Annem ve babam hiç uçağa binmeden öldü. Yetmişlerinde, Kuzey Fransa’da epey kasvetli görünen bir otobüs yolculuğuna çıkana kadar ikisi de hiç yurtdışında tatil yapmadı. Ondan önce babam sadece bir kere, II. Dünya Savaşı sırasında orduyla Hindistan’a gönderilince İngiltere’den ayrılmış. Bunu bir köşeye not edelim: Bir dayatma olarak seyahat.
Gözümüzün önüne Akropolis’i kaplamış Alman askerlerinin fotoğraflarını getirelim: En istilacı haliye turizm. Akla Martha Gellhorn’un Savaşın Yüzü (“The Face of the War”) kitabındaki gözlemleri geliyor: “Askerlerin savaştıkları yerlerde bu kadar çabuk gezip tozmaya başlamaları gerçekten şaşırtıcı.” Ya da Hitler ve generallerinin Eyfel Kulesi önünde verdikleri pozları düşünelim: Fethin ispatı babında turizm. Her iki vakada da fotoğraflar tasvir edilen özgül anların ötesine geçen alegorik bir ima barındırıyor.
Annem ve babam alışılmadık, ancak benzersiz denemeyecek bir şekilde evde oturmaya meyilliydi. Sadece yurtdışına tatille gitmememizi kastetmiyorum. Ya hiçbir yere gitmezdik ya da gönülsüzce kötü havanın her defasında bizi normalde yaşadığımız şehirde asla yapmadığımız bir şeye, sinemaya gitmeye mecbur bıraktığı Britanya sahillerine seyahat ederdik.
Amerikalı yazar Annie Dillar Bir Taşa Konuşmayı Öğretmek kitabındaki Bakir Ormanda başlıklı denemesinde seyahatin amacının “en görkemli şeyi” görmek değil, “mekânı benimsek” olduğunu söylerken meseleyi en iyi şekilde ifade ediyor.
Sekiz yaşlarındayken bir arkadaşımın İngiltere’nin güneyindeki Wight adasından dönüşünü çok iyi hatırlıyorum. Bu egzotik yolculuktan güneşten ıstakoz gibi kızarmış halde gelişmişti. Onu deli gibi kıskanmıştım. Berbat havasıyla meşhur Britanya’da yurtdışı seyahatler ispatı ve hatırası yanık ten olan güneşli günler anlamına gelirdi ve 1970’lere gelindiğinde bazı arkadaşlarım tatillerini aileleriyle yurtdışında geçirmeye başlamıştı.
Babam yurtdışı tatillerinin bir başka nedenine, Britanya alkol ruhsatı kısıtlamalarının zorbalığından azade bir şekilde gün boyu içmenin cazibesine hiçbir zaman anlam veremedi. İçki içmeyi tasvip etmemekle kalmaz, tatil ve içki ile ilişkili başka bir şeyden daha nefret ederdi: Para harcamak.
Tüm bunlardan dolayı büyürken seyahat etme isteği duymadım. Yirmi üç yaşını idrak ettiğim 1981 yılına kadar hiç uçağa binmedim. Sadece günümüz değil, dönemin standartları açısından da epey geç bir yaş. Ama sonra ne uçuştu yahu! Annesi Karayipler’de, Anguilla diye bir adada yaşayan sosyetik bir kız arkadaşım vardı. Ada muhteşem bir deniz ve şahane kumsallardan ibaret bakir bir yerdi. Adada hırsızlık vaki olmadığı için fotoğraf makinemi pencereleri açık arabanın arka koltuğuna bırakıp ıssız bir kumsalda yüzmeye gidip döndüğümüzde makinem çalınmıştı. Bu bir anlamda Anguilla’nın (aynı zamanda kız arkadaşımın ve benim) cennetten kovuluşuydu. 21. yüzyıl başına gelindiğinde Anguilla zenginlerin tatil beldesi haline gelmişti.

Artık gidemediğimiz yerler
Bu seyahatin ardından yavaş yavaş, önceleri tatillerde yurtdışına çıkma, yeni yerler görme alışkanlığı edindim. O zamanlar “yurtdışı” tam da “tatillerde gidilen yer” anlamına geliyordu. Ardından, daha da yavaşça, mesaili bir işte çalışmadığım için tatil yapmaya ihtiyaç duymadığımı, dahası tatile çıkmaktan hoşlanmadığımı keşfettim. Başka yerlere gidip gündelik hayatımı oralarda sürdürmekten, yazmaktan, okumaktan ve çalışmaktan zevk alıyordum.
Otuzlu yaşlarımın başlarında New York, Paris ve New Orleans’ta uzun süreler geçirdim. O dönemde bunu yapmak şimdiki kadar kolay değildi. Henüz e-posta olmadığı için yazdığım gazetelerin editörlerinin bana ulaşması daha zordu. İnternetten müzik dinleyemediğim için her yere sürekli CD taşımak zorunda kalıyordum.
Yine de bazı yerlerde moda haline gelmelerinden hemen önce –New York’ta, B ve C Caddelerinin arasındaki Alphabet City’de, üçüncü sokakta– ya da en havalı dönemlerinde –1990’ların ortasında– Paris’in 11. Bölgesi’nde ve ardından Roma’nın Trastevere mahallesinde yaşayacak kadar şanslıydım.
Şimdilerde Avrupa’nın en çok arzulanan bölgeleri tahammülfersa derecede ısındı –muhtemelen daha da ısınacak. Gelecekte yaz tatilleri sıcaktan kaçmak için kuzeye gidenler tarafından şekillenecek.
Tüm bunları 21. yüzyılda içinde bulunduğumuz duruma girizgâh mahiyetinde anlatıyorum. Şimdi, şu anki durumun bazı özelliklerini ve semptomlarını sıralayacağım.
Öncellikle savaş: İnsanları bir yerlere zorla götürdüğü gibi (babamın durumunda Hindistan) savaş bazı yerlere gitmemize de mani oluyor. Çok şükür Libya’daki şahane Leptis Magna ve Suriye’deki enfes Palmyra Roma harabelerini gezme fırsatım oldu. Kim bilir oralara bir daha ne zaman ayak basabileceğiz.
Bundan çıkarılacak ders sanırım şu: Sanki ölümsüzmüşçesine yaşamayın. Bazı yerlere gitmek eskisinden daha kolay olabilir, ama başka yerlere gitmemiz de artık imkânsız. Tam hesabını tutmadım, ama artık gidemediğimiz yerlerin sayısının 30 yıl öncesine kıyasla bir nebze arttığından şüpheleniyorum. Ve hepimiz yeni yerler görmek isteriz.
Herkes gibi ben de Mars ya da Jüpiter’i ya da artık neresiyse orayı keşfetmek için gönderilen uzay sondalarından gelen görüntüleri seyretmekten keyif alıyorum. Ancak, aslına bakarsanız, bu gezegenlerden hiçbiri estetik açıdan bizimkinin yanına bile yaklaşamaz. Bizimkine kıyasla hepsi çok sıkıcı.
Çağlar boyunca aya gitmenin hayalini kurduktan sonra yarım düzine seferin ardından hevesimizi kaybettik. Zira feci sıkıcıydı. En güzel yanının dünya manzarası olduğu ortaya çıktı! Arizona ve New Mexico’nun bazı bölgeleri Mars’a şahane alternatifler, üstelik çöllerin yanı sıra piramitlerimiz, yağmur ormanlarımız, göz kamaştıran şehirlerimiz, tapınak harabelerimiz, daha nice coğrafyamız mevcut. Ancak mesele nefes kesen manzaralar ve dünyanın harikalarından ibaret değil.
“Bu lanet dünyayı dolaşacağım”
Amerikalı yazar Annie Dillar Bir Taşa Konuşmayı Öğretmek (“Teaching A Stone How to Talk”) kitabındaki Bakir Ormanda (“In the Jungle”) başlıklı denemesinde seyahatin amacının “en görkemli şeyi” görmek değil, madem burada sadece kısa süreliğine bulunuyoruz, “bu vesileyle mekânı benimsek” olduğunu söylerken meseleyi en iyi şekilde ifade ediyor.
Mükemmel bir öneri. Mekânı benimsemek. Olabildiğince çok yere bir defalığına da olsa gitmek istediğimi hissediyorum. Birtakım yerlere bir kere gitmek yeter de artar bile. Bazı yerler insanda derin bir hayal kırıklığı yaratır ve günümüzde DH Lawrence’ın 1920’lerde dünya kazan o kepçe dolaştığı döneme nazaran ulaşım çok daha kolay olsa da, seyahat eylemi –bir yerlere gitmek– genellikle sıkıcı ve zahmetlidir.
Lawrence 1922’de, Alman karısı Frieda ile Sicilya’da mutlu mesut yaşarken, ABD’den aldığı bir davete icabet etmek için sabırsızlanıyordu. Fakat tam da yola çıkacakken birden dümeni Seylan’a kırdı. Seylan’dan (günümüz Sri Lanka’sından) nefret ettiğini söylemek halet-i ruhiyesini epey hafife almak olur.

Bu küçük adadaki deneyimleri bazı abartılı sonuçlara varmasına yetip artmıştı bile. Bir arkadaşına “En azından gördüğüm kadarıyla, Doğu saçma sapan bir yer. Hiç hoşuma gitmedi.” diye yazıyordu. “Midemin derinliklerinden bir bulantı hissi yükseliyor. Sevgili Mary, dünyayı görmek için asla dolaşma, bu seni sadece hasta eder.”
Neyse ki Lawrence kısa sürede kendisini “Allah bilir neden,” Seylan’dan Avustralya’ya giden bir gemide buldu. Perth’e planlandığı zamanda ulaşıp karaya çıktığında seyahat lehine tartışmaya yer bırakmayacak bir savunma yaptı: “Sırf artık görmek istemediğimi anlamak için dahi olsa bu lanet dünyayı dolaşacağım.”
Londra turist kaynasa da şehirde turizmle yakından uzaktan ilişkisi olmayan tonlarca insan yaşıyor. Londra turist akınıyla boğulmayacak kadar büyük, meşgul, dahası kayıtsız. Aynısı Napoli için de geçerli.
Avustralya’da gördükleri Lawrence’ın hoşuna gitti, “fevkalade bir hava, harikulade güneş ve gökyüzü –garip, uçsuz bucaksız ıssız bir ülke– ilkel çağlardan da eski bir hayaleti barındıran sonu gelmez çalılıklar, olgunlaşmış ve leziz elmalar, armutlar… ama-Ama-AMA. Her zaman bir dolu ‘ama’ ile son bulan bir hayal kırıklığı. Kalmak istemiyorum işte, bu kadar basit… Ancak bir şeyleri deneyip onlardan ne kadar nefret ettiğimi keşfetmeyi seviyorum. Seylan’da geçirdiğim zamanın büyük kısmından nefret ettim: Hayatımda hiç bu kadar kendimi hasta hissetmemiştim. Yine de çok değerli, paha biçilmez bir hatıra. Dünyaları verseler geri dönmem. Fakat ne zaman ne de sonsuzluk ondan kalanı benden alamaz: Seylan ve Doğu. Günün birinde yine dünyayı dolaşacağım, Afrika’dan Kuzey Hindistan’a, Himalayalara ve mümkünse Tibet’e gideceğim. Ardından da Çin ve Japonya’ya uzanacağım. Günün birinde.”
Makûl çekicilik
Bu noktada birkaç hususa değinmekte fayda var. Lawrence’ın dönemiyle karşılaştırıldığında, günümüzde hastalanma ihtimali daha düşük olsa da eğer hastalanmayı göze alamıyorsanız, mesela Hindistan’da Varanasi’ye gitmenin pek bir mânâsı yok. Dünyanın en güzel ve kutsal coğrafyalarından biri olduğu kadar pislik içinde de bir yer. Hastalanmasanız bile yeni bir yerde bulunmanın, yeni şeyler görmenin, saat farkının ve daha nice faktörün yarattığı katıksız bir sersemlik söz konusu. Dolayısıyla, bir yere gitmemenin, hatta hiçbir yere gitmemenin makul çekiciliğinden bahsedebiliriz, tıpkı Billy Collins’in Teselli (“Consolation”) şiirinde anlattığı gibi:
Ne kadar da hoş bu yaz İtalya turuna çıkmıyor olmak,
Şehirlerini dolaşıp sıcakta kavrulan tepelik kasabalarına tırmanmamak.
Çok daha keyifli bu yerel, tanıdık sokaklarda gezip tozmak,
anlamını bir çırpıda kavramak her yol levhasının, ilan panosunun
ve hemşerilerimin o hızlı el hareketlerinin.
Yok burada manastırlar, yok ufalanan freskler ya da ünlü
kubbeler ve hacet yok hatmetmeye kralların tahta çıkış
sırasını ya da turlamaya bir zindanın ıpıslak kuytularını.
Hiç lâzım değil bir lahitin başında dikilmek, bakmak Napolyon’un
Elba’daki küçük yatağına ya bir azizin cam vitrin içindeki kemiklerine.
Bakın işte Billy Collins de tıpkı babam gibi evde kalmaktan memnun gözüküyor; güneşlenmek için güneye –en iyisi yurtdışına– gitme isteğine direniyor. Bu biz İngilizler için yazları adeta bir işçi sınıfı ideali haline geldi. Havuz başında ya da plajda oturup kızarmak ve bira içmek. Elbette şimdilerde Avrupa’nın yazları en çok arzulanan bölgeleri tahammülfersa derecede ısındı –muhtemelen daha da ısınacak ve beraberinde sel felaketleri şiddetlenecek– ve durum uçak yolculuklarından kaynaklanan karbon salımlarıyla daha da kötüleşiyor. Gelecekte yaz tatilleri giderek daha çok sıcaktan kaçmak için kuzeye gidenler tarafından şekillenecek.

Batılıların güneye veya doğuya, “Orient’e” gidip –ilk elden akla 1849-1850’de Mısır’ı gezen Flaubert ya da 1890’larda Tahiti’de kalan Gauguin geliyor– “Öteki” olarak gördükleri insanlarla karşılaşmalarının uzun bir geleneği varsa da, Polonyalı yazar Kapuściński’nin de işaret ettiği gibi, karşılaşmalar giderek daha çok şimdiye kadar “Öteki” olarak görülen insanların “Ötekiler”le buluşmasına sahne olacak: “Yeni bir ‘Öteki’ doğdu: Avrupalı olmayan birine göre ‘Öteki’ konumundaki bir başka Avrupalı olmayan.”
Yazının girizgâhında bahsettiğim bir meseleye geri dönelim: Anguilla’da turizmin gelişimi. Bir ölçüde gelişmişlik hepimizin hoşuna gitse de arzu edilen düzey kişiden kişiye değişir. Her yerin bir ânı, kusursuz bir ânı vardır. O an uzun sürmez ve bir kere geçmeye görsün, bir daha geri dönüş imkânsızdır. Değişiklikler geri alınamaz.
Mesela Tayland’ın Ko Pha-ngan adasındaki dolunay partileriyle meşhur Haad Rin kumsallarını ele alalım. 1990’ların sonlarında gittiğimde bölge rave kültürü yüzünden çoktan mahvolsa da birkaç koy ötede, sahilde küçük kulübelerin bulunduğu cennet gibi bir sığınak hâlâ vardı. Bana gerçekten kusursuz gözükse de –özellikle ne istediğim düşünüldüğünde: oda servisinden LSD ve ecstasy sipariş edebileceğiniz bir “tatil köyünde” kesinlikle ilk ve son kalışımdı– belki başkalarına biraz fazla salaş gelebilirdi. Kim bilir şimdi ne haldedir.
Nasıl ki Varanasi hijyen standartlarına uyduğu takdirde Varanasi olmaktan çıkarsa, Napoli de tamamen güvenli bir yer haline gelirse Napoli olmaktan çıkmaz mı? Her yerin birbirine benzemesini istemeyiz. Varanasi ya da Napoli gibi yerlerin bizi cezbetmesinin nedeni sadece Stockholm’e benzememeleri değil, “Stockholm sendromu” denen olguyu da çürütmeleri.
Yarı bilimsel bir ölçüt
2014’te karımla beraber Brooklyn’in Williamsburg mahallesinde harikulâde bir üç ay geçirdik. O zaman Zadie Smith epey kibirli bir edayla bana, “biliyorsun, Williamsburg aslında on yıl önce havalı bir yerdi” demişti. Belki de öyleydi, ama torbacılarla ya da başka türden tedirginlik emareleriyle uğraşmak zorunda kalacağım o “aşırı havalı” ortamın peşinde değildim. Ben gittiğimde ortam eskisi kadar tekinsiz değildi ve ellili yaşlarının ortasındaki biri için ideal bir yerdi. Ancak şimdi bu safhayı da geride bıraktı ve bence artık sıkıcı, sönük, bitik bir yer.
Son on yıldır yaşadığım Venice Beach’te, evimin yakınlarındaki Abbot Kinney, 2005’te ABD’nin en havalı caddesi seçilmişti. O tarihten itibaren, benim yerleşmemle de şiddetlenen bir ivmeyle, tepetaklak gitmeye başladı ve ardından Los Angeles’ın en itici caddesi seçildi. Geçen yıl bir arkadaşım çaresizlik içinde bir Prada mağazasının açılmasının an meselesi olduğunu söylüyordu. 1990’larda mutlu mesut yaşadığım Trastevere ise bugün turistlerden geçilmiyor.
Acaba bu –bir yerin turistler tarafından istila edildiği an– kişisel zevk meselesini aşan bir şey olabilir mi? Turistlerin yerel nüfusa oranını gösteren yarı bilimsel nitelikte objektif bir ölçüt bulunamaz mı? Bütün ahalinin turizm sektöründe çalıştığı bir yer –biraz sonra değineceğim dikkat çekici bir istisna hariç– kendi kendini eni konu tüketmiş demektir. Aklıma karımla birlikte bir yaz akşamı vardığımız Toskana’nın şirin tepelik kasabası Pienza geliyor. Üç gece konaklamayı düşünüyorduk, ama ertesi sabah her yerin bizim gibi volta atan çiftlerle dolu olduğunu görünce hemen topuklamıştık.
Öte yandan, Londra turist kaynasa da şehirde turizmle yakından uzaktan ilişkisi olmayan tonlarca insan yaşıyor. Londra Blitz (Alman hava bombardımanları) tarafından yok edilemeyecek kadar büyüktü ve turist akınıyla boğulmayacak kadar da büyük, meşgul, dahası kayıtsız.
Airbnb’den ucuza yer kiralamak çok kolay. Ama aslında işin rengi öyle değil. Airbnb belki dünyaları yok etmiyor, ama mahalleleri hızla tüketiyor. Herkes yerel ahali gibi yaşamak istiyor, ama bu yüzden yerel ahali yerinden yurdundan ediliyor.
Aynısı Napoli için de geçerli. Bu konuda bir araştırma yapmadım, ama sanırım bir inceleme turist sayısının ne zaman aşırıya kaçtığını, doygunluğa ulaştığını ve yıkıma yol açtığını gösteren oldukça evrensel ve doğru bir rakam ya da oran ortaya koyacaktır.
Trastevere o eşiği aştı ve şimdilerde tıka basa turistle dolmasına kederleniyorum. Aslına bakarsanız birkaç ay önce turist olarak ziyaret ettiğimde duruma yerinde kederlenmiş ve hiç şüphesiz 1990’larda arkadaşlarımla beraber orada yaşarken yıkım sürecinin başlamasında pay sahibi olmuştum.
Herkes bir mahalleye yerleşip kapıyı arkasından kapatmak ister, ama o kapı asla kapanmaz. Hiçbir yer bu durumdan muaf değil. Belki Venedik hariç, zira tam da Mary McCarthy’nin yazdığı gibi: “Diğer şehirlerin aksine turistik Venedik’in Venedik olmadığını iddia etmenin hiçbir mânâsı yok… Turistik Venedik Venedik’in ta kendisi.”

Mekânların “keşfi”
Diğer yandan mekânlar –şirin köyler, el değmemiş adalar– her zaman havalı insanlardan oluşan gruplar, bohemler, sanatçılar veya artık her kimse, birleri tarafından “keşfedilmiştir”. Günümüzü benzersiz kılan özellik, teknolojinin hızı ve yırtıcılığıyla pazarlama ve kültürün iç içe geçmesi. Scott Fitzgerald, eşi ve avenesi tarafından “keşfedilen” Fransız Rivierası, zamanla zengin turistler –gerçi Fitzgerald çiftinin de zengin turistler olduğunu hatırlatalım– ve onlara hitap eden mekânlar, lokantalar ve dükkânlar tarafından istila edildi.
Bu dönüşüm zamana yayılmıştı. Oysa bu yaz, Güney İtalya’da, Patricia Highsmith’in Yetenekli Bay Ripley romanının Netflix uyarlaması yüzünden hadisenin adeta gözlerinizin önünde cereyan ettiğine şahit olabilirdiniz.
Dizinin çekildiği şehirlerinden biri olan Palermo’daki ev sahibim bana şehrin Barselona’nın izinden gitmesinden endişe duyduğunu söyledi. Napoli’ye gitmeyi, 1980’lerde “burası güvenli değil” diyen yaşlı kadınlar tarafından sürekli durdurulduğum zamanlara kıyasla şimdi daha çok seviyorum. Bu tavsiye hem bir uyarı niteliği taşıması hem de eşi benzeri görülmemiş şekilde ziyaretçilerin rahatı adına duyulan endişenin tezahürü olması açısından epey çelişkiliydi.
İyi de bunun sonu nereye varır? Nasıl ki Varanasi tüm mantıklı fikirlere ve hijyen standartlarına uyduğu takdirde Varanasi olmaktan çıkarsa, Napoli de tamamen güvenli bir yer haline gelirse Napoli olmaktan çıkmaz mı? Her yerin birbirine benzemesini istemeyiz. Varanasi ya da Napoli gibi yerlerin bizi cezbetmesinin nedeni sadece Stockholm’e benzememeleri değil, aynı zamanda “Stockholm sendromu” denen olguyu da çürütmeleri. Napoli kalabalık, boğucu, keşmekeş içinde ve çok yorucu bir şehir, ama tüm samimiyetimle şunu söyleyebilirim: Civarda hizmetçiler, çimenlik, havuz ve tabii ki arabanızdan başka bir şeyin bulunmadığı Los Angeles’ın Bel Air ya da Beverly Hills ilçelerindeki bir malikaneye Napoli’nin bir gecekondu mahallesini bin kat tercih ederim.
Aslında turizmden ekonomik fayda sağlayan yerel halk da suça ortak. Birçok şehir kendi kaşınmıştır. Yerel halkın şikâyetlerine Floransa gibi yerlerin “Disneyleşmesi” iddiaları eşlik eder. Ancak, şehirlerin ve şehirlilerin cazibesinin pazarlanması genellikle dışardan dayatılmamış yerel bir olgudur.
Turizmin küreselleştirici etkisinin bir başka belirtisi de İngilizcenin giderek artan yaygınlığı ve hâkimiyeti. Yine kınamam gereken bir eğilimin suç ortağı konumundayım. Neredeyse hiç dil becerisi olamayan biri olarak, her yerde İngilizcenin konuşulmasının benim açımdan birtakım avantajları var. Birkaç yaz önce Berlin’deki bir açık hava film gösteriminde, filmden önce yayınlanan zekice bir reklamdan epey etkilemiştim. Reklamdaki ses hayret içinde şöyle diyordu: “Nasıl yani, altı aydır Berlin’desiniz ve hâlâ İngilizce öğrenmediniz mi!”
Hazır Almanya demişken… Filipinler’de katıldığım bir konferansın ardından tek başıma farklı adaları gezmeye karar verdim. British Council’de beni ağırlayan kişi harika zaman geçireceğimi, ama insanların beni Düsseldorf’tan gelen orta yaşlı bir seks turisti zannetmesine hazırlıklı olmamı söyledi. Seyahat ve turizm her zaman seks ve romantizmle yakından ilişkiliydi.
Bu vesileyle Philip Larkin’in 1974’de yayınlanan “Yüksek Pencereler” (High Windows) adlı şiirinden bir alıntı yapayım. Şiirin o meşhur başlangıcı şöyle:
Ne zaman bir çift zamane genci görsem
Ve sanırım oğlan kızı beceriyor, kız da
Hap alıyor ya da diyafram takıyor,
Biliyorum ki burası cennet
Yaşlı herkesin hayat boyu hayalini kurduğu yer (…)

İşin rengi
Turizm açısından bakıldığında, şu an bir açıdan ömrümüz boyunca hayalini kurduğumuz cennete benzetilebilir. Uzaktan çalışmak çok kolay. E-posta ve zoom var; pandemi, ofiste bulunma zorunluluğunu tamamen ortadan kaldırmasa da epey azalmasına yol açtı. Airbnb’den ucuza yer kiralamak çok kolay. Ama aslında işin rengi öyle değil.
Airbnb, Robert Oppenheimer’ın atom bombasının icadından sonra alıntıladığı Bhagavad Gita’daki o pasajın[1] daha mütevazı bir yansımasına dönüştü: Belki dünyaları yok etmiyor, ama mahalleleri hızla tüketiyor.
Gelir adaletsizliğinin inanılmaz boyutlara ulaştığı göz önünde bulundurulduğunda, Mumbai ya da Manila’daki otelinizden dışarı çıktığınızda soyulmamanız hayret verici değil mi?
Napoli’nin merkezinde yaşayan ve başka bir yerde yaşamayı asla düşünmeyen arkadaşlarım Airbnb’ye yönelik talebin artmasıyla beraber kiraların uçtuğunu, boş daire sayısının azaldığını, mevcut kira sözleşmeleri bittiğinde uygun bir yer bulamadıkları takdirde taşınmak zorunda kalacaklarını söylüyor. Herkes yerel ahali gibi yaşamak istiyor, ama bu yüzden yerel ahali yerinden yurdundan ediliyor.
Yani işler tersine döndü. Hafta başı Floransa’daydım. Eskiden kentte her şeyi bir günde gezip bir sandviç ya da bir tabak makarna tıkınıp giden yolcu gemisi turistlerinden şikâyet edilirdi. Sorun turistlerin kentte yeteri kadar kalmamasıydı. Şimdi ise Airbnb’den ve insanların fazla kalmasından yakınılıyor. Bu türden bir anlatıda ev sahibi şehirler mağdur konumunda yer alırken turistler istilacı çekirgelerle yağmacı Viking gemilerinin bir karışımını, ya da başa dönersek, miskin bir Akropolis’e üşüşmüş Alman askerlerini çağrıştırır. Başka bir deyişle, suç onlardadır.

Fakat aslında turizmden ekonomik fayda sağlayan yerel halk da suça ortak. Birçok şehir kendi kaşınmıştır. Yerel halkın şikâyetlerine Floransa gibi yerlerin “Disneyleşmesi” iddiaları eşlik eder. Ancak, şehirlerin ve şehirlilerin cazibesinin pazarlanması genellikle dışardan dayatılmamış yerel bir olgudur. Üstelik Disney’den çok daha eski bir tarihe sahiptir. Venedik’in ziyaretçilerden kestiği vergi, onlara kentin her çağdaki en büyük maharetlerinden birinin bir başka örneği gibi görünür: Şehre ayak basan herkesten para koparma. Yani suçta mütekabiliyet söz konusudur.
Tabii Airbnb ile Instagram el ele gidiyor. İnsanlar ezelden beri güzel yerlerin fotoğrafını çeker. Güzel fotoğrafları bizi o yerlere gitmeye, o güzel yerleri kendi gözlerimizle görmeye ve kendi güzel fotoğraflarımızı çekmeye teşvik eder. Ancak dediğim gibi, Instagram’ın bu kadar hızla yaygınlaşması ve aşırı kullanımı –bir restoranın yemekleri yüzünden değil, Instagram sayesinde cazip hale gelmesi, insanların oraya yemek yemek için değil, Instagram’da paylaşmak için gitmesi– süreci patolojik hale getiriyor.
Tüm şehirlerde bunu görmek mümkün: Nereden baksanız sıradan, etrafı mütevazı düzeyde iş yapan başka lokantalarla çevrili bir lokantanın önünde öyle uzun kuyruklar oluşuyor ki, mekânı gizemli bir şifa gücüne sahip bir hac yeri zannedebilirsiniz. Bir açıdan öyle de –dinleri yüce narsisizm ve ahmaklık tanrılarına tapmaktan ibaret insanların hac mekânı–, ancak şifa vermek yerine hasta etme kudretine sahip.
Gezgin ve turist
Joyce Carol Oates boks hakkında “tam da sergilediği mükemmelliği yok eder” diye yazmıştı. Aynısı turizm için de geçerli. Gördüğünüz gibi yolcu gemilerini ve tur gruplarını küçümsüyorum, ama belki de bugün beni diğer turistler gibi tekerlekli valizimi sürükleyerek otelimi ararken görmüşsünüzdür. Sanırım ben de konuşmacı kılığına girmiş, ücreti ödenen bir turisttim. Belki yarın sabah beni telefonumda en iyi kahveyi içip avokadolu tost yiyebileceğim mekânların yol tarifine bakarken görebilirsiniz. Bunlar hep hızla kronik bir turist bulaşına dönüşebilecek durumun erken belirtileri.
Daha açık konuşalım: Sizi çiğ çiğ yememeleri şaşırtıcı değil mi? Sırf bu bile dünyamızın ne kadar güvenli bir yer olduğuna dair olağanüstü bir kanıt değil mi?
Amerikalı eleştirmen Paul Fussel bir zamanlar gezgin (iyi!) ile turist (fena!) arasında anlamlı bir ayrım yapabilmişse de, gitmeye bile değmeyecek bir yere seyahat etmediğiniz takdirde, bence bu ayrım artık neredeyse tamamen ortadan kalktı.
Fakat yazıyı bu olumsuz tespitle bitirmek istemiyorum. Dolayısıyla, muhteşem gezegenimizle ilgili söylediklerimi tekrarlayayım. Görülecek o kadar harika yer var ki. Mesela, ABD’deki ulusal parkları düşünelim. Küçük yaşlardan itibaren fotoğraflarını görüyor, haklarında pek çok şey işitiyor ve eğer şanslıysak bizzat ziyaret ediyoruz. Büyük Kanyon devasa bir şöhrete sahip, ama yine de oraya giden hiç kimse hayal kırıklığına uğramıyor. İnsanlar otomobil çokluğundan yakınabilir, ancak kimse fotoğraflarda göründüğü kadar büyük olmadığını iddia edemez. Beklentileri fazlasıyla karşılıyor. Tıpkı Angkor Wat ya da Pompey gibi.
Şaşırtıcı bir iyi niyet
Venedik’e otuz kere gitmiş olmalıyım. Her defasında aklımı başımdan alıyor. Üstelik sadece ikinci sınıf bir kum midyeli spagettinin fiyatından bahsetmiyorum. Dünyanın harikaları hâlâ harika. Tüm bu azamet karşısında, yazıyı yeryüzüne (Dünya’ya) değil, orada yaşayanlara, yani bize dair mütevazı bir övgüyle bitirmek istiyorum.
Çıkarılacak derslerden biri de seyahat etmenin muazzam insan çeşitliliğine rağmen ne kadar çok ortak noktamız olduğunu bize hatırlatması. Çoğu insanın size zarar verme niyeti, sizin onlara zarar verme niyetinizden daha fazla değil. Dünyanın dört bir yanındaki insanlar şaşırtıcı derecede iyi niyetli. Hayır, hiç de naiflik yapmıyorum. Elbette, birkaç on yıl önce Felluce ya da Grozni’ye gidip candan bir karşılama beklemek enayilik olurdu.
Yine de, gelir adaletsizliğinin inanılmaz boyutlara ulaştığı göz önünde bulundurulduğunda, Mumbai ya da Manila’daki otelinizden dışarı çıktığınızda, odadaki kasada sakladığınızdan daha az paraya sahip olan ve sokakta uyuyan ailelerle karşılaştığınız düşünüldüğünde, soyulmamanız hayret verici değil mi?
Aslında daha açık konuşalım: Sizi çiğ çiğ yememeleri şaşırtıcı değil mi? Sırf bu bile tehdit altındaki dünyamızın ne kadar güvenli bir yer olduğuna dair olağanüstü bir kanıt değil mi? Bu da sizde tüm bu yerleri ve sakinlerini daha yakından görmek ve tanımak için evden çıkma arzusu uyandırmıyor mu?
Çeviri: Ulus Atayurt
Kaynak: https://www.cccb.org/es/w/publicaciones/sobre-el-turisme
[1] Atom bombasının mucidi J. Robert Oppenheimer birinci ya da ikinci yüzyılda yazılmış, Tanrının Şarkısı anlamına gelen Hindu kutsal metni Bhagavad Gita‘dan şu ünlü alıntıyı yapmıştı: “Şimdi ben Ölüm oldum, dünyaların yok edicisi.”




