2000’lerden bu yana gözaltı[1] ve sınır dışı etmeler üzerine geniş bir literatür oluştu. Ancak, yakından baktığımızda, feminist perspektif benimseyen çalışmaların sayıca çok az olduğunu görülüyor. Bazıları kadınları veya toplumsal cinsiyet boyutunu dahil ediyor olsa da feminist bir yaklaşım, göç çalışmaları alanında oldukça nadir. Akademideki bilgi üretiminde neden hâlâ bu noktadayız?
Francesca Esposito: Açıkçası net bir cevabım yok. Gözaltı ve sınır dışı etmeler üzerine yapılan çalışmaların, özellikle de feminist veya transfeminist bir mercekten bakanların sayısının, kesinlikle daha az olduğu konusunda haklısınız. Bunun feministlerin çok da dert etmediği bir mesele olup olmadığını merak ediyorum, gerçi tek nedenin bu olduğundan emin değilim.
Kesin olan şu ki, bu alan, feminist ve transfeminist politikalarla ya da mücadelelerle ilgilenmeyen natrans erkek akademisyenlerin tahakkümünde kalmış durumda. Feminist akademisyenler ise çabalarını büyük ölçüde başka alanlara yöneltiyor. Örneğin, İtalyan feminist hareketine baktığımızda, tarihsel olarak göç ve gözaltı uygulamalarının merkeze alınan meseleler olmadığını görüyoruz.
Ancak, daha yakın zamanlarda, Non Una Di Meno (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) gibi transfeminist hareketler sınır şiddetini kendi siyasi gündemlerinde ön plana çıkarmaya başladılar ve transfeminist mücadelenin kapsamını, hareket etme özgürlüğü ile yerinden edilmeme mücadelelerini birleştirdiler.
İtalya’da, feminist ve transfeminist hareketlerin, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, güvenlikleştirme, kapatılma ve sınır denetimi arasındaki bağı gündemlerinin ve mücadelelerinin tam merkezine oturttuğunu görmeye başlıyoruz.
Dolayısıyla, feminist ve transfeminist hareketlerin gözaltı, sınır dışı edilme ve sınır şiddeti meselelerini ele alış biçimlerinde anlamlı bir değişim yaşandığını söyleyebilirim. Bu değişim aşağı yukarı son 15 yılda gerçekleşti. İşte tam da bu dönemde, örneğin İtalya’da, feminist ve transfeminist hareketlerin, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, güvenlikleştirme, kapatılma ve sınır denetimi arasındaki bağı, gündemlerinin ve mücadelelerinin tam merkezine oturttuğunu görmeye başlıyoruz.
Akademideki tartışmalarda yaşanan değişimler de her zaman olduğu gibi toplumsal hareketlerdeki değişimlerin bir yansıması oldu. Sahadaki mücadelelerin gelişim biçimi, eleştirel akademik çalışmalarda karşılık buldu. Son zamanlarda, toplumsal hareketlerin mücadeleleriyle bağları olan ve sınır şiddetine feminist ve transfeminist perspektiflerden yaklaşan, kariyerinin başındaki araştırmacıların ve doktora öğrencilerinin sayısında bir artış olduğunu fark ediyorum.

Sadece son birkaç yıl içinde İtalya’da gözaltı ve sınır dışı etme konularını hukuki, sosyo-hukuki ve psiko-sosyal açılardan feminist ve transfeminist bir bakışla inceleyen, doktorasına yeni başlamış pek çok genç araştırmacıyla karşılaştım. Yani bir şeyler değişiyor ve bu değişimin gerçekleştiğini görmekten memnuniyet duyuyorum.
Akademi genellikle taban hareketlerinden daha yavaş ilerler. Ancak, özellikle yeni nesil aktivist-akademisyenler sayesinde, eleştirel akademik analizlerde yeni feminist ve transfeminist perspektifler ortaya çıkıyor.
Bu alandaki araştırmalar belirgin bir şekilde artıyor. Kadınları ve LGBTİ+’ları yalnızca demografik birer değişken olarak çalışmaya dahil etmenin ötesinde, artık daha fazla araştırma gerçekten de feminist bir perspektifte temelleniyor. Bu aynı zamanda feminist araştırmalarla ilgili kalıp yargılardan birini, yani bu çalışmaların sadece kadınları veya LGBTİ+ları incelemekten ibaret olduğu fikrinin yıkılmasına da yardımcı oluyor. Aslında bu, aynı zamanda bir görme biçimi ve toplumsal gerçekliğin bizzat kendisini kavramaya yönelik bir metodoloji.
Katılıyorum ve dürüst olmam gerekirse, bu benim de zaman zaman zorlandığım bir konu. Araştırmalarım hiçbir zaman yalnızca kadın olarak tanımlananların ya da Sara Ahmed’in ifadesiyle, “Kadın işareti altında yolculuk edenlerin” (Feminist Bir Yaşam Sürmek [Living a Feminist Life, Duke University Press, 2017, s.14]) deneyimlerine odaklanmadı. Yine de, şüphesiz ki son birkaç yıldır en temel ilgi alanlarımdan biri bu oldu.
Meydan okumaya çalıştığımız o fikri –yani feminist araştırmaların sadece kadınları veya LGBTİ+ toplulukları ilgilendiren araştırmalar olduğu fikrini– pekiştirme riski taşıyıp taşımadığımı sık sık kendime soruyorum. Elbette durum böyle değil. Feminizm, içinde yaşadığımız dünyayı anlamak için bir mercek, bir metodoloji ve daha da önemlisi siyasi bir proje. Topluma ve onun kurucu iktidar ilişkilerine, aynı zamanda bizim bunlara dair öznel deneyimlerimize bakmanın bir yolu.
Aynı zamanda, gözaltı ve sınır dışı aygıtlarının hedef aldığı kişilerin büyük çoğunluğunun genel anlamda erkekler olduğunu kabul etmek gerekiyor. Tabii resmi istatistikler kadın-erkek ikiliğinin ötesindeki öz beyanları kayda geçirmediği için, sayılarını tam olarak bilemediğimiz kuir ve non-binary’lerin varlığı bu tabloyu biraz daha karmaşıklaştırıyor.
Gözaltına alınan ve sınır dışı edilenlerin büyük çoğunluğu erkek. Bu demografik gerçekliğe sınır ve gözaltı literatürünün tarihsel olarak natrans beyaz erkeklerin tekelinde olduğu gerçeği eklenince, bu sistemlerin içine hapsolmuş kadınların ve LGBTİ+’ların deneyimleri ve perspektifleri görünmez kılınıyor.
Yine de gözaltına alınan ve sınır dışı edilenlerin büyük bir çoğunluğunun erkek olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu demografik gerçekliğe, bir de sınır ve gözaltı literatürünün tarihsel olarak natrans beyaz erkeklerin tekelinde olduğu gerçeği eklenince –ki bu durumun kendisi de akademiyi kuran toplumsal cinsiyete dayalı iktidar dinamiklerinin bir yansıması aslında– bu sistemlerin içine hapsolmuş kadınların ve LGBTİ+’ların deneyimleri ve perspektifleri görünmez kılınıyor.
Sonuç, bu deneyimlerin ve perspektiflerin sistematik bir şekilde susturulması oluyor. Bu durum en şiddetli haliyle LGBTİ+’larda karşımıza çıkıyor olsa da, kadınlar için de geçerli. Önemli istisnalar olmakla birlikte, bu sessizlik farklı akademik yazın düzeylerinde varlığını sürdürüyor. Bu sistemlere maruz kalanlara eşlik ettiğini veya onlarla birlikte konuştuğunu iddia eden ampirik temelli çalışmalarda olduğu kadar, teorik kuşbakışı analizlerde de durum böyle.
Her iki durumda da ne gözaltı endüstriyel kompleksini var eden kesişimsel iktidar ilişkileri derinlemesine sorgulanıyor ne de bu yaklaşımın gerektirdiği üzere deneyim çeşitliliği ve örgütlü şiddete eşitsiz maruz kalma halleri dikkate alınıyor. Kendimi sürekli bu gerilim içinde yolumu bulmaya çalışırken buluyorum. Bir yandan, kadınlar ve LGBTİ+lar üzerine yapılan araştırmaların feminist akademinin doğal alanı olduğu varsayımını yeniden üretmekten çekiniyorum. Zira, böyle bir çerçeveleme, bu çalışmaları toplumun ve mevcut iktidar sistemlerinin eleştirel analizinde merkeze koymak yerine gettolaştırma riski taşıyor.
Öte yandan, bu deneyimlerin susturulduğu da bir gerçek ve bunları görmezden gelmek ciddi bir boşluk yaratıyor. Feminist ve transfeminist analizler ise sistemin nasıl işlediğini kavramamızı sağlayıp onu parçalamak için bize araçlar sunarak tam da bu boşluğu anlamlı bir şekilde dolduruyor.

Feminist bir araştırmacı olmayı benimsemenin doğasında her zaman bu tür ikilemler yatıyor. Öte yandan, bu söyledikleriniz birbirini dışlayan şeyler değil. Anlatıların genellikle dışında bırakılan kadın ve LGBTİ+ deneyimlerine odaklanmak, toplumsal gerçeklikle eleştirel bir ilişki kurmanın ve mevcut iktidar ilişkilerini dönüştürmenin bir yolu olabilir.
Evet, kesinlikle. Eleştirel feminist ve transfeminist akademi tam da bunu işaret ediyor.
Örneğin, meslektaşlarınızla birlikte yürüttüğünüz çalışmalardan biri bunun harika bir örneği. “İçeriden Sesler: Bir Geri Gönderme Merkezinde Kapatılan Kadınların Yaşadıkları Deneyimler” (Voices from Inside: Lived Experiences of Women Confined in a Detention Center) başlıklı araştırmada, gözaltındaki kadınların deneyimlerine dair derinlemesine bir tartışma sunuyorsunuz. Özellikle çarpıcı olan, makbul ve makbul olmayan kadınlar arasındaki ayrımın nasıl inşa edildiğine ve bu kadınların aynı zamanda nasıl ırksallaştırılmış özneler olduğuna dair analiziniz. Bu durum daha sonra, iyi/makbul kadının mağdur olduğu, kötü kadının ise gözaltı uygulamalarını hak ettiği yolunda bir anlatının yaratılmasına yol açıyor. Ruth Wilson Gilmore buna “masumiyet sorunu” adını veriyor. Heteropatriyarka içinde işleyen sınırların yarattığı hiyerarşileri göz önünde bulundurarak bu noktaya nasıl vardığınızı biraz açabilir misiniz? Sınırların yarattığı bu hiyerarşinin patriyarkayla ilişkisi bağlamında nasıl şekillendiğini düşünüyorsun?
Sınırları, ayrımlar üreterek işleyen heteropatriyarkal ve ırksal bir kapitalist sistemin kurucu unsuru olarak anlıyorum. Sınır rejimleri bağlamında bu ayrımlar, “iyi/kötü”, “vatandaş/vatandaş olmayan”, “mağdur/suçlu” arasındaki ayrımlar olarak kendini gösteriyor.
Aslında bunlar, ırk, sınıf ve toplumsal cinsiyetin kesişen hiyerarşileri aracılığıyla eklemlenen kategoriler. Ana akım medya ve kamusal söylemler uzun zamandır bu figürleri dolaşıma sokuyor ve yeniden üretiyor. “Gerçek” mülteciye karşı “sahte” mülteci, “iyi” göçmene karşı “kötü” göçmen gibi.
Bu figürler yalnızca ırksallaştırılmış ve sınıfsallaştırılmış değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyetlendirilmiş ve cinselleştirilmiştir. Örneğin, göçmen ve mülteci kadınların sıklıkla kurtarılmaya ve korunmaya muhtaç mağdurlar olarak –özellikle de tehlikeli, tehditkâr ve suç eğilimli olarak resmedilen Siyah, esmer veya Müslüman göçmen erkeklerden korunmaya muhtaç kişiler olarak– nasıl tasvir edildiklerini bir düşünün.
Sınırlar, ayrımlar üreterek işleyen heteropatriyarkal ve ırksal bir kapitalist sistemin kurucu unsuru. Sınır rejimleri bağlamında bu ayrımlar, “iyi/kötü”, “vatandaş/vatandaş olmayan”, “mağdur/suçlu” arasındaki ayrımlar olarak kendini gösteriyor. Bunlar, ırk, sınıf ve toplumsal cinsiyetin kesişen hiyerarşileri aracılığıyla eklemlenen kategoriler.
Tabii ki bu aslında sömürgeci ve milliyetçi bir motif. Kökleri oldukça eskiye dayanan, şiddet dolu bir geçmişi var. Zaten sistemli bir şekilde insanları kaderine terk etme ve şiddet politikalarını meşrulaştırmak için her fırsatta bu motife başvurulur.
Bunun özellikle yaygın bir versiyonu, neredeyse hep Siyah ve esmer göçmen erkekler olarak resmedilen insan kaçakçılarından kurtarılması gereken yoksul, savunmasız göçmen kadın figürüdür. Bu ırksallaştırılmış ve cinsiyetli mantık yalnızca medya temsillerinde değil, siyasi söylemde de yer alıyor.
Yakın tarihli ve çarpıcı bir örnek, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’dir. Meloni, sağcı koalisyonu tarafından önerilen –ve nihayetinde halk referandumunda reddedilen– yargı reformuna halk desteği toplamak amacıyla “tecavüzcü yasa dışı göçmen” retoriğini kullanmıştı. Aynı zamanda, kendi ifadesiyle, feministleri sınır dışı kararlarını engelleyen hakimlere karşı tavır almaya çağırmıştı.
Bu femonasyonalist[2] söylem sadece İtalya’ya özgü bir durum değil. Almanya, İsveç ve Birleşik Krallık dahil olmak üzere, çeşitli Batı ülkelerinde de mevcut. Tüm bu örneklerde feminist temalar ve toplumsal cinsiyet eşitliği dili birer araca dönüştürülüyor; artan baskıyı, kriminalizasyonu ve katı sınır denetimlerini meşrulaştırmak için acımasızca istismar ediliyor. İşte akademisyenlerin ırkçılığın cinselleştirilmesi olarak adlandırdıkları şey tam olarak bu.
Yani, ırkçılığın belirgin bir biçimde toplumsal cinsiyetlendirilmiş ve cinselleştirilmiş bir kod üzerinden işleme süreci. Bu mantığa göre, göçmen ve Müslüman erkekler doğaları gereği tehlikeli, cinsiyetçi ve saldırgan oldukları gerekçesiyle, sadece göçmen kadınlar için değil, cinsel şiddet riski altında tasvir edilen yerli kadınlar için de bir tehdit olarak gösteriliyor.
Femo-nasyonalist söylem çeşitli Batı ülkelerinde mevcut. Tüm bu örneklerde feminist temalar ve toplumsal cinsiyet eşitliği dili birer araca dönüştürülüyor; artan baskıyı, kriminalizasyonu ve katı sınır denetimlerini meşrulaştırmak için acımasızca istismar ediliyor. Akademisyenlerin ırkçılığın cinselleştirilmesi olarak adlandırdıkları şey tam olarak bu.
Örneğin, Britanya’daki sözde “Pembe Kadınlar” (Pink Ladies) tarafından devreye sokulan retorik tam da bu. Aşırı sağcı ve beyaz üstünlükçü gruplarca desteklenen göçmen karşıtı bu hareketin üyeleri, başta mültecilerin kaldığı otellerin önü olmak üzere, ülke çapında pek çok yerde gösteriler düzenliyor ve avaz avaz bağırarak göçmenlerin kadınlar ve kız çocukları için tehlike yarattığını iddia ediyor.
Kendi çalışmalarıma ve özellikle de bahsettiğiniz “İçeriden Sesler” makalesine dönecek olursam, İtalya’da geri gönderme merkezlerinde tutulan kadınlarla yıllarca çalışmam ve bu kapatılma mekânlarında çeşitli sıfatlarla –feminist aktivist, araştırmacı ve sivil toplum izleme gruplarının bir üyesi olarak– girmemden anladığım şey şu ki, sahadaki gerçeklik, egemen çerçevenin sunduğundan çok daha karmaşık.
Göçmen kadınları ulusun beyaz bedenine pasif ve madun konumda dahil edilen, kurtarılmaya muhtaç mağdurlar olarak, göçmen erkekleri ise gözaltına alınacak ve sınır dışı edilecek suçlular olarak resmeden toplumsal cinsiyete dayalı bir ayrımın işlediği doğru olsa da, geri gönderme merkezinin içine bakıldığında tüm kadınların bir tutulmadığı açıkça görülüyor.

Hak etme/hak etmeme hiyerarşileri söylemler, pratikler ve etkileşimler üzerinden bu kurumların içindeki gündelik yaşamda devreye giriyor. Genellikle ırksallaştırılmış mağdur figürüne uyan bazı kadınların şefkati ve korumayı hak ettiği kabul edilirken, diğerleri için bu durum geçerli olmuyor. İşte bu noktada, sömürgeci ve sömürgecilik sonrası dönemler boyunca devreye sokulan ve sürekli olarak yeniden eklemlenen ırk figürleri karşımıza çıkıyor.
Bu bağlamda, Gaia Giuliani’nin 2019 tarihli Modern İtalya’da Irk, Ulus ve Toplumsal Cinsiyet: Görsel Kültürde Kesişimsel Temsiller (Race, Nation and Gender in Modern Italy: Intersectional Representations in Visual Culture, Palgrave Macmillan, 2019) çalışmasına bakılabilir.
Dolayısıyla, gözetim altındaki kadınlar arasında en kolay “makbul” veya “iyi” olarak değerlendirilenlerin, Siyah kadınlara kıyasla “mağdur” kategorisine daha rahat uyan, genellikle Doğu Avrupalı beyaz kadınlar olması şaşırtıcı değil. Bu kadınlar, geri gönderme merkezi çalışanları tarafından genellikle pasif, uysal ve sorun çıkarmayan kişiler olarak tanımlanıyor.
Hak etme/hak etmeme hiyerarşileri söylemler, pratikler ve etkileşimler üzerinden devreye giriyor. Irksallaştırılmış mağdur figürüne uyan bazı kadınların şefkati ve korumayı hak ettiği kabul edilirken, diğerleri için bu geçerli olmuyor. Sömürgeci ve sömürgecilik sonrası dönemler boyunca sürekli olarak yeniden eklemlenen ırk figürleri karşımıza çıkıyor.
Örneğin, Roma’daki personel Rus, Ukraynalı ve Gürcü kadınları sıklıkla sakin ve disiplinli kişiler, yani üretken işgücü piyasasına giderek artan katılımları nedeniyle artık pek çok İtalyan kadının tercih etmediği veya yapamadığı ev ve bakım işlerini yapmak üzere İtalya’ya gelmiş “saygın kadınlar” olarak nitelendiriyordu.
Buna karşılık, özellikle geçimini seks işçiliğiyle sağlayan Nijeryalı kadınlar agresif ve aşırı cinselleştirilmiş olarak tasvir ediliyordu. Bu durum akılsız, saldırgan ve erkekleri hadım eden Öfkeli Siyah Kadın (Angry Black Woman) veya Sapphire ile aşırı cinselleştirilmiş, manipülatif, hayvani ve kontrol edilemez olarak kurgulanan Jezebel gibi köklü ırkçı mecazları çağrıştırıyor.
Roman kadınlar da çalışanlar tarafından sıklıkla sorun çıkaran, güvenilmez ve potansiyel olarak suça bulaşmış –hırsızlık en sık verilen örnekti– kişiler olarak tanımlanıyordu. Cezaevinden gözaltına sevk edilen kadınların yanı sıra, bu kadınlar da sıklıkla “sapkın” ve şefkati “hak etmeyen” kişiler olarak damgalanıyordu.

Bu insanlar geleneksel toplumsal cinsiyet ve cinsellik rollerini ya da geri gönderme merkezi kurallarını ihlâl ederek “aşağı görülen mağdurlar” olmayı reddediyorlardı. Bunun sonucunda “tehlikeli özneler” olarak damgalanıyor; böylece kapatılmaları ve sınır dışı edilmeleri yalnızca yasal olarak değil, ahlaki açıdan da meşrulaştırılmış oluyordu.
Bu örnekler, geri gönderme merkezlerinde işleyen tanınma mekanizmalarının ne derece seçici olduğunu gösteriyor. Bu mekanizmalar kimin acısının görünür ve anlaşılır kılındığını, kiminkinin ise kılınmadığını son derece eşitsiz biçimlerde belirleyen ve kökleri sömürgeci mecazlara dayanan, ırksallaştırılmış ve cinsiyetli kurgular tarafından şekilleniyordu.
Yalnızca adli sicil kaydı bulunmayan, gözaltı kurallarına pasif bir şekilde boyun eğen ve personel otoritesine karşı çıkmayan kadınlar serbest bırakılmaya layık görülüyordu. Bu kadınlar “ideal mağdur” tahayyülüne birebir uyuyorlardı.
Geri gönderme merkezlerinde işleyen mekanizmalar kökleri sömürgeci motiflere dayanan, ırksallaştırılmış ve toplumsal cinsiyetlendirilmiş semboller ve hiyerarşiler tarafından yapılandırılıyor.
Personel ise devlet yetkililerinin bakıcıları ve ev işçilerini değil, suçluları gözaltında tutması gerektiğini söylüyordu: “Zavallı kadın! Hiçbir suçu yok, çünkü sadece çalışıyor, çocuklarının ekmek parasını kazanıyordu. Sonra buraya [gözaltına] getiriliyor ve üç ayını burada geçiriyor. Tam üç ay. O bir suçlu değil. O bir bakıcı. O bir hanımefendi.”
Yaşamlarına damgasını vuran şiddet ne boyutta olursa olsun, hapishane ve/veya seks işçiliği geçmişi olan kadınlara ise böylesi bir empati ya da şefkat gösterilmiyordu. Anlatıları devlet onaylı mağduriyet kriterlerine tam olarak uymadığı için bu kadınların deneyimleri ve acıları görünmez kılınıyordu. Bu durum, kendilerini “mağdur” statüsünden –örneğin, insan ticareti veya işkence mağduru olmak– ve her türlü koruma ya da serbest bırakılma talebinden dışlıyordu.
Bu mekanizmalar keyfi değil. Kökleri sömürgeci motiflere dayanan, ırksallaştırılmış ve cinsiyetli semboller ile hiyerarşiler tarafından yapılandırılıyor.
Bu alandaki uzun soluklu çalışmalarımın açıkça ortaya koyduğu şey ise “mağduriyet/suçluluk” ve “savunmasızlık/tehlikelilik” gibi ırksallaştırılmış, sınıf temelli ve cinsiyetli kurguların gündelik yaşamın dokusu içinde sürekli olarak yeniden eklemlendiği.
Bu durum, hukuki olmaktan ziyade, öncelikle ahlaki nitelik taşıyan ve benim “gözaltına alınmaya layık görülme hiyerarşisi” olarak adlandırdığım şeyi belirliyor. Bu kurgular, gözaltının normalleştirilmesinde ve bu mekânlardaki gündelik yaşamın yapılandırılmasında önemli bir rol oynuyor.
Hapishaneler ve uzantısı olarak geri gönderme merkezleri, “insanları kaybeder”. Onları kendi topluluklarından koparır, tecrit edip ayrıştırır ve onları toplumla ilişkilendiren bağlarını keser. Gözaltındaki insanlar kendilerini derin bir yalnızlık içinde bulurlar. Bu tecrit tamamen stratejiktir.
Ancak, aynı kurgular çoğu zaman dışarıda, gözaltı uygulamalarına eleştirel yaklaşanlar arasında dahi yeniden üretiliyor. Örneğin, diğer herkesi kaderine terk edip yalnızca “savunmasız” durumdakilerin veya hiçbir suça bulaşmamış gözaltına alınmış kişilerin serbest bırakılmasını savunanların yaptığı tam olarak bu.
Bana kalırsa, bu durum Ruth Wilson Gilmore’un “masumiyet sorunu” dediği kavramla bire bir örtüşüyor. Yani, kapatılma sisteminin kendi meşruiyetini sorgulamaktansa, itirazları “masum” ve “hak eden” özne figürü üzerinden kurgulama eğilimine düşülüyor.
“Hak eden” ile “hak etmeyen”, “masum” ile “suçlu” arasına bir çizgi çekildiğinde, yapısal süreçler ve eşitsizlik tarihleri bireysel ahlaki yargıların gölgesinde kalıyor. Bu da nihayetinde gözaltı sistemini ortadan kaldırmaya değil, onu pekiştirmeye ve çok daha meşru kılmaya hizmet ediyor.

Söylediğiniz gibi, “seçici mağduriyet” durumu son derece ırksallaştırılmış bir boyuta sahip. Öte yandan, tüm bu temsillere rağmen, gözaltındaki kadınlar arasındaki “kız kardeşlik hissi”nden bahsediyorsunuz ve bu dayanışmanın bir örneği olarak, kadınların geri gönderme merkezlerinde söylediği “özgürlük şarkısı”na değiniyorsunuz. Bu bize neşe ve direniş hakkında önemli şeyler söylerken aynı zamanda direnişin asli koşulunun kadınlar arasındaki dayanışma olduğunu da gösteriyor. Ancak, diğer taraftan, kadınlar kendi bedenleri aracılığıyla ve kolektif bir dayanışmayla direniyor olmalarına rağmen, pasif özneler olarak resmedilmeye devam ediyor. Bunu nasıl yorumlayabiliriz? Bu tür temsillerin ısrarla varlığını sürdürmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Her bağlamda –ve özellikle de böylesine şiddet dolu ve baskıcı ortamlarda– dayanışma en temel kaynaklardan ve araçlardan biri. Geri gönderme merkezleri derin tecrit mekânlarıdır. Angela Davis’in çarpıcı bir biçimde ifade ettiği üzere, hapishaneler ve uzantısı olarak geri gönderme merkezleri, “insanları kaybeder”. Onları kendi topluluklarından koparır, tecrit edip ayrıştırır ve onları toplumla ilişkilendiren bağları keser.
Esasen bu pek çok açıdan söz konusu kurumların temel işlevidir. Bu mekânlar çoğunlukla coğrafi olarak uzak ve erişimi güç yerlerdedir. Bu durum ise aile üyelerinin, sevdiklerinin, aktivistlerin ve dayanışma ağlarının içeride tutulanları ziyaret etmesini ve onlarla iletişimini sürdürmesini zorlaştırır. Sonuç olarak, gözaltındaki insanlar kendilerini derin bir yalnızlık içinde bulurlar. Temel bilgilerden, duygusal destekten ve maddi kaynaklardan yoksundurlar. Bu tecrit tesadüfi değil, tamamen stratejiktir. Şiddet, kontrol ve tahakküm pratiklerinin uygulanmasını kolaylaştırmak için devreye sokulur ve içeridekileri çok daha savunmasız, direnmeye daha az muktedir hale getirir. Bununla birlikte, gözaltındaki kadınların sahip olduğu yegâne şey kendi aralarında kurdukları ilişkilerdir. İşte bunlar, kurumun tamamen sömürgeleştiremediği alanlarda yeşeren, kırılgan ama hayati önem taşıyan karşılıklı destek biçimleridir.
Örneğin, kadınlar bu merkezlere, çoğunlukla gece yarısı ya da sabahın erken saatlerinde getirildiklerinde, girişte telefonlarına el konulur; haliyle avukatlarına veya sevdiklerine haber veremezler. Nerede olduklarını kimse bilmez. Kelimenin tam anlamıyla ortadan kaybolurlar. Nereye düştüklerini anlayamayan ve derin bir endişe içinde olan kadınlar, çoğu zaman kiminle nasıl iletişim kuracaklarını ya da hangi adımları atacaklarını bilemezler.
Kapatılma mekânlarının içinde insanlar derin bir belirsizlik ve ıstırap hali içinde yaşıyorlar. Bu derin psikolojik çöküntü insanların başkalarıyla bağ kurabilme ve karşılıklı destek atmosferini sürdürebilme konusundaki duygusal kapasitelerini etkiliyor. Nitekim, pek çok eleştirel akademisyen bu merkezleri birer “işkence ortamı” olarak nitelendiriyor.
Gözaltındaki diğer kadınların dayanışması tam da bu anlarda en somut halini alır. Yeni geleni karşılamak, avukatını ya da ailesini araması için kendi telefonunu vermek, destek kurumlarının iletişim bilgilerini paylaşmak, gözaltının kuralları, işleyişi ve kapatılmaya karşı direnme stratejileri hakkında bilgi vermek gibi eylemler. Dış dünyayla temasın kasıtlı olarak engellendiği, kurum duvarlarının dayanışmayı baltalamak ve destek ağlarını koparmak üzere tasarlandığı bir ortamda, akran desteği sadece rahatlatıcı değil, aynı zamanda hayatidir.
Gerçekten de, gözaltındaki insanların bu mekânlarda her şeyden çok sahip oldukları tek şey birbirleridir. Gündelik düzeyde ortaya çıkan dayanışma ve karşılıklı destek biçimleri –bilgi ve strateji paylaşımı, telefon, yiyecek ve sigara gibi kaynakların ortak kullanımı, duygusal destek ve birbirlerinden güç almak için bir araya gelmek gibi– sahip oldukları en güçlü kaynaklar.
Din, maneviyat ve inanç da burada önemli bir rol oynuyor. Kolektif ibadet, kurumun kolay kolay yok edemeyeceği bir direnç ve ayakta kalma kaynağı sunuyor. Elbette romantize edilmiş bir tablo değil bu. Gözaltındaki insanlar arasında çatışmalar ve bölünmeler de mevcut. Dayanışmanın kusursuz veya herkesi kapsayan bir şey olduğunu öne sürmek yanıltıcı olur. Kurumun kendisi, klasik bir “böl ve yönet” stratejisiyle bu gerilimleri aktif bir biçimde kullanıyor.
Örneğin, kolektif direnişi zayıflatmak amacıyla gözaltındaki insanları milliyetlerine göre gruplandırıyor, ayrıştırıyor ve gruplar arası çatışmaları körüklüyor. Ayrıca, kurumsal manipülasyonun ötesinde, gözaltına alınan herkesin politikleşmiş özneler olmadığını ve herkesin birbirinin “yoldaşı” olmadığını da kabul etmek önemli.
Bu insanlar buraya farklı geçmişlerle, farklı öznelliklerle, farklı siyasi görüşlerle ve kapatılma haliyle başa çıkmanın farklı yollarıyla geliyor. Önyargılar ve çeşitli ayrımcılık biçimleri baş gösterebilir ve nitekim gösteriyor da. Tüm bunlara, en dayanışmacı ilişkilerde dahi, insanın kendini kapatılmış, özerkliğinden koparılmış ve sınır dışı ihtimaliyle yüz yüze kalmış halde bulmasının yarattığı ağır psikolojik çöküntü de ekleniyor.
İtalyan Non Una Di Meno hareketinin 2017’de geliştirdiği “Feminist Plan” adlı platform toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, kriminalizasyon ve sınır denetimleri arasındaki bağlantıları açıkça ortaya koydu. Böylece, ırkçılığa ve yapısal şiddete karşı hareket etme özgürlüğünden ve yerinden edilmeme mücadelesinden yana kesişimsel bir feminist siyasi gündem yarattı.
Şunu da hatırlatmakta fayda var: Bu mekânlar insanların bulunmayı kendi özgür iradeleriyle seçtikleri ve kendilerini görece iyi hissettikleri sıradan sosyal ortamlar değil. Kapatılma mekânlarının içinde insanlar inanılmaz bir stres altındalar. Başlarına ne geleceğini, sınır dışı edilip edilmeyeceklerini; arkadaşları, aileleri ve sevdikleriyle irtibatlarının kopup kopmayacağını bilmedikleri derin bir belirsizlik ve ıstırap hali içinde yaşıyorlar.
Yaşanan bu derin psikolojik çöküntü kaçınılmaz olarak insanların başkalarıyla bağ kurabilme ve karşılıklı destek atmosferini sürdürebilme konusundaki duygusal kapasitelerini etkiliyor. Nitekim, pek çok eleştirel akademisyen bu merkezleri birer “işkence ortamı” olarak nitelendiriyor ve buraları, kimi zaman ölüme bile yol açabilen yapısal ihmâlin ve o nekropolitik bakımsızlaştırma/umursamama[3] rejimlerinin hüküm sürdüğü mekânlar olarak tanımlıyorlar.
Ancak yine de, tüm bunlara rağmen, bu mekânların içinde tanık olduğum dayanışma gerçekten dikkate değer. Konuştuğum kadınlar ve diğer insanlar defalarca bana, karşılıklı desteğin yalnızca gözaltında hayatta kalmanın değil, aynı zamanda ona direnmenin de temel bir kaynağı olduğunu ifade ettiler.
Bu kolektif dayanışmanın bilhassa çarpıcı ifadelerinden biri, “özgürlük şarkısı” olarak anılan pratikti. İtalya’nın Roma kentindeki Ponte Galeria’daki geri gönderme merkezinde ne zaman bir kadın serbest bırakılsa, içerdeki kadınlar bu şarkıyı söylüyordu. Bütün kadınlar hücrelerinin dışında toplanır; aniden şarkılar ve danslarla bir kutlama koparır, bazen de özgürlüğüne kavuşan arkadaşlarının üzerine su atarlardı.
Bu bir neşe ritüeliydi, ama neşeden çok daha öte bir şeydi. Bir kadının serbest kalması, özgürlüğün gerçekten mümkün olduğunu hatırlatan kolektif bir deneyimdi: Eğer o bugün çıkabiliyorsa, yarın diğerleri de çıkabilirdi. Bu bir umut pratiğiydi. Benim de pek çok kez bizzat tanık olduğum bu ritüel, olağanüstü bir enerji ve coşkuyla kutlamaların başını çeken Nijeryalı kadınlarla adeta özdeşleşmiş durumda. Ancak pek çok farklı milletten kadın da bu coşkuya ortak olurdu.
Bazen, BeFree grubundan aktivist arkadaşlarımla birlikte kütüphanede veya ortak alanlarda kadınlarla sohbet ederken, aniden dışarıdan yükselen şarkı ve sevinç çığlıklarını duyar, birinin serbest bırakıldığını anlardık. O an her şey dururdu. Herkes bu kutlamaya katılmak için heyecanla dışarı koşardı. Kelimenin tam anlamıyla kolektif bir deneyimdi: Son sözü kurumun söylemesine izin vermeyi reddeden ve bir anlığına da olsa neşe ile özgürlüğün ulaşılmaz olmadığını ilan eden güçlü bir duruş.

Gözaltındaki kadınlar arasındaki dayanışmadan söz açılmışken, belki vatandaş olanlar ile olmayanlar arasındaki dayanışma hakkında da biraz daha konuşabiliriz. Söyleşimizin başında da belirttiğiniz gibi, 2015’ten sonra, sözde “mülteci krizi”nin ardından, feministlerin de bu meselelere daha fazla eğilmeye başladığı bir dönem yaşandı. Bugünkü durumu nasıl görüyorsunuz? İtalya’daki feminist hareketin yaklaşımını, özellikle göçmenlerin öz örgütlenmeleri ve göçmen kadınlarla kurulan ilişki bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?
Daha önce de belirttiğim gibi, İtalyan Non Una Di Meno (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) hareketi, sınır şiddetini ve bu şiddetten etkilenenlerle dayanışmayı siyasi gündemine dahil etmeyi sürdürüyor. Bu, dünya çapında feminist ve transfeminist hareketler içinde çok daha merkezi bir konumu hak eden, önemli bir siyasi mücadele alanı olmaya devam ediyor.
Üzerine konuştuğumuz meselelerin de açıkça ortaya koyduğu üzere, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, göçmenlere yönelik giderek daha da sertleşen baskıcı önlemleri meşrulaştırmak amacıyla sürekli olarak araçsallaştırılıyor.
Kolektif dayanışmanın çarpıcı ifadelerinden biri, “özgürlük şarkısı” olarak anılan pratikti. Roma’daki geri gönderme merkezinde ne zaman bir kadın serbest bırakılsa, bütün kadınlar hücrelerinin dışında toplanır, aniden şarkılar ve danslarla bir kutlama koparırdı. Bu bir neşe ritüeliydi, ama neşeden çok daha öte bir şeydi.
İtalya’da süregelen bir örüntü olan bu durum, son yıllarda mültecileri ve daha genel anlamda göçmenleri hedef alan ırkçı saldırıların belirgin bir yükseliş gösterdiği Birleşik Krallık gibi diğer Batılı ülkelerde de aynı ölçüde görülüyor. Avrupa ve Küresel Kuzey dışındaki bağlamlarda –ki Türkiye buna bir örnek olabilir– benzer dinamiklerin işleyip işlemediği konusu, transnasyonel feminist hareketlerin acilen ele alması gereken bir mesele.
Birleşik Krallık’ta mülteciler sıklıkla resmi kayıtlarda “otel” olarak geçen yerlerde kalıyor. Ancak bu tanımlama, söz konusu barınma alanlarının gerçekliğini gizliyor. Zira, buralar genellikle insanların mutfak gibi temel imkânlardan yoksun olduğu, daracık odalara yerleştirildiği, farklı amaçlarla kullanılmış binalardan dönüştürülmüş eski yapılar.
Aşırı sağcı, milliyetçi ve beyaz üstünlükçü hareketler bu isimlendirmeyi fırsat bilerek mültecilere Britanya vatandaşlarından daha imtiyazlı muamele edildiğini iddia ediyor. Britanya toplumunun en yoksul kesimleri ihmâl edilirken kamu kaynaklarının göçmenlere akıtıldığını savunuyorlar. Bu söylem altında, kadınların, erkeklerin ve çocukların yaşadığı söz konusu binaların önünde gösteriler düzenleyerek açık ya da örtük şiddet tehditleriyle burada yaşayanları korkutmaya çalışıyorlar.
Bu gösteriler sıklıkla “kadınlarımızın ve kız çocuklarımızın” korunması argümanı etrafında kurgulanıyor. Son derece zehirli bir göçmen karşıtı gündem uğruna toplumsal cinsiyet güvenliği ve kadın hakları araçsallaştırılıyor.
Bu durum tam da, tıpkı daha önce bahsettiğim “Pembe Kadınlar” hareketi örneğinde olduğu gibi, göçmen karşıtı şiddeti meşrulaştırmak ve körüklemek için toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın hakları dilini araçsallaştıran, aşırı sağcı ve beyaz üstünlükçü grupların desteklediği femonasyonalist hareketlerin retoriği.
Bana kalırsa, tam da bu yüzden bu meseleleri istikrarlı bir şekilde ele almayı sürdürmek aciliyetini koruyor. Transfeminist akademisyenler ve aktivistler olarak, doğrudan anti-feminist amaçlara hizmet ettiği halde kendisini feminist ilan eden femonasyonalist söyleme meydan okuyabilmek için söylemlerimiz, praksisimiz ve politik gündemlerimizdeki analitik araçlarımızı ve stratejilerimizi keskinleştirmeye ihtiyacımız var.
Zira bu, özünde kadın hakları söylemine bürünmüş ırkçı ve milliyetçi bir proje. Bu bağlamda, transfeminist hareketlerin göçmen adaleti ve sınır karşıtı hareketlerle ilişkilerini derinleştirmesi çok önemli. Aynı şekilde, göçmenlerin, kuirlerin, Siyah ve esmer öznelerin seslerini ve mücadelelerini merkeze alarak beyaz feminist söylemin hegemonyasına aktif bir biçimde meydan okumaları da hareketin kendisine büyük bir güç katacaktır.

Örneğin, İtalyan Non Una Di Meno hareketinin 2017’de geliştirdiği “Kadınlara Yönelik Erkek Şiddeti ve Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddetle Mücadele İçin Feminist Plan” adlı platform ırkçılık ve sınır dışı etme meselesini ele alıp toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, kriminalizasyon ve sınır denetimleri arasındaki bağlantıları açıkça ortaya koydu. Böylece, ırkçılığa ve yapısal şiddete karşı, hareket etme özgürlüğünden ve yerinden edilmeme mücadelesinden yana kesişimsel bir feminist siyasi gündem yarattı.
Bu platformda patriyarkanın, ırkçılığın, sınıf ayrımcılığının ve sınırların şiddetine karşı hep birlikte mücadele etme kararlılıklarını ilan ettiler. Bu mücadele bugün de her zamanki aciliyetini koruyor. Dolayısıyla, feminist ve transfeminist hareketler içerisinde bu meselelere çok daha merkezi bir yer vermeliyiz.
Önümüzdeki zorluklar oldukça çetin. Son derece çetrefil bir tarihsel dönemeçten geçiyoruz. Öyle ki, yılların feminist mücadelesi hem baltalanıyor hem de yağmalanıyor. Bizimkine taban tabana zıt bir siyasi projeyi ilerletmek uğruna dilimiz gasp ediliyor, kavramsal çerçevelerimiz çarpıtılıyor. O halde bize düşen görev tüm bunlara karşı koymak, mücadeleyi büyütmek için gereken analitik berraklığı ve siyasi araçları geliştirmek. Çünkü feminizm adı altında sunulan şey feminizm değil.
Politik eylemlerden ve araçlardan söz açılmışken, geri gönderme merkezindeki kadınların hikâyelerinden yola çıkarak hazırladığınız bir video var. Bu video şu vurucu soruyla sona eriyor: “Nasıl bir toplumda yaşamak istiyorsunuz?” Özellikle içinden geçtiğimiz şu günlerde bu soru üzerine kafa yormayı çok önemsiyoruz. Sahi, biz nasıl bir toplum istiyoruz? Özellikle mücadele ile bilgi üretiminin kesiştiği noktaya odaklanacak olursak, toplum temelli çalışmalar yürüten akademisyenler ve aktivistler, herkes için özgürlük, haysiyet ve adalet dolu bir geleceği inşa etmeye çabalarken, kapatmaya dayalı bu sınır sistemine karşı yürütülen dönüştürücü çabalara nasıl katkı sunabilirler?
Dürüst olmam gerekirse, akademiyle kurduğum ilişki hiçbir zaman düz bir çizgide ilerlemedi. Her şeyi bırakıp daha önce yıllarca yürüttüğüm toplum temelli çalışmalara ve örgütlenme faaliyetlerine geri dönmeyi ve kendimi tamamen bunlara adamayı düşündüğüm pek çok an oldu. Hâlâ da oluyor.
Akademiye geç adım attım ve hiç de doğrusal bir yörünge izlemedim. Lisans, yüksek lisans, doktora ve ardından doğrudan üniversitede bir kadroya geçmek gibi standart bir yolu takip etmedim. Araya giren pek çok dolambaçlı yol oldu: Yıllar süren toplum temelli çalışmalar ve aktivizm, bir toplum psikoloğu ve psikoterapist olarak eğitim alıp uzmanlaşma süreci ve en nihayetinde akademik hayata dönüş.
Bunları anlatıyorum, çünkü acımasızca neoliberalleştirilen eğitim ve akademi sistemlerimiz de dahil olmak üzere, pek çok cephede son derece zorlu bir tarihsel dönemeçte olduğumuzu düşünüyorum. Üniversiteleri, insanların çarkın içindeki fareler gibi durmaksızın koşturduğu, yalnızca kendi kariyerlerine hizmet eden, kimsenin okumadığı ve akademi dışındaki hiç kimsenin işine yaramayan makaleler ürettiği yerlere dönüştürmeye yönelik giderek artan bir baskı var.
Etki faktörü[4] ölçümleri, bitmek bilmeyen bir yayın üretimi ve neoliberal bir fabrika olarak üniversite… Burada işleyen mantığın, nitelikten ziyade niceliği önceleyen bir mantık olduğunu gösteriyor. Yine de, tüm bu olup bitenler karşısında moralimin ve cesaretimin tamamen kırılmadığı anlarda, tam da bu yüzden kalıp örgütlenmemiz gerektiğini fark ediyorum.
Yılların feminist mücadelesi hem baltalanıyor hem de yağmalanıyor. Bizimkine taban tabana zıt bir siyasi projeyi ilerletmek uğruna dilimiz gasp ediliyor, kavramsal çerçevelerimiz çarpıtılıyor. O halde bize düşen görev tüm bunlara karşı koymak, mücadeleyi büyütmek için gereken analitik berraklığı ve siyasi araçları geliştirmek.
Bu, çok daha geniş çaplı bir saldırının pek çok cephesinden sadece biri ve bulunduğumuz her yerde mücadele etmek zorundayız. Üniversitelerimizin içinde örgütlenmeli; hakiki, eleştirel bir araştırma ve düşünce ortamının koşullarını istikrarlı bir biçimde aşındıran güçlere karşı mücadele etmeliyiz. İşte bu direniş, üniversite mekânlarının giderek artan militarizasyonuna karşı durmayı ve üniversitelerin sınır denetimi alanlarına dönüştürülmelerine meydan okumayı da içeriyor.
Zira, bugün üniversiteler, öğrencilere vize durumlarının sorulduğu, bilgilerin göçmenlik makamlarıyla paylaşıldığı ve bizzat üniversitenin bir göç kontrol aygıtı haline geldiği yerlere dönüşüyor.
Bunun ne kadar zor olduğunu bizzat biliyorum. Ne yaptığımı, enerjimi başka bir alana yöneltmem gerekip gerekmediğini sorguladığım anlar oluyor. Ancak, dönüp dolaşıp, 2025’te Birkbeck Üniversitesi’nde düzenlenen “BDS ve Üniversiteden Geriye Kalanlar: Judith Butler ile Direniş Üzerine Bir Söyleşi” başlıklı panelde Judith Butler’dan duyduğum bir söze geliyorum. Panel sırasında biri, asıl mücadelenin sokakta olduğu düşüncesiyle üniversiteleri bırakıp sokağa inmemizin gerekip gerekmediğini sordu. Butler ise son derece net bir şekilde ve hiç tereddüt etmeden, üniversiteleri terk etmenin çok büyük bir hata olacağını söyledi. Evet, değişim sokaklarda gerçekleşiyor, ancak aynı zamanda üniversitelerde de gerçekleşiyor. Bu kurumların üstlendiği bir rol var ve bu alanları teslim etmemeliyiz.
Tüm bunlar aynı sonuca işaret ediyor: Örgütlü kalmak ve direnmek zorundayız. Bilgi üretimi söz konusu olduğunda ise riskler çok daha büyük. Karşı tarafın hegemonik söylemler üretmek ve bunları pekiştirmek için var gücüyle çalıştığı bir dönemde, buna karşı koyabilmemiz gerekiyor. Bunu yapabilmenin yolu titiz araştırmalar yürütmekten ve ufuk açıcı kavramsal çerçeveler geliştirmekten geçiyor. Ancak bu sayede toplumsal gerçekliği daha iyi kavrayabilir, akademinin sınırlarını aşabilir ve özgürleşme mücadelelerini bir adım ileriye taşıyabiliriz.
Üniversiteleri terk etmemiz gerektiği, buralarda üretilen bilginin artık hiç kimseye hizmet etmediği, asıl mücadelenin sokakta verildiği ve hakiki bilginin de bizzat orada üretildiği argümanını defalarca duydum. Ancak, bunu yaparsak tüm eğitim sistemini kendi ellerimizle teslim etmiş oluruz. Muazzam çabalar ve mücadeleler sonucunda kazanılmış bir alanı göz göre göre terk etmiş oluruz. Bunun çok büyük bir hata olacağını düşünüyorum.
Dolayısıyla, içinde bulunduğumuz konumlarda yolumuzu bulmak ne kadar zor olursa olsun, olduğumuz yerde kalmamız gerektiğine inanıyorum. Bu alanlardaki yoldaşlarımızla örgütlenmeli, eğitim mekânlarını dönüştürmek istemediğimiz bir şeye çevirmeye çalışan güçlere karşı direnmeli ve mümkün olan yerlerde transnasyonel boyutta olmak üzere elimizden geldiğince çok kolektif çalışma yürütmeliyiz.
Bu, sokaklarda ve hayatın her köşesinde süregiden çok daha geniş çaplı mücadelenin bir parçası. Ruth Wilson Gilmore’un da sıkça dile getirdiği gibi; nerede olursak olalım ve elimizden ne geliyorsa gelsin durmaksızın örgütlenmeye, örgütlenmeye ve örgütlenmeye devam etmeliyiz.
[1] Metinde geçen detention kelimesi, devletlerin göçmenlere yönelik bu uygulamasının doğrudan özgürlükten yoksun bırakan bir kolluk eylemi olduğunu vurgulamak amacıyla “gözaltı” olarak çevrilmiştir. Mekânsal bir ifade olan detention center ise, Türkiye’deki göç pratiklerindeki en net karşılığı olması sebebiyle “geri gönderme merkezi” şeklinde kullanılmıştır.
[2] Feminizm ve nasyonalizm kelimelerinin birleşimiyle oluşan “femonasyonalizm” (İng. femonationalism) kavramı feminist söylemlerin sağcı, ırkçı veya göçmen karşıtı politikaları meşrulaştırmak amacıyla araçsallaştırılmasını ifade ediyor.
[3] Metnin aslında geçen “uncare” kavramı, devletin veya iktidar aygıtlarının kasıtlı ve politik bir tercihi olarak kırılgan grupları ihtimamdan yoksun bırakmasını, bakımı ve korumayı askıya almasını ifade eden eleştirel bir kavramdır.
[4] Etki faktörü (İng. impact factor), akademik dergilerde yayımlanan makalelerin belirli bir zaman diliminde aldığı ortalama atıf sayısını ölçen nicel bir göstergedir.




