Mayıs 2025’teki son kongreyle kendisini fesheden ve 1984 yılından beri Türkiye’ye karşı silahlı mücadele yürüten PKK’nin kamplarının bulunduğu İran-Irak sınır bölgesindeki Kandil Dağları’na ulaşmak için 26 Temmuz’da İstanbul’dan başlayan iki bin kilometrelik uzun otomobil yolculuğumun ilk durağı İran-Irak sınırındaki Hakkâri. Burası PKK’nin bağımsız Kürdistan devleti kurma hedefiyle 15 Ağustos 1984’te ilk silahlı eylemini yaptığı yer olması nedeniyle de çok önemli.
Hayatlarının 42 yılı PKK ile iç içe geçen Hakkârililer, örgütün Mayıs 2025’te kendisini feshetmesine ve Temmuz 2025’te de silahlı mücadeleden vazgeçmesine temkinli yaklaşsa da, silahların susmasından, askeri baskıların sonlanmasından memnun. Fakat görüştüğüm pek çok kişi PKK’siz bir hayata hazır olmadıklarını söylüyor. Özellikle genç kadınlar, yıllar içinde kadın özgürlüğü konusunda çok ciddi bir toplumsal dönüşüm yarattığını söyledikleri PKK’nin var olmadığı bir ortamda muhafazakârlığın geri dönmesinden çekiniyor.
İçinden geçtiğim Kürt şehir, kasaba ve köylerinin giriş-çıkışlarında bulunan ve Kürtler açısından gündelik eziyete dönüşen askeri kontrol noktalarının kaldırıldığına tanık oluyorum. Bu kontrol noktalarının dev beton blokları ise tamamen kaldırılmayıp yol kenarlarına çekilmiş, devletin “gerekirse tekrar eski uygulamaya dönerim” mesajı gibi duruyor.
İstanbul’dan Hakkâri’ye ulaşana kadar yol boyunca içinden geçtiğim Kürt şehir, kasaba ve köylerinin giriş-çıkışlarında bulunan ve Kürtler açısından gündelik eziyete dönüşen askeri kontrol noktalarının kaldırıldığına tanık oluyorum. Bu kontrol noktalarının dev beton blokları ise tamamen kaldırılmayıp yol kenarlarına çekilmiş, devletin “gerekirse bir günde tekrar eski uygulamaya dönerim” mesajı gibi duruyor. Yani aslında devlet de bu sürece pek hazır görünmüyor.
Öte yandan, 1984’te Siirt’in Eruh ve Hakkâri’nin Şemdinli ilçelerinde ilk eylemini gerçekleştiren PKK’nin tam 42 yıl sonra hangi motivasyonla silahlı mücadeleyi sonlandırdığını ve bundan sonrası için nasıl bir yol haritası belirlediğini etraflıca incelemek üzere Kandil’in yolunu tutarken, örgütün üst düzey yöneticileriyle uzun mülâkatlar yapmayı arzuluyor, yol boyunca heyecanla kaygı arasında gidip geliyorum.
Fakat 15’i kadın 30 PKK gerillasının 11 Temmuz 2025’te Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki Süleymaniye şehrine bağlı Jasana mağarasından çıkıp silahlarını devasa bir çanağın içinde ateşe verdikleri o efsanevi tören sırasında tanıştığım ve bu seyahatteki tek bağlantım olan PKK militanının Kandil’de kiminle görüşebileceğime dair hiçbir bilgi vermemesi merakımı ve heyecanımı daha da artırıyor.

“Karıncalar”
28 Temmuz’da Hakkâri’nin Irak Kürdistan Bölgesi’ne açılan, görkemli bir dağ silsilesinin zirvesindeki derme çatma Üzümlü Sınır Kapısı’na vardığımda güneş henüz sarp dağların arasından doğmamıştı. İki sınır arasında günübirlik geçişlerle birkaç paket çay, sigara, şeker, ayakkabı vs. getirip götüren, bunları satarak hayatlarını kazanmaya çalışan, gümrük memurlarının “karınca” dediği yoksul köylüler hüzünlü sahneler yaratıyor.
Otomobilimin camlarını tıklatan üç Kürt kadın, kendilerini Türkiye tarafından yirmi metre ötedeki Kürdistan tarafına geçirmemi rica ediyor. Merakla “İki adım öteye niye yürümüyorsunuz” diye sorduğumda, “Çifte vatandaşız, ama Türk polisi karşı tarafa yaya geçmemizi yasakladı” diyorlar. Dolayısıyla, “karıncalar” yirmi metrelik sınır kapısını geçmek için otostop yapmak zorundalar.
Hava daha aydınlanmadan termometrelerin 41 dereceyi gösterdiği Duhok’tan Süleymaniye’ye gitmek için tuttuğum taksiye biniyorum. Beş saatlik Duhok-Süleymaniye yolunda, her biri yüzlerce metreyi bulan sayısız benzin kuyruğuyla karşılaşıyoruz. Genç şoför Dilovan, “Trump İran’ı vuruyor, cefasını biz Kürtler çekiyoruz” diye mırıldanıyor.
Sadece mesai saatleri içinde çalışan sınır kapısındaki korkunç bürokrasiye, “kayırmacılığa”, “rüşvetçiliğe” takılanların önemli bir kısmı, bazen karşı tarafta akşama kadar bekliyor, mesai bittiği için geri dönemeyip çıplak arazide sabahlayarak sınır memurlarının yolunu gözlüyor.
Kürdistan tarafındaki memurların muamelelerinden de rahatsızlar. “Bir seferinde” diyor, “karıncalardan” biri, “arkadaşlarımız Peşmergeye ‘sizin bize yaptığınızı Türk polisi bile yapmıyor’ deyince, tam 17 saat sınırda beklettiler.” Bir diğer “karınca” hemen araya girerek, “aslında Başkan Mesud Barzani’nin bunlardan haberi olsa, bize böyle davranmalarına izin vermez” diye ekliyor.
Yapay sınırlarla birbirlerinden ayrılmış yoksul Kürt köylülerin Kürdistan ve Türkiye bürokrasisinin çarkları arasında nasıl ezildiğini görmek için burada birkaç saat geçirmek fazlasıyla yetiyor.

Sınır kapısını aşıp keskin virajlı, muazzam dağ manzaralı üç saatlik yoldan Türkiye ve Rojava sınırında bulunan Duhok şehrine, aile dostumuz Elîyê Şetûnisî’nin evine vardığımda, hava çoktan kararmıştı. Irak’ın devrik diktatörü Saddam Hüseyin’in 16 Mart 1988’de Kürt kasabası Halepçe’ye kimyasal silahlarla saldırıp beş binden fazla insanı katletmesinden günler sonra, yüzbinlerce Kürt gibi ailesiyle birlikte Irak sınırını geçerek Hakkâri’ye gelen Elîyê Şetûnisî’yle derin bir aile bağımız var. Zira, o ve başka aileler Saddam’dan kaçtıktan sonra uzun yıllar bizimki dahil pek çok Hakkârilinin misafiri olarak Türkiye tarafında kaldılar.
Daha sonra Kürt lider Mesud Barzani güçlerine katılarak uzun yıllar Saddam rejimine karşı savaşmış emekli bir Peşmerge olan Elîyê Şetûnisî, “Yolum uzun, birkaç saat uyuyup Süleymaniye’ye devam edeceğim” dediğimde, mesajı hemen alıyor: “İyi bari, gideceğin dağlar serin olacak”. “Fakat” diyor Elîyê Şetûnisî, “Sakın kendi arabanla gitme, bir haftadır büyük bir benzin krizi yaşanıyor, yolda kalırsın.”
“Biz sadece elimizdeki silahları değil, zihnimizdeki silahları da yakmak istiyoruz. Kürtlerin eşitlik ve özgürlük mücadelesini tamamen demokratik yollarla yürütmek için bütün şartları zorlayacağız.”
Ertesi sabah hava daha aydınlanmadan termometrelerin 41 dereceyi gösterdiği Duhok’tan Süleymaniye’ye gitmek için tuttuğum taksiye biniyorum. Hakikaten de beş saatlik Duhok-Süleymaniye yolunda, her biri yüzlerce metreyi bulan sayısız benzin kuyruğuyla karşılaşıyoruz. Genç şoför Dilovan, “Trump İran’ı vuruyor, cefasını biz Kürtler çekiyoruz” diye mırıldanıyor.
Süleymaniye’ye yaklaşırken 11 Temmuz 2025’te PKK’nin silah yakma törenini yaptığı Jasana mağarasını işaret eden tabelayı görüp fotoğraf makinemi çıkarınca, Dilovan “Sen de orada mıydın” diye soruyor, yanıtımı beklemeden, “Onların elli yıllık emekleri suya düştü, bizim de yüz yıllık emeğimiz suya düşmek üzere. Kürdistan hükümeti maaşları ödeyemiyor, petrol gelirleri Bağdat’a akıyor, bize damla damla veriliyor, Bağdat her gün etimizden bir parça koparıyor” diye ekliyor.

Ağır bedeller ödeyen iki kardeş
O gece Süleymaniye’de kalıp ertesi sabah erkenden Kandil’in yolunu tutuyor, daha önce söylendiği için güvenlik nedeniyle telefonum dahil tüm elektronik eşyamı otelde bırakıyorum. Kandil’den ineceğim 2 Ağustos akşamına kadar mecburi sosyal medya perhizim böylece başlıyor.
30 Temmuz günü, sıkı güvenlik protokolü içinde ulaştığım Kandil Dağları’nda köylüler öğle dinlenmesine çekilmiş, ortalık son derece tenhaydı. Uzun bir yürüyüşle köylerden uzaklaşıp daracık patikalardan geçerek bir dağın altına olağanüstü bir mühendislikle oyulmuş devasa mağaraya ulaştığımda karşılaştığım ilk kişi, 19 yıl önce uzun bir söyleşi yaptığım Nurettin Demirtaş oluyor!
Sonraki üç yoğun günü uzun sohbet ve yürüyüşlerle geçireceğim örgütün önde gelen yöneticilerinden Nurettin Demirtaş’ın hayatı, tıpkı kardeşi Selahattin Demirtaş’ınki gibi, Türkiye’de politik bir Kürt olmanın ağır bedelleriyle dolu.
Devasa mağaradaki 30’a yakın gerilla sabah 5’te uyanıyor ve geç saatlere kadar çalışıyor. Bir yandan herkesin dahil olduğu yemek ve temizlik organizasyonu, uzun koridorları süsleyen çiçeklerin bakımı, keşif uçuşlarının bilgisayar sisteminden izlenerek not edilmesi gibi günlük işler, diğer yandan teorik tartışmalar, siyasi değerlendirmeler yapılıyor.
Nurettin Demirtaş henüz Muğla Üniversite’nde öğrenciyken PKK’nin gençlik kolları üyesi olduğu iddiasıyla 1990’lı yılların başında tutuklanmış, 11 yıl 6 ay hapis yatıp çıktıktan sonra, 8 Kasım 2007’de, o günlerde Türkiye’nin en büyük Kürt partisi olan Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) Eş Genel Başkanlığına seçilmişti.
Ancak, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olma hedefiyle Kürt meselesini demokratik yollarla çözme iddiasında olduğu o dönemde, iktidarın hedefi haline getirilen Demirtaş, askerlik yapmadığı gerekçesiyle kısa süre içinde gözaltına alınmış, yaklaşık bir yıl daha hapis yatmış, sonra askere alınmıştı. Demirtaş zorunlu askerliği bitirdikten sonra, 2009’da Kandil’e giderek PKK’ye katılırken, kardeşi Selahattin Demirtaş ise büyük biraderinin demokratik siyaset yapamadığı DTP’de sahneye çıkmaya başlayacak ve 2010’lu yıllarla birlikte Türkiye’nin en etkili Kürt siyasetçisi haline gelecekti.
Ne var ki, Selahattin Demirtaş da ağabeyiyle aynı kaderi yaşayarak hapse atılacaktı. Nurettin Demirtaş toplamda 12 yılı aşkın süre hapis yatarken, kardeşi Selahattin ise 7 Haziran 2013’teki seçimlerde yüzde 13 oy alarak parlamentoya 80 milletvekili sokan HDP’nin Eş Genel Başkanı’yken, 2013-2015 arasındaki PKK-Türkiye barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, 4 Kasım 2016’da tutuklanmıştı. Hapiste on yılını doldurmak üzere…

“Süreç” ve gerillalar
31 Temmuz sabahı Kandil’deki devasa mağarada beraber kahvaltı yaptığım, çoğunluğu 30’lu yaşlardaki kadınlı-erkekli gerillalara 27 yıldır İmralı Cezaevi’nde tutulan liderleri Abdullah Öcalan’ın Türkiye devletiyle yürüttüğü barış görüşmeleri hakkındaki fikirlerini soruyorum.
Genç bir kadın gerilla, “Biz her seçeneğe hazırız” diye kestirip atıyor. Bir başka gerilla ise açık olan TV ekranında tam da bu konuda yapılan programa yüzünü dönüp, “Çerçeve yasayı görmeden bir şey söylemek zor” diyor. Zira, PKK militanları 11 Temmuz 2025’teki silah yakma töreninden beri, Türkiye’ye dönüşlerinin yolunu açacak yasal düzenleme yapılmadan ve bu düzenlemeye liderleri Öcalan’ın nasıl yaklaştığını öğrenmeden hareket etmemeye kararlı. (Kandil’den dönüşümden birkaç gün sonra, 10 Ağustos’ta, söz konusu tarihi yasa önerisi parlamentoya sunuldu ve 467 evet oyuyla kabul edildi.)
“Fakat” diye araya giriyor Nurettin Demirtaş, “biz sadece elimizdeki silahları değil, zihnimizdeki silahları da yakmak istiyoruz. Kürtlerin eşitlik ve özgürlük mücadelesini tamamen demokratik yollarla yürütmek için bütün şartları zorlayacağız.”
11 Temmuz 2025’te Jasana mağarası önünde silahını ateşe veren gerillalardan Şiyar söyleşi teklifimi “ben bir yıl önce söyleyeceğim her şeyi silahımı yakarak söyledim” diyerek nazikçe reddediyor.
Kültür-sanat kampında, iki katlı bu devasa mağarada örgütün müzik, tiyatro, sinema kulüplerinin, çoğunluğu 20’li ve 30’lu yaşlarda olan 30’a yakın üyesi yaşıyor. Kendi üretimleri olan çikolatadan ikram eden gerillaların müzik için prova ve ses kayıt odaları, belgesel ve film için her türlü teknik ekipmanları var.
Uzun süredir aynı mağarada birlikte yaşayan bir grup insanın birbiriyle konuşacak çok az mevzusu kaldığı düşünülebilir. Oysa tüm gerillalar, saatlerce süren kapalı toplantıların dışında, gündelik işlerini yaparken de uzun uzadıya konuşup tartışmaya, silahsız dönemde nasıl bir demokrasi ve özgürlük mücadelesi yürütebileceklerine dair fikir üretmeye devam ediyor. Üstelik hepsinin birbirini ilk defa görmüşcesine büyük merakla dinlemeleri, birbirlerine büyük bir sevgiyle yaklaşmaları, yaş ve pozisyon farkı gözetmeksizin karşılıklı nezaketten en ufak bir sapma göstermemeleri dikkate şayan.
Dışarıdaki kavurucu sıcağa karşın mağaranın içi serinden de öte, soğuk! Uzun koridorları kesen ve bazısı birer-ikişer, bazısı dörder-beşer kişilik onu aşkın yatakhanenin nemi teknolojik aletlerle çekiliyor, odalar elektrik sobalarıyla ısıtılıyor. Hemen her yatağın başucunda birer-ikişer kitap, bazısında da tabletler bulunuyor.
Kampın geniş kütüphanesinde, daha önce hiç görmediğim, duymadığım yayınlar dikkatimi çekiyor. Gerilla anıları, örgüt içi yayınlar, savaşa, barışa, Ortadoğu’ya, Kürdistan’a dair analizler, romanlar, derlemeler… 33 yıl hapis yattıktan sonra, geçtiğimiz yıl temmuz ayında tahliye edilen Çetin Arkaş’ın, sayfaları nemden yumuşamış iki ciltlik “Hapishanede 31 Yıl” kitabı, üç gün boyunca başucumda duruyor.
Odadakiler rahatsız olmasın diye lambalar söndükten sonra el feneri ışığında okumaya giriştiğim kitap, bir mahpusun gözünden son otuz yılın gayriresmi tarihi niteliğinde. 1990’lı yıllardaki korkunç işkencelerin, inanılmaz direnişlerin, Öcalan’ın 1999’da Türkiye’ye getirilmesi ve İmralı savunmaları sonrasında yapılan tartışmaların, yaşanan ayrışmaların hapishanelere nasıl yansıdığını, üstelik bir dağın içine oyulmuş mağarada okuyor olmanın verdiği ruh halini tarif etmem güç.

Gündelik hayat
Tamamen kayalıklardan oluşan bir dağın içine oyulmuş ve Kürtçe “Şikeft” dedikleri insan yapımı devasa mağarada bulunan 30’a yakın gerilla sabah saat 5’te uyanıyor ve akşam geç saatlere kadar dur durak bilmeden çalışıyor. Bir yandan komutan-militan ayrımı olmaksızın herkesin dahil olduğu yemek ve temizlik organizasyonu, “Şikeft”teki uzun koridorları süsleyen ve ışıkla canlı tutulan çiçeklerin bakımı, başka kamplara gidecek olanların hazırlıkları, diğer kamplardan gelenlerin karşılanması, Türkiye, İran veya ABD menşeili olup olmadığını bilmedikleri keşif uçuşlarının bilgisayar sisteminden izlenerek sürekli not edilmesi gibi günlük işler, nöbetler, diğer yandan saatleri bulan iç toplantılar, teorik tartışmalar, siyasi değerlendirmeler yapılıyor.
Tüm işlerini kolektif olarak yapan militanlar arasında kimin komutan olduğunu anlamak mümkün değil. Zira herkes bulaşık yıkıyor, herkes temizlik yapıyor, herkes yemek yapıyor, herkes nöbet tutuyor.
PKK kamplarındaki ikinci günüm olan 31 Temmuz’da, mağara içine inşa edilmiş büyük yemek salonundaki dev TV ekranından Türkiye’ye dönüşlerinin önünü açacak yasal düzenleme hazırlıklarına ilişkin tartışmaları izleyen kadın militanlardan biri, “Silahlı mücadele yürütürken tereddüt etmedik, barışırken de tereddüt etmiyoruz. Çünkü bizim için yeni bir mücadele dönemi başlıyor ve devlete değil, kendimize, halkımıza güveniyoruz” diyor.
“42 yıllık mücadelenin kazanımlarını kimse inkâr edemez. Adı, varlığı, her şeyi reddedilen bir halk vardı. ‘Ben Kürdüm’ diyemiyordu insanlar. Sadece bunu söylediği için aşağılanan, işkenceye uğrayan bir halktık. Kendinden utanan, kimliğinden kaçan bir halk gerçekliği… Şimdi milyonlarca insan gururla ‘ben Kürdüm’ diyor. Bundan büyük kazanım mı var?”
Bu esnada hava hareketliliğini bilgisayar ekranından izleyen nöbetçi gerilla, “Heval keşif!” diyerek arkadaşlarına menşei bilinmeyen insansız hava araçlarının Kandil bölgesinde faaliyete başladığını haber veriyor.
İdari olarak büyük bölümü Irak Kürdistan Bölgesi sınırları içinde, Erbil ve Süleymaniye vilayetlerinin doğu ucunda bulunan, doğu yamaçları ise İran’ın Kürdistan eyaletine uzanan Kandil Dağları’nın tepesinde son günlerde dolaşmaya başlayan insansız hava araçlarının menşeini kimse bilmiyor.
Gerillalardan biri, “Aslında” diyor, “bir yıldır bu kadar yoğun keşif uçuşu görmemiştik, çünkü Türkiye de bizim bir yıl önce ilan ettiğimiz ateşkese uyuyor.” Bir başka gerilla araya girerek, “Biz bu uçuşların Türkiye’den ziyade İran, ABD veya İsrail menşeili olduğunu, ABD-İran gerilimiyle ilgili olduğunu düşünüyoruz, ama tedbiri elden bırakmıyoruz” diye ekliyor.
Bana söylendiğine göre, PKK birkaç yıl önce insansız hava araçlarını düşürecek karşı silahı kendi olanaklarıyla üretmiş, hatta bu silahı Türkiye’ye karşı kullanmış. Fakat Türkiye ile ateşkese uydukları ve menşeini bilmedikleri araçları da hedef almak istemedikleri için bu silahı kullanmayı bırakmışlar.
Bununla birlikte, keşif uçuşları, iki bin kilometrelik otomobil yolculuğumdaki asıl amacımı sekteye uğratıyor. Zira, gerillalar Türkiye ile yürütülen barış görüşmelerine rağmen güvenlik tedbirlerinde en ufak bir esneme yapmadıkları için, örgütün kurucu kadrosuyla buluşmam mümkün olmuyor.
Aldığım bu üzücü haber üzerine beni teselli etmek isteyen Nurettin Demirtaş, nöbetçiye keşif uçuşunun bittiğini teyit ettirdikten sonra, “hadi biraz yürüyüşe çıkalım” diyor. Böylece Demirtaş’la, kendi mağaralarından birkaç saat uzaktaki bir başka mağaraya, örgütün kültür-sanat kampına doğru yola çıkmak üzere mağaranın serinliğinden dışarının bunaltıcı sıcağına doğru süzülüyoruz.

Kültür-sanat kampı
Kültür-sanat kampında da, tıpkı Demirtaş’ın kaldığı mağaradaki gibi, ortalıkta silah görmek mümkün değil. Yine bir dağın altına oyulmuş, iki katlı bu devasa mağarada örgütün müzik, tiyatro, sinema kulüplerinin, çoğunluğu 20’li ve 30’lu yaşlarda, aralarında tıpkı diğer kamptaki gibi Arap ve Türk gençlerinin de olduğu 30’a yakın üyesi yaşıyor.
Bana kendi üretimleri olan “Arap-Kürt ortak yapımı” çikolatadan ikram eden gerillalar barış sürecine destek vermek üzere sanatsal üretim yapmaya odaklandıklarını söylüyor. Mağara içinde müzik için prova ve ses kayıt odaları, belgesel ve film için her türlü teknik ekipmanları var. Onlar da kaldığım ilk mağaradakiler kadar yoğun bir “süreç” mesaisi içinde. Bir yandan yeni şarkılar, belgeseller üretiyor, bir yandan da harıl harıl teori çalışıyorlar.
Kandil’deki gerillalar barış görüşmelerinin Türkiye’ye demokrasi getirmeyeceğinin farkında olduklarını, fakat bu sürecin demokrasi mücadelesi için bir alan açacağına inandıklarını söylüyor. Barış görüşmelerini bir sonuç değil, yeni bir mücadelenin başlangıcı olarak görüyorlar.
Aslında yanıtını aradığım sorulardan biri, yıllarca silahlı bir mücadele içinde yoğrulmuş; bir yıl önce ise liderleri Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla bir anda silahlı mücadeleyi terk etmiş ve örgütlerini feshetmiş olan bu insanların boşluğa düşüp düşmedikleri.
“Gördüğün gibi, boşluğa düşecek zamanımız yok, o kadar yoğunuz ki, uykuya bile az vakit bulabiliyoruz” diyor gerillalardan biri. Gözlerindeki hüznü gizleyemeyen kadın komutanları, biri Suriye’de, ikisi de Kandil Dağları’nda olmak üzere üç kardeşini savaşta kaybettiğini, silahlı mücadeleyle elde edebileceklerinin sonuna geldiklerini, bundan sonra yeni bir hayat ve mücadele alanı örmek istediklerini söylüyor.
Silahlı mücadelenin sebebi, sonucu
Nurettin Demirtaş ise omuzlarındaki silahları indirdikten sonra yüklerinin daha da ağırlaştığını söylüyor: “Biz silahları haklarımızı elde etmek için değil, kendimizi savunmak için kullandık. Halka karşı sorumluluğumuz, elde ettiğimiz kazanımlar, artık silahlı mücadeleyi bırakıp demokratik mücadeleye geçmeyi gerekli kılıyordu. Şimdi artık demokratik siyaset yapmanın zemini için mücadele yürüteceğiz. Ama kolay değil; yaşadıklarımız, barış mücadelesinin savaştan daha zor olduğunu bize gösterdi. Büyük bir sorumluluk aldık. Silahları bırakınca yükümüz azalmadı, arttı.”
Demirtaş’a örgütlerinin 1980’lerden itibaren silahlı mücadeleyi kurtuluş yolu olarak benimsediğini hatırlatıyor, şimdi neden bu yoldan tamamen vazgeçtiklerini soruyorum. Önderleri Abdullah Öcalan’ın daha 1980’lerin sonunda, 35 yıl öncesinde silahlı mücadeleyi terk etmek istediğini, fakat Türkiye’de herhangi bir siyasi muhatap bulamadığını söyleyen Demirtaş’ın yanıtı şöyle:
“Önder Apo 35 yıl önce, ‘barışmak için bir muhatap arıyoruz’ demişti. Sonraki tüm girişimleri de başarısızlıkla sonuçlandı. Öte yandan, silahlı mücadele kazanımlar için değil, kendimizi savunmak içindi. 12 Eylül 1980 askeri darbesi koşullarında, Diyarbakır Cezaevi’nde uygulanan vahşetlerin, faşizmin halka yönelik saldırıları, katliamları karşısında silah, bir savunma aracı olarak ortaya çıktı. Silahı hiçbir zaman bir hak arama aracı olarak görmedik. Dolayısıyla, silahla ne elde edildiğine dair tartışmalara ilkesel olarak uzak duruyoruz. Biz silahları kullanırken de, insan hayatının, insan haklarının güvencesinin silah değil, demokrasi olduğunu söylüyorduk.”

“Peki” diyorum, “silahlı mücadeleyle ne elde ettiniz de, şimdi bu araçtan vazgeçtiniz?” Demirtaş şu yanıtı veriyor: “Kırk iki yıllık mücadelenin kazanımlarını kimse inkâr edemez. Adı, varlığı, her şeyi reddedilen bir halk vardı. ‘Ben Kürdüm’ diyemiyordu insanlar. Sadece bunu söylediği için aşağılanan, işkenceye uğrayan bir halktık. Kendinden utanan, kimliğinden kaçan bir halk gerçekliği yok muydu? Şimdi milyonlarca insan gururla ‘ben Kürdüm’ diyor. Bundan büyük kazanım mı var?
Bilinç düzeyinde, kültürel düzeyde inanılmaz kazanımlar oldu. Kürt toplumunda kadın özgürlüğü bugün tüm dünyaya, insanlığa ilham kaynağı oluyor. Bu gibi kazanımları hiç görmeden, devletçi, iktidarcı mantıkla bakanlar, ‘bu mücadelenin sonunda bir devletimiz olmalıydı’ diyenler, evet, sonuca bakıp hiçbir kazanım görmeyebilirler. Ama meseleye insani olarak, toplumsal olarak bakanlar çok şey görecektir.”
Başka bir hayatı şehre taşımak
Kandil’de bulunduğum üç gün boyunca görüştüğüm militanların önemli bir kısmı 20’li, 30’lu yaşlarda. Bazıları örgüte birkaç yıl önce katılmış. Dolayısıyla, daha düne kadar Türkiye’de siyaset yapmanın koşullarının olmadığına inanarak dağa çıkmış bu gençlerin şimdi dağdan inmek isteyip istemediklerini de merak ediyorum.
Genç kadın gerillalardan biri, meselenin istekle ilgili olmadığını söylüyor: “Kürdistan dağlarında bulunmaktan şikâyetçi değilim. Eğer koşullar oluşmazsa, burada kalmaya devam ederiz. Ama biz Kürtler kendi kimliğimiz için, temel haklarımız için ölmek ve öldürmek zorunda olmamalıyız.”
“Kürdistan dağlarında bulunmaktan şikâyetçi değilim. Eğer koşullar oluşmazsa, burada kalmaya devam ederiz. Ama biz Kürtler kendi kimliğimiz için, temel haklarımız için ölmek ve öldürmek zorunda olmamalıyız.”
Kandil’deki gerillalar, mevcut barış görüşmelerinin Türkiye’ye demokrasi getirmeyeceğinin farkında olduklarını, fakat bu sürecin demokrasi mücadelesi için bir alan açacağına inandıklarını söylüyor. Barış görüşmelerini bir sonuç değil, yeni bir mücadelenin başlangıcı olarak görüyorlar. Onlarla geçirdiğim üç günün sonunda Kandil’den ayrılırken, mağara taşından yaptığı küçük kolyeyi avucuma koyan bir gerilla, “Belki bir sonraki görüşmemiz Ankara’da veya Diyarbakır’da olur” diyor…
Ankara ve Diyarbakır dahil, şehrin mikroplarından, virüslerinden uzakta yaşayan gerillaların, dışarıdan gelenlerin taşıdığı hastalıklar karşısında, tıpkı kreşe yeni başlayan çocuklar gibi, bağışıksız olduklarını öğreniyorum. Dolayısıyla, şehir insanının bağışıklık geliştirdiği hastalıklar karşısında direnci olmayan, alışık oldukları komünal yaşamdan çıkıp para ve kariyer hırsının egemen olduğu şehir hayatına dahil olduklarında ne tür sorunlarla karşılaşacaklarını henüz bilmiyoruz.
Fakat onlar, paraya ve kariyer hırsına dayanmayan bir hayatı şehre taşımayı ve Kürtler arasında bu değerleri yeşertmeyi, sınıf mücadelesini yükseltmeyi yeni davalarının en önemli mücadele alanı olarak görüyorlar. Bunu başarabilecekler mi, hep beraber göreceğiz.
*Bu yazının İngilizce versiyonu TheAmargi’de yayınlandı:
theamargi.com/posts/three-days-in-the-qandil-mountains
** Görseller Nûbihar –Nuova Primavera filminden (Benedetta Argentieri, 2025):
vimeo.com/1092144188?fl=tl&fe=ec




