JORGE LUIS BORGES (1899 - 1986)

14 Haziran 2022
SATIRBAŞLARI

Merhaba mösyö Borges, beni kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.

Jorge Luis Borges: Bana kısaca Borges diye hitap edin. 80 yaşına geldim sayılır. Bütün dostlarımı kaybettim. Onları düşündüğüm zaman, hayaletleri düşünüyorum. Aslında, hepimiz hayaletiz, öyle değil mi? 1955’te gözlerimi kaybettim ve o zamandan bu yana gazete okumuyorum. İnsanlarla konuşma fırsatım olmuyor sık sık. Öyle olunca da, birisi benimle söyleşi yaptığında ona müteşekkir oluyorum. Ama her zaman önceden uyarıyorum: Ben fazla kategorik biriyim, hatta zaman zaman işi sevimsizliğe vardırıyorum galiba. Bu belki de çekingenliğime karşı bir tepkidir, çünkü söylediklerimden asla emin olamam. Bir şey söylerken yaptığım, bir ihtimal ileri sürmekten başka bir şey değildir. Dolayısıyla da, daha başlamadan önce “belki”, “muhtemelen”, “öylesi de imkânsız değil” gibi bazı şüphe deyişleri kullanmayı öneriyorum. Okuyucu bunları uygun gördüğü yerlere yerleştirecektir.

Duyduğunuz seslerin üzerine yüzler oturtabiliyor musunuz?

Hayır, böyle bir şey yapmaya ihtiyaç duymuyorum. Bir İngiliz düşünür, bütün fikirlerin, bütün duyguların sözle ifade edilebileceğini söylüyordu. Gözlerimi kaybetmemeyi tercih ederdim, ama ses öylesine şahsi bir şey ki, sizi görmüyor olmam çok büyük önem taşımıyor, insanlar arasında, açıklaması güç bir yakınlık, bir çekim var. Nesnelerle ilişkim daha problematik, çünkü nesneler konuşmuyor. Onlara sadece dokunabilirim. Heykeltraş olsam iyi olurdu. Tabii ki sizi görmeyi tercih ederdim, ama körlüğüme tahammül edebilmek için argümanlar bulmak zorundayım, öyle değil mi? Aksi takdirde, kendime merhametle yaklaşmam gerekirdi ki, bu da berbat bir durum. Bernard Shaw, merhametin, merhamet edeni de, merhamet uyandıranı da aynı derecede aşağıladığını söyler.

Bu stoacılık kendi kişisel durumunuzun bir sonucu mu, yoksa atalarınızdan bir miras mı? Çok cesur kişilerin olduğu bir subay ailesinden geliyorsunuz…

Büyükbabam general Borges, 1874 yılında, yerlilere karşı bir savaş sırasında öldü. Bütün öncü birliği öldürülmüş, beyaz atının üzerinde tek başına kalmış. Dörtnala düşmanın üzerine doğru atılmış ve kurşunlarla delik deşik olmuş. Bütün bunları söylüyorum ama, askerlerin cesur olduğunu varsaymak için hiçbir neden yoktur. Terfi etmek için bütün hayatı bir kışladan diğerine geçen ve strateji üzerine kafa yoran bir kişinin cesur olmaya ihtiyacı yoktur. Ve tabii ki, askerler yönetmek için yetiştirilmemiştir. Kumanda etme ve kendine itaat edilmesi fikri tamamen çocuksu zihniyete özgüdür. Diktatörlerin olgunluğa erişmemiş, gelişmemiş kişiler olmasını bu durum açıklıyor.

“Kaybolmalar”dan söz edildiğini duymuştum. Dostlarım bunların oradan oraya giden birtakım turistler olduğuna beni ikna etmişlerdi. Onlara inandım, Mayo meydanında toplanan anneler beni ziyarete gelinceye kadar. Biri kızının altı yıldan beri “kayıp” olduğunu anlattı. Bir daha asla kızını göremedi. Arjantinli subaylar kesinlikle deli, akıldışı.

İlginç. Soyağacınızdaki savaşlar ve şiddete rağmen, siz barışçı bir insansınız, şiddetten nefret ediyorsunuz ve bütün cümlelerinizde şart kipi kullanıyorsunuz. Acaba bu nedenle mi eserinizdeki suçlar, düellolar ve ihanetlerle içinizdekini dışavuruyorsunuz?

Daha önce hiç böyle düşünmemiştim. Bir şekilde, dedelerimin hafızası olmam mümkün. Belki de savaş ve şiddetten oluşan hayatlarını benim üzerimden silmeye çalışıyorlar.

Yazar olmayı ne zaman düşündünüz?

Kendimi bildim bileli. Yazmaya başladığımda üç ya da dört yaşındaydım. Anarşist bir psikolog olan babam, şiirin değerine, kelimelerin sadece bir iletişim aracı olmayıp, müzikal, büyülü ve karmaşık tınılar olduğuna beni uyandırmıştı. 24 yaşına geldiğimde bana okumaya devam etmemi, hakikaten ihtiyaç duyuncaya kadar yazmamamı tavsiye ediyordu. Ve özellikle de yayınlama konusunda acele etmememi. Kendisi bir roman yazmıştı, hiçbir zaman yayınlamadı. Temelde, yazar oldum, çünkü bu onun hevesiydi ve başaramamıştı. Onun bütün öğütlerine uydum. Bunu bir nostaljiyle söylüyorum, çünkü 1955’ten bu yana körlüğüm okumama engel oluyor. O yıl hayatımda çok temel iki şey oldu: Buenos Aires Ulusal Kütüphanesi’nin müdürlüğüne atandım ve aşağı yukarı aynı zamanlarda kör oldum. Elimin altında 200 bin cilt kitap… ve ben onları okuyamıyorum.

Babanızın hevesini gerçekleştirdiniz, ama tam olarak değil. Babanız hata yapmıştı. Bunu siz de kabul ediyorsunuz: Ficcionesin önsözünde, yirmi-otuz satırla özetlenebilecek bir şeyi beş yüz sayfaya yaymanın beyhude olduğunu söylüyorsunuz.

Aslında, çok fazla roman okumadım. Conrad, Dickens, Dostoyevski, Melville… ve herkes gibi Don Kişot’u okudum. Roman okuru olmaksızın roman yazmaya kalkmam mantıksız olurdu.

Hayat paradokslarla dolu. Size Cervantes ödülü verilmişti, oysa onun dili olan İspanyolcayı sevmiyorsunuz.

Ben asla öyle bir şey söylemedim! Bizde, İspanyolcada başka hiçbir dilde olmayan ve metafizikle olgusal olanı birbirinden ayıran “ser” ve “estar” fiilleri vardır. Sıfatlarımızda imrenilecek bir hareketlilik, cümle kuruluşlarımızda büyük bir elastikiyet var. İspanyollar dilleriyle ne kadar gurur duysalar yeridir. Ama konuşmayı bilmiyorlar. Sanki yabancı bir dil konuşurmuş gibi telaffuz ediyorlar.

Peki o zaman, İspanyolcayla aranızın iyi olmadığı yolundaki yaygın kanı nereden geliyor?

Beni söylemiş olabileceğim şeylerle değil de, yazdıklarımla değerlendirmelerini isterdim. Ya da bana söyletilenlerle değil, çünkü, çekingenlikten ötürü, bazen karşımdakinin dediğinin tersini söyleme cesaretini gösteremiyorum. Buna karşılık, yazı yazarken, insan sonsuza kadar düzeltme yapabiliyor. Aslında, bu kanı, Pablo Neruda’yla tek karşılaşmamızda, aramızda geçen bir konuşmadan kaynaklanıyor olabilir. İki saat boyunca birbirimizi şaşırtmaca oynadık. Bana şöyle söyledi: “İspanyolca yazılamaz.” Cevap verdim: “Haklısınız, bu nedenle de bugüne kadar hiç kimse İspanyolca yazmadı. Bunun üzerine, şöyle bir teklifte bulundu: “Niçin Fransızca ya da İngilizce yazmayalım ki? –İyi, ama bu dillerde yazmayı hak ettiğimize emin miyiz? Sonuçta, İspanyolca yazmaya devam etmeye razı gelmemiz gerektiğine karar verdik.

Birbiriyle anlaşamayan iki kişi arasında geçen bir konuşma olarak oldukça eğlenceli…

Neruda Latin Amerika’nın despot yöneticilerine karşı bir şiir yazmıştı, bunun birkaç kıtasını da ABD’ye ayırmıştı, ama Peron’la ilgili tek bir dize yoktu. Soylu bir öfkeyle dolu olduğu düşünülüyordu; halbuki, Arjantin’de hakkında açılan bir davayı düşünüyordu ve ülkemin hükümetinin canını sıkmak istemiyordu. Arjantinli bir kadınla evliydi ve Arjantin’de neler olup bittiğini çok iyi biliyordu, öyle değil mi? Ama, şiirinin başını derde sokmasını istemiyordu. Şili’ye gittiğimde, benimle karşılaşmamak için ortalıktan sıvıştı ve gayet de iyi yaptı. İnsanlar bizi karşı karşıya getirmek istiyordu. O Şilili komünist bir şairdi, bense, Arjantinli muhafazakâr bir şair, komünistlere karşıydım.

Terfi etmek için bütün hayatı bir kışladan diğerine geçen ve strateji üzerine kafa yoran bir kişinin cesur olmaya ihtiyacı yoktur. Kumanda etme ve kendine itaat edilmesi fikri tamamen çocuksu zihniyete özgüdür. Diktatörlerin olgunluğa erişmemiş, gelişmemiş kişiler olmasını bu durum açıklıyor.

Komünistlerin neyine karşısınız?

Devletin birey üzerinde egemenliğini savunan bir teoriyi paylaşmam mümkün değil. Ama bütün bu anlattıklarımın Neruda’nın şiirinin niteliğiyle bir alâkası yok. 1967’de, Nobel ödülü Miguel Angel Asturias’a verildiğinde, aslında ödülün Neruda’nın hakkı olduğunu söylemiştim. 1971’de de Nobel’i aldı zaten. Bir yazarın siyasi fikirleriyle değerlendirilmesini doğru bulmuyorum. Çünkü, örneğin her ne kadar Rudyard Kipling’in Britanya İmparatorluğu’nu savunduğu doğruysa da, büyük bir yazar olduğunu da kabul etmek lâzım.

Bir süre, siz de kendi ülkenizde askerlerin işledikleri suçları görmezden geldiniz.

Kendimi tekrar etme pahasına söylüyorum, bunun açıklaması oldukça basit olmalı, insan benim gibi 80 yaşına gelme ihtiyatsızlığını gösterince, epey yalnızlaşıyor. Sizin de bildiğiniz gibi, gazeteleri okumuyorum ve çok az kişi tanıyorum. Bununla birlikte, “kaybolmalar”dan söz edildiğini duymuştum. Dostlarım, öyle sanıyorum ki, samimi bir şekilde, bunların oradan oraya giden birtakım turistler olduğuna, “kaybolma” diye bir şeyin olmadığına beni ikna etmişlerdi. Ben de onlara inandım, ta ki Mayo meydanında toplanan anneler ve büyükanneler beni ziyarete gelinceye kadar. Onların arasında, Arjantin’in en önemli gazetelerinden birinin sahibinin kuzini de bulunuyordu. Bana kızının altı yıldan beri “kayıp” olduğunu anlattı. Kızı öldüyse bile, kendisine hakikatin söylenmesini istiyordu. Bakanlara, emniyet müdürlerine, Vatikan’a, başvurmadığı yer kalmamıştı; her defasında aynı cevabı alıyordu: “Altı aya kalmaz, kızınız eve döner. Bir daha asla kızını göremedi. Arjantinli subaylar kesinlikle deli, akıldışı.

Tıpkı “kayıp” kelimesi gibi.

Gerçeklik çok daha korkunç: Bu “kayıplar” hapse atıldı, işkence gördü ve öldürüldüler. Sonu çok kötü biten bir film.

Tutkularınız arasında soybilim de var, öyle değil mi?

Benim açımdan bu bir edebiyat türü. İngilizlerin güzel bir aforizması var: “Çocuğu bilirsen, babasının kim olduğunu bilirsin.” Büyük büyük babalarının geçmişini bilen daha da fazlasını bilir, öyle değil mi?

Daha önce babanızdan söz ettiniz, peki ya anneniz?

Annem İngilizdi, onunla İngilizce konuşurdum. Çok küçükken beni İsviçre’ye götürmüşlerdi, orada öğretmenimle Fransızca konuşuyordum ve bir hocadan da Latince dersi alıyordum. Babamla İspanyolca konuşuyordum ve yazıyordum. Bir süre, herkesin kendine ait bir dili olduğunu sanmıştım. Tuhaf, yüz milyonlarca deyim… Belki de doğrudur, onun için birbirimizi anlamıyoruzdur.

Siz mi babanız gibi yazıyordunuz, yoksa babanız sizin gibi mi yazıyordu?

Benim çok barok bir üslûbum vardı, tıpkı onun gibi. İnsan yazmaya başladığında, ustalarını taklit eder; tevazudan ya da ihtirastan. Yazarın kendi üslûbunu yıllar sonra bulduğuna inanıyorum. Dolayısıyla, ben de gençken babamı taklit ediyordum, beklenmedik, arkaik kelimeler arıyordum. Şimdi metaforlardan, nadir kelimelerden, sözlüğe bakmayı gerektirebilecek her şeyden kaçınıyorum. Zamansal ya da coğrafi sınırlamaların ötesinde, dilin ortak zenginliğine ulaşmaya çalışıyorum.

Bir “yapıtınız” olduğundan beri artık Borges olmaya başladığınızı düşünüyor musunuz?

Bunu söylemeniz çok duygulandırıcı, ama rica ederim, “yapıt”ı tırnak içine alın. Benim bir “yapıtım” yok, olan sadece küçük parçacıklar. Niçin ünlü olduğumu bilemiyorum. İlk başlarda, yazdıklarımı hiçbir zaman yayınlamayacağımı düşünüyordum; sonra, Arjantin’in bir batıl itikadı olduğumu düşünmeye başladım, ama şimdi geri çekilmem ve ikiyüzlü bir sahtekâr olmadığımı düşünmem gerekiyor: Fransa’da Legion dhonneur aldım, pek çok üniversiteden bana onursal doktora unvanı verdiler… Ama Borges, yazdıklarından ziyade yazmadıkları için övgü almayı tercih ederdi. Yani, sildikleri ve satırların arasında hâlâ kalanlar için. İnsan bunu Cervantes ve İngiliz ve Fransız edebiyatları sayesinde yapabiliyor, çünkü genel olarak, İspanyolca fazla şatafatlı. Boileau’nun şu cümlesi hiç aklımdan çıkmaz: Molière’e, güçlüğe katlanarak basit dizeler kurma sanatını öğrettim.” Bence, çok az sayıda yazar mükemmele ulaşmıştır, belki bir tek hikâyelerindeki Kipling hariç. O hikâyelerde tek bir fazla kelime yoktur. Büyük bir tevazuyla ondan öğrenmeye çalışıyorum. Aynı zamanda hem basit ve sade hem de karmaşık olmayı… Hiç şüphesiz, mesela Rusya’nın Napoleon tarafından istila edilmesi gibi bazı konuların yazılması romanı gerekli kılar. Ama roman yazmayı düşünmüyorum.

Daha önce Ignacio Ramonet’yle ziyaretinize geldiğimde, etimolojiye düşkündünüz.

Devam ediyorum. Kelimelerin kökeni nesillerinkinden çok daha uzağa gidiyor. Sakson dilinde renksiz anlamına gelen “bleich” kelimesini inceleyin. Birbirine zıt iki yönde evrim geçirmiş. İspanyolcada beyaza doğru (blanco), İngilizcedeyse siyaha (black) doğru. Jazz kelimesinin nereden geldiğini biliyor musunuz peki? New Orleans’daki Kreol dilinde, “to jazz” sevişmek anlamına geliyor, ama kelimenin sesinin de çağrıştırdığı gibi, hızlı bir şekilde, spazm gibi sevişmek. Kozmetik kelimesinin Yunancadan geldiğini yeni öğrendim: dünyayı düzenlemek. Sanki kâinatı güzelleştirir gibi, yüzünü güzelleştirmek. Çok ilginç, değil mi?

Profesör Pascual bana Kanarya adalarının (Canaries) adının burada çok fazla kuş bulunmasından gelmediğini anlattı. Birinci yüzyılda bir Moritanya kralı bu adalara bu ismi vermiş, çünkü orada çok büyük köpeklere (canes) rastlamış.

Ne hayal kırıklığı! Ama bana bir şey öğretmiş oldunuz. Geçen gün, dostunuz Ramonet bana Gabon’un etimolojisini açıklamıştı, İspanyolca “gabao”, mantodan geliyormuş.

Ne kadar güçlü hafızanız var! Nerdeyse hikâyelerinizden birinin kahramanı Funes’inki kadar güçlü.

Yok işte, bu doğru değil! Funes hafızasının altında ezilerek öldü. O hikâye bir uyuyamama metaforudur.

Demek bu nedenle yüreğimizi bu kadar daraltıyor.

Evet, uykusuzluk korkunçtur. Buenos Aires’de bir yıl bu sıkıntıyı çektim. Yazdı, uzun geceler, sivrisineklerin vızıltısı… Sanki şeytani bir düşman beni mahkûm etmiş gibi.

Teolojik kavgalar hâlâ ilginizi çekiyor mu?

Bugün teoloji çok terkedildi, ama tıpkı cinayet romanları gibi, o da bitmez tükenmez bir alan! Aslında, kutsallıkla ne kadar bağdaşmayan bir durum: Tıpkı sıradan bir katili arar gibi Tanrı’yı arıyoruz. Ve bize Tanrı’nın iyiliklerle dolu, kadir-i mutlak bir şahsiyet olduğu söyleniyor, ama bir sivrisinek vızıltısı bundan şüphe duymak için yeterli. İnsanlar spordan ve siyasetten başka bir şey konuşmuyor, ikisi de milliyetçi duygular yaratan, bomboş, fuzuli şeyler. Arjantin hükümeti bir futbol turnuvası düzenlemek istiyormuş. İnanılmaz, değil mi, hükümetin böyle bir şey yapması? Gözünüzün önüne getirsenize, cumhurbaşkanı ayağa fırlıyor ve “gooool!” diye haykırıyor. İnsan nasıl bu kadar gülünç olabilir? Gazeteler, insanlar bas bas bağırıyor: “Falanca ülkeyi yendik!” Bir ulusu yenmek için, 11 tane kısa pantolonlu Arjantinli çocuğun bir başka ülkenin 11 çocuğuna karşı bir maçı kazanması yetseydi…

Sınır ve ulus fikri bana çok saçma geliyor. Bizi kurtarabilecek tek şey dünya vatandaşı olmak. Babam şöyle demişti: “Bayraklara, gümrüklere, askerlere, rahiplere iyi bak, çünkü bunların hepsi yok olacak, dikkatli bak ki, ileride çocuklarına bunları gördüğünü anlatabilesin.” Tam tersi oldu.

Son zamanlarda çok seyahate çıktınız mı?

Gençliğimde seyahat etmeyi sevmezdim. Şimdi, hem yaşlı hem de körüm, ama durmadan seyahat ediyorum. Şark’ı tanımak isterdim, benim için Doğu Mısır ve Endülüs’le sınırlı. Bir de, Kipling sayesinde tanıdığım Hindistan’a gitmek isterdim. Japonya’dan bir davet aldım, bir an önce gitmek için sabırsızlanıyorum. Kör olduğum için keyfini çıkaramayacağımı söyleyeceksiniz bana; öyle olduğunu sanmıyorum. “Şu anda Japonya’dayım” diye düşünüyor olmak bile büyük bir zenginlik duygusu veriyor. Ülkeleri göremiyorum, ama hangi işaretlerle olduğunu bilmediğim bir şekilde onları algılıyorum. Bu, olağanüstü bir şey değil, her gün oluyor. Şu anda dostluğunuzu algılıyorum, ama sözleriniz aracılığıyla değil… Bu tercüme edilemez bir şey. Bir insan niçin aşık olur? Gördüğü ya da işittiği bir şey nedeniyle değil, ötekinden yayılan gizli birtakım işaretler nedeniyle olur. Pekâlâ, birisiyle konuşurken bu kişinin sizi sevdiğini ya da onun umurunda olmadığınızı hissedersiniz. Bunu genellikle sıradan olan sözlerinden değil, onların kıyısındaki bir şeyden hissedersiniz.

Peki bir manzarayı da hissedebilme kabiliyetiniz var mı? Seslerin titreşiminden manzarayı da algılayabiliyor musunuz?

Tahayyül ettiğim, belki de tamamen anakroniktir. Vaktiyle, görmenin tadını çıkardığım zamanlardan kalma intibalara gönderme yapmam mümkün. Şimdi, gözümü kapadığımda, başta yeşil ve mavi olmak üzere bazı renkleri tahmin etmeyi becerebiliyorum. Sarı beni hiçbir zaman terketmedi. Buna karşılık, siyahı tamamen kaybettim. Karanlığı özlüyorum. Tuhaf, değil mi? Karanlıktan mahrum bir kör. Uyurken bile, kendimi yeşilimtrak ya da mavimtrak bir toz bulutunun içinde buluyorum.

Bunca seyahat etmeniz kozmopolit olduğunuza dair fikri teyid ediyor…

Sınır ve ulus fikri bana çok saçma geliyor. Bizi kurtarabilecek tek şey dünya vatandaşı olmak. Size şahsi bir anekdot anlatayım: Küçüklüğümde, babamla beraber Montevideo’ya gitmiştim. Dokuz yaşında olmalıyım. Babam şöyle demişti: “Bayraklara, gümrüklere, askerlere, rahiplere iyi bak, çünkü bunların hepsi yok olacak, dikkatli bak ki, ileride çocuklarına bunları gördüğünü anlatabilesin.” Tam tersi oldu. Bugün çok daha fazla sınır, hiçbir zaman olmadığı kadar çok bayrak var.

Ama hiç değilse rahip sayısı azaldı…

Bu konuda ne biliyoruz ki? Şimdi kılık değiştirdiler. Babam vejetaryen olduğu için, bana bir kasap dükkânını gösterip “hatta et satılan bir dükkân bile görmüştüm diye anlatırsın demişti. Belki de babam haklıydı; gerçekleşmesi yüzyıllar alacak erken bir kehanetti onunki.

Çok mu geç? Yazılar 70 yaşında hayattan çekilmeyi tavsiye ediyor.

Fazla yaşlıyım, öyle değil mi?

Bunu Borgese söylemek istemezdim.

Ölüm ânının gelmesini sabırsızlıkla bekliyorum, ama benim ailemde ölüm hep korkunç olmuştur. Annem, umutsuz bir şekilde, 99 yaşında öldü. Benim çekindiğim şey ölüm değil, çökmek. Benimle birlikte bir soy da yok oluyor, benim gibi soybilim aşığı birisi için acıklı bir durum.

Fazla endişelenmeyin. Ardıllar bırakmıyor musunuz?

Beni rahatlatıyorsunuz. Yani, huzur içinde ölümü bekleyebilir miyim?

Göreceğiz. “Ebediyet yolumu gözlüyor” diye yazmış ya da söylemiştiniz…

İnsanın kendi ölümsüzlüğü, şahsi ölümsüzlük inanılmaz bir şey, aslında, şahsi ölüm gibi. Verlaine’den mülhem şöyle söyleyebilirim: “Ve geri kalan, sadece edebiyat. Dikkat edin, ne söylemiş olabileceklerimden, ne de şu anda söylediklerimden sorumluyum. Şeyler sürekli değişiyor, biz de öyle. Size Heraklit’in değişen nehirle ilgili o ünlü sözünü söylemeyeceğim, ama Boileau’dan bir dize aktarayım: “Sizinle konuşmakta olduğum şu an, şimdiden bana çok uzak.”

Bununla birlikte, ölümle dalga geçebiliyorsunuz. Ya da uzun yaşamakla: “Kurtulunması çok zor bir alışkanlık”…

Bunu söyleyen ben değilim, “anonim”: “Ölüm gibisi yok / insanları daha iyi kılacak. / Ölüm bir alışkanlık / herkese ortak.”

Sanki Borges gibi. Bu Borges ölümden korkar mıydı?

Hayır. Tıpkı babam gibi, ruhum ve tenimle, tamamen ölmeyi umut ediyorum. Tanıdığım pek çok inançlı insan yaşlanınca şaşkına dönüp yıkıldı. Kimileri cennete gitmeyi umuyor, kimileri de cehennemden korkuyor. Buna karşılık, bütün bu hikâyelere inanmayan benim gibi bir agnostik, ne bir ödüle ne de bir cezaya lâyık olduğunu bilir. Bana beklemekten başka yapacak bir şey kalmıyor.

Benim de üyesi olduğum, haysiyetli ölüm hakkı derneğinin adresini verebilirim size.

İntihar etmek mi? Lugones’in dediği gibi, “hayatımın olduğu gibi, ölümümün de efendisi olmak istiyorum”. Ve intihar etti. İntihar etmeyi birçok defa düşündüm, her zamankinden daha mutsuz olduğum anlarda… Ve ayrıca, gözünü kaybettikten sonra, hayatını da kaybettiğinde ne olduğunu anlamak için, öyle değil mi? Sonraları, intihar etme fikrine sahip olmanın yeterli olduğunu düşündüm. Şimdiyse, fazla yaşlıyım ve artık çok geç diyorum kendi kendime. Ölüm her an gelebilir. Ama hâlâ kâbuslarım ve gerçekleştirmek için iki ya da üç yıla ihtiyaç duyduğum projelerim var.

Çeviren: Siren İdemen

Express, sayı 4, Ağustos 2001

^