KURT VONNEGUT ANLATIYOR

11 Nisan 2022
SATIRBAŞLARI

Bagombo Snuff Box hakikaten son kitabınız mı? Cidden yazmayı bırakıyor musunuz?

Kurt Vonnegut: Aslında bir kitabım daha var, ama yayıncı bulamıyorum, kimse basmak istemiyor, modası geçmiş bir konu diyorlar. Dolayısıyla, Bagombo Snuff Box son kitabım olacak herhalde. Elimde yayıncı yayıncı dolaştırdığım kitap ise O.J. Simpson’la olan aşk ilişkime dair.

Öyle bir kitaba yayıncı bulmak zor tabii…

Evet, onun kim olduğu unutuldu bile. O kadar uzun zaman oldu ki. Olay Buffalo’da başlamıştı, maçtan sonra soyunma odasına gittiğimde. Futbol topumu imzalamasını istemiştim. Fakat bunun bir işaret olduğunu bilmiyordum.

Neyin işaretiymiş?

Bir aşkın başlangıcının işareti.

Ta 1973’te, “artık düşünmekten usandım” demiştiniz, “çünkü bir faydası olmuyor” Kendinizi emekliye ayırmanızda bu tavrınızın da payı var mı?

E tabii. Camus ya da Sartre, ikisinden biri demişti ki, “teknoloji dolayısıyla artık tarihi biz yapmıyoruz, tarih kendi kendine oluyor. Yeni silahlar, yeni iletişim araçları filan… Artık oynamak istemiyorum. Genç bir adamken bu oyun hoşuma gitmişti. Artık gitmiyor.

Roman yazmayı bırakıp kendinizi sadece tiyatro oyunlarına adayacağınızı söylemiştiniz bir seferinde…

Birkaç tane yazdım da. Tiyatro oyunlarının iyi tarafı şu: Kuliste sigara içebiliyorsun.

Başka yazarlarla işbirliği yapmanız söz konusu oldu mu hiç?

Hayır, bu meslek yalnızlık mesleğidir. Jack Kerouac’la tanışmıştım son yıllarında. Truman Capote’u da yolun sonundayken tanımıştım. İkisi de yapayalnızdı.

Truman Capote’la bir ara Long Island’da komşu olmuştuk. Hiç arkadaşı kalmamıştı, çünkü onlar hakkında yazmaya başlamıştı. Her öğleden sonra evime gelirdi –havuz var diye. Votkayla portakal suyunun yerini de biliyordu.

Özellikle de Kerouac…

Evet.

Onunla yollarınızın kesiştiğini bilmiyorduk.

Tesadüfen tanıştık.

Kitaplarınızı okumuş muydu?

Sanmıyorum. Truman Capote’un da okumadığına eminim ama. Bir ara Long Island’da komşu olmuştuk. Hiç arkadaşı kalmamıştı, çünkü onlar hakkında yazmaya başlamıştı. Her öğleden sonra evime gelirdi –havuz var diye. Votkayla portakal suyunun yerini de biliyordu.

Kerouac hayatının son döneminde çok demoralizeydi…

Kızgındı, çünkü fena kazıklanmıştı. TV’de hit olan Route 66 onun On The Road’undan (Yolda) apartılmıştı.

İkinci Dünya Savaşı’na katılmamış olsaydınız yine de yazar olur muydunuz?

Gazeteci olmak istiyordum. Fakat savaştan sonra antropoloji okudum, insanoğlunun bilimini yapmak önemli gelmişti bana. Gazetecilik yapma arzum sürüyordu ama, ortada iş yoktu. Savaşa giden gazeteciler geri dönüyordu, savaş sırasında onların yerine işe alınanlar da çok başarılıydı. Dolayısıyla, basında istihdam fazlası vardı.

Siz de General Electric’te reklam yazarlığı yaptınız, sonra da roman yazmaya başladınız. Bu arada Saab otomobillerinin distribütörlüğü ve gönüllü itfaiyeciliğiniz var… Bu tecrübelerin yazarlığınıza faydası oldu mu?

Bunların hepsi gerçek. Savaşta piyade olduğum için de, öğretmenlik yaptığım için de memnunum. Çünkü bir sürü şeyi tahayyül etmeme gerek yok. Bir otomobil satıcısı nasıl olur diye tahayyül etmeme gerek yok, çünkü bizzat otomobil satıcısıydım.

Bu çok eğlenceli bir tecrübe olmalı…

ABD’deki üç Saab satıcısından biriydim. O günlerde böyle bir şey için başvuruda bulunmak yeterliydi. Beş arabanın parasını yatırmıştım. Benim Saab satıcılığım bir başarı öyküsüdür, zira iki yılda sadece 35 bin dolar batırdım.

İlk öykülerinizin büyük bir bölümü teknoloji, materyalizm ve “ilerleme” kavramı gibi temaları işliyordu. Bugünlerde, teknolojiye düşkünlüğümüzle, ilerlemeye olan kör inancımızla sanki 1950leri yeniden ya­ şıyoruz gibi. Ne dersiniz?

O öyküleri yazdığım sıralarda teknolojiyle bu denli kuşatılmamıştık. O zamanlar televizyon bile yoktu. Televizyon sayesinde kendimize dost ve akraba kiralıyoruz. Diyelim gecenin üçünde uykunuz kaçtı, TV’yi açtığınızda dost ve akrabalarla buluşuyorsunuz. Ve onların sizi sevdiğine hiç şüphe yok.

Kilgore Trout elbette benim alter egom. Ama aynı zamanda İsa’nın da izdüşümü. Tek fark Kilgore Trout’un çarmıha gerilmemiş olması. Günahlarımızdan arınmak için çarmıha germedik ama, ona yaşamaya değmez bir hayat yaşattık.

Bunun insanların hayatında yarattığı etki nasıl bir şey?

Doğrusunu isterseniz, TV’deki dost ve akrabalarımız, gerçek dost ve akrabalarımızdan daha iyiler. Hiç olmazsa ağrımızı dindiriyorlar, rahatlatıyorlar.

Gençliğe sinizm ve karamsarlık aşılamakla eleştiriliyorsunuz…

Milli Kütüphane’de bir konuşma yapmaya davet edilmiştim. Bu, kraliyet ailesinin konuğu olarak Buckingham Sarayı’na davet edilmek gibi bir şey. Konuşmam gayet iyi gidiyordu, yaptığım esprilerin hedefe ulaştığını düşünüyordum. Derken, Orta Avrupalı gibi giyinmiş birisi söz istedi. Belli ki komünist rejim altında kötü günler geçirmişti. Dedi ki: “Bir gençlik lideri olarak dünyanın en harika milleti hakkında böyle kötü yorumlar yapma hakkını nereden alıyorsunuz? Aklım şaştı, hemen kürsüyü terkettim.

Ve bir süre hiç konuşmadınız…

Evet, konuşmadım. Ama burası hakikaten boktan bir ülke. (gülüyor)

1972’de, Amerika’da gerçekte iki siyasi partinin olduğunu söylemiştiniz: Kazananlar ve kaybedenler. Bugün de durum pek farklı değil herhalde…

Hayır. Hillary Clinton senatör adayı olduğuna göre, değişen bir şey yok. Bayan Clinton’ın senatör adayı olmasının sebebi, şöhretli biri olması; şöhretini de ihanete uğramış bir zevce olmasına borçlu.

Şampiyonların Kahvaltısının kahramanı Kilgore Trout’un sizin “alter ego”nuz olduğu söyleniyor. Doğru mu bu?

Elbette. Ama o aynı zamanda İsa’nın da izdüşümü. Tek fark Kilgore Trout’un çarmıha gerilmemiş olması. Günahlarımızdan arınmak için çarmıha germedik ama, ona yaşamaya değmez bir hayat yaşattık.

Onu niye yarattınız?

Bilmem. Benim kariyerim kayak yapmak gibi bir şeydi. Düşünmeye vakit yoktu. Tabii hesaplı-kitaplı bir edebi kariyer de olabilir. Ama benim kitaplarım çok şahsi şeylerdir.

Şampiyonların Kahvaltısının sinema versiyonunu nasıl buldunuz?

Ben kitabı yazdım, Alan Rudolph filmi yazdı. Bunlar birbirlerinden farklı sanat eserleri. İkisi de kendi ayakları üzerinde duruyor. Filmle benim bir alâkam olmadı.

Gördünüz mü?

Gördüm.

Beğendiniz mi?

Sorunuzu cevaplandırdım ya: Gördüm. (gülüyor)

Kitaplarınızın birçoğunda “dünyanın sonu” fikrini işlediniz. Bazen hakikaten dünyanın sonunun geldiğini düşünüyor musunuz?

Bu konuda bir yazı yazdım ama, kimse okumadı, çünkü kimse Playboy okumuyor. Antibiyotiklerin işe yaramadığını, devası olmayan bir hastalığın, AIDS’in ortaya çıktığını anlattım o yazıda. Gezegenin bağışıklık sistemi bizden kurtulmak istiyor.

Peki, biten binyılda sizi mutlu eden bir şey yok mu hiç?

Olmaz mı! insan haklarında büyük ilerleme kaydedildi. Beş milyon yıl sonra, kadınlar nihayet saygı görmeye başladı.

Roll, sayı 39, Şubat 2000

Fuh-kar-wee

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra antropolog olmaya kalkıştım, hatta Chicago Üniversitesi’nden bir de yüksek lisans diploması aldım. Bu büyük bir hataydı. Yerlilere katlanamıyordum. Çok enayiydiler! Fakat yine de çok tav olduğum bir kızılderili kabilesi var, “Fuh-kar-wee”ler. Ne yazık ki, bir fıkrada varlar sadece. Küçük kardeşim Bernie’den dinlediğim bir fıkrada. Fıkra şöyle: 19. yüzyılda göçebe bir Kızılderili kabilesi varmış, Amerika Birleşik Devletleri’nin süvarileri ve barış anlaşmaları tarafından anayurtlarından kovulmuşlar ve göçebe olmuşlar.

Eee?

“Kızılderili Masası”ndan bir dedektif, bu kabilenin geçici konaklama kampına gönderilmiş, gitsin kim olduklarını, daha doğrusu bir zamanlar kim olduklarını öğrensin diye. Kabilenin mensuplarına “siz kimsiniz demiş ve şu cevabı almış: Biz Fuh-kar-weeyiz.” “Kızılderili Masası” dedektifi bu ismin özel bir anlamının olup olmadığını soruşturmuş. Ve bu ismi yeni aldıklarını öğrenmiş. Birkaç gün önce vefat eden şeflerinin ağzından hiç eksik etmediği bir sözcükmüş bu. Her gün, günbatımında böyle dermiş: Where the fuh-kar-wee? (Nesi-kim-bir-yerdeyiz?)

Romalılar Where the fuh-kar-wee demezlerdi, ama diyebilirlerdi de. Onlar Quo Vadis” derlerdi.

Evet, nesi-kim-bir yerdeyiz? Hıristiyanların tarihin tekerleklerine taktığı kilometre saati 2000’i gösterir­ ken nesi-kim-bir yerdeyiz? Bu kim olduğunuza bağlı. İnsanın aklına otellerdeki asansörler geliyor. Bir planı vardır ve bir ok şu sözlere işaret eder: Buradasınız. Kendinizi tarif edin: Boyunuzu, kilonuzu, saç renginizi, göz renginizi, yaşınızı, ırkınızı veya etnisitenizi, ev adresinizi, medeni durumunuzu, çocuklarınızın sayısını ve yaşlarını, otomobilinizin markasını ve modelini, farkında olduğunuz sağlık problemlerinizi, şu anki işinizi ve herhangi bir kaza ânında kime ha­ ber verilmesi gerektiğini.

Şu şu yılda asansör bekliyor olmanın dışında, “ne-si-kim-bir” yerdeyiz?

Hıristiyan takvimini kullanan uluslar, biz de bunlardan biriyiz, neredeyse sırf eğlence olsun diye üçüncü binyılın başlangıçında nümerolog olmak üzereler. Nümeroloji eğlenceli ve sosyal bir batıl itikattır, tıpkı astroloji gibi. Paranoid şizofrenler için pek öyle değil tabii. Nümeroloji, Arap rakamlarının ondalık sisteme göre ve saat yönündeki hareketlerinin zaman zaman bize görmezden gelemeyeceğimiz okült mesajlar verdiğini öne sürer. 2000 olarak numaralanan bir yıl gaipten gelen haber bülteni değil de nedir?

Parti yapmak için bahanedir…

Kilometre saatinin biraz sapıtmış olması, partinin tadını kaçıramaz. Yani, İsa’nın İ.Ö. 5, 6 veya 7’de doğmuş olması keyfimizi kaçıramaz. İsa kendisinden birkaç yıl önce mi doğdu? Boşverin, mucizeler hanesine bir çentik daha atın, partiye devam. Beni “Fuh-kar-wee”yle tanıştıran küçük kardeşim Bernie diyor ki: Noel zamanı kesintisiz süren o manyakça alışveriş, ona palyaçolardan bir araba sopa yemişlik duygusu veriyormuş. Tahminim o ki, 2000 yılının tamamı bu duyguyu verecek. Belki de yanılıyorumdur. Allah biliyor ya, İsa istediği için değil, takvim öyle söylediği için kendimize ve iş yaptığımız insanlara ve sevdiklerimize bir sürü çerçöp alacağız. Millenium kol saatleri ve arabaları, sutyenler ve paçalı külotlar, tuvalet kâğıdı ve Coca Cola.

Düşmanınıza bir cep telefonu alsanız ne iyi olur. Onu kalabalığın içinde kimseyle temas etmeden, ama elindeki bir sabun kalıbı büyüklüğündeki bir nesneye homurdayan, fısıldayan, kükreyen, gülümseyen, öfkelenen, elini kolunu sallayan, hatta belki de onunla dans figürleri yapan bir gerzeğe dönüştürebilirsiniz.

Bilimkurgu yazarı Kilgore Trout’un –o da küçük kardeşim Bernie gibi sizlere ömür, ikisinin de toprağı bol olsun– yazdığı bir öyküde, dünyanın en güçlü ülkesinin karşı karşıya olduğu en büyük sorun, Başkan’ın Oval Ofis’te oral seks yapıp yapmadığıdır. Trout’un şimdi artık kapanmış olan Black Gartenbelt dergisinde yayınlanan öyküsünde, onun E.T.’leri, bugünlerin bir meselesini öngörmüşlerdi. Antibiyotiklerin leblebi gibi kullanılmasının sonucunda bakteriler, çaresi olmayan sayısız bulaşıcı hastalıklara dönüşecekti. Trout’un böcek gözlü antropologlarına göre, insanoğlunun suyu, havayı ve toprağı zehirlemesi üzerine gezegenin bağışıklık sistemi bu yaratığı def edecekti.

Evet, yakında gezegendeki petrol bitecek ve torunlarımıza devasa bir çöplük miras kalacak.
Fakat dinleyin: İ.S. 1932’de, ben 10 yaşımdayken, babam, Bernie, kızkardeşim Allie ve ben Indiana’da bir yerlerde yoldaydık. Ailemizin dört kapılı “Stude­baker sedan”ını babam kullanıyordu, annem neredeydi bilmiyorum. Annem nerede hâlâ bilmiyorum. Büyük ekonomik buhran sürüyordu. Babam bir mimardı ve sekreterini ve diğer elemanlarını işten çıkarmış, bürosunu da kapatmıştı. Ortada hiç iş yoktu. Borsa gümbürdemiş, bankalar batmış, insanlar tasarruflarını yitirmişti.

Nereye gittiğimizi hatırlamıyorum, öyle gidiyorduk. Derken, ortada gözle görünür herhangi bir sebep yokken babam otomobili yolun kenarına çekti.

Where the Fuh-kar-wee?

Babam bize kilometre saatini gösterdi. Tam 99.999.9’u gösteriyordu. 100.000’e sadece bir bolü 10 mil kalmıştı.

Nefes kesici bir andı.

Maceranın devamını dinlemek ister misiniz? Sanki Grand Canyon’un ucuna gelmiştik. Aman tanrım!

Vow! O wee!

Babam otomobili yeniden hareket ettirdi. Bir bölü 10 mil sonra, kilometre saati bütün o toksik dokuzları tarihin tuvaletine gönderdi.

Katarsis!

Onların yerini masum, ince, zarif bir 1 ve bütün o sıfırlar almıştı. Hayatın bozmadığı, el değmemiş, yepyeni gıcır gıcır sıfırlar.

Babam o kadar mutluydu ki, güldü de güldü. O dokuzlarla birlikte bütün dertleri, tasaları da yok olmuştu. Kilometre saati sayesinde kendini yeniden şanslı bir çocuk gibi hissetti. İstiridye misali dünyasında.

Tabula rasa.

Eğer o gün hâlâ buralarda olursam, tarihin Hıristiyan kilometre saati İ.S. 1999’u, takvimimiz de 31 Aralık’ı, dijital saatlerimiz de 23.59’u gösterdiğinde, benim ve Fuh-karwee kabilesinin bütün mensupları için de aynı şey olacak.

Hay allah kahretsin, boğuluyorum!

Ve sonra kokmuş geçmiş, tarihin tuvaletine gönderilecek.

2000 yılı gelecek ve bütün Fuh-kar-wee’ler, yaşları kaç olursa olsun, bir yetişkin olarak sürdükleri hayat ne kadar boktan olursa olsun, babamın uzun zaman önce Büyük Buhran günlerinde yaptığını yapacak: Deli gibi gülecekler ve tekrar kendilerini şanslı çocuklar gibi hissedecekler. Ve dünya onların istiridyesi olacak.

^