KÜRESEL ISINMA KRİTİK EŞİĞİN SINIRINDA

Foti Benlisoy
5 Ağustos 2023
Muğla’daki Akbelen ormanı kömür çıkarmak için devlet-şirket eliyle yok edilirken direniş de sürüyor (Foto: Diyar Saraçoğlu)
SATIRBAŞLARI

Dünya yanıyor. Farklı dallarda (“en sıcak gün”, “en sıcak ay” vs.) sıcaklık rekorları art arda kırılıyor. Dünyanın dört bir yanı bu sıcaklık artışına bağlı orman yangınlarıyla, sellerle, aşırı ısı dalgalarıyla, olağanüstü hava olaylarıyla ve kuraklıkla cebelleşiyor. İklim biliminin öncü isimlerinden James Hansen, bir sosyal medya paylaşımında, “Öyle görünüyor ki, iklim bir milyon küsur yıldan beri görülmemiş yeni bir hudut bölgesine doğru sürükleniyor” diye özetliyor bu durumu.

Geçtiğimiz ay ortalama küresel ısı, endüstri öncesine göre 1,47 derece daha sıcaktı. Bu durum, bundan yıllar evvel Paris İklim Anlaşması’nda aşılmaması gereken kritik bir eşik olarak nitelendirilmiş 1,5 derecelik ısınmanın sınırında olduğumuzu gösteriyor.

Zaten Pasifik Okyanusu’nun yüzey sularının ısınmasına yol açan periyodik bir atmosferik olay olan El Nino’nun da katkısıyla önümüzdeki birkaç yıl içinde 1,5 derecelik sınırın hiç değilse geçici olarak aşılması bekleniyor. Yani önümüzdeki beş yıl içinde, dünya sanayi öncesi döneme göre 1,5 derece ısınmış olacak. Bu trend durdurulamazsa, yüzyıl ortasına gelindiğinde, sanayi öncesine göre 2 derecelik ısınma kaçınılmaz görünüyor. 

“Küresel kaynama dönemi”

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres bu durumu, “küresel ısınma devri artık kapandı; küresel kaynama dönemi başladı” diye özetliyor. Zaman zaman ifade edildiği üzere, bir şekilde alışmamız, intibak etmemiz gereken bir “yeni normal” ile karşı karşıya olduğumuz sakın sanılmasın.

İklim bilimci Michael E. Mann’ın belirttiği üzere, “yeni normal ifadesi, yanlış bir biçimde yeni bir iklim durumuna ulaştığımızı ve bizim de basitçe buna uyum göstermemiz gerektiği fikrini barındırıyor”. Oysa daha felâketin başındayız. “Durum bundan çok, çok daha kötü. Fosil yakıt yaktıkça ve dünya ısındıkça giderek daha da kötüleşen etkilerle karşı karşıya kalacağız.”

Hâkim sınıflar gezegenin bu yüzyıl içinde sanayileşme öncesine göre en az 2 ya da 2,5 derece ısınmasını göze almış görünüyor. Andreas Malm bu gidişatı şöyle özetliyor: “Bu gezegeni yöneten sınıflar, ondan geriye kalanları yakmaya kararlı ve henüz hiçbir şey onları dizginlemeyi başaramadı.”

Benji Jones’un trajik bir ironiyle ifade ettiği üzere: “Evet, bu yaz tahammül edilemez ölçüde sıcak olabilir. Ancak büyük ihtimalle bu, geriye kalan hayatınızın en serin yazlarından bir olabilir.”       

İklim krizine dair yaygın yanılgılardan biri, onun gelecekte bir gün gerçekleşecek, bizden sonraki kuşakları etkileyecek “yavaş ilerleyen” bir felâket olarak tasavvur edilmesi. Oysa gezegen, geçmiş yıllarda yapılmış bilimsel öngörülerin ötesinde büyük bir hızla ısınıyor. Dünyanın iklim sisteminde tahmin edilmesi güç radikal değişiklikleri gündeme getirecek bazı kritik eşiklerin öngörülenden çok daha büyük bir süratle aşılabileceği endişesi artıyor.

Yeni çalışmalar, Grönland’daki buzul kütlelerinin daha önce hesaplanandan belki de yüz kat daha büyük bir hızla erimekte olduğunu gösteriyor. Antarktika kıtasını kuşatan yüzen buzul kütlelerinin büyüklüğünün senenin bu mevsiminde görülmemiş ölçüde düşük olması, Antarktika’da deniz buzullarının erimeye başladığının muhtemel bir işareti olarak yorumlanıyor.

AMOC’un 2025-2095 arasında çökmesi muhtemel 

Atlas Okyanusu’nda güneydeki ılık ve tuzlu suları kuzeye, kuzeydeki soğuk ve derin sularıysa güneye taşıyan akıntı sistemi Atlantik Meridyenel Devrilme Sirkülasyonu’nun (AMOC) iklim değişikliğinin etkisiyle kesintiye uğraması ihtimali, bundan kısa bir zaman öncesine kadar ancak biraz uçuk felâket filmlerinin konusuydu (bkz. Roland Emmerich’in The Day After Tomorrow’u). Yakın zamanda gerçekleştirilen bir dizi çalışma, bu ihtimalin hiç de öyle uzak bir geleceğe dair olmadığını, AMOC’un 2025 ile 2095 arasında çökmesinin ciddi bir olasılık olduğunu öne sürüyor. 

Bundan 250 milyon yıl önce volkanik patlamalar kaynaklı bir başka küresel ısınma süreci sonunda gezegen üzerindeki yaşamın yaklaşık yüzde 80’ini ortadan kaldıran bir büyük yok oluş evresi yaşanmıştı. Günümüzde atmosfere, “Paleosen-Eosen Termal Maksimum” olarak anılan bu devirden yaklaşık on kat hızla sera gazları salındığını belirten David Wallace-Wells, “İklim değişikliğinin yavaş geliştiği, onun aslında zaten hiç yaşanmadığı argümanı kadar tehlikeli bir peri masalından ibaret” diye yazıyor.[1]

Yani iklim değişikliği muhayyel bir gelecekte değil, şimdi ve süratle gerçekleşmekte olan, içinde yaşadığımız ve bir şey yapmadıkça daha da korkunçlaşacak bir felâket. Dolayısıyla, iklim kriziyle mücadele yarınlar için bugünden verilmesi gereken bir mücadele falan değil, şimdi ve burada cereyan eden bir kavga. “Bu, daha çok yarını düşünmenin bile önkoşulu olarak bugün var olan sistemlerin kökten dönüştürülmesi sorunu.

Dünyayı yakmaya kararlılar

Bu vahim manzara, iklim değişikliğinin temel nedeni olan fosil yakıtların terkedilmesi gibi bir sonuca yol açmıyor. İklim kriziyle güya mücadeleye dair yeşil badanalama girişimlerinin çizdiği tablo göz boyamadan, arsız bir yalandan ibaret. Dünya petrol tüketimi azalmıyor, tersine artıyor.

2023’te, petrol talebinin günde 102,3 milyon varil gibi rekor bir sayıya ulaşması bekleniyor.  “Big Oil” olarak da adlandırılan büyük petrol ve gaz şirketlerinin yakın döneme ilişkin genişleme planları devasa boyutlarda. The Guardian gazetesinin yaptığı bir araştırmaya göre, önümüzdeki yedi yıl içinde gerçekleştirecekleri projelerden elde edilecek miktar 192 milyar varili buluyor. Hesaplamalara göre, bu rakam Çin’in on yıllık sera gazları salımına denk düşüyor.

Sermaye ile sermaye birikimini mümkün kılan ekosistemlerin devamlılığı arasındaki çelişki yapısal nitelikte, bizatihi kapitalizmin işleyiş biçiminden neşet ediyor. İklim değişikliğinin parçası olduğu ekolojik krizin, “insanlığı” birleştirmek bir yana, mevcut hiyerarşi ve eşitsizlikleri pekiştiren bir katalizör rolü oynamasının nedeni bu.

Shell’in petrol ve doğalgaz gibi fosil yakıt yatırımlarında, 2023 için yüzde 10, 2024 içinse yüzde 7 oranında bir büyümenin söz konusu olacağı öngörülüyor. Aralarında Shell, Total Energies ve Chevron’un da bulunduğu büyük fosil yakıt şirketleri yeni petrol ve nedense “doğal” diye anılan fosil gaz kaynaklarının çıkartılması için 166 milyar dolarlık yeni yatırımları önlerine koymuş durumda.

Fosil yakıt şirketleri büyümeye, kârlarına kâr katmaya devam ediyor. Suudi Aramco şirketi 2022’de tam 161 milyar dolar kâr elde ettiğini açıkladı. Shell, aynı yıl 115 yıllık tarihinin en yüksek rakamı olan 40 milyar dolar kâra ulaştı. ExxonMobil ise 55 milyar dolarla Batılı petrol şirketleri arasında en büyük kârlılığa erişti.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimiyle başlayan savaş, enerji tedariki ve fiyatlarında yarattığı sorunlar nedeniyle yeni fosil yakıt kaynakları arayışını daha da kızıştırıyor. Daha bir hafta önce, Birleşik Krallık Başbakanı Rishi Sunak, “enerji güvenliğini” gerekçe göstererek, petrol ve doğalgaz rezervlerini “en üst sınıra” ulaştırmayı hedeflediklerini belirtti ve Kuzey Denizi’nde 100 yeni arama-çıkarma lisansı verdiklerini açıkladı. Petrol ve “doğal gaz” bir yana, kömür üretim ve tüketiminde dahi iklim değişikliğini önleme gayesiyle bir gerileme söz konusu değil. 2022’de, küresel kömür tüketimi yüzde 1,2 oranında artarak 8 milyar ton gibi yeni bir rekora ulaştı.

Yunanistan’ın en büyük adalarından Rodos’ta 19 Temmuz günü başlayan yangın günlerce söndürülemedi.

Hâkim sınıflar gezegenin bu yüzyıl içinde sanayileşme öncesine göre en az 2 ya da 2,5 derece ısınmasını göze almış görünüyor. Andreas Malm bu gidişatı şöyle özetliyor: “Mevcut durumun tek bir doğru tasviri olabilir: kontrolden çıkmış. Bu gezegeni yöneten sınıflar, ondan geriye kalanları fiziksel olarak mümkün olduğu kadar hızlı bir biçimde yakmaya kararlı ve henüz hiçbir şey –hiçbir şey– onları en ufak bir dereceye kadar dizginlemeyi bile başaramadı. Bütünüyle şeytani, cehennemi bir şekilde kontrolden çıkmış durumdalar.”[2]

Yıkım yoluyla sermaye birikimi

İklim krizinin derinleşmesi ve iklim inkârcılığının giderek savunulamaz bir tutum haline gelmesiyle dünya ekonomisinin tedricen de olsa fosilsizleştirilmesine dönük girişimlerin hız kazanacağına, daha “yeşil” ve “sürdürülebilir” bir ekonomik modelin ister istemez ete kemiğe bürüneceğine dair tüm “iyimser” senaryolar boşa çıkmış durumda.

Artık gün gibi ortada: İnsanlığı iklim krizi karşısında birleştirecek “evrensel” bir iklim politikası ham hayalden ibaret. Birleşmiş Milletler nezdinde her yıl gerçekleştirilen Taraflararası İklim Değişikliği Müzakereleri (COP) tam bir çıkmazda. Bu yılın kasım ayında Birleşik Arap Emirlikleri’nde gerçekleştirilecek COP28’in başkanlığını, aynı zamanda Abu Dhabi Ulusal Petrol Şirketi’nin CEO’su olan Sultan Al Jaber’in yapacak olması, durumun trajikomik vahametinin son örneği.

Bu durum teker teker sermaye aktörlerinin kötücüllüğü ya da vurdumduymazlığının eseri değil. Tersine, sermaye ile sermaye birikimini mümkün kılan ekosistemlerin devamlılığı arasındaki çelişki yapısal nitelikte, bizatihi kapitalizmin işleyiş biçiminden neşet ediyor. İklim değişikliğinin parçası olduğu ekolojik krizin, “insanlığı” birleştirmek bir yana, halihazırda mevcut yapısal güç hiyerarşisini ve eşitsizliklerini pekiştiren, daha da belirgin hale getiren bir katalizör rolü oynamasının nedeni bu.

Kapitalistlerin fosil yakıtlara doğrudan ya da dolaylı bağlı olan bu muazzam sermayeden “insanlık” ya da “dünya” için öyle kolayca vazgeçeceğine dayanan her “yeşil” senaryo giderek tehlikeli sıfatını daha fazla hak eden bir yanılsamadan başka bir şey değil. 

Chaudhary’nin “sağ kanat iklim gerçekçiliği” olarak tanımladığı ve iklim krizinin doğrudan ve dolaylı müsebbibi olan sömürü ve tahakküm yapılarının, bedeli ne olursa olsun var kalmasını hedefleyen eğilimi pekiştiren de bu.

Sermaye iklim değişikliğinin yol açtığı ve açacağı felâketlerin eşitsiz dağılacağını ve yanan bir dünyada da iyi kâr edebileceğini pekâlâ biliyor. İklim değişikliğini ele alan 2023 yapımı TV dizisi Extrapolations’ta, 2037’de Kuzey Kutbu’na dev bir kumarhane dikme peşinde olan, Miami’deki su taşkınları nedeniyle gerçekleştirilen yeniden inşa ve güçlendirme faaliyetlerinden muazzam kârlar elde eden müteahhit tiplemesi, sermaye aktörlerinin iklim krizini nasıl gördüğünün canlı bir betimlemesi. Aslında bu muhayyel müteahhit, “yıkım yoluyla sermaye birikiminin tipik bir örneği.

Kapitalizmin tarihi bize, sermaye birikim süreçlerinin neticesinde daha da yıkıcı hale gelmiş bir felâketin tam da sermaye birikim süreçlerini daha da derinleştirmek için bir fırsat olarak kullanılageldiğini gösteriyor. Bunun iklim krizi karşısında değişeceğini sanmak abesle iştigal.

Sermaye düzeni felâketi bir başka felâketle aşmakta, krizden fırsat çıkarmakta mahirdir. Sermayenin önüne çıkan her sınır onun için yeni bir başlangıç ve genişleme imkânıdır. Kapitalizmin krizler karşısındaki “yaratıcı” esnekliği, yeni pazarlar, yeni teknolojilerle felâketin ertelenmesi ya da sonuçları ancak daha sonraya ötelenebilen bir başka felâketle örtülmesi, bitimsiz bir felâketler silsilesine neden olur.

İklim kaderciliği ya da nihilizmi, Mark Fisher’in “kapitalist gerçekçilik” dediği eğilimin uzantısı. Bu eğilim, kapitalizmin eko-yıkıcı eğilimlerini kabul eder görünse de kapitalizmsiz bir dünyayı tasavvur edemediğinden iklim felâketini bir kaçınılmazlık olarak kabul ediyor. Ekolojik mücadeleleri, iklim adaleti hareketini gereksiz, hatta anlamsız addediyor.

Hâkim sınıf açısından üretim süreç ve ilişkilerinin olası fosilsizleştirmesi, yüzlerce milyar dolarlık petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtların toprağın ve denizin altında bırakılması anlamına geliyor. Dahası, rafinerilerden boru hatları ve enerji santrallerine fosil yakıtlara bağlı devasa altyapıların işlevsiz hale getirilmesi demek oluyor. Yine fosil yakıtlara ve petrokimya endüstrisine doğrudan bağımlı üretim süreçlerinin sekteye uğramasını, devasa orduların adeta işlemez hale gelmesini gündeme getiriyor. Fosilsizleştirme, sermaye sınıfı açısından muazzam bir servetten gönüllü olarak ve hızlıca vazgeçmek anlamını taşıyor. Kapitalistlerin fosil yakıtlara doğrudan ya da dolaylı bağlı olan bu muazzam sermayeden “insanlık” ya da “dünya” için öyle kolayca vazgeçeceğine dayanan her “yeşil” senaryo giderek tehlikeli sıfatını daha fazla hak eden bir yanılsamadan başka bir şey değil.   

İklim kaderciliği

Ekolojik yıkım çağında doğayı ve yaşamı savunmak sermayeye karşı savaş açmayı zorunlu kılıyor. İzlandalı yönetmen Benedikt Erlingsson’un 2018 tarihli filmi Woman at War’da yerel ekosistemi korumak adına bölgesindeki bir büyük sanayi tesisine karşı sabotaj eylemlerine girişen bir kadının öyküsü anlatılır. Yaşadığı kasabada bir koro şefi olan Halla’nın kapitalist endüstriye karşı yürüttüğü bireysel savaş, devletin ideolojik ve baskı aygıtlarının tepkisini üzerine çeker. Halla’nın alüminyum fabrikasına karşı insanları seferber etmeye dönük kahramanca çabası aşılması güç büyük zorluklarla karşılaşır ve neticede bir çıkmaza girer.     

Halla gibi bizim de karşı karşıya olduğumuz meydan okumanın büyüklüğü, “iklim kaderciliği” ya da “iklim nihilizmi” olarak adlandırılabilecek bir görüşün, hiç değilse okuryazar kamuoyunun bir bölümü nezdinde giderek yaygınlaşmasına neden oluyor. Bu eğilimin önemli temsilcilerinden Roy Scranton’a göre, ekolojik yıkım karşısında günümüzde yapılabilecek tek şey kalmıştır:

Uygarlığımızın zaten yok olmuş olduğunu kabul etmek. Durumumuzla yüzleşip kendimizi kurtarmak için artık yapabilecek bir şeyimizin kalmadığını çabucak kabul etmek, yeni gerçekliğimize tevazu ile alışmaya da o kadar çabuk başlamak.[3]

İklim değişikliği basitçe bugünkünden şu ya da bu ölçüde daha sıcak bir gezegen anlamına gelmiyor. İklim krizi derinleştikçe, dünya sistemindeki ani kırılmalar ve ekosistemlerin ardışık çöküşü dünya üzerindeki milyonlarca insanın hayat koşullarında büyük ve sarsıcı değişimlere neden olacak.

Scranton’a göre, “iklim aktivizminin politik nafileliği” artık kabul edilmelidir. “Küresel Kuzey’de yaşayan bizleri” araba kullanıp uçağa binmekten, et yemekten, ısıtıcılar ve klimalar kullanmaktan, kolay tüketime dayanan sürdürülemez yaşamlarını sürdürmekten hiçbir şey alıkoyamaz:

İklim değişikliğiyle mücadelemizdeki asıl sıkıntı, uygun yasalar çıkarmak, karbona doğru fiyat biçmek, insanların fikrini değiştirmek ya da kamuoyu oluşturmakla çözülebilecek bir sıkıntı değil. Herkes zaten her şeyin farkında. Sıkıntı, sıkıntının büyüklüğünde.[4] 

“California’daki Ölüm Vadisi’nin yeni bir sıcaklık rekoru beklentisindeki turistlerin akınına uğraması, iklim nihilizminin iklim felâketini adeta seyirlik, tüketime dönük bir nesne haline getirmesinin ifadelerinden biri.”

Jonathan Frazen, iklim kaderciliği ya da kötümserliğinin bir başka temsilcisi. Ona göre, “insan doğası”nı bugünden yarına değiştiremeyeceğimiz için iklim krizini durdurabilmek, onun felâketli sonuçlarını engelleyebilmek mümkün değilmiş gibi görünür:

Felâketin önlenebilir olduğunu ummaya devam edebilir ve dünyanın eylemsizliğinden ötürü daha sinirli veya öfkeli hissedebilirsiniz. Ya da felâketin geldiğini kabul edebilir ve umut sahibi olmanın ne demek olduğunu yeniden düşünmeye başlayabilirsiniz.”

Frazen gibi iklim kötümserlerine göre iş işten geçeli çok olmuştur. “İklim kıyameti” artık kaçınılmazdır; onu durdurmaya çalışmaktansa onun zorlu koşullarına hazırlanmak, ona uyum göstermek gerekir.  

Jem Bendell de Deep Adaptation adlı kitabında felâketin kaçınılmazlığından hareket ediyor. Ona göre, yıkım maddi üretim ilişkilerinin bir sonucu olmaktan çok “değerlerle” ilgili. İklim krizinin felâketli sonuçlarıyla karşı karşıya kalmak, kanser olduğunuzu öğrenmek gibidir. Bizi mevcut ekonomik, toplumsal ve siyasal yapıların dönüştürülmesi gibi zorunluluklarla karşı karşıya bırakmaktan çok hayatta neyin değerli, neyin değersiz olduğuna dair içsel bir yeniden değerlendirmeye sevkeder. Bu tip bir kavrayışta, “Siyaset ortadan kaybolur ve yerini, bireyin olabileceklerin en kötüsünü kabullenerek buna etik yanıtlar geliştirmeye dönük psikolojik kapasitesi alır.” 

Önümüzde, “bütün sınıf savaşlarının anası” var. Geçmişe göre çok daha kapsamlı bir “görevler” bütünüyle karşı karşıyayız: Küresel ısınmayı sanayi öncesi döneme kıyasla 1,5°C ile sınırlamak için, emperyalist ülkelerdeki tüm üretim aygıtının, ulaşım ve tedarik sistemlerinin ve toplumsal yeniden üretimin tamamen dönüştürülmesi gerekiyor.

İklim kaderciliği kolaylıkla bir tür iklim nihilizmine de dönüşebiliyor. Felâket karşısında çaresizlik yerini felâketin yüceltilmesine, hatta felâketten tüketimci bir haz almaya yönelebiliyor. Dünyanın en sıcak noktalarından biri olarak kabul edilen ve son yıllarda sık sık sıcaklık rekorlarıyla anılan California’daki Ölüm Vadisi’nin (Death Valley) yeni bir sıcaklık rekoru beklentisindeki turistlerin akınına uğraması, iklim nihilizminin iklim felâketini adeta seyirlik, tüketime dönük bir nesne haline getirmesinin ifadelerinden biri.

Maximiliano E. Korstanje, bu durumu, yani felaketin tüketilmesini ve ölümün başlı başına bir meta haline gelişini günümüz kapitalizminin belirleyici bir özelliği olarak tanımlayıp ona, Yunanca ölüm anlamına gelen thanatos kelimesinden hareketle, “thana-kapitalizm” adını veriyor. Thana-kapitalizm çerçevesinde ekolojik yıkım gibi bir tehdidin nedenleri ortadan kaldırılmak bir yana, bunlar eğlencelik bir “gösteriye” dönüştürülür.[5]

California, Ölüm Vadisi

İklim kaderciliği ya da nihilizmi, Mark Fisher’in “kapitalist gerçekçilik” dediği eğilimin uzantısı aslında. Bu eğilim, kapitalizmin eko-yıkıcı eğilimlerini kabul eder görünse de kapitalizmsiz bir dünyayı tasavvur dahi edemediğinden iklim felâketini bir kaçınılmazlık olarak daha baştan kabul ediyor. Dolayısıyla, ekolojik mücadeleleri, iklim adaleti hareketini daha baştan gereksiz, hatta anlamsız addediyor.

Günümüzde nasıl (Frederic Jameson’ın deyişiyle) dünyanın sonunu tahayyül etmek kapitalizmin sonunu tahayyül etmekten daha kolaysa, iklim kadercileri için de ölmekte olan bir dünyada “ölmeyi öğrenmek” mücadele etmeyi öğrenmekten daha kolaydır. Tam da bu nedenle, Andreas Malm’ın ifadesiyle, “iklim kaderciliği sadece piramidin en tepesindekiler içindir”, bu anlamda “bir burjuva lüksüdür”.[6]    

İklim kötümserliği ya da nihilizminin panzehiri “insanlığın” iklim krizi karşısında birleşip eninde sonunda doğru yola gireceğine, büyük siyasal ve sosyal çatışmalar yaşanmadan bilim insanlarının öncülüğünde sorunu çözeceğine dair kof iyimserlik değil elbette. Böyle bir “iyimserlik”, iklim kriziyle doğrudan bağlantılı toplumsal sömürü ve tahakküm ilişkilerine dair bir sözü olmayan, mevcut ekolojik yıkımı depolitize eden yaklaşımın bir ürünü çoğu zaman. 

İklim iyimserliğini irrasyonel olduğu kadar tehlikeli bir eğilim olarak tanımlayan Jag Bhalla’ya göre, iklim krizine dair iyimserliğin ardında “elitlerin hiçbir fedakârlıkta bulunmamasını” esas kabul eden ve gezegenin yoksullarının acısını hesaba katmayan açık bir sınıf tutumu var. 

Dolayısıyla, mesele iyimserlik de kötümserlik de değil. Richard Seymour’un deyişiyle, “Tek başına felâketçilik, insanları en dar ufuklara sahip bir hayatta kalma zihniyetine geri çekilmeye yönlendirebilir: dünyaya karşı ‘ben ve benim olan’ı tahkim etmek. Kamuoyunu ‘ilham verici’, bir ‘yapabiliriz’ retoriğiyle nazikçe okşamak da yeterli değil: İnsanlar korkmakta haklı ve iktidardaki herhangi birinin ciddi bir şekilde krizi karşılama niyetinde olduğundan şüphe duyuyor.”

“Tüm sınıf mücadelelerinin anası”

İklim değişikliği basitçe bugünkünden şu ya da bu ölçüde daha sıcak bir gezegen anlamına gelmiyor. Dünya sistemindeki kırılmalar, ekolojik kriz ve devam eden iklim felâketi, bir önceki dönemin güç ilişkilerinde büyük sarsıntılara neden olacak, mevcut politik ve sosyal tartışmaların temellerini alt üst edecek bir süreç. Sadece artan sıcaklıklarla değil, kimyasal-plastik kirliliğiyle, monokültür tarımın neden olduğu toprak kirliliği ve verimsizleşmesiyle, ormansızlaşmayla, azot döngüsünün kırılmasıyla, okyanusların asitlenmesiyle karakterize olan ekolojik yıkım çağının kapitalizmi, istikrarsızlık ve belirsizliklerle dolu yeni bir dönem anlamına geliyor.

Belki de bu dönemi Max Haiven’in sözleriyle tarif etmek en iyisi: “Neoliberal karşı devrimin üzerinden neredeyse yarım asır geçtiği bugün, dünyamızın büyük bir kısmı harabeye döndü, ya da belki daha doğrusu, kölelerin ele geçirilmesi ve ‘yeni dünyanın’ işgaliyle başlayan gezegenin yıkımı, şimdilerde korkunç sona yaklaşıyor.”

İklim krizi derinleştikçe, dünya sistemindeki ani kırılmalar ve ekosistemlerin ardışık çöküşü dünya üzerindeki milyonlarca insanın hayat koşullarında büyük ve sarsıcı değişimlere neden olacak. Yakın geçmişin sosyal demokrat ya da ana akım yeşil siyasal projelerinin bu felâketle ve krizle damgalanmış yeni çağın koşullarına ayak uydurabilmesi mümkün değil. Bu siyasal akımların evrimci siyasal stratejilerine kaynaklık etmiş istikrarlı koşulların yerinde daha şimdiden yeller esiyor

Ekolojik çöküş ve iklim krizinin burjuva siyasal mimarisinde küresel ölçekte neden olacağı sarsıntılara ve sermaye sınıfının bu duruma karşı muhtemel yanıtına dair hiçbir yanılsamaya kapılmamak gerek. Phil Hearse’ün deyişiyle, “Kapitalist sınıfın bakış açısından iklim felâketi, ancak kendilerini askeri-polisiye aygıtlara dayandıran ve milliyetçilik, etnisite veya ırkçılık temelinde kitlesel seferberlik girişimlerinde bulunan otoriter diktatörlükler tarafından üstesinden gelinebilecek türden bir toplumsal istikrarsızlık ve altüst oluş yaratacaktır.

Hearse aslında Christian Parenti’nin bundan on küsur sene evvel Tropics of Chaos başlıklı çalışmasında “silahlı cankurtaran sandalı politikası” diye tanımladığı eğilimi hatırlatıyor. Parenti şöyle diyordu: “Gelişmiş ekonomilere sahip güçlü devletlerin yabancı düşmanlığı, ırkçılık, polis baskısı, gözetim ve militarizm politikalarına yenik düşerek kendilerini, dünyanın geri kalanı çöküşe sürüklenirken birer kale toplumuna çevirmeleri gibi gerçek bir risk söz konusu.[7]

Son yıllarda küresel kuzey’de gündeme göçmen politikaları, Parenti’nin andığı o “silahlı cankurtaran politikası” riskinin, yani ekolojik yıkımın etkisiyle bir küresel apartheid rejiminin ete kemiğe bürünmesi tehlikesinin ne kadar yakın, ne kadar gerçekçi olduğunu ortaya koyuyor.

Devrimci sosyalistler ekolojik yıkım çağında devasa bir meydan okumayla karşı karşıya. Önümüzde, Jonathan Neale’in deyimiyle, “bütün sınıf savaşlarının anası” var. Bu büyük mücadelenin eşiğinde, 20. yüzyıldan tevarüs edilmiş stratejik hipotezlerin hızla içinde bulunduğumuz ardışık felâketler çağına adapte edilmesi gerekiyor.

Neil Faulkner günümüzde hâkim olan siyasal ve sosyal güç ilişkilerini “stasis” kavramıyla izaha çalışıyor. “Stasis” bir yandan ayaklanma, iç savaş, toplumsal ve sınıfsal mücadelelerini akla getirir, diğer yandansa siyasi bir çıkmazı, bir kilitlenme, tıkanma durumunu. Bu ikili anlam yükü nedeniyle “stasis” güncel küresel durumu açıklayıcı bir tabir.

Dahası, geçmişe göre çok daha kapsamlı bir “görevler” bütünüyle karşı karşıyayız: Küresel ısınmayı sanayi öncesi döneme kıyasla 1,5°C ile sınırlamak için, Çin dahil olmak üzere, emperyalist ülkelerdeki tüm üretim aygıtının, ulaşım ve tedarik sistemlerinin ve toplumsal yeniden üretimin tamamen dönüştürülmesi gerekiyor. Küresel ölçekte muazzam büyüklükteki kitle hareketlerinin, üretim aygıtının büyük bölümünün tarihsel olarak benzeri görülmemiş bir dönüşümünü ve yapısökümünü zorlayacak kapasiteye sahip olmalı.

Küresel kapitalizmin iklim krizini aşma/sınırlandırma konusundaki müteselsil başarısızlığının yarattığı “hayal kırıklığı” ve ekolojik krizi giderme kapasitesinin giderek daha fazla sorgulanır olması, ekoloji hareketinin değişik kesimlerinde bir strateji tartışmasına ve radikalleşmeye neden oluyor.

Mütevazı reformların, küçük çaplı değişimlerin, aşamalı ve zamana yayılmış azaltımların, bireysel yaşam tarzı değişikliklerinin yeryüzü iklim sistemini sabitleyemeyeceği, ekolojik krizi önleyemeyeceği görüşü ekoloji hareketinin çeşitli bileşenlerinde ağırlık kazanıyor ve hareketin tümünü radikalleştiriyor. İnsanlığın doğayla ilişkisinde topyekûn ve ivedi bir değişimi imleyen ekolojik bir devrimin krizden çıkışın yegâne yolu olduğu, artık çok daha güçlü bir biçimde vurgulanıyor.

Ancak, buna karşın siyasal ve sosyal güçler dengesi eko-yıkıcı sermayeyi durdurmak için henüz müsait değil. Geçmiş yenilgilerin yükü hâlâ sırtımızda. Yapmamız gerekenlerle şu an yapabildiklerimiz arasındaki o muazzam uçurumu hızla kapatabilmemiz gerekiyor.

“Stasis”

Bu olumsuz ahval ve şerait, Naomi Klein’ın belirttiği bir senkronizasyon sorunu ya da yanlış zamanlamanın sonucu olarak değerlendirilebilir: “İklim değişikliği, insanlığın hiçbir zaman gerçekleştiremediği düzeyde kolektif eylem gerektiren kolektif bir sorundur. Buna karşın ana akım bilince, her türden kolektivite fikrine karşı yürütülen ideolojik bir savaşın tam ortasında girmiştir.

Klein’a göre, bu zamanlama sorunu, karşı karşıya olunan krize doğru yanıtlar geliştirmeye engel olan büyük bir talihsizliktir. İklim krizi şirketlerin gücünü kırmayı, onları amansız bir kamusal denetim altına almayı gerektirirken bunun tam tersi gerçekleşmiş, piyasa üzerindeki her türlü denetimin tu kaka edildiği bir dönemde sökün etmiştir.

Cûdi ormanları cayır cayır yanarken devlet müdahale edilmesine izin vermedi (Temmuz, 2023)

İklim krizine yanıt vermek için planlamaya, daha etkili ve güçlü kamusal hizmetlere, piyasanın dizginlemesine ihtiyaç duyulurken rüzgâr tam tersi yönde esmiş, neoliberal karşı devrimle deregülasyon, finansallaşma ve piyasanın mutlak hâkimiyeti geçerli olmuştur. “İklim değişikliğine dair zamanlama hatası budur ve bu durum sadece türümüzü değil, potansiyel olarak gezegendeki diğer tüm canlı türlerini de etkilemektedir.

Neil Faulkner günümüzde hâkim olan siyasal ve sosyal güç ilişkilerini antik Yunancadan devraldığı “stasis” kavramıyla izaha çalışıyor. “Stasis” sözcüğü birbiriyle çelişkili iki duruma işaret eder.  Bir yandan ayaklanma, iç savaş, toplumsal ve sınıfsal mücadelelerini akla getirir, diğer yandansa siyasi bir çıkmazı, siyasal güç dengelerinde bir kilitlenme, tıkanma durumunu. Bu ikili anlam yükü nedeniyle “stasis” tam da güncel küresel durumu açıklayıcı bir tabir olarak değerlendirilebilir.

Bir yanda kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerinin kışkırttığı çelişkiler dünyadaki yaşamı tehdit eder hale getirmiştir. Ancak, diğer yanda, “kapitalist gerçekçilik”, yani kapitalizme bütünsel bir alternatifin imkânsız olduğuna dair kanaat hâlâ yerli yerinde durmaktadır.

En olası senaryo hızlanan iklim ve çevre krizinin sınıf mücadelesini ve siyasi kutuplaşmayı her yerde yoğunlaştırmasıdır. Bu süreç, dünya ısısının sanayi öncesine göre 1,5 derece artış eşiğine doğru ilerlerken derinleşecek ve bu eşiği geçtikten sonra da devam edecek. Ekolojik yıkım, mevcut sömürü ve tahakküm yapılarıyla iç içe geçerek ilerleyecek.

Bir tarafta sermayenin çoklu krizleri dünyanın dört bir yanında büyük toplumsal mücadeleleri, ayaklanmaları, “sosyal patlamaları” kışkırtmakta, diğer taraftansa bu mücadeleler küresel düzeyde güçler dengesinde anlamlı değişiklikler yaratacak kesafete bir türlü erişememektedir.

Sermayenin yıkıcı güçlerini durduracak bir devrim varoluşsal bir zorunluluk haline gelmiştir. Ancak, Marx’ın tabiriyle, “devrim partisi”, henüz “düzen partisi”ni alt edecek örgütlenmeye, seferberlik kapasitesine ve koordinasyona sahip değildir. Dolayısıyla, alternatif bir geleceğe giden yol tıkalı kalmaya devam etmektedir.

Önümüzdeki dönem, giderek yoğunlaşan kutuplaşma ve toplumsal ve siyasal çatışmalarla karakterize olacak. Fosil yakıtlardan bir tür yumuşak, evrimsel, sağduyulu geçiş yoluyla vazgeçilebileceğine dair her türden yanılsama hızla bir tarafa bırakılmalı. 

Bir “geçiş” ya yoğun kutuplaşma ve mücadele yoluyla gerçekleşecek ya da hiç gerçekleşmeyecek. Yangınların, sellerin, kuraklıkların, kıtlıkların ve kitlesel göçün kaçınılmazlığı göz önüne alındığında, artan bir siyasal ve sosyal istikrarsızlıkla, burjuva siyasal mimarisinin küresel ölçekte kırılganlaşmasıyla karşılaşmamız olasıdır.

Kai Heron ve Jodi Dean’in belirttiği gibi, “İsyanlar gerçekleşecek. Devrim gündemdedir. Devleti ele geçirmek ve enerjinin, üretimin ve toplumun radikal bir biçimde yeniden yapılanmasına yön vermek için bu fırsatları kullanabilecek örgütsel gücü inşa etmeliyiz.

Geleceği kestirebilmek elbette mümkün değil. Hiçbirimiz müneccim değiliz. Ancak, en olası senaryo hızlanan iklim ve çevre krizinin sınıf mücadelesini ve siyasi kutuplaşmayı her yerde yoğunlaştırmasıdır. Bu süreç, dünya ısısının sanayi öncesine göre 1,5 derece artış eşiğine doğru ilerlerken derinleşecek ve bu eşiği geçtikten sonra da devam edecek. Ekolojik yıkım, mevcut sömürü ve tahakküm yapılarıyla iç içe geçerek ilerleyecek, halihazırda geçerli eşitsizlik ve tahakküm ilişkilerini muhtemelen daha da pekiştirecek.

Akbelen’de kömür çıkartmak için orman katliamına girişen güçlere karşı verilen büyük mücadele bu savaşın bir parçası. “Emeğe ve doğaya karşı açılmış ‘iç savaşın’ en çetin muharebelerinden birisi, Akbelen’de yaşanıyor. Sermaye rejimi ile emek, çırılçıplak vuruşuyor.” Bu savaşı kazanmaya mecburuz.

Tam da bu nedenle ekoloji mücadelelerini, sosyalist hareketin genel stratejik mülahazalarıyla rabıtası sınırlı toplumsal mücadele alanları olarak değerlendiren geleneksel dar yaklaşımdan süratle sıyrılmak gerekiyor. Aynı şekilde, çevre mücadelelerinde de zaman zaman hâkim olabilen “ekolojik indirgemecilikten”, yani çevre mücadelelerini diğer siyasal ve toplumsal mücadele ve direnişlerden koparan “saf” çevrecilikten uzaklaşmak gerekiyor.

Nancy Fraser’ın vurguladığı gibi, “kapitalizmin ekolojik çelişkisi sistemin diğer kurucu irrasyonellik ve adaletsizliklerinden öyle temiz bir biçimde tefrik edilemez. Tek konulu çevreciliğin indirgemeci ekolojist perspektifini benimseyerek bu ikincileri göz ardı etmek, kapitalizmin ayırt edici kurumsal yapısını ıskalamak anlamına gelecektir.[8]   

Akbelen direnişinden (Temmuz, 2023). Foto: Diyar Saraçoğlu

İklim krizi ve ekolojik yıkımla mücadele, sosyalist toplumsal dönüşüm hedefinin tam merkezinde yer alan stratejik bir meseledir artık. John Molyneux’nun deyişiyle, “Hareket, yalnızca iklim değişikliğini nasıl önlediğimiz veya durdurduğumuzla değil, aynı zamanda onun yıkıcı etkileriyle nasıl başa çıktığımızla da ilgilenmek zorunda kalacak: barbarlıkla mı, dayanışmayla mı? Kapitalizm, tüm biçimleriyle giderek barbarlığa dönüşecek. Yalnızca sistem değişikliği, kapitalizmin yerini sosyalizme bırakması, işçi sınıfı ve insan dayanışmasına dayalı bir yanıta izin verecek.

Yaklaşan fırtına biz istesek de istemesek de tıpkı 19. yüzyılın ortasında Amerika’da, 20. yüzyılın başında Rusya’da olduğu gibi, giderek bir “iç savaş” görünümü alacak, yani devasa toplumsal mücadeleler olarak cereyan edecek. Ekolojik çöküşün farklı tezahürleri mevcut sömürü ve tahakküm biçimlerini daha da derinleştirecek.

Bu durum ister istemez itiraz ve direnişleri çoğaltacak. Akbelen’de kömür çıkartmak için orman katliamına girişen güçlere karşı verilen büyük mücadele işte bu savaşın bir parçası. Bahadır Özgür’ün belirttiği gibi, “emeğe ve doğaya karşı açılmış ‘iç savaşın’ en çetin muharebelerinden birisi, Akbelen’de yaşanıyor. Sermaye rejimi ile emek, çırılçıplak vuruşuyor.” Bu savaşı kazanmaya mecburuz. 


[1] David Wallace-Wells, The Uninhabitable World Life After Warming, Tim Duggan Books, New York, 2019, s. 7-8.  

[2] Andreas Malm, “Introduction”, Property Will Costs Us the Earth Direct Action and the Future of the Global Climate Movement içinde, Verso, Londra, 2022, s. 30.

[3] Roy Scranton, Ölmeyi Öğrenmek: Uygarlığın Sonu Üzerine Düşünceler, çev. Deniz Tortum, Edebi Şeyler, İstanbul, 2019, s. 17.

[4] Scranton, age, s. 61.

[5] Maximiliano E. Korstanje, Terrorism, Technology and Apocalyptic Futures, Palgrave Macmillan, 2019.

[6] Andreas Malm, How to Blow Up a Pipeline Learning to Fight in a World on Fire, Verso, Londra, 2021, s. 88-105.

[7] Christian Parenti, Tropic of Chaos Climate Change and the New Geography of Violence, Nation Books, New York, 2011, s. 32.

[8] Nancy Fraser, Cannibal Capitalism How Our System Is Devouring Democracy, Care, and the Planet -and What We Can Do About It, Verso, Londra, 2022, s. 91.

^