Detention Landscape projesi nasıl doğdu? Böyle bir harita ve veri tabanı oluşturma fikri nasıl ortaya çıktı?
Andriani Fili: Detention Landscapes projesi geri gönderme merkezlerindeki insan hakları ihlâllerini belgeleyen, kanıta dayalı ve açık erişimli bir platform. Projenin başlangıç odağı Yunanistan. Kapalı geri gönderme merkezlerindeki şiddetin ve kötü muamelenin incelenip görünür kılınması amacıyla, gözaltına[1] alınmış kişilerin ifadelerini, olay raporlarını, açık kaynak materyalleri ve görsel kanıtları derleyen aranabilir bir veri tabanı ile etkileşimli haritaları bir araya getiriyor.
Bu fikir, on yıllık bir araştırmanın yanı sıra, gözaltındaki şiddetin hem rutin olduğunu hem de resmi kayıtlarda çoğu zaman görünmez kaldığını gösteren sivil toplum belgelerinden ortaya çıktı. Araştırmalarımızda ve çalışmalarımızda bizzat gördüğümüz şeylerin başka herhangi bir yerde görünmemesinin yarattığı hayal kırıklığından doğdu.
Böylece bu girişim Oxford Üniversitesi’ndeki Border Criminologies Network, sivil toplum kuruluşları Mobile Info Team, Border Violence Monitoring Network, veri tabanı altyapısını geliştiren Huridocs ve bizim aramızda bir işbirliğine dönüştü. Detention Landscape platformu sistematik ve erişilebilir kanıt eksikliğini gidermek, hesap verebilirliği, araştırmayı ve hak savunuculuğunu desteklemek amacıyla oluşturuldu ve 2024 yılında kamuoyuyla paylaşıldı.
Alice T: Yunanistan’da göçmenlerin gözaltında tutulmasının oldukça köklü bir uygulama olduğunun farkındayız. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT) gibi kurumlar tarafından geri gönderme merkezlerine yönelik sınırlı düzeyde bir izleme yapılmış olsa da, genel olarak bu merkezler ve içerideki koşullar hakkındaki mevcut bilgiler kısıtlı ve dağınık durumda.
Bu konuda bilgi edinmek isteyen herhangi birinin, halihazırda yayımlanmış belgelere ulaşabilmesi için büyük bir çaba sarf etmesi gerekiyordu. Detention Landscape platformunu göçmen gözaltı uygulamaları hakkında bilgiye erişimi kolaylaştırmak ve farklı bilgi türlerini bir araya getirecek şekilde yapılandırmak istedik. İzleme raporları, STK raporları, gözaltındaki kişilerin yanı sıra onlara doğrudan destek sağlayan kişilerin birinci ağızdan tanıklıkları bu platformda yer alıyor.
Gözaltı koşullarını konuşurken, doğrudan tanıklıklar ve aktivistlerin ürettiği bilgiler belirli ortamlarda sıklıkla göz ardı ediliyor. Detention Landscapes mahkemeler gibi gözaltı sistemine karşı hukuki mücadelelerin yürütüldüğü resmi mercilerde, bu bilgi türlerini daha anlaşılır ve kabul edilebilir kılmayı amaçlıyor.
Detention Landscape’i göçmen gözaltı uygulamaları hakkında bilgiye erişimi kolaylaştırmak ve farklı bilgi türlerini bir araya getirecek şekilde yapılandırmak istedik. İzleme raporları, STK raporları, gözaltındaki kişilerin yanı sıra onlara doğrudan destek sağlayan kişilerin birinci ağızdan tanıklıkları bu platformda yer alıyor.
Lena Karamanidou: Buna bir başka boyutu, zaman boyutunu eklemek isterim. Yunanistan’da göçmenlerin gözaltında tutulması çok eskiye dayanan bir uygulama. Bir araştırmacı olarak karşılaştığım en büyük zorluklardan biri, gözaltının çok erken aşamalarına dair tarihsel verilere ulaşabilmek. Detention Landscapes platformunun bu konuda oldukça iyi bir konumda olduğunu düşünüyorum. Gözaltı uygulamalarına ilişkin bilgileri korumak, bu uygulamaların nasıl değiştiğini, nasıl tekrar ettiğini ve gözaltında tutulanlar için şiddet dolu ve aşağılayıcı olmayı nasıl sürdürdüğünü kayıt altına almak açısından bu platformun önemli bir işlevi var.
Çalışmanız bir yandan değişen gözaltı örüntülerinin izini sürerken, diğer yandan aktivist bilgi üretim biçimlerini meşrulaştırmayı ve farklı bilgi biçimlerini diyaloğa sokmayı amaçlıyor. Göçmen tanıklıkları bu sürecin merkezinde yer alıyor. Bilgi üretimi pratiklerinizde temel bir yöntem olarak göçmen tanıklıklarını kullanmaktan muradınız ne?
Alice T: Gözaltını deneyimleyen insanları doğrudan dinlemenin her zaman önemli olduğunu düşünüyorum, çünkü onlar devlet şiddetinin bu biçimine dair somut ve bizzat yaşanmış bilgiye sahipler. Ayrıca, gazetecilerin, STK’ların ve hatta avukatların erişiminin son derece kısıtlı olması nedeniyle, gözaltına alınmış kişilerle konuşmak, içeride neler olup bittiğini anlamak için sahip olduğumuz az sayıda yollardan biri.
Avukatlar bile bize geri gönderme merkezlerine girerken engellerle karşılaştıklarını, tesisin sadece belirli bir bölümüne erişebildiklerini ve diğer yerlerde neler olup bittiğini göremediklerini söylüyorlar. Şu anda Yunanistan’da STK’ların erişimi pratikte mümkün değil. Ve tabii ki, CPT gibi resmî kurumların izleme ziyaretleri olduğunda, kurumlara çoğu zaman önceden haber veriliyor. Bu da devletin, koşulların nasıl olduğuna dair belirli bir tabloyu kurgulamasına fırsat tanıyor. Bu nedenle tanıklığın inanılmaz derecede önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, bir pratik olarak insanların karşılaştığı izolasyonu kırma fikriyle de el ele gittiğini düşünüyorum.
Geri gönderme merkezlerindeki insanlarla iletişim kurup içerideki koşulları sorduğunuzda sadece veri toplamakla kalmıyorsunuz. Aynı zamanda, onları desteklemeye ve dış dünyayla bağlantı kurmalarını sağlamaya çalışıyorsunuz. Bunu iyi yapabilirseniz, onlara hapishane duvarları ardında yaşadıklarına dışarıdan tanıklık eden ve bunları belgeleyen birilerinin olduğunu hissettirmiş oluyorsunuz.

Andriani Fili: Tanıklıkların bir tür etik tercih olduğunu ekleyebilirim. Zira, bu yaklaşım kişileri yalnızca araştırmanın nesneleri olarak değil, bilginin üreticileri olarak kabul ediyor. Ayrıca, Alice’in de belirttiği gibi, bu tanıklıklar başka türlü elde edemeyeceğimiz pek çok bilgi ve veri sunuyor. Tanıklıklar başka kanıtlara, fotoğraflara ya da belki başka mekânsal tasvirlere de bağlanabilir. Bu sayede bireysel anlatıları, şiddet örüntüleri ve gözaltı gerçekliği bağlamına yerleştirerek analizimizde kullanabiliriz. Aksi takdirde, göç ve gözaltı deneyimi yaşamış kişilerin tanıklıkları genellikle izole veya öznel vakalar denerek kolayca göz ardı ediliyor.
Alice T: Tanıklık görüşmelerini yürütme biçimimiz yarı yapılandırılmış bir format aracılığıyla gerçekleşiyor. Bu süreçte koşullara ilişkin belirli noktaları ele almaya çalışıyoruz ki tanıklıklar izleme ve hukuki çalışmalarda kullanılabilsin. Ancak, aynı zamanda, insanlara kendileri açısından en önemli gördükleri şeyleri öne çıkarabilmeleri için alan tanıyoruz. Bu da görüşmelerin çoğu zaman yalnızca koşulları konuşmanın ötesine geçmesi anlamına geliyor.
İnsanlar şunu soruyor: “Ben neden buradayım? Tüm bu sistem neden var?” İçerideki koşullar sorulduğunda sabırsızlanan ve “mesele yemek değil, mesele koşullar değil, mesele neden kriminalize edildiğimiz” diyen geri bildirimler aldım. Ve elbette haklılar. Bazen insanlar içinde bulundukları direniş biçimlerinden bahsediyorlar. Geri gönderme merkezlerinde açlık grevleri ya da başka türlü örgütlü protestolar son derece yaygın.
Gözaltı meselesi üzerine çalışmak son derece zorlu. Göçmen tanıklıkları, geri gönderme merkezlerinde neler yaşandığını haritalandırma sürecindeki güçlüklerin bir kısmını aşmanın yollarından biri. Bu mekânlarda şiddetin büyük bölümü çoğunlukla belgelenmemiş ya da kasıtlı olarak gizlenmiş durumda. Bu nedenle veri toplamaya çalışırken ek metodolojik zorluklarla karşılaşılması kaçınılmaz. Göçmen tanıklıklarına ulaşmak bile zaman zaman güç olabiliyor. Bu zorlukları nasıl aşmaya çalışıyorsunuz?
Alice T: Bu durum gözaltı sisteminin genel mantığıyla doğrudan bağlantılı. Sistem insanları yalnızlaştırmak üzere tasarlanmış ve bu, geri gönderme merkezlerinin coğrafi konumları da dahil olmak üzere, pek çok farklı biçimde tezahür ediyor. Örneğin, Yunanistan’daki geri gönderme merkezlerinin biri hariç tamamı şehir dışında. Bir kısmı Kuzey Yunanistan’da dağların ortasında. İnsanların hareketliliğini çeşitli derecelerde kısıtlayan farklı tesis türlerini tanımlamak için kullanılan dil de gözaltı uygulamasının gerçek boyutunu gizliyor.
Geri gönderme merkezlerindeki insanlarla iletişim kurup içerideki koşulları sorduğunuzda sadece veri toplamakla kalmıyorsunuz. Onları desteklemeye ve dış dünyayla bağlantı kurmalarını sağlamaya çalışıyorsunuz. Onlara hapishane duvarları ardında yaşadıklarına dışarıdan tanıklık eden ve bunları belgeleyen birilerinin olduğunu hissettiriyorsunuz.
Örneğin, Bulgaristan sınırına yakın olan ve “açık” olarak adlandırılan Sintiki kampı, 2025 yazından beri fiilen bir geri gönderme merkezi gibi işliyor. İnsanların kampı terk etmesi ya mevcut güvenlik altyapısıyla ya da tesisin son derece ücra konumuyla engelleniyor. Zaten oradan çıkmayı başarsalar bile nereye gidebilirler ki? Atina’ya yakın gözaltı tesislerine bile ulaşmak ciddi bir çaba gerektiriyor. Araştırmacı olarak, gazeteci olarak erişim sağlamak son derece güç. Şu anda bunun imkânsız olduğunu söyleyebilirim.
Bazı tesislerde, içeride tanıdığınız biri varsa onu ziyaret edebiliyorsunuz. Ama içerideyken mahremiyet son derece kısıtlı. Polisin izlemediği anlamlı bir görüşme yapmak için fırsat olmuyor. Yalnızca iletişim kurmak bile başlı başına lojistik ve pratik olarak epey güç. Bu durum sınırlardan doğrudan gözaltına alınan kişiler için daha da ağırlaşıyor. Zira bu kişiler Yunanistan’da fiilen hiç yaşamamış, bağlantı kurma fırsatı bulamamış oluyor.
Andriani Fili: Gözaltına alınmış kişilerin tanıklıkları, yetkililer tarafından genellikle itibarsızlaştırılıyor. Bu yaklaşım yalnızca yetkililerle sınırlı değil, bu metodolojiye ve verilerimizi nasıl doğruladığımıza ilişkin soru işaretleri taşıyan bazı STK’lar tarafından da sergileniyor. Bu nedenle yaptığımız tercihleri gerekçelendirmek güç oldu.
Genel eğilim, gözaltı deneyimi yaşamış insanların bakış açılarından ziyade, hükümetin ya da polisin resmi açıklamalarını önceliklendirme yönünde. Buna, son birkaç yılda siyasi ortamın ne denli düşmanca bir hal aldığı ve bunun veri toplamayı nasıl tehdit ettiği de eklenince tablo daha da ağırlaşıyor.
Geri gönderme merkezlerine erişim son derece kısıtlı. Bu da bizi yöntemlerimizi uyarlamaya ve gözaltının dışında kalırken içeride neler olduğuna dair kanıtları başka yollarla nasıl toplayabileceğimizi düşünmeye itiyor. Şu an bilgi edinme hakkı talepleri yoluyla, gözaltı merkezlerinde yaşananlara dair başka kanıt kaynaklarına ulaşmaya çalışıyoruz. Doğrudan erişim sağlamak son derece güç ve hem bizim için hem de konuştuğumuz kişiler için çoğu zaman risk taşıyor.

Alice T: Yaşananları belgelemek, her türlü savunuculuk faaliyeti ya da siyasi eylem için mutlak bir temel oluşturması bakımından son derece önemli. Bilgiye ihtiyacımız var. Ancak, aynı zamanda, Yunanistan’da gördüğümüz şu ki, şiddet belgelendiğinde bile insanlar buna pek aldırmıyor. Hatta daha da kötüsü, bunu meşru görüyorlar. Yunanistan’a gelen insanların kriminalize edilmesi ve insandışılaştırması o denli derinleşmiş ki, bu durum çoğunlukla örtük ya da açık bir ırkçılık ve İslâmofobi biçiminde kendini gösteriyor.
Bu yılın başında geri gönderme merkezinde birisi hayatını kaybetti ve bu olay basında neredeyse hiç yer almadı. Yine, geri gönderme merkezinde görev yapan iki polis memurunun birkaç yıl önce gözaltına alınan bir kişiye işkence etmekle suçlandığı bir dava da görüldü. Fakat, bu dava büyük bir skandala dönüşmedi. Bütün bu yaşananlar, olanları belgelemeyi bırakmamız gerektiği anlamına gelmiyor.
Ancak, hareket halindeki insanlara[2] yönelik normalleşmiş şiddet ve ırkçılığın hâkim olduğu ve gözaltının amacının insanların yaşamını dayanılmaz hale getirerek onları vatandaşı oldukları ülkeye “gönüllü” olarak dönmeye zorlamak olduğunu açıkça ifade eden aşırı sağcı bir Göç Bakanı’nın olduğu bir bağlamda çalışıyoruz.
Yunanistan’da gördüğümüz şu ki, şiddet belgelendiğinde bile insanlar buna pek aldırmıyor. Hatta daha da kötüsü, bunu meşru görüyorlar. Yunanistan’a gelen insanların kriminalize edilmesi ve insandışılaştırması o denli derinleşmiş ki, bu durum çoğunlukla örtük ya da açık bir ırkçılık ve İslâmofobi biçiminde kendini gösteriyor.
Şiddetin artık belirli bir ölçüde alenen yaşandığı bir dönemdeyiz. En azından hâkim söylem failleri korumak için belirli eylemleri gizlerken, şiddetin hiçbir itiraza uğramadan yaşanmasına zemin hazırlıyor. Hâkim anlatıya göre, geri gönderme merkezlerindeki insanlar bir şeyleri yanlış yapmıştır; bu da örtük biçimde maruz kaldıkları şiddet koşullarını meşrulaştırır. Geri gönderme merkezlerinde konuştuğumuz insanların zaman zaman bu mekânları hapishane, orada tutulan diğer kişileri ise suçlu olarak nitelendirmesi şaşırtıcı değil.
Gözaltındakiler arasında bile böyle bir algı var: Bazı grupların haksız yere orada tutulduğu, diğerlerinin ise “suçlu” olduğu düşünülüyor. Bazı geri gönderme merkezlerinin mimarisi bu tür ayrışmaları besliyor; öncelikle tasarımın hapishaneye benzer niteliği, ama aynı zamanda merkezin farklı bölümlerinde, çoğunlukla dil ve milliyete göre ayrıştırılan, farklı toplulukların mekânsal olarak birbirinden koparılması da bu bölünmüşlüğü kışkırtıyor gibi görünüyor.
Lena Karamanidou: Bunun nedeni tam olarak da Yunanistan’daki genel düşmanca ortamdan ve gözaltındaki şiddete ilişkin her türlü tanıklığın ya da belgeleme çabasının bastırılmasından kaynaklanıyor. Bu, tanıklıkları daha da önemli kılıyor. Ancak, her şeyi doğrulamamız ve her bireysel tanıklığı destekleyecek başka kanıtlara sahip olmamız gerektiği uyarısı ile değil. Bence bu, Yunanistan’da ve başka yerlerde gözlemlediğimiz oldukça tehlikeli bir eğilim. Tanıklıkları destekleyecek ne kadar kanıt olursa olsun, insandışılaştırma nedeniyle siyasi sebeplerle itibarsızlaştırılacaklar.
Son on yılda, örneğin Açık Kaynak İstihbaratı (OSINT) yöntemleriyle doğrulama, gazetecilik ve akademi dünyasında oldukça büyük bir eğilim haline geldi. Bazen her şeyi doğrulamamız gerektiği varsayımını benimsiyoruz. Oysa bir kişinin konuşmasına izin vermek, yaşadıklarını söylemesini sağlamak ve kendimizi yaşanmış deneyimleri kanıtlaması gereken uzmanlar olarak konumlandırmamak daha iyi olabilir. Bana göre bu, bir tanıklığın ancak Küresel Kuzey’de konumlanan ve çoğunlukla ayrıcalıklı konumlara sahip “uzmanların” kendi bilgi rejimleri ve otoriteleri aracılığıyla onu meşrulaştırmaları halinde kabul gördüğü anlamına geliyor.

Söylediklerinizin tamamı, özellikle insandışılaştırmaya ilişkin tartışma, bize gözaltının bizatihi kendisinin, epistemik şiddet de dahil olmak üzere, şiddeti nasıl meşrulaştırdığını hatırlatıyor. Ve bu, yalnızca gözaltı koşullarının iyileştirilmesiyle kolayca çözüme kavuşacak bir mesele değil. Bu da bizi gözaltı uygulamalarına ilişkin ilgacı[3] bir perspektif sorusuna getiriyor. Sizin yaptığınız şey, geri gönderme merkezlerini izlemeye ve bu merkezlerdeki koşulların iyileştirilmesini savunmaya odaklanan birçok STK yaklaşımından oldukça farklı. Yine de yalnızca izleme yapmanın ikilemiyle nasıl başa çıkıyorsunuz ve aynı zamanda gözaltı endüstriyel kompleksinin kaldırılmasını savunmak ile bu haritalama projesini yürütmek arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? Bu ikisi bir arada mümkün olabilir mi, yoksa bu projeyi yaparken hissettiğiniz gerilimler de var mı?
Andriani Fili: Bence ikisi arasında kesinlikle bir gerilim var. Bir yandan, söylediğiniz gibi, STK’ların ve diğer izleme mekanizmalarının koşulları iyileştirmesi ve izlemeyi güçlendirmesi hem gerekli hem de son derece pragmatik. Zira bu, acil zararları azaltıyor, hukuki talepleri destekliyor ve sivil toplumun bu merkezlere erişimini zaman zaman mümkün kılıyor. Aksi halde bu erişim hiç sağlanamayabilir.
Ancak, Yunanistan örneğinin de gösterdiği gibi, bu önlemler bile her zaman sonuç vermiyor. Bu reformlar çoğunlukla gözaltı uygulamasını doğuran mantıklar çerçevesinde işliyor ve bu da temelden adaletsiz olan sistemleri pekiştirebiliyor.
Şiddetin artık alenen yaşandığı bir dönemdeyiz. Hâkim söylem failleri korumak için belirli eylemleri gizlerken, şiddetin hiçbir itiraza uğramadan yaşanmasına zemin hazırlıyor. Hâkim anlatıya göre, geri gönderme merkezlerindeki insanlar bir şeyleri yanlış yapmıştır; bu da örtük biçimde maruz kaldıkları şiddet koşullarını meşrulaştırır.
İlgacı bir perspektiften bakıldığında, amacı dışlama ve denetim olan bir sistemi reformlar düzeltemez. Her ne kadar bugünün koşullarında böyle bir dönüşümü hayal etmek güç olsa dahi, tek ufuk, gözaltı sisteminin tasfiye edilmesi ve bunun yerine hak, adalet, hareketlilik ve bakımı merkeze alan alternatiflerle ikame edilmesi.
Araştırma perspektifinden bakıldığında, bunun önemli sonuçları var. Ürettiğimiz belgeler ve analizler, istismarları gözaltının daha geniş siyasi ekonomisi içine yerleştirmeli ki, bu kanıtlar ilgacı argümanları ve hareketlilik, göç ve adalete genel olarak bakış açımızın uzun vadeli dönüşümünü besleyebilsin.
Alice T: Detention Landscapes’e atıfla söylemek gerekirse, bu platform teorik olarak hem ilgacı hem de daha reformist yaklaşımları destekleyebilir. Çünkü yaptığımız temel şey, bilgiyi serbestçe erişilebilir kılmak. Bu bilginin nasıl kullanılması gerektiğini söylemiyoruz. Öte yandan, geri gönderme merkezlerindeki sistemik şiddetin bir tablosunu çizmeye çalışıyoruz.
Lena Karamanidou: Avrupa genelinde ve Avrupa’nın ötesinde asıl soru şu: Göçmen gözaltı uygulamaları var olmaya devam mı etmeli, yoksa kaldırılmalı mı? Devletin daha işbirlikçi bir tutum benimseyeceğini ve koşulları iyileştireceğini varsayarak koşulların daha iyi olup olmayacağına odaklanırsak, göçmen gözaltı uygulamaları yine de özünde şiddet içerecek, çünkü sınırın kendisi özünde şiddet barındırır. En temel düzeyde mesele koşullarla ilgili değil. İnsanların sorduğu soru şu: “Ben neden buradayım?” Bir hapishane ne kadar güzel olursa olsun, yine de bir hapishane. Duvarlar hoş görünse ve mahkûmların televizyona ve internete erişimi olsa bile, burası yine de bir hapishane olmaya devam edecek çünkü burası insanların özgürlüğünden yoksun bırakıldığı bir yer.
Bu nedenle benim için ilgacılık, anlam taşıyan tek nihai hedef. Anlık koşulları iyileştirmek ve zararı önlemek amacıyla bu platformu ya da başka bilgi kaynaklarını kullanmak istesek bile, nihai hedef gözaltı uygulamalarını ve hapishaneleri ortadan kaldırmak.
Alice T: Ulaşmak istenen sonuç bu sistemleri ortadan kaldırmaksa, aradaki geçiş döneminde tanıklık toplamak uygun bir metodoloji. Çünkü bu, izolasyonu kırmanın bir yolu. Bu metodoloji aracılığıyla sisteme karşı bir tür direnişi bir şekilde hayata geçirebilirsiniz. Gözaltındaki insanlarla konuştuğumuzda görüyoruz ki, çoğu zaman onlarla konuşan sadece biziz.
Lena Karamanidou: Tanıklık toplamanın tek yöntem olduğunu öne sürmeksizin evet diyebilirim. Zaman zaman tanıklık toplama sömürücü bir nitelik taşıyabilir. Bu, BVMN (Border Violence Monitoring Network) içinde, halihazırda pek çok şiddet biçimine maruz kalmış göçmenlerden tanıklık toplama pratiklerimize ilişkin süregelen bir tartışma. İnsanlar kimi zaman kendi hikâyelerini anlatmak, paylaşmak istiyor.
Ancak, örgütlerin, örneğin bir mahkemedeki işleyişe benzer şekilde, bir tanıklığın “olgularını” doğrulama ve onu “güvenilir” olarak sunma çabası, hikâyenin geniş kamuoyuna aktarılmasına aracılık ettiği bir sistemi pekiştirme tehlikesi taşır. Tanıklık almanın başlı başına radikal bir yöntem olduğunu söylemekten daha karmaşık dinamikler söz konusu. Bu dinamiklere karşı duyarlı olmamız gerekiyor.
Tanıklıklar videolar veya resimler formunda, tutukluların ürettiği ve örneğin sosyal medya aracılığıyla paylaştığı görsel materyaller şeklinde olabilir. Tanıklık almanın değerini küçümsemeye çalışmıyorum, ancak tanıklık almanın içerdiği güç dinamiklerine karşı duyarlı olmamız gerektiğini vurgulamak istiyorum. Gözaltında kalmış kişilerin seslerini ve deneyimlerini daha iyi ön plana çıkarabilecek alternatifler mevcut.

Gündemdeki bir diğer konu yeni AB Göç Paktı. Paktın 2026’da yürürlüğe girmesi beklenirken, Yunanistan’da yıllardır uygulanan “sıcak nokta (hotspot)” modelinin Avrupa genelinde yaygınlaştırılması kuvvetle muhtemel görünüyor. Bir yandan bu durum, hareket halindeki insanların iltica hakkına erişimi açısından ciddi ihlâller doğuracak. Öte yandan, gözaltının Avrupa genelinde daha da açık biçimde yaygınlaşacağına işaret ediyor. Bu durumu ve Pakt’ın kendisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bizi neler bekliyor?
Andriani Fili: Bence şu an, özellikle durum çok daha kötüleşeceği için, bizim daha fazla çaba göstermemizi gerektiriyor. Bu işe yaklaşımımızda aktif ve yaratıcı kalmamız gerekiyor. Yunanistan’daki geri gönderme merkezlerine erişim çok kısıtlı. Pakt’ın yürürlüğe girmesiyle bunun daha da kötüleşmesi kuvvetle muhtemel. Pakt gözaltı pratiklerini pekiştirecek; izlemesi ve belgelenmesi çok daha güç yeni kapalı değerlendirme biçimleri yaratma riskini taşıyor.
Sistemin ne durumda olduğunu, içeride neler yaşandığını ve paktın doğuracağı zararları tam olarak anlayabilmeliyiz. Bunun için sahada olmanın ve etkilenen insanlarla teması sürdürmenin daha yaratıcı yollarını bulmalıyız. Sanırım direnişle ilgili diğer sorunuzla önemli bir bağlantı var: Temel önceliklerden biri, sisteme kolektif olarak yaklaşmak, onu anlamak ve nihayetinde ona karşı savaşmak için benzer alanlarda çalışan insanlardan oluşan ağlar kurmaya çalışmak. Çünkü bu sistemde ancak daha kolektif ve işbirlikçi çalışma biçimleriyle ayakta kalabileceğimizi düşünüyorum.
Sığınma hakkına erişimi önemli ölçüde sınırlayan ve gözaltı alanlarını genişleten uygulamaların bu kadar normalleştiği ve yaygınlaştığı, bağımsız izlemenin artan kısıtlamalarla karşılaştığı bir bağlamda, işbirliği ağları gerekli. Bu tür bir siyasi ortamda, var olmaya, etkili bir biçimde dahil olmaya ve gelişmelere yanıt verebilmeye devam etmenin yeni yollarını bulmak hayati önem taşıyor.
İlgacı bir perspektiften bakıldığında, amacı dışlama ve denetim olan bir sistemi reformlar düzeltemez. Bugünün koşullarında böyle bir dönüşümü hayal etmek güç olsa dahi, tek ufuk, gözaltı sisteminin tasfiye edilmesi ve bunun yerine hak, adalet, hareketlilik ve bakımı merkeze alan alternatiflerle ikame edilmesi.
Lena Karmanidou: AB Göç Paktı’nın uygulanması her açıdan bir kâbus olacak. Bu, bizim daha fazla işbirliği yapmamızı, daha aktif ve muhtemelen daha hızlı olmamızı zorunlu kılıyor. Daha da önem kazanabilecek iki boyut şunlar: Yerelleştirilmiş eylemlerin ve destek sistemlerinin gerekliliği. Zira, geri gönderme merkezlerinin büyük çoğunluğu, tıpkı Yunanistan’da olduğu gibi, sivil toplumun, aktivistlerin ve muhtemelen avukatların erişiminin son derece kısıtlı olduğu yalıtılmış sınır bölgelerinde yer alacak.
Ayrıca, Avrupa dışındaki ağlarla bağlantılarımızı güçlendirmemiz gerekiyor, çünkü insanların çok daha hızlı sınır dışı edilmesi de olası senaryolar arasında. Örnek vermek gerekirse, Yunanistan’dan insanların Türkiye’ye sınır dışı edilme ihtimali var. Her iki ülkede yer alan ağlar arasındaki yakın bağlantılar, Pakt’ın nasıl uygulandığını izlemenin yanı sıra, harekete geçme ve direnme konusunda da yardımcı olabilir.

Görünüşe göre eşzamanlı olarak daha fazla ulusötesi ve yerel ağlara ihtiyacımız var. Peki, genişleyen gözaltı ve sınır dışı rejimine karşı Yunanistan ve Avrupa genelindeki mücadeleleri ve toplumsal hareketleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Yunanistan’da bu meseleler etrafında sosyal hareketler açısından neler yaşanıyor?
Alice T: Yunanistan’da sınırlar ve gözaltı etrafında örgütlenmeye dair gözlemim, bu mücadelenin daha geniş anarşist, devlet karşıtı hareket içinde oldukça marjinal kaldığı yönünde. Bu da geri gönderme merkezlerini ziyaret eden ya da insanlarla iletişim halinde kalma ve bu mekânlarda neler olup bittiğini öğrenme gibi günlük işleri yapan çok fazla grup olmadığı anlamına geliyor. Ayrıca, bu toplumsal hareketin göçmenler tarafından yönlendirilen hareketlerle ya da göçmen topluluklarında sürekli yaşanan ve her zaman var olan gündelik direniş biçimleriyle yeterince bağlantılı olmadığı da dikkatimi çekiyor. Bu bağlantısızlık, belki de direnişin yaşanmadığına dair bir umutsuzluk ya da çaresizlik hissine yol açıyor; oysa elbette yaşanıyor. Neler olduğunu ve bunların nasıl gerçekleştiğini, özellikle de devlet şiddetinden etkilenen topluluklar söz konusu olduğunda, anlamak için çok daha iyi bağlantılar kurmamız gerekiyor.
AB Göç Paktı’nın uygulanması her açıdan bir kâbus olacak. Bu, bizim daha fazla işbirliği yapmamızı, daha aktif ve muhtemelen daha hızlı olmamızı zorunlu kılıyor. Daha da önem kazanabilecek iki boyut şunlar: Yerelleştirilmiş eylemlerin ve destek sistemlerinin gerekliliği.
Bana öyle geliyor ki, 2010’ların ortalarında, Atina başta olmak üzere, şehirlerde ve sokaklarda daha fazla şey oluyordu; çok sayıda işgal evi vardı ve insanlar şehirlerden geçiyordu. O zamanlar bir ivme vardı ve şimdi kısmen devletin izolasyon politikasının başarısı göçmenler ile hareketin içindeki insanlar arasındaki bağlantıyı kopardı. Bu, Atina’daki ya da Yunanistan’daki direniş hareketlerine yönelik daha kapsamlı bir saldırının parçasıydı.
Andriani Fili: Yunanistan’da faaliyet gösteren ve savunuculuk ya da dava çalışmaları yürüten avukatlar bile birbirinden kopuk çalışıyor. Direniş pratikleri oluşturmak ya da savunuculuk çabalarını pekiştirmek için zorunlu olarak bir araya gelmiyorlar. Bu da yine biraz sorunlu. Ayrıca, Alice’in gönüllü çalışma ve taban örgütleri hakkında söyledikleri bu alanda çok önemli bir rol oynuyor.
Lena Karamanidou: Alice’in daha önce değindiği radikal sol ve anarşist hareketlerin siyaseti meselesine de değinmek gerekiyor. Yunanistan’da yaşamıyorum, ama izlenimim şu ki, gözaltına ve sınır şiddetine karşı direniş odakları ya da hareketleri, ister göçmenlerin öncülüğünde ister Yunan aktivistlerin öncülüğünde olsun, izole durumda. Bu hareketlerin, anarşist ya da radikal sol hareketlerin daha geniş mücadelelerinin organik bir parçası olarak görüldüğü izlenimine sahip değilim. Bazen diğer mücadele türlerine hareketler tarafından öncelik verildiği ve en azından son dört ya da beş yıldır sınırlarla ilgili direniş ya da protestoları boğma ya da susturma eğiliminde olduğu izlenimindeyim.
Siyasi hareketlerin göçmen mücadelelerini bünyelerine katmasını ya da bunları daha geniş mücadelelerin ayrılmaz bir parçası olarak görmesini engelleyen bir milliyetçilik olduğunu hissediyorum. Örneğin, sınıf pek çok hareket için örgütlenmede merkezi bir unsur, ama tek başına bir kavram olarak sınırları ve sınır şiddetini anlamak için yeterli olduğunu düşünmüyorum.
Gözaltına ve sınır şiddetine karşı direniş odakları ya da hareketleri, ister göçmenlerin öncülüğünde ister aktivistlerin öncülüğünde olsun, izole durumda. Siyasi hareketlerin göçmen mücadelelerini bünyelerine katmasını ya da bunları daha geniş mücadelelerin ayrılmaz bir parçası olarak görmesini engelleyen bir milliyetçilik olduğunu hissediyorum.
Andriani Fili: Tanıklıklara ilişkin tartışmayla bağlantılı bir gözlem eklemek istiyorum. Bence çok benzer bir şekilde, direniş de itibarsızlaştırılıyor veya direniş olarak kabul edilmiyor. Bu son derece sorunlu. Araştırmamda, bu insanların sistem tarafından zayıflatıldığı için hiçbir direniş olmadığını ve hiçbir şeyin yaşanmadığını öne süren uygulayıcılarla karşılaştım.
Ancak, bu perspektif geri gönderme merkezlerinde gerçekte neler olduğuna sınırlı erişimi ya da bununla sınırlı düzeyde ilgilenilmesini yansıtıyor. Bazı durumlarda gözaltındakilerin deneyimlerine yeterince dikkat edilmediğine de işaret ediyor. Sonuç olarak, direniş eylemleri göz ardı edilmeye devam ediyor. Sanırım direnişi görüp anlamlandırmak, o kişinin sistemi nasıl gördüğüne ve kavradığına göre değişiyor. Elbette direniş yaşanıyor, ama onu tartışmalarımızın ve çalışmalarımızın bir parçası haline nasıl getirebileceğimiz asıl mesele. Bunun şu an bizim açımızdan temel bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.
2015-2016’da Atina, Selanik ve Midilli’deki toplumsal hareketler gerçekten etkileyiciydi; özellikle dayanışma ağları, göçmenlerle kurulan organik ilişkiler ve göçmen özörgütlenmeleri açısından da. Bu yüzden mevcut durumu duymak üzücü. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Lena Karamanidou: Yunanistan’ın anakarasından ve ağırlıklı olarak kentsel merkezlerden söz ettik. Durum orada kötüyse, kentsel merkezlerin dışında, küçük kasabalarda ya da Evros (Meriç) gibi bölgelerde yaklaşık on kat daha kötü. Orası son derece militarize edilmiş ve güvenlikleştirilmiş bir sınır bölgesi. Böyle bir ortamda hareket halindeki insanlarla dayanışma kurmak, devlet tarafından ulusal güvenliğe ve çıkarlara yönelik bir tehdit olarak görülebiliyor. Haliyle, böylesine zorlu bir ortamda faaliyet gösterebilen dayanışma ağları ve hareketlerin sayısı çok daha az kalıyor.
Andriani Fili: Şu günlerde iyimser olmak kolay değil, ama bu grubun bir parçası olmak bana güç veriyor. Sanırım umut verici olan da bu.
[1] Metinde geçen detention kelimesi, devletlerin göçmenlere yönelik bu uygulamasının doğrudan özgürlükten yoksun bırakan bir kolluk eylemi olduğunu vurgulamak amacıyla “gözaltı” olarak çevrilmiştir. Mekânsal bir ifade olan detention center ise, Türkiye’deki göç pratiklerindeki en net karşılığı olması sebebiyle “geri gönderme merkezi” şeklinde kullanılmıştır. (Ç.N)
[2] Hareket halindeki insanlar ifadesi (İng. people on the move); devletlerin ve hukukun dayattığı göçmen, mülteci veya sığınmacı gibi ayrıştırıcı statüleri ve hiyerarşileri reddeden insanların yasal statülerinden bağımsız olarak eylemlilik hallerine ve bu süreçteki ortak deneyimlerine vurgu yapmak amacıyla kullanılır. (Ç.N.)
[3] İlgacılık (İng. abolitionism) tarihsel olarak köleliğin; günümüzde ise sınır rejimlerinin, göçmen gözaltı merkezlerinin, hapishanelerin veya polis kurumlarının tamamen ortadan kaldırılmasını savunan politik tutumdur. (Ç.N)




