor. Ve bu insanların o kadar parası yok. İşte bu noktada o parayı ödeyen insanlar ortaya çıkıyor ve “O parayı ben hallederim, ama Afganistan’a gittiğinizde benim için bedavaya çalışmak zorundasınız” diyorlar. İşte bu insan ticaretidir. Bu tam olarak insan ticaretinin tanımı! Üstelik Pakistan veya Norveç gibi devletlerin resmi politikaları sayesinde olan bir şey.
Direniş sorusuna geri dönecek olursak, yapabileceğimiz şey, sınır dışının nasıl ve ne zaman insan ticaretine benzemeye başladığına dair sorular sormak. Ve sonrasında Türkiye’deki veya İsveç’teki toplumlar olarak şaşkınlıkla “hükümetim sınır dışı etme adı altında insan ticaretine karışıyor” demeye başlarsak… İnsan ticareti meselesi, seks işçisi olarak istismar edildiğine inanılan masum kadınları kurtarmak adına insanları kolayca harekete geçirebiliyor, “onları kurtarmalıyız” diyorlar. Peki, aynısını neden sınır dışı edilenler için yapamıyoruz?
Türkiye bağlamında bu tür bir söylemin ne kadar işe yarayacağından pek emin değiliz. Göçmen kadınlar öldürülüyor, ancak buna rağmen ne hukuk sistemi ne de toplum daha az ırkçı bir hale geliyor, ortada bir “koruma” veya “kurtarma” söylemi bile yok.

Demek istediğim, Avrupa’da hâlâ “beyaz olmayan kadınları kurtarmalıyız” diyen beyaz feminizm var. Ve elbette günün sonunda zaten onları kurtarmış olmuyorlar. Bir defasında bir polis memuru bana çok şaşırdığını söylemişti. “İnsan ticareti mağdurlarını kurtarmak için bir mekâna girdiğimizde, kadınlar bize saldırmaya başlıyor” dedi. Şaşkınlık içinde, “biz onları kurtarmak için oradaydık, ama onlar kurtarılmak istemediler” dedi.
Ona, o kadınları aslında kurtarmadıklarını söyledim, çünkü mahkemeden sonra o kadınlar sınır dışı edilecekti. Veya sınır dışı edilmeseler bile onlardan mahkemede insan tacirlerine karşı tanıklık etmeleri isteniyor. İnsan tacirleri de kadınlarla aynı topluluktan. Dolayısıyla, mahkemede tanıklık eden kadınlar, memleketlerindeki kendi ailelerini tehlikeye atmış oluyorlar. Kadınlar ve insan tacirleri genellikle aynı ülkeden, aynı şehirden veya köyden geliyorlar. Bu kurtarmak değil.
Bunu ABD’de dahi görüyoruz, ABD’nin kuzeyinde gözaltındakiler üzerinden para kazanan bazı merkezler bulunuyor. Günde sekiz saatlik bir mesainin ücreti bir dolar. Ruth Gilmore sadece göçmenlerin gözaltında tutulması hakkında değil, aynı zamanda bir endüstri olarak kapatılma[3] üzerine de yazdı. İran’da geri gönderme merkezinin müdürü, gözaltındaki göçmenleri yerel işverenlere kiralıyor.
Mesela, bir çiftçi sabah geliyor ve “15 işçiye ihtiyacım var” diyor. 15 kişi ona bedavaya çalışmaları için veriliyor. Fakat işveren parayı geri gönderme merkezinin müdürüne ödüyor. Devletin verdiği para yetmediği için gözaltındakiler kamp için para üretmiş oluyor. Ortada dönen çok büyük bir para var. Ayrıca, tabloya insan kaçakçılığını da eklemeliyiz. Komşu ülkelerden sınır dışı etme durumlarında, her bir sınır dışı işlemi insan kaçakçıları için yeni bir müşteri anlamına geliyor.
1,5 milyon insan Afganistan’a sınır dışı edildiğinde, bu durum tüm insan kaçakçıları için bir bayram havası yarattı, çünkü insanlar İran’daki ailelerinin yanına veya işlerine geri dönmek istiyordu. Mülkleri vardı, satacak bir şeyleri vardı. Bu yüzden geri dönebilmek için insan kaçakçılarına para ödediler. İnsan kaçakçılığı, sınır dışı etme sayesinde gelişip büyüyor.
Söyledikleriniz gerçekten de yeni kavramlara ihtiyacımız olduğunu düşündürtüyor. Eskiden devletin bu faaliyetleri özel olarak beslemediğini düşünürdük, ancak anlattıklarınız, sınır dışı ve sınır rejimlerinin aslında bu dünyayı ayakta tuttuğunu gösteriyor. Bu durum ekonomik sistemin kendisinin de nasıl değiştiği hakkında çok şey söylüyor, sadece farklı bir göç rejimi içinde değil, farklı türde bir kapitalizm içinde faaliyet gösterdiğini de.
Genel anlamda kaçakçılık buna iyi bir örnek. Peki, neden bu kapitalist sistemde kaçakçılığın bir türü yasalarca suç sayılırken diğerleri sayılmıyor? Dubai ve Singapur artık çok gelişmiş kapitalizmin cennetleri. Kaçakçılık sayesinde bugünkü hallerine geldiler. Şu anki konumlarına gelmeden önce altın kaçakçılığı yapıyorlardı. Ya da İran devleti, ABD yaptırımları nedeniyle Türkiye’ye, Dubai’ye, her yere kaçakçılık yapıyor. Yani resmi bir kaçakçılığımız var. Kaçakçılık için resmi limanlarımız var, çünkü aksi takdirde ayakta kalamazsınız. Veya Trump gidip Venezuela devlet başkanını kaçırdığında bunu nasıl adlandırıyorsunuz? Bu insan kaçakçılığı değil de ne? Bu da kaçakçılıktır. Öyleyse neden göçmenlerin İran’dan Türkiye’ye veya Türkiye’den Yunanistan’a geçmesine yardım eden insanları cezalandırıyorsunuz?
Asıl soru insanların nereye değil, hangi koşulların içine sınır dışı edildikleri. Afganistan’daki koşullar, 40-50 yıllık iç savaşla ve yabancı işgaliyle mahvolmuş bir toplumun koşulları. Yoksulluk oranı yüzde 60’a kadar çıkmış durumda ve kitlesel bir yerinden edilme söz konusu. Milyonlarca insan kendi ülkesi içinde yerinden edilmiş halde.
Bu durum bu kişilerin “kolaylaştırıcılar” olarak mı, yoksa “kaçakçılar” olarak mı adlandırılması gerektiği ya da yaptıklarının bir dayanışma eylemi olarak mı, yoksa insan ticareti olarak mı görülmesi üzerine tartışmaları hatırlatıyor.
Evet, insan kaçakçılığını para için yapmayan kaçakçılar da var. Örneğin, Tibet’te, insanları kurtarmak için Çin’den Tibet’e, oradan da Hindistan’a kaçıran rahipler var. Bunu para için değil, Budizm’den, inançlarından dolayı yapıyorlar. Kürt aktivistler, etnik kimlikleri, yurtseverlikleri veya ideolojileri nedeniyle insan kaçakçılığı yaptılar.
Kuzey Afrika’da haram kaçakçılık ile helâl kaçakçılık arasında ayrım yapan insan kaçakçıları var. Haram kaçakçılık, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı; çünkü insanlara zarar veriyor. Ancak, insan kaçakçılığı kimseye zarar vermiyor, o zaman helâl. Zarar vermiyor, aksine yardım ediyor.
İnsan kaçakçılığının devletler tarafından veya kamusal tartışmalarda söylemsel olarak kurgulanış biçimi indirgemeci, fazlasıyla basitleştirilmiş ve göçü kriminalize etmenin bir aracı olarak kullanılıyor. Bence asıl sorunumuz bir dil sorunu. Tüm bu kavramlar oldukça sorunlu. Bugün yaşananları kavramsallaştırmak için belki de yeni bir dile ihtiyacımız var. Çünkü bugüne dek kullandığımız, alışkın olduğumuz o kavramlar devlet merkezli ve asıl sorunu anlamamıza hiç yardımcı olmuyorlar.
Çalışmalarınızın da gösterdiği üzere, sınır ve sınır rejimi (ya da rejimleri) ile olan deneyiminiz yaygın akademik yaklaşımlardan oldukça farklı. Sınır politikalarını, sınırlar üzerine yapılan bilgi üretiminin politikaları karşısında nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu, akademiye girmemden önce başladı. İran’da “Bahtiyariler” adı verilen bir halka mensubum. Antropologlar bize kabile diyor, ancak biz bir kabile değiliz. Kabile oldukça sömürgeci bir kavram. Bize “Zagros Dağları’nın yerli halkı” denebilir. Bahtiyariler gibi yerli halkların yaşamının bir yönü de her zaman yasanın dışında kalmaları veya yasanın onlara karşı kullanılıyor olması.
Yasanın nasıl aşılacağını bilerek büyüdüm, çünkü yasa bizi korumak için değil, bize karşıydı. Bunun aynısını akademide de sürdürdüm, çünkü ürettiğimiz bilginin ve içinde yer aldığım bilgi üretiminin, önce İran’daki yerli halktan biri olarak, sonra Avrupa’daki bir göçmen olarak benim gibi insanlara karşı kullanılan bilginin ta kendisi olduğunu fark ettim. Sınırlara karşı tepkim, bilgi üretimine karşı verdiğim tepkiye çok benziyor, çünkü ikisinin de aynı baskı mekanizmasının parçaları olduğunu görüyorum.
Araştırmacı olarak pozisyonumuz neleri nasıl anladığımızı ve aynı zamanda ne tür bilgiler ürettiğimizi de büyük ölçüde etkiliyor. Sizin pozisyonunuz, sistemin çatlaklarını görmek için farklı bir perspektif sunuyor mu?
Sorun şu ki, hep aynı şeyleri yeniden üretiyoruz. Belki de bu yüzden ampirik araştırma yapmayı bıraktım, çünkü göçmenlere karşı kullanılamayacak bir bilginin nasıl üretileceğinden emin değildim ve kendi bilgi üretimimle sınırlaştırma pratiklerinin ne ölçüde kesiştiğini tam olarak bilemiyorum.
Dil burada çok merkezi bir konumda. Göç çalışmaları metaforlarla dolu ve bilgi üretiminde metaforlara ihtiyacımız var. Aşina olmadığımız bir şeyi daha tanıdık kılmak için metaforlara ihtiyaç duyarız. Bir şeyi anlaşılır hale getirmek, onu inceleyecek bir yöntem geliştirmek ve açıklamak için metaforlara ihtiyacımız var. Fakat sorun şu ki, bunların metafor olduğunu unuttuk.
Toplumsal cinsiyet boyutunu da düşünmek gerek. Bir kadın olarak sınır dışı edilmek ile bir erkek olarak sınır dışı edilmek arasında çok büyük bir fark var. Bazı ülkelerde polis, sınır dışı edilen kadınları erkek akrabaları onları alana kadar alıkoyuyor. Kadınların ev içi şiddetten kaçmış olması durumunda neler olabileceğini tahmin edebilirsiniz.
Örneğin, entegrasyon bir metafordur, gerçek hayatta entegrasyon diye bir şey yoktur. Entegrasyon ne anlama gelir ki? Toplumun dışında kalmış bazı insanlar hakkında konuşmak için kullanılan bir metafordur. Sosyal konut imkânlarına kavuşması, iş bulması ve benzeri ihtiyaçları olan insanlar var. Ama politika yapıcılar ve akademisyenler entegrasyon hakkında konuştuklarında, sanki insanlar gerçekten toplumun dışındaymış ve biz onların topluma girmesine yardım etmek zorundaymışız gibi konuşuyorlar. Bu çok yanıltıcı bir düşünce biçimi.
Veya örneğin, Avrupa’da “göçmen kökenli insanlar” diye bir kategori var. Bu da bir metafor. Ya da “kayıtsız göçmenler”. “Kağıtsız göçmenler”. Bunların hepsi birer metafor. Asıl sorun, bu metaforlara dayanarak kurgusal bir kategori yarattığımızda ortaya çıkıyor. Orada burada 100 bin kayıtsız göçmen var diyoruz. Ve sonra onları incelemek için bir yönteme ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz. Ardından bir yöntem yaratıyoruz ve bu yöntem aracılığıyla bir bilgi, istatistik, etnografi veya tasvir üretiyoruz. Hepsi metaforlara dayanıyor. Üstelik biz bunların metafor olduğunu unuttuk. “Göçmen” teriminin kendisi bile bir metafor. Göçmen diye bir şey yok. Göçmen bir metafor.

Bir göçmenin resmi tanımı, vatandaşı olduğu ülkenin dışında bir yıl veya daha uzun süre bulunan kişidir. Ancak bu tanım nasıl olur da bir kişinin kırk yıl boyunca, hatta nesiller boyu göçmen olarak adlandırılmasına neden oluyor?
Üniversitede okuyan bir kişiye öğrenci deriz. Üniversiteyi bitirdiğinde ise hayatının geri kalanı boyunca o kişiye öğrenci demeye devam etmeyiz. Ancak göçmenlere tam olarak bunun aksini yapıyoruz. Bir göçmen, ancak göç bürokrasisi bağlamında bir göçmendir. Sığınma başvurusu yaptığınızda ya da evrak beklediğinizde vesaire… Bir insana sırf üniversitede üç yıl okudu diye, üniversiteden sonraki 65 yıllık hayatı boyunca öğrenci demeye devam etmek çok tuhaf olurdu.
Ancak artık göçmen olmadıklarında bile o insanlara göçmen diyoruz. Bu bir metafor, biz bunun bir metafor olduğunu unuttuk ve onu toplumsal bir gerçeklik, toplumsal bir olgu olarak kabul ediyoruz. Bu çok tehlikeli, çünkü var olmayan bir şey yaratıyoruz. Var olmayan veya baştan yanlış çerçevelenmiş bir sorunu çözmek için entegrasyon programlarına milyarlarca avro para dökülüyor.
Bu bilgi üretimi değil, bu “yanlış bilgi üretimidir”. Geçtiğimiz kırk yıl boyunca, en çok ABD ve Avrupa’da, Küresel Güney’de ise daha az olmak üzere, göç hakkında pek çok bilgi ürettik. Kırk yılda o kadar çok enformasyon, o kadar çok veri ürettik ki. Peki bunlarla ne yapıyoruz? Tüm bu sözde bilgi kimsenin işine yarıyor mu? Belki benim iş bulmama yardım ediyor, ama göçmenlere yardım etmiyor. Göçmenlerin mücadele ettiği sorunları çözmüyor.
Bu konu aslında, Sociological Review‘un yıllık toplantısında izlediğimiz ve sizin “karanlık zamanlarda göç çalışmaları yapmak” üzerine olan konuşmanızla da bağlantılı. İşin metodolojik tarafıyla ilgili olarak; karanlık zamanlarda göç üzerine bilgi üretimi nasıl yapılmalı? Ve daha çok üzerine düşünerek söylemek gerekirse, tarif ettiğiniz bağlamda ürettiğimiz bilginin göçmenler için gerçekten bir önemi yoksa, o halde bu bilgi kimin için? Göç çalışmalarına gerçekten ihtiyacımız var mı?
O konuşmayı Glasgow Üniversitesi’nde yapmıştım. Sorunun bir kısmı, sizin de sorduğunuz gibi: Bilgiyi kimin için üretiyoruz, göç çalışmalarına kimin ihtiyacı var? Birçok kişinin ihtiyacı var. Yani devletlerin ihtiyacı var, politika yapıcıların, aktivistlerin, akademisyenlerin, öğrencilerin, gazetecilerin buna ihtiyacı var. Ama göçmenlerin değil. Göçmenlerin göç çalışmalarına ihtiyacı yok. Tıpkı yerli halklar gibi, çünkü bizim ürettiğimiz şeyi onlar zaten biliyor.
Tabloya insan kaçakçılığını da eklemeliyiz. Komşu ülkelerden sınır dışı etme durumlarında, her bir sınır dışı işlemi insan kaçakçıları için yeni bir müşteri anlamına geliyor. 1,5 milyon insan Afganistan’a sınır dışı edildiğinde, bu durum tüm insan kaçakçıları için bir bayram havası yarattı. İnsan kaçakçılığı, sınır dışı etme sayesinde gelişip büyüyor.
Bir örnek vereyim. İsim değiştirme ve işgücü piyasasına erişim üzerine devasa bir nicel araştırma var. Sonuçlarına göre, kulağa Müslüman adı gibi gelen soyadınızı değiştirirseniz iş bulma şansınızın daha yüksek olduğu, sonrasında ise adlarını değiştirmeyenlere kıyasla yüzde 10 ila 15 daha fazla gelir elde ettiğiniz ortaya çıkmış.
Avrupa’da Müslüman ismine sahip olan herhangi bir çocuk zaten bunu biliyor. 10 yaşındaki herhangi bir çocuk, ırkçı bir toplumda kendi isminin bir sorun olduğunu bilir. Öyleyse çocukların bile halihazırda bildiği bir bilgiye ulaşmak için neden onca para harcanıp dört yıl boyunca bu kadar çok profesör işin içine sokuluyor ki? Gidin sorun insanlara, size söylerler!
Yani insanların zaten bildikleri veya hiçbir işlerine yaramayan bilgiler üretiyoruz. Göçmenler bu bilgiyle ne yapabilirler ki? Bence göçmenlerin de işine yarayabilecek ne tür bir bilgi üretmemiz gerektiği üzerine düşünmek önemli. Hedef kitlemiz kim? Daha iyi bir politika geliştirmeleri için politika yapıcılara mı bilgi üretiyoruz, yoksa sınırlarda hayatta kalabilmeleri için göçmenlere mi bilgi üretiyoruz?
İsveç’teki politika yapıcılarla en az 20 yıl çalıştım. Ve en sonunda bunun hiçbir anlamı olmadığını, bir zaman kaybı olduğunu anladım, çünkü onların soruları farklıydı. Bizden gelen yanıtlarla ilgilenmiyorlar. O halde politika yapıcılar için bilgi üretmiyorsam, ben de göçmenler için bilgi üretebilirim. Böylece sınırlaştırma uygulamalarına karşı kendilerini daha iyi savunabilirler, kendi durumlarını daha iyi anlayabilirler veya sınırla ilgili bireysel deneyimlerini daha geniş bir bağlama oturtabilirler. İzole edilmiş ve bireysel olan deneyimlerini kolektif ve tarihsel bir deneyimle ilişkilendirebilirler.
Bazen, yalnızca göçmenlerden gelen deneyimlere odaklanmak yerine, sistemin nasıl işlediğini anlamak için bizzat yapıların kendisine odaklanmamız gerekiyor gibi görünüyor. Bu durum, bu deneyimleri üreten mekanizmaların ortadan kaldırılmasını da mümkün kılabilir.
Evet, evet, kesinlikle.
[1] Metinde geçen detention kelimesi, devletlerin göçmenlere yönelik bu uygulamasının doğrudan özgürlükten yoksun bırakan bir kolluk eylemi olduğunu vurgulamak amacıyla “gözaltı” olarak çevrildi. Mekânsal bir ifade ve kurum olan detention center ise, Türkiye’deki göç pratiklerindeki en net karşılığı olması sebebiyle “geri gönderme merkezi” şeklinde kullanıldı. (Ç.N.)
[2] Coğrafyacı ve aktivist Ruth Wilson Gilmore tarafından kavramsallaştırılan bu terim (İng. organized abandonment), devletin sermaye lehine sosyal devlet kurumlarını zayıflatarak belirli grupları (göçmenler, yoksullar vb.) sistematik ve kasıtlı olarak güvencesiz bırakmasını tanımlıyor. (Ç.N)
[3] Burada kullanılan “kapatılma” (İng. incarceration) kavramı, salt adli bir hapsedilme durumundan ziyade geniş bir sosyal kontrol mekanizmasına işaret ediyor. Bu terim, yalnızca fiziksel olarak bir hapishaneye konulmayı değil, cezalandırma, gözetim ve disiplin pratiklerinin toplumun geneline yayıldığı çok boyutlu bir sosyal kontrol ve tahakküm sistemini ifade ediyor. (Ç.N.)




