GÖÇ YOLLARINDA FİDYE İÇİN REHİN ALINAN GÖÇMENLER

Söyleşi: Anıl Olcan
12 Kasım 2020
SATIRBAŞLARI

Bir ay önce, 10 Ekim’de, dehşet verici bir işkence videosu düştü sosyal medyaya. Avrupa’ya mülteci olarak geçmeye çalışırken rehin alınan Afrikalı göçmenin işkence görüntüleri kullanılarak ailesinden para talep ediliyordu. Videoyu Twitter’da paylaşan Tarlabaşı Dayanışma’dan Yasir Bodur ve Muhammed Sıddık Yaşar’dan göç yollarındaki rehin alınmaların nedenini, nasılını dinliyoruz.
Bazı Tanıklıklar, Michel Tabanou

Tarlabaşı Dayanışma’nın Twitter hesabından paylaştığınız Afrikalı bir göçmene yapılan işkenceyi ortaya koyan videodaki görüntüler ne anlama geliyor? İşkence edilen kim, işkenceyi yapan kim? Görüntüler size nasıl ulaştı?

Yasir Bodur: Koronavirüs salgını başladığında göçmenlerle dayanışmak için bir Whatsapp grubu kurmuştuk. Video bu gruba geldi. Videoda işkence yapılan göçmen Ganalı bir erkek. Birlikte yola çıktığı üç kadın göçmenle birlikte rehin alınmış. Ganalı göçmenler rehin alındıktan sonra fidyeciler göçmenin telefonundan videoyu çekip, Whatsapp’tan son görüştükleri kişiye gönderiyorlar. “Elimizde dört rehine var, kişi başı bin dolar gönderin, yoksa bunları öldürürüz” diye yazıyorlar. İşkence videosu ilk olarak İstanbul’da yaşayan Afrikalı göçmenlerin gittiği bir kilisenin papazı olan Ganalı bir pastöre yollanmış. Pastör Küçükçekmece’de yaşayan, göçmenlerin güvendiği saygın Afrikalılardan biri. Rehin alınan göçmenler Türkiye’den yola çıkarken pastöre Whatsapp üzerinden yazıp “sınırın öbür tarafına geçeceğiz, bilgin olsun” diyerek vedalaşıyorlar. Video pastöre, pastörden bizim Whatsapp grubuna ulaşıyor. Bu göçmen kiliseye gitmeyen, sosyal çevrenin dışında biri olsaydı, muhtemelen bu video bize ulaşmayacaktı. Göçmenlerin çok azı İstanbul’da bir sosyal çevre içinde. Belki de pek çoğu göç yollarında benzer sorunlar yaşıyor ve haberimiz olmuyor.

İşkence videosu başka kimseye de gönderilmiş mi, fidyeciler parayı kimden talep ediyor?

Bodur: Fidyeciler işkence ettikleri göçmenin İstanbul’dayken oturduğu mahalledeki arkadaşlarına ve ailesine de gönderiyor videoyu. Aile dört bin dolar talep eden mesajı alınca korkup pastörden yardım istiyor. Zar zor 2700 dolar toplayabiliyorlar. Bunun üzerine, kaçırılan göçmenin İstanbul’daki arkadaşlarından biri fidyecilerle iletişime geçiyor. Fidyeciler “seni bir numara arayacak, sana konum gönderecek, onunla buluş” diyor. Sefaköy’de buluşup fidyeyi ödüyorlar. Para yerine ulaştıktan sonra göçmenler serbest bırakılıyor. Şu anda Atina’dalar ve sağlık durumları iyi. Fakat kadınlar istismar edilmiş, erkek dövülmüş. Bunları bize sonradan telefonda anlattılar.

Aileler bütün paralarını birleştirip, 20 kişi toplanıp aralarından en sağlıklısını ve en gencini Avrupa’ya göndererek bir çıkış yolu arıyorlar. Göçmenin rehin alındığında ailesinin para gönderemeyeceğini bilmesi de feci bir durum.

Telefonda size başka neler anlattılar, nerede, nasıl bir ortamda rehin tutulmuşlar? Neler yaşamışlar?

Bodur: Selanik yakınlarında bir köyde dokuz-on gün rehin tutulmuşlar. Kadınlar taciz edildiklerini söylüyor. Videoda işkence gören göçmenle görüştüğümüzde, sürekli dayak yediğini anlattı. İnanılmaz bir baş ağrısı çektiğini, kolunu rahat kullanamadığını söyledi.

Fidyecilerle aile arasında iletişim nasıl kuruluyor?

Muhammed Sıddık Yaşar: Fidyeciler göçmenin telefonuna el koyuyor ve onun telefonundan “anne” diye kayıtlı kişiye mesaj atıyor. Aile olayı duyunca yıkılıyor. Hayati risk taşıyan bir olay olduğu için aileler ya insan kaçakçısıyla görüşerek ya da başka tanıdıklarına ulaşarak sorunu çözmeye çalışıyorlar. Dört yıl önce Doğubayazıt’ta fidyeciler tarafından kaçırılan Afrikalı bir göçmen için arabuluculuk yapmıştım. Kaçırılan göçmenin ailesiyle konuştuğumda bana “ucunda ölüm bile olsa, bizim bu parayı gönderebilecek gücümüz yok” demişlerdi. Çaresizler. Bu aileler bütün paralarını birleştirip, aileden bir kişinin Avrupa’ya gidebilmesi için harcıyor. 20 kişi toplanıp ailenin en sağlıklısını ve en gencini Avrupa’ya göndererek, bir çıkış yolu arıyorlar. Göçmenin rehin alındığında ailesinin para gönderemeyeceğini bilmesi de feci bir durum. Ayrıca, aile hangi kaçakçının hangi ülkelerden geçirerek çocuklarını götürdüğünü, o anda nerede tutulduğunu bilmiyor. Aileye sadece bir video veya ses kaydı gidiyor, o kadar. Resmi makamlarla da bu işi çözemiyorlar. Bu aileler telefonlarını benzinli jeneratörlerle şarj eden, teneke mahallelerde yaşayan insanlar, gönderebilecekleri para 30-40 dolardır. Bu bile onlar için çok büyük bir para.

Anlaşma sağlandığında para transferi nasıl yapılıyor?

Muhammed Sıddık Yaşar

Yaşar: Göçmenleri kaçıran şebekelerin beraber hareket ettiği, farklı ülkelerde yaşayan parayı teslim alacak üyeleri var. Mesela son kaçırılma olayı Yunanistan’da yaşandı, ama para transferi Türkiye’de gerçekleşti. Bu şekilde uluslararası hukuktan kaçıyorlar. Interpol böyle olayların peşine düşmüyor. Interpol’ün harekete geçmesi için ya kaçırılma olaylarının çok daha artması ya da öldürülme vakalarının olması gerekiyor. Şimdiye kadar ölüm yaşanmadı, ama sakat bırakılan, tecavüze uğrayan erkek ve kadın göçmenlerin olduğunu biliyorum.

Rehin alınan göçmenlerin İstanbul’dan Selanik’e nasıl bir yolculuk yaptıklarını biliyor musunuz?

Bodur: Ganalı dört göçmen arabayla Edirne sınırına götürülüyor. Meriç nehrinin suyu o ara çok yüksek olmadığı için karşı kıyıya yürüyerek geçebilmişler. Göçmenleri karşıya geçiren kişi onları bir süre yürütüyor. Üç kadından biri hamile, daha fazla yürüyemeyeceğini söylüyor. Taksi çağırıyorlar. İnsan kaçakçıları göçmenlerden dört bin dolar taksi parası istiyor. Göçmenler yolculuk için zaten ödeme yaptıklarını söylüyor. Fidyeciler “parayı vermezseniz sizi sopalayacağız, alana kadar da bırakmayacağız, para gelmezse öldüreceğiz” diyerek göçmenleri rehin alıyor. Muhtemelen başından beri bu yolculuk böyle bir tezgâhtı; Pakistanlı şebeke tarafından tuzağa düşürüldüler.

Çete üyeleri Pakistanlı mı? Videoda Türkçe bir-iki kelime duyuluyor…

Bodur: Göçmenlerin aralarında anlaşabildikleri ortak dil Türkçe. “Sus”, “otur”, “kalk”, gel” gibi kısa kelimelerle anlaşıyorlar. Muhtemelen Yunanistan’a geçmeden önce çete üyeleri bir süre İstanbul’da yaşamıştır. Onlar da aslında göçmen.

Sizin göçmenlerle ilişkiniz nerede, ne zaman, nasıl başladı?

Yaşar: 90’lı yıllarda ailemin Laleli’deki dükkânından dolayı Afrika, Ortadoğu ve Balkan ülkelerinden gelen göçmenlerle aynı ortamlardaydım. Toplumların sokağa terk ettiği kimsesizlerle, evsizlerle, derken birçok yaşamla ilişkim oldu. 15 yıldır bu sorunlarla mücadele ediyorum. Çevremdeki birçok kişi bu adaletsizliklere bireysel çözümler aramaya çalışıyordu. Göçmenlerle ilgili dayanışma sahası küçüktür. Zamanla, benzer faaliyetlerde bulunan arkadaşlarla yan yana gelerek Tarlabaşı Dayanışma Grubu’nu kurduk. Sekiz yıldan fazladır dayanışıyoruz. Bu sürede binlerce sığınmacı ve yerli insanın hayata katılmalarına katkı sağladık. Bireysel yaşantılarımız dayanışma sahasındaki yaşamdan kopuk değil. Yaşamımız göçmenlerin hayatlarıyla birbirine örülü.

Videoyu paylaştıktan sonra, insanlar “Türkiye’de olmamıştır, Yunanistan’da olmuştur” diye yazmıştı. Bir Yunan haber ajansı da videoyu paylaşmış. O taraftan yapılan yorumlar da “Bunlar kesin Türktür, Türkler böyle şeyler yapar” gibi. İki taraf da “bunu biz yapmayız” diyor, iki taraf da yapıyor.

Rehin tutulan göçmenlerin hikâyesine dönersek, sınırı geçmeden önce İstanbul’da ne kadar yaşamışlar, nasıl ayakta kalmışlar?

Bodur: Yaklaşık iki buçuk sene Küçükçekmece’de, Sefaköy taraflarında yaşamışlar. Güvencesi olmayan, nitelik gerektirmeyen işlerde çalışmışlar. Afrikalı göçmenlerin çoğu ekonomik sebeplerden dolayı ülkelerini terk ediyor. Bir göçmen üç-dört sene içinde Almanya, İtalya veya Fransa’ya gidebilecek parayı İstanbul’da kazanır. Doğrudan Avrupa’ya giden, İstanbul’da beklemeyen göçmen çok nadirdir. İstanbul uluslararası göç yollarının önemli güzergâhlarından. Ülkelerindeyken biriktirdikleri para İstanbul’a gelmeyi karşılıyor. İstanbul’da da birkaç yıl para biriktirip yola koyulmuşlar.

İstanbul’un uluslararası göç yollarındaki konumu göçmenler açısından nasıl bir öneme sahip?

Yasir Bodur

Bodur: İstanbul’da Tarlabaşı, Kumkapı, Feriköy, Beylikdüzü, Esenyurt gibi yerlerde göçmenlerin yaşayabileceği bekâr odaları var. Bu şehirde, günlüğü 50 lira da olsa, 20 lira da olsa bir iş bulabiliyorlar. Aynı zamanda burası Avrupa’ya en yakın metropol.

Yaşar: Sığınmacıların kendi dil ve kültürlerinde, kendilerini en iyi hissedebildiği yerlerden biri İstanbul. Mutlaka memleketlerinden, hatta köylerinden birini bulabiliyorlar. Bir göçmen Aksaray’da 15 dakika yürüdüğünde bir memleketlisine rastlayabiliyor. Ayrıca, 20 milyonluk kalabalık şehirde, biraz dikkatli davranırsan göze batmıyorsun. Kazandıkları paradan ülkelerine de gönderebiliyorlar. Kendi kültürlerinden başkalarıyla aynı evde yaşayabiliyorlar. Hatta burada evlilikler yapıyorlar.

İstanbul’un konumu insan kaçakçıları açısından da kritik, değil mi?

Evet. Mesela Tahran’dan geliyorsan, İstanbul’a girme garantili anlaşırsın kaçakçıyla. İstanbul’dan gideceksen, Atina’ya girme garantili anlaşırsın. Atina’ya gittiysen, Hırvatistan ya da Sırbistan’a geçiş garantili… İstanbul kaçakçılar açısından seçeneklerin çok olduğu bir yer. İnsan kaçakçılığı için deniz ve kara yolunun kullanılabildiği, para transferlerinin rahatça yapılabildiği ve gizlenmenin kolay olduğu yerlerden biri İstanbul.

Türkiye’nin sınırı açmasından sonra, jandarma botlarıyla insan kaçıran balıkçı tekneleri birlikte hareket ediyordu. Her olayı devletin kontrol ettiğini düşünmüyorum. Devletin hâkim olmadığı alanlar da vardır. Ama bazı olayların bilindiğini ve ses edilmediğini de biliyoruz.

Göçmenlerin göç yollarında başlarına gelebilecek tehlikelere karşı alabildikleri bir önlem var mı?

Bodur: Rehin alınan arkadaşa “Bu adamları nereden buldun?” diye sordum. “Bir arkadaşım benden üç hafta önce gitmişti, o verdi bana bu referansı” dedi. Biri geçmiş, diğeri geçememiş. İllegalliğin içinde güven diye bir şey yok. Göçmenler Türkiye’den Avrupa’ya gidecekleri zaman olabildiğince az kişiye haber verir. Gizlilik, alabilecekleri tek önlem. Göçmen cebinde bin 500 dolarla üç ay bekleyebilir. Üç ayın sonunda, doğru fırsatı bulduğunda ilk işi gitmek olur. Parasını yanında götürmez. Gittikten sonra parası ona transfer edilir. Kaçırılan arkadaşların da üzerinde toplam 200 dolar gibi bir para varmış.

Göçmenleri rehin tutan çete nereli, kaç kişiler?

Bodur: Yunanistan tarafında üç, Türkiye’de üç olmak üzere toplamda altı kişilik Pakistanlı bir çete. Türkiye’dekilerin ikisi yakalandı, biri firari. Nitelikli yağma suçundan yargılanacaklar. Yunanistan tarafındaki fidyecilerle ilgili şu anda bir gelişme yok. Türkiye tarafından adli bir talep yok.

Adam kaçırma, rehin tutma, işkence yapma gibi olayların bu kadar rahatça yapılabilmesi nasıl mümkün oluyor? Devletlerin bunları bilmemesi ihtimali var mıı?

Yaşar: Yunan askerinin sınırda yaptığı zulümler Türkiye’nin sınırı açmasıyla ayyuka çıktı. Sınırda bazı göçmenleri “vatandaşlık vereceğiz” vaadiyle paramiliter güç olarak da kullanabiliyorlar. Afganları “gelin burada göçmenleri atın, size vatandaşlık vereceğiz” diyerek kandırıyorlar. Onlar da hem para kazanıyor hem orada oturuyor. O sınır hem Frontex’in hem Yunan askerinin denetiminde. Selanik gibi bir yerin civarındaki bir kasabada göçmenleri rehin alacaklar, bir hafta tutacaklar… Hatta orada da bir teşkilat kurmaları, arabayla sınırdan geçirmeleri, Selanik’e kadar götürmeleri, bunların duyulup bilinmemesi pek mümkün değil. Göz yumulan bir şey olabilir. Türkiye için de aynı şey geçerli. Türkiye’nin sınırı açmasından sonra, jandarma botlarıyla insan kaçıran balıkçı tekneleri birlikte hareket ediyordu. Her olayı devletin kontrol ettiğini düşünmüyorum. Devletin hâkim olmadığı alanlar da vardır. Ama bazı olayların bilindiğini ve ses edilmediğini de biliyoruz. Sınırların her noktasını gözlemleyebilecek araçları var. Sınırlardaki durum güncel politik olaylara göre çok hızlı değişiyor.


 

O dönemde kaçakçılar basına, televizyonlara söyleşi bile verebiliyordu…

Bodur: Yunanistan sınırı açıldığında Edirne’de bu tür olaylar yaşandı. Bir göçmen bize şöyle bir şey anlatmıştı: İstanbul’dan taksiye biniyorlar. Taksici Edirne civarında kuytu bir yere çekip, ceplerinde ve valizlerinde ne varsa alıp, göçmenleri orada bırakıyor. Ya da Edirne’de adam sınır kapısına gitmiş, bir taksici yanaşıyor ve diyor ki, “atla arabaya, götürürüm ben seni”. Sınır kapısının önünde taksiye biniyor. Bir kilometre gidiyor, kuytuya çekiyor. Çıkartıyor silahı, cebinde ne var ne yoksa boşaltıyor… Biz bu videoyu sosyal medyada paylaştıktan sonra insanlar “Türkiye’de olmamıştır, Yunanistan’da olmuştur” diye yazmıştı. Bir Yunan haber ajansı da videoyu paylaşmış. O taraftan videoya yapılan yorumlar da “Bunlar kesin Türktür, Türkler böyle şeyler yapar” gibi. İki taraf da “bunu biz yapmayız” diyor, iki taraf da yapıyor.

Bu göç yollarında başka ne gibi tehlikeler var?

Yaşar: Biz bu yollara “ölüm garantili göç yolları” diyoruz. Eğer bu yollarda kötü birine denk gelmediysen şanslı olduğun içindir. Afrika’dan yola çıkan bir insanın Türkiye’ye ulaşma ihtimali bile yüzde 50. İnsan kaçakçılarının amacı göçmenleri öldürmek olmasa da yaptıkları seçimler ve seçtikleri yollar göçmenleri öldürebiliyor. Bazı insan kaçakçıları yarı yolda rehberlik yapmayı bırakabiliyor. Göçmen, dağ yollarında kaybolup ölebiliyor veya kaçakçı tarafından yanlış yönlendirilip günlerce yürümekten ölebiliyor. Kışın uluslararası göç yolları sakinleşir, bahar ve yaz aylarında yoğunlaşır. Ancak, bu yolların üzerindeki bazı dağlık bölgelerde hâlâ kar oluyor. Göçmenler görünmemek için dağ yollarını tercih eder. Bu yüzden karlar eriyince köylüler dağlarda ceset buluyor. Van’da bu tür olaylar çok yaşanıyor. Fas’tan Libya’ya geçişte çöl yollarında ya da Sahra Altı’ndan Sahra Üstü’ne geçişlerde radikal gruplar tarafından rehin alınma olayları var. Suriye’den Irak’a geçişte de aynı şekilde… Rakka’dan Türkiye girişlerine yakın lokasyonlarda fuhuş ve organ mafyaları var. Uluslararası düzeyde insan kaçakçılığı yapan şebekeler tarafından alıkonan, gasp edilen ve yok edilen çok göçmen var. Her lokasyonda farklı kişiler, ama işi yürüten, hepsiyle bağlantısı olan insanlar vardır. Bu pek profesyonel değilmiş gibi görünse de profesyonel bir sistem. Yıllardır bu insanlar bu yolları kullanıyor.

Devletlerin “geri itme” politikalarının da göçmenlerin hayatını tehlikeye attığını söyleyebilir miyiz?

Geçenlerde konuştuğum bir göçmen “izini kaybettirmek” için kullandığı yolu anlattı. Diyarbakır’da iki-üç gün garda kalmışlar. Sonra otobüsle Kayseri’ye gitmişler. Kayseri’de inip başka bir otobüsle İstanbul’a gelmişler. Yani Türkiye’de çapraz çizerek izlerini kaybettirmeye çalışmışlar. Van gölünde boğularak hayatını kaybeden göçmenleri duyduğumda “neden Van Gölü’nü botla geçmek istiyorlar?” diye düşünmüştüm. İzlerini kaybettirmek istedikleri için Van Gölü’nde boğuldular. Van Gölü’nün çevresindeki kontrol noktalarını atlatmaya çalışıyorlardı.

Biz bu yollara “ölüm garantili göç yolları” diyoruz. Eğer bu yollarda kötü birine denk gelmediysen şanslı olduğun içindir. Afrika’dan yola çıkan bir insanın Türkiye’ye ulaşma ihtimali bile yüzde 50.

Doğubayazıt’ta rehin alınan göçmenler için arabuluculuk yaptığınızdan bahsettiniz. Bu olay ne zaman, nasıl yaşandı?

Yaşar: Benim arabuluculuk yaptığım olay dört sene önce yaşandı. Göçmenlerin rehin alınması dört-beş yıl öncesine kadar Avrupa’da pek görülen bir şey değildi. Rehin alınma olayları daha çok Türkiye-İran sınırında ve Türkiye içinde oluyordu. Özellikle Doğubayazıt’ın köylerindeki evlerde çok insan tutuldu. Göçmenleri bir eve yerleştirip kilitliyor, başlarına bir sığınmacı koyup, sabah, öğlen, akşam yemek veriyorlar. Fidyeciler göçmenlerin ailelerini sürekli taciz etmeye başlıyor. Ailelere “bırakacağız, ama bunlar bizim yol paramızı vermedi” diyorlar. Ben fidyecilerle irtibata geçtiğimde evde 25 kadar göçmenin olduğundan bahsediliyordu. Dayanışma sahasında Afrikalılarla çok temasım var. Bir sorun yaşadıklarında bana ulaşan göçmenler oluyor. Türkiye’de yaşayan Afrikalı bir kanaat önderi bir tanıdıklarının İran’dan Türkiye’ye girdiğini, ama yaşamından endişe ettiklerini bildirmişti. Rehin alınma olayını haber aldıklarında rehinecinin irtibat bilgisini bana ulaştırdılar. Konuyu çözüme ulaştırana kadar, rehinecilerin sürekli değiştirdikleri telefon numaralarıyla temasa devam ettim. Çeteyle alışverişler tamamlanana kadar olan süreç çok zor geçti. Kaçıranlardan biri Arap, diğeri Pakistanlıydı. Anlaşmak çok güç oldu. Önce telefonda ben biraz Arapça konuşmuştum. Temas için ulaştığım cep numarası üzerinden rehinelerin öncelikle sağlık durumunu öğrenip asgari ihtiyaçlarının karşılanması sağlayabilmiştim. Daha sonra fidyeler ödenmeye başladı. Başta bir göçmeni, sonra dört kişiyi saldılar. Anadolu’da da değişik illerde ve köylerde oldu bu. İstanbul’daysa sürekli olur.

Şehirlerin ortasında bu anlattığınız sıklıkta kaçırma olayları nasıl olabiliyor?

Bazen kendi ülkesinde devlet tarafında suçlanan ve yok edilmesine karar verilen siyasi kişiler kaçırılıp öldürülüyor. Cemal Kaşıkçı bu vakaların en bilineni. Kaydı alınmadan ülkeden çıkartılıp yok edilen göçmenler var. Suriye’de savaş sırasında kendisine tecavüz eden kişiyle İstanbul’da karşılaşan göçmenler var. Suriye’de ailesini katleden kişiyi İstanbul’da görüp evden çıkamayan göçmenler var. Aynı durum Afrikalı ve Afgan göçmenler arasında da yaygın. İstanbul’da birçok ülkenin istihbarat kurumları aktif bir şekilde çalışıyor. Göçmenler birbirlerini tanıyor. Bazı ailelerin zengin ve güçlü olduğunu biliyorlar. Mesela Şam’da iş insanı olarak tanıdığı bir kişiyi İstanbul’da bulabiliyor. O kişiyi takip edip çocuğunu kaçırıp fidye isteyen göçmenler de var. Kendi ülkesinde üst düzey yönetici olan birinin ailesinin kaçırıldığını ve karşılığında 100 bin dolar ödediğini biliyorum. Ülkesindeki yolsuzlukları ortaya çıkarıp iktidar ile ters düşen bir üst düzey yönetici can güvenliği endişesiyle ailesiyle Türkiye’ye gelmiş. Fatih’te bir evde yaşarlarken eşi ve çocuklarıyla rehin alındılar, çetenin istediklerini yerine getirince serbest bırakıldılar. Şu an İstanbul dışında bir yerde yaşıyorlar. Bu aile bütün birikimini kaybetti. Adli makamlara yansıtılmadan fidye karşılığı salıverilen çok göçmen var. Fatih ve Arnavutköy’de göçmenlerin kaçırılma olayları çok sık oluyor. İstanbul’daki tampon evlerde bu olaylar yaşanabiliyor.

Tampon ev nedir?

Bunlar kaçakçıların yönettiği evler. Uluslararası geçiş yollarının güzergâhında geçişlerin zorlaştığı durumlarda kaçakçılar belli bir süre göçmenleri bekletmek durumunda kalırlar. Göçmenler “tampon” denen evlerde bekletilir ve şartlar uygun olduğunda tekrar yola devam ederler. Genelde Arnavutköy, Sultanbeyli, Bağcılar, Güneşli, Küçükçekmece, Sefaköy, Esenyurt, Tuzla gibi yerlerde, gecekondu tipinde evler bunlar. Bu evlere sürekli göçmenler gelir. Geçiş için hazırlanır, beklerler. Göçmenleri Edirne’ye kadar götürecek araba ayarlanır. Mülki amirliklerle temaslar tamamlanır. Sonra yola çıkarlar. Herhangi bir sorundan dolayı göçmenlerin tampon evlerde kalması uzarsa, kaçakçılar para elde etmek isteyebiliyor, göçmenleri rehin tutabiliyorlar.

Daha önce rehin alınıp salınmış ve İstanbul’da yaşamaya devam eden göçmenler var mı? Bu göçmenlere tıbbi ve psikolojik destek sağlanabiliyor mu?

Daha önce kaçırılıp, fidye ödenerek salınan bildiğim göçmenler var. Resmi statüleri olmadığından, adli veya kriminal meselelerini çözmek için herhangi bir yere başvuramıyorlar. Ayrıca kendileri de bu kaçakçılık meselesinde bir rol üstlenmiş oluyor; insan kaçakçılarıyla yasal olmayan yollardan ülke değiştirmek için belli bir paraya anlaşmış. Durum iyice çıkmaza giriyor. Şikâyette bulunmaya kalkarlarsa başlarına bir iş gelebileceğini düşünüyor göçmenler. Ya ülkelerine geri gönderilme korkusu yaşıyorlar ya da çetelerin devletle iş birliği yaptığını ve ailelerinin başının derde gireceğini düşünüyorlar. Bu tür olayları Avrupa’ya geçtiklerinde anlatabiliyorlar, ama Türkiye’ye ve buraya kadar geldikleri ülkelere güvenmiyorlar. Kaçırılan göçmenlere “gidip şikâyet edelim” dediğimde avukatla bile görüşmek istemiyorlar. Ailelerinin ülkelerinde yaşadığı yer belli. Burada birilerini gammazladıkları zaman bu işin oradaki uzantısı olabilecek kişiler tarafından onların başına bir şey gelebilir.

Fidyecilerin hepsi şiddetin, ölümlerin ve tecavüzlerin yaşandığı yerlerden geliyor. Bu ortamı yaratan koşulları sorgulamalıyız. Fidyecinin kaçırdığı kişiden aldığı para ülkesindeki ebola hastası annesinin tedavisinde kullanılacak belki.

Rehin alma ve kaçırma olaylarını yapanlar genelde aynı ülkeden mi?

Göçmenlerin “rehin” alınması konusu çok boyutlu. Küçükpazar’dan Vefa’ya doğru giden bir yol vardır. 12-13 yıl önce, o yol üzerinde bir pansiyon vardı. ‘90’larda o caddedeki kahvelerde Kürt ve Pakistanlı işçiler çalışırdı. Ben iki sığınmacıya kalacak yer arıyordum. Bana “şurada çok ucuza bir yer var” dediler. Gittim. Milliyetçi biri kapıda… Mekândan bir uğultu geliyordu. Sürgülü kapıyı çekip “susun ulan” diye bağırdı. İçerisi koğuş gibi. Adama “Bunlar ne yapıyor burada?” diye sordum. Bana “Onlar işçiler. Akşam kilitliyorum. Çok gürültü yapıyorlar” dedi. İçerdekiler, gördüğüm kadarıyla, Pakistanlı ve Bangladeşli gibiydi. Rehine değil, ama “rehine” gibi tutulup muhtemelen adamın bulduğu işlerde çalışan kişilerdi. Mekânın bir bölümünü de pansiyon olarak kullanıyordu. Şimdilerde resmi vizesi olmasına rağmen, çalışma izni olmadığı için bazı kurumlar aracılığıyla çalışan göçmenler var. Bu kişiler ev işlerinde çalışıyor genelde. Bunlar göçmenlere şantaj yapan, maaşlarından komisyon isteyen “kurumlar”. Bazı göçmenlere “bu kurumları şikâyet edelim” dediğimde mahkemeye güvenmeyip vazgeçenler oldu. Bunu yapanlar resmi danışmanlık firmaları; göçmenleri haraca bağlamışlar. Bu da “resmi rehin tutulma” durumu.

Resmi rehin tutulma derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?

Göçmenlerin yaşamlarının geneli rehine yaşantısından farksız. Özgür gibi göründüklerinde bile ev sahibinden, beyaz erkeklerden, polisten ve kurumlardan korkuyorlar. Bu güncel bir rehinelik. Yeri geldiğinde, kendilerini fiziksel olarak savunacak güçte olmalarına rağmen, karşılık veremeyen, kendi vücutlarında rehin olmaya mahkûm bırakılmış insanlardan, böyle bir psikolojiden bahsediyoruz. Bu insanların karakterleri bile rehin. Geçtiğimiz günlerde Sultangazi’de patronu tarafından dövülen bir Afrikalı göçmene yardım ettik. O göçmen ona vuran patron gibi on kişiyi dövebilecek cüssedeydi. Ama göçmen olmanın verdiği korkuyla bir yumruk bile atamamıştı. 4. Levent’te ev kiralayan bir göçmenin pasaportuna ev sahibinin el koyduğunu bile gördüm. Patronların hemen hepsi göçmen işçilerin pasaportlarını alıyor. Pasaportları gasp etmek seks ticaretinde kullanılan bir yöntem. Altı ay fuhuş yapma karşılığında Türkiye’ye getirilen, daha sonra pasaportlarına el konup fuhuşa devam etmeye zorlanan göçmen kadınların olduğunu biliyorum. İstanbul Suriçi bölgesinde bunlar çok yaygın. Afgan ve Pakistanlı göçmenler arasında kadın göçmen sayısı azdır. Eğer aileleriyle geliyorlarsa yanlarında bir veya iki kadın vardır. Afrikalı ve Suriyeli göçmenler arasında kadın yoğunluğu çok daha fazla. Seks ticaretinde genelde Afrikalı ve Suriyeli kadınlar mağdur. Barınma, yeme içme karşılığında fuhuş yapmak zorunda olan kadınlar var. Pasaportunu rehin vererek belli bir süreliğine kalma karşılığında fuhuş yapan kadınlar var. Bu şebekelerin içine düşüp kurtulamayanlar hiç az değil. Bu kadınların günde belli bir sayıda erkekle birlikte olma şartları var, bu sayı bazen günde 20 erkeğe kadar çıkabiliyor. Şebekeleri yönetenler kendi milliyetinden kişiler de olabilir veya yerli insanlar da olabiliyor. İran’dan, Suriye’den gelen çok sayıda göçmen kadın bu yerlerde çalıştırılıyor. Ayrıca bu ülkelerden gelen trans kadınlar da aynı sistemin içinde. Son zamanlarda İranlı, Suriyeli ve Faslı trans kadınların çoğalmasının bu şebekelerle ilgisi olduğu açık. Bu şebekelerin dışında, korona döneminde, göçmen kadınlar ekonomik koşullardan dolayı fuhuş yapmak zorunda kaldılar. Günlük geçimlerini karşılamak için fuhuş yapmak zorunda kalanların sayısı gitgide artıyor.

Barınma, yeme içme karşılığında fuhuş yapmak zorunda olan kadınlar var. Bu şebekelerin içine düşüp kurtulamayanlar az değil. Bu kadınların günde belli bir sayıda erkekle birlikte olma şartları var. Korona döneminde fuhuş yapmak zorunda kalanların sayısı gitgide artıyor.

Göçmenleri kaçıran, rehin alan, fuhuşa zorlayan ağlar içinde yer alan insanların birçoğunun da onlar gibi göçmen olması bize ne anlatıyor?

Bodur: Gündelik hayatta ayakta kalabilmek için stratejiler üretmek bütün dezavantajlı grupların yaptığı bir şey. Göçmenlerin ezen-ezilen ilişkisi ne tek taraflı ne de tek boyutlu. Bazı durumlarda göçmenler arasında birinin “ezici” durumda olması meşru görülebiliyor. Komisyonculuk başkasının emeği üzerinden hiçbir şey yapmadan para kazanılan bir iş gibi görülebilir örneğin. Komisyoncu olarak çalışan Afrikalının yaptığı tek şey ona gelip “iş var mı” diye soran göçmeni işe yerleştirip ücretinden yüzde 10 almak. Bu normal koşullarda sömürüdür. Ama göçmen buna razı ve mecbur. Kendi başına iş bulmayı başarsa bile patronundan para alıp alamayacağı belli değil. Ama komisyoncu bu sorunları çözer diye düşünüyor. Aynı durum insan kaçakçılığı için de geçerli. Göçmenler bu insanlara “rehber” derler. Bunları meşrulaştırmak için değil, bu olayların çok daha derin, karmaşık tarafları olduğunu söylemek için anlatıyorum.

Yaşar: “İnsanın mazlumluğu zalim olana kadardır” derler. Göçmenleri “zulmeden” konuma getiren sistemi anlayabiliyorum. Hayatta kalabilmek için maalesef bu yollara girebiliyorlar. Genelde sonuçları konuşuyoruz. Ama bu olayların sebeplerine baktığımızda göçmenlerin ülkelerini başlarına yıkan devletlerin rolünü görmemiz gerek. İnsanları birbirini öldürecek seviyeye getiren kapitalist-emperyalist devletler. Fidyeciliğin nedenlerine baktığımızda, bu insanların hepsinin şiddetin, ölümlerin ve tecavüzlerin yaşandığı yerlerden geldiğini görüyoruz. Kendi ülkelerinde gördükleri şiddet ve psikolojik travmaları göz ardı etmemeliyiz. Öncelikle bu ortamı yaratan koşulları sorgulamamız gerekiyor. Fidyecinin kaçırdığı kişiden aldığı para ülkesindeki ebola hastası annesinin tedavisinde kullanılacak belki. Veya devlet yetkililerine rüşvet vererek kendi canını kurtaracaktır. Bu paralar keyfi harcamalara giden paralar değil. Bir sığınmacı parasını nerede harcayabilir? Mutlaka yaşamsal bir kaygısı vardır. Ölüm kalım mücadelesinden söz ediyoruz.

^