AKBELEN ORMANI: DEVLET DESTEKLİ ŞİRKET SALDIRISI VE DİRENİŞ

Söyleşi: Anıl Olcan
22 Ağustos 2021
SATIRBAŞLARI

12 Ağustos’ta, Akbelen Ormanı’nın yok edilmemesi için açtığınız davada yürütmeyi durdurma kararı çıktığını öğrendik. Bu karar ne anlama geliyor?

Deniz Gümüşel: Akbelen Ormanı’nı madene tahsis eden Orman Genel Müdürlüğü’ne karşı davayı nisanda açmıştık. Ağaçlar kesilinceye kadar mahkeme karar vermemişti. Muğla 3. İdare Mahkemesi yürütmenin durdurulması için yaptığımız başvuruları bilirkişi raporundan sonra alınacak karara bırakıyordu. 

Neden?

Bu bilinçli bir hareketti. 16 Temmuz’da bilirkişi bize tebliğ edilmişti. “30 Temmuz’da bilirkişi keşif yapacak” dendi. Keşif tarihi belli olur olmaz, 17 Temmuz’da Milas Orman İşletme Müdürlüğü’nün kesim ekibi ormana girdi. “Bilirkişi gelmeden önce ormanı yok edelim” demek bu.

Deniz Gümüşel

Suç değil mi bu?

Evet, suç. Mahkemenin bundan habersiz olduğunu düşünmüyoruz. 17 Temmuz’da yirmi-otuz ağacımızı kesmeleri üzerine avukatlarımız bu olayı gerekçe göstererek yürütmenin durdurulması için talepte bulundu. 8 Ağustos’ta şirket hiçbir yasal hakkı olmamasına rağmen ormana elemanlarını göndererek 105 ağacı daha katletti. Onlara suçüstü yaptık. Savcılığa şikâyette bulunduk. O gün şirkete suçüstü yapmasaydık belki de yürütmeyi durdurma kararı çıkmayacaktı. 140’ın üzerinde ağacımız kesilinceye kadar mahkemeden yürütmeyi durdurma kararı çıkmadı.

Bu kesimler neye dayanarak yapılabiliyor?

Orman Kanunu’nun 27. maddesine göre, orman idaresi dışında hiç kimse ağaç kesemez. Şirket Akbelen’de maden işletme hakkı almış olabilir, ama kesinlikle ağaç kesmeye hakkı yok. Gözlerini karartmış durumdalar. Şirketin aymazlığını mahkeme görmezden gelemedi. Ayrıca, orman yangınları devam ediyordu, siyasetin üstünde sosyal baskı vardı. Bu yüzden yürütmeyi durdurma kararı çıktı.

Şirket Akbelen’de maden işletme hakkı almış olabilir, ama kesinlikle ağaç kesmeye hakkı yok. Gözlerini karartmışlar. Orman yangınları devam ediyordu, siyasetin üstünde sosyal baskı vardı. Bu yüzden yürütmeyi durdurma kararı çıktı.

Bu kadar çok ağacı kesmeyi nasıl başardılar, bu olay nerede, nasıl oldu?

Biz Akbelen’in kuzeybatısında, ormana giren yolun girişinde bir tarlada nöbet tutuyoruz. Şirketin kesim ekibi Akbelen’in güneyinden giriş yapmış. O bölgede yol yok. Kesim ekibi araçlarını dere yatağından geçirerek bölgeye girmiş. O bölgedeki Kızılçukur isimli yerleşim yerinden çobanlar kesim olduğu takdirde bize haber verecekti. Ama bilgi gelmedi. Bir de o yolun diğer tarafında Aytaç ablamız oturur, köyün gerçek muhtarıdır. Bütün arabaları tanır, hangi arabanın şirketin aracı olduğunu bilir. O aralar Aytaç ablamız Covid olmuştu, çok hastaydı. O da kesimin farkına varmamış. Maalesef 105 ağacı böyle kaybettik.

Nejla Işık: 105 ağacın kesildiğini fark etmeseydik belki de bütün ormanı keseceklerdi. 15 işçi 10-15 testereyle ormana girmiş. Yiyeceklerini, ayranlarını, sularını depolamışlardı. Belki de sabaha kadar kesim yapacaklardı.

Esra Işık ve Nejla Işık (Fotoğraf: Mert Çakır)

Hangi şirket bu sözünü ettiğiniz?

Deniz: LİMAK ve İbrahim Çeçen Holding İÇTAŞ’ın ortak olduğu YK Enerji (Yeniköy Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret AŞ). LİMAK’ın ekoloji karnesi kapkara. Onları tanıyoruz, kamuoyu da biliyor. İbrahim Çeçen Holding’in de eli kanlı. Şirketin elektrik üretimi ayağında Muğla’daki iki termik santralin yanında sekiz adet de HES’i var. Kuzey Ormanları’nı yok eden 3. Köprü ve Kuzey Çevre Yolu’nun da müteahhidi.

Yürütmeyi durdurma kararına rağmen Akbelen Ormanı’nda nöbeti sürdürüyorsunuz; mahkemenin kararına güvenmiyor musunuz?

Deniz: Yürütmeyi durdurma Akbelen’i koruma altına aldığımız anlamına gelmiyor. Ekoloji mücadelesinin tarihinden biliyoruz ki, yürütmeyi durdurma kararları çiğnenir. Yırca’da böyle oldu. Kazdağları nöbetinde de arkadaşlarımızın alandan çıkmama nedeni mahkeme süreçleri devam ederken Orman Genel Müdürlüğü’nün ağaç kesimine başlamasıydı. Bu yüzden İkizköy halkının nöbet çadırlarını boşaltmaması meşrudur. Nöbeti bırakırsak şirket Akbelen’e girebilir.

Yürütmeyi durdurma Akbelen’i koruma altına aldığımız anlamına gelmiyor. Ekoloji mücadelesinin tarihinden biliyoruz ki, yürütmeyi durdurma kararları çiğnenir. Bu yüzden İkizköy halkının nöbet çadırlarını boşaltmaması meşrudur. Nöbeti bırakırsak şirket Akbelen’e girebilir.

Yürütmeyi durdurma kararını duyduğunuzda ne hissettiniz?

Esra: Nöbet alanındaki arkadaşlarımızla günün değerlendirmesini yapıyorduk. Herkes çok dolmuştu, dertleşiyorduk. Avukatlarımızdan Arif Ali Cangı nöbet alanımızdaki diğer avukatımız İsmail Hakkı Atal’ı aradı. İsmail abi “bir saniye durun” deyip telefonu hoparlöre verdi. Arif hoca “iki davamızda da yürütmeyi durdurma kararı verildi” dedi. Çok zor günlerden geçiyorduk, böyle bir şeyi beklemiyorduk. Herkes ağlamaklıydı. Haberi duyunca ağlamaya devam ettik, ama bu sefer mutluluktan. Herkes birbirine sarılıyordu. Ben anneme sarıldım. Alkışlar ve sevinç çığlıkları ormanda yankılanıyordu. Hemen diğer nöbet alanımızdaki arkadaşlarımıza haber verdik. Onlar da çok sevindi, yanımıza geldiler. Ölümsüzleştirmek istedik o ânı. Hep beraber fotoğraf çektirdik. Aylardır ne rahat uyuduk ne güldük. Kararı 11 Ağustos gecesi öğrendik, 12 Ağustos’ta duyurduk. Açtığımız diğer davada da yürütmeyi durdurma kararı çıkmasıyla sevincimiz katlandı.

Diğer dava neydi?

Deniz: Şirket İkizköy’ün en yoğun yerleşim yeri Karadam’ın güneydoğusundaki maden alanından Yeniköy Termik Santrali’ne kadar kömür taşıma bandı kurmaya çalışıyor. Bu proje için Mayıs 2019’da orman tahsisi izni almış. Proje için ÇED süreci işletilmediğinden, maalesef bu izni biz Şubat 2020’de proje alanındaki çam ağaçlarının önemli bir kısmı kesildikten sonra öğrendik. Kesim olduğu gün orman müdürlüğüne itiraz ettik. Şirket kamulaştırılmış arazilerdeki zeytin ağaçlarını da kesmek istedi. Zeytinliğin kamulaştırılmadan önceki sahipleri Dursun ve Mustafa abi hayvanlarını o bölgeye otlatmaya götürdüklerinde şirketin kesim ekibiyle karşılaşıyorlar. “Hayırdır ne oluyor” diye sorduklarında şirket yetkilileri “Bu zeytinleri kesin ve odunlarını alın. Yoksa biz ağaçları küreyeceğiz. Buraya taşıma bandı kurulacak” diyor. Köylüler böyle öğreniyor projeyi. Muğla valiliğine kömür taşıma bandıyla ilgili ÇED raporunun olup olmadığını sorduk. “Yok” dendi. Kömür taşıma bandı yapılmak istenen bölgenin ÇED muafiyeti var. 230 bin dönümlük bir alan, yani Milas ilçesinin yüzölçümünün onda birlik bölgesi tamamen ÇED’den muaf! Uzun bir süre kurumlara dilekçeler yazıp bilgi edinmeye ve ÇED sürecini işletmeye çalıştık. Çevre Bakanlığı “bu alanda ÇED’e gerek yoktur” deyince Aralık 2020’de dava açtık. Bu davada da nihayet bu 9 Ağustos’ta yürütmeyi durdurma kararı çıktı. Bu karar çok kıymetli. Böylece sadece Akbelen Ormanı’nın kesilmesinde değil, maden sahalarının genişletilmesinde yürütmenin durdurulmasını sağladık.

ÇED muafiyeti olan bir bölge için dava açmak zor değil mi, nasıl gerekçelendirdiniz davayı?

Deniz: Termik santraller “rehabilitasyon” adı altında kapasite artırımı yapıyor. Kapasite artırımı aslında ÇED’e tabii. 35 yıllık, emekli olması gereken termik santrallerin ömrüne 25 sene eklemeye çalışıyorlar. Kapasite artırımı sonucu iki santralde toplam 200 megavat daha fazla elektrik üretilebilecek. Bu yüzden yeni kömür sahalarına ve taşıma bandına ihtiyaçları var. Biz de “Bu planlar entegre ÇED’e tabi tutulmalı” diyerek dava açtık. Türkiye’de toplumun çevresel süreçlere dahil olmadığının farkındayız. Halkın sürece dahil olabileceği alan açabilmek için ÇED üzerinden dava açıp projeyi geciktirmeye çalıştık. ÇED’den bir şey ummuyoruz, bu bir taktik.

Bu kadar büyük bir alanı ve bunca insanı etkileyecek projelerden köylüler haberdar edilmiyor mu?

Nejla: Asla. Ne muhtar ne de şirketin adamları bize haber verdi. Kafalarına göre iş yapıyorlar. Önlerine ne gelirse deviriyorlar. Devleti yanlarında görüyorlar. Akbelen’in kesilmemesi için direnirken orman müdürlüğü bize “kesim için ekipler gelecek, can güvenliğiniz açısından kesim sırasında ormanda bulunmayın” diye bir kâğıt yazabiliyor. Bu kâğıttan muhtarın haberi var, ama bize son anda söylüyor. Biliyor bizim karşı çıkacağımızı… Biz kâğıdı alabilmek için muhtarla cebelleşiyoruz. Muhtara “en azından fotoğrafını çek, gönder” dedik. “Göndermem. Siz onu kötü emelleriniz için kullanacaksınız” diyor. Kötü emel ne?

Devlet kömür şirketlerinin önüne engel çıkarabilecek toplumsal itirazı sönümlendirmek için örgütlü bir şekilde çalışıyor. Bu yörede muhtarı Kömür İşletmeleri Kurumu’ndan veya termik santralden emekli olmayan köy neredeyse yok. Sistem kendini ayakta tutabilmek için küçük işbirlikçiler yaratmış.

Deniz: Devlet, kömür şirketlerinin önüne engel çıkarabilecek toplumsal itirazı sönümlendirmek için örgütlü bir şekilde çalışıyor. Bu yörede muhtarı Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu’ndan (TKİ) veya termik santralden emekli olmayan köy neredeyse yok. Hüsamlar köyü 10-15 sene önce boşaltılmış. Hüsamlar’ın muhtarının kamulaştırma sözleşmelerine köylü adına sahte imza attığı söyleniyor. “Bilgilendirme toplantısı yapıldı, köylü itiraz etmedi” diye tutanak tutuyor. Sistem kendini ayakta tutabilmek için küçük işbirlikçiler yaratmış. Eskihisar’da kömür madeni nedeniyle köy iki kere taşınmış. Eski köydeki mezarlığı boşaltmaları için köylülere bir gün önce haber verilmiş. “Yakınlarınızın kemiklerini alabiliyorsanız alın, mezarlığı yerinden kaldıracağız” demişler. Yapabilenler kazma kürekle mezarlığa girişiyor. Annelerinin, babalarının, çocuklarının mezarlarını kazıp kemikleri çuvallara dolduruyorlar. Bazı köylülerin yakınlarının mezardan çıkartmaya vakti bile olmuyor. Psikolojik harp taktiği gibi değil mi? Köy boşaltmaları ve zorla göç ettirmeyi Türkiye’nin doğu ve güneydoğusundan biliyoruz. Burada, insanların beş yıldızlı otellerde tatil yaptığı bir bölgede de binlerce insan zorla yerinden ediliyor. “Devletin kestiği parmak acımaz” denerek el konmuş bu bölgelere. Muhtar bile şirket için çalışıyor.

Nejla: Işıkdere de çok büyük kayıp yaşadı. Köylüler mecburen topraklarını verdiler. Haklarını bilmedikleri için betonun içine gittiler. Işıkdere’nin çoğu yaşlıydı ve “devletle başa çıkılmaz” diyorlardı. Maalesef Işıkdere de böyle kurban edildi.

Işıkdere’nin insansızlaştırılması, doğa tahribatı ve maden faaliyetleri ne zaman başladı?

Nejla: 2017’de Işıkdere’nin kamulaştırılmasıyla başladı. Köylülerin taşınması 2019’un ocak-şubat ayına kadar devam etti. Üç arkadaşımız inatla köyünden çıkmak istemedi. Devletin verdiği para çok azdı, köylüler ev bulamadı. Köyde üç kişi kaldı.

Işıkdere ondan önce nasıl bir yerdi?

Deniz: Işıkdere, İkizköy’ün merkez yerleşim yeri. Karayolunun hemen karşısında elli-altmış haneli Karadam ve tarım arazilerinin uzandığı Ova mevki var. Ova mevkiinin karşısında Akbelen Ormanı’nın içinde Akbelen yerleşim yeri var. Işıkdere gittikten sonra, üç ayrı mevkiye yayılan 250 nüfus kalmış İkizköy’de.

Nejla: Ben ‘98’de Işıkdere’ye gelin gittim. Işıkdere’de evlerin yanında, önünde, arkasında zeytin ve meyve ağaçları vardı. O kadar çoktu ki ağaçlar, evleri karşıdan göremezdiniz. Çok güzel, seksen yıllık, yüz yıllık taş evleri vardır. Bizim “mığar” dediğimiz bir pınar vardır. O mığarın başında çok güzel sohbetler olurdu. Koca koca kavak ağaçları vardı. Bir yanda dere, bir yanda mığar şıkır şıkır akıyor. Köyün yamacı zeytinliklerle doluydu, elmasından armuduna… Toprağı çok güzeldi. Samra türü kızılımsı bir toprağı vardı. Belki de meyveleri o yüzden çok lezzetlidir. Cennet hurması çoğu köyde yoktur, bir tek kayınvalidemlerde vardı. Üzüm bağları, incir ağaçları vardı. Işıkdere’nin incirleri Aydın inciriyle yarışır, öyle güzeldir yani. Cevizleri aynı şekilde. Yağlı, bembeyaz bir cevizi vardır. İki sene de dursa, asla acımazdı Işıkdere’nin cevizleri. Artık cevizi, zeytini, zeytinyağını pazardan alıyoruz. Kayınpederim bir-iki ton zeytinyağı sıkarken şimdi pazardan zeytin alıyor. Kayınpederimin üç yüz tane zeytin ağacı gitti. Işıkdere’de kime sorsanız “üç yüz ağacım gitti, beş yüz ağacım gitti” der. Bir laf vardır ya “elinden kaybettiğin zaman bilirsin bir şeyin kıymetini” diye. Elimizdeyken maalesef kıymetini bilememişiz. Araştırmamışız, sormamışız. Keşke karşı durabilseydik. Kanunu bilemedik, avukat araştırmadık. “Devlet neden artık köylünün yanında değil” diye sormadık.

Kömür madeninin Işıkdere’ye, çevresine nasıl bir etkisi oluyor?

Deniz: Milas ve Yatağan’da 60 bin dönüme yakın açık ocak olarak işletilmiş maden sahası var. Bunun yüzde 49’u yok edilmiş orman alanı. Yüzde 51’lik kısım ise tarım alanı, zeytinlikler ve ufak köy yerleşimleri. Kömür madenleri toprağın en verimli tabakasını sıyırıyor. Daha sonra dinamitlerle kayalar parçalanıyor. Kömür damarıyla toprak arasında bir su rezervi varsa yok ediliyor. Maden dere yataklarını paramparça edip topografyayı değiştiriyor. Bu sırada çok fazla kimyasal madde toprağa, suya ve atmosfere karışıyor. Kömür alındıktan sonra ortaya çıkan jeolojik yapının üzerinde insan müdahalesi olmadan bitki örtüsünün yeşermesi neredeyse imkânsız. Çünkü toprak yerinden kalktığı anda ölmeye başlıyor. Toprağın içindeki mantarlar, solucanlar, bakteriler yaşamını yitiriyor. Topyekûn bir yok oluş yaşanıyor. Madenlerden dolayı bölgede tarım verimi çok düşmüş durumda. Köylüler 25 yıldır doğru dürüst zeytinyağı üretemez oldu. 2019’da Avrupa İklim Eylem Ağı olarak yayınladığımız Kömürün Gerçek Bedeli Muğla başlıklı raporda, ilk ünitenin 1983’te açılmasından 2017’ye kadar geçen sürede Yatağan, Yeniköy ve Kemerköy termik santrallerinin yol açtığı hava kirliliği nedeniyle 45 bin insanın erken yaşta öldüğünü tespit ettik. Bu şu demek: Örneğin bölgede ortalama ömür 75 yaş ise insanlar hava kirliliği nedeniyle ortalama 64 yaşında ölüyorlar. 35-40 yaşlarındaki insanların kanserden, kalp krizinden, beyin kanamasından ölümünden bahsediyoruz. On binlerce insan kronik hastalıklarla boğuşuyor. Savaş gibi bir şey. Kırsal yaşam kültürü geri gelmemecesine ortadan kalkıyor.

Köy boşaltmaları ve zorla göç ettirmeyi Türkiye’nin doğu ve güneydoğusundan biliyoruz. Burada, insanların beş yıldızlı otellerde tatil yaptığı bir bölgede de binlerce insan zorla yerinden ediliyor. “Devletin kestiği parmak acımaz” diyerek el konmuş bu bölgelere. Muhtar bile şirket için çalışıyor.

Işıkdereli köylülerin temel ekonomik kaynağı neydi?

Nejla: Zeytin olurdu Işıkdere’de. Çamköy’de iki tane zeytinyağı fabrikası var. Fabrikanın sahipleri “Işıkdere’den gelen tonlarca zeytin sıkardık” diyor. Işıkdere’nin de, Karadam’ın da, Ova’nın da tarım arazilerinde arpa, yulaf, mercimek ekilir biçilirdi. Mahvoldu oralar.

Işıkdereliler şimdi neyle geçiniyor? Topraklarını elden çıkarttıkları için pişmanlık var mı?

Nejla: Çok üzgünler. Birçoğu Milas’a taşınmak zorunda kaldı. Kayınvalidem ve kayınpederim de taşındı. Çamköy’e iki kişi taşındı. Işıkdere’de on dönüm yeri varsa Çamköy’den bir dönüm yer alabildiler. Biri Karacahisar’a gitti, eski bir ev alabildi ancak.

Anlaşılan maden sahası giderek genişliyor ve bunun önündeki tek engel Akbelen Ormanı, öyle mi?

Nejla: Evet. Akbelen son kale. Akbelen aşıldıktan sonra maden sahası Çamköy’e ulaşacak. Sondajlar vurulacak ve su kaçacak. Biz köyümüzde yaşadık bunu. Babamın kuyusu vardı. Babamlar dört kardeştir. Dördü de kuyunun etrafına bahçe yapıyordu. Ama şu an kuyuda su yok. Vurulan sondajlar, patlatılan dinamitler yeraltı sularımızı kaçırıyor. Tabii ki Bodrum, Karacahisar, Çamköy de etkilenecek bundan. İkizköy’ü alınca bitmiyor. Maden sahasının Gökova Körfezi’ne doğru yayılacağı söyleniyor. Daha nice köyler, zeytinlikler, ormanlarımız gidecek. “Güneşimiz var diyoruz, yenilenebilir enerjiye geçelim” diyoruz. Dünya kömürden vazgeçme planları yapıyor. Biz inatla 25 yıl daha uzatmaya çalışıyoruz. Nedir bu inat? Hayvan yetiştiremiyoruz, yavrular engelli doğuyor. Bitkiler ölüyor. Hâlâ kömür karasına mahkûm ediliyoruz, çok üzülüyorum.

(Fotoğraf: Ayhan Acar)

Akbelen Ormanı nasıl bir yer?

Nejla: Akbelen 740 dönümlük kızılçam ormanı. Kendi bitme orman, dikme falan değil yani. İçinde envai çeşit bitki var. Meşesi, yaban mersini, çıntar mantarı, tilkişeni… Akbelen’deki kuş seslerini duymanız lazım. Sabahın erken saatlerinde ormana koyunlarımı getiriyorum. Sabahları kuşların sesleri sizi alıp cennetin bir köşesine götürür. 42 yaşındayım. Akbelen’deki kızılçamlar ben doğduğumda da vardı. En genci 80 yaşında deniyor. 150 yaşında anıt ağaçlarımız var. Ova mevkiindeki tütün tarlalarına giden kestirme yollar Akbelen’den geçerdi. Benim çocukluğum o ormanın içindeki patikalarda geçti. Sabah akşam o kestirmelerden tarlalara giderdik. Akbelen’in mis gibi havasını, “külçük” dediğimiz kozalakların kokusunu içimize çekerdik. Salıncaklar kurduk, saklambaçlar oynadık, piknikler yaptık… Karadam’ın üstündeki dağda bir orman yolu vardır. O yoldaki görsellik muhteşemdir. Bir tarafta Ova mevkii yemyeşil, diğer tarafta Akbelen’in çamları tepelere kadar uzanmış… Akbelen bize oksijen verir, yağmurlarımızı yağdırır, topraklarımızı besler. Orman yoksa toprağımız da yok, yağmur da yok, su da yok. Hayat yok.

Deniz: Akbelen’i çevreleyen 3 bin dönüm zeytinlik ve tarım alanı var. 1400 dönüm zeytinlikte 20 binin üzerinde zeytin ağacı yok olacak. Aralık 2020’de Milas’ın zeytinyağı Avrupa Birliği’nin coğrafi işaretini almaya hak kazandı. Tadıyla, dokusuyla çok özel bir zeytinyağı. Bunun kaybedilmesi zeytinyağı üretimine darbe vuracak. 1600 dönümlük tarım alanı gidecek. Burada insanlar çoğunlukla kendilerine yetecek bir üretim yapıyor, artan ürünlerini Milas veya Bodrum’da pazarda satıyorlar. Kendi kendine yeten bir tarım topluluğunu yitireceğiz. Akbelen’in bitiminde Bodrum yarımadasına su sağlayan yeraltı rezervleri var. Maden bu rezervleri de yok edecek. Sayıştay’ın 2012 raporunda “Akbelen maden sahası olduktan sonra Çamköy’deki yeraltı suları kullanılamayacak. Bodrum’a yeni su kaynakları bulunmalı” deniyor. Devlet Su İşleri’nin (DSİ) Bodrum’a su götürebilmek amacıyla İkizköy’ün hemen kuzeyinde Kayadere ismindeki eşsiz kanyonun girişinde bir baraj projesi var. Devlet şirketin önünü açmak için koordineli çalışıyor. Baraj yapılmak istenen yer Muğla’nın en önemli çam balı üretim alanlarından. Baraj yapılırsa o ormanlar da ortadan kalkacak. Akbelen’in bir ucu gen koruma ormanı. Nadide kızılçam genleri yok olacak. Bu yörede birbirini tetikleyen bir dizi “çılgın proje” var. İkizköy devlet ve şirket eliyle yürütülen kömür egemenliğinin karşısına dikilebilmiş ilk köy. Bu yüzden sembolik anlamı var, kaybedilmemeli. Akbelen yok olursa İkizköy de ortadan kalkacak.

Işıkdere’de zeytin ve meyve ağaçlarından evleri göremezdiniz. “Mığar” dediğimiz bir pınar vardır. Koca koca kavak ağaçları, bir yanda dere, bir yanda mığar şıkır şıkır akıyor. Yamaç zeytinliklerle doluydu, elmasından armuduna… Üzüm bağları, incir ağaçları… Artık cevizi, zeytini, zeytinyağını pazardan alıyoruz.

İkizköy’ün madenlere karşı mücadelesi Işıkdere’nin başına gelenleri gördükten sonra mı başlıyor?

Nejla: Tabii. Işıkdere’de olanları görünce toplantılar yapmaya başladık. “Ne yapalım, nasıl bir yol izleyelim” diye konuştuk. Önce İkizköy Çevre Komitesi diye bir WhatsApp grubu oluşturduk. Çünkü 2019’da köylüye ihbarnameler geliyor, bir yandan da Akbelen ormanına Orman İşletme Müdürlüğü kesim için geliyordu. Bireysel olarak bir yere başvurduğunuzda kimse cevap vermiyordu. Daha önceki mücadelelerde dernek kurulduğunu duyduk. O zaman “sorularımıza cevap almamız için tüzel bir kişilik oluşturmamız gerekiyorsa dernek kuralım” dedik. Hasan ve Mehmet amcamız bize yol gösterdi. Derneği de hemen kuramadık. “Şurada virgül eksik, şu yazı çok uzun olmuş” diye gitgeller oldu. Kaymakamlığın tüm bu oyalamalarına rağmen Karadam Karacahisar Mahalleleri Doğayı Doğal Hayatı Koruma Güzelleştirme ve Dayanışma Derneği (KARDOK) nihayet 2021 başında kuruldu.

Dernek kurmaktan, örgütlenmekten çekinenler oldu mu köyde?

Nejla: İkizköy’de oturan ve termik santralde çalışanlar var. Onlarla konuştuğunuzda “ben de toprağımdan olmak istemiyorum, ormanımı vermek istemiyorum” diyor, ama derneğe üye olamıyor, korkuyor. Bizimle aynı fikirdeler, ama aynı fotoğraf karesinde görünmek istemiyorlar. Çünkü baskı çok büyük. Şirket “Eşinin çocuğunun ne işi vardı orada” diyor. Herkesin zayıf noktasını biliyorlar. Boyun eğmeyeceklere bir şey demiyorlar. Kim karşı çıkamayacaksa, kim ihtiyaç sahibiyse ona baskı uygulanıyor. “Eşin, çocuğun, anan, baban gitmeyecek oraya” deniyor.

(Fotoğraf: Kazım Kızıl)

Siz kızınız ve oğlunuzla direniştesiniz. Akbelen direnişinde çocuklarınızla yan yana olmak ne hissettiriyor?

Nejla: Çok güzel, gururlu bir şey. Bu işe çıktığınızda “Devlete karşı çıkamazsın. Toprağın üstü de, altı da onun. Boşuna çabalıyorsun, kadın halinle ne yapabilirsin ki” diyorlardı. Şu anda insanlar bana çok değişik bakıyor. Biz birbirimize güvendik. 2019’da kızım üniversitedeyken ona yaşadıklarımızı anlatıyordum. “Ben sizler için mücadele ediyorum” diyordum. Hiçbir şekilde zorlamadım çocuklarımı. Ben ne yaşıyorsam, ne hissediyorsam onlar da gördü. Kızımın, yaşam savunucularının, köylünün bana güveni gücüme güç kattı. Küçük yerlerde tartışmalar, dedikodular olur. Allah’a çok şükürler olsun ki hiç kimseyle bir husumetim, kavgam, gürültüm olmadı. “Başardın” diyorlar bana. Ben de “başardık, birlikte yaptık” diyorum. Arkamda Mehmet amcam, Hasan amcam, derneğimiz ve bir sürü çevre komitesi vardı, Aytaç yengem, Deniz, Umay, Neşe ablam, Sema ablam… Daha sayamadığım pek çok kişi vardı.

İkizköy direnişine hangi örgütler destek veriyor?

Nejla: İkizköy Çevre Komitesini kurmadan önce MUÇEP’le (Muğla Çevre Platformu) tanışmıştık. MUÇEP’in Milas Meclisi kurulunca biz de üye olduk. “Biz bu işi yalnız başaramayacağız” dedik. Daha sonra Ekoloji Birliği Kadın Meclisi’ne üye oldum. Derneğin kurucu üyelerindenim. Bize destek verebilecek, birlikte hareket edebileceğimiz gruplara girmeye çalıştım. Kazdağları direnişçileri yanımızdaydı. İkizdere duydu geldi. İkizdere’deki vahşeti görüyorduk. Destek amaçlı videolar çekip onlara gönderdik. Mesafeden dolayı yanlarına gidemiyoruz, ama kısacık bir video çekiyoruz, “İkizköy’den selam olsun” diyoruz, onlara moral oluyor. Aynı şekilde, İkizdere’den bize dayanışma videoları geliyor. Yani, örgüt mü denir, ne denirse artık, her şeyin içinde buldum kendimi. Doğal olarak öyle oldu. Muğla Çevre Platformu, Milas Meclisi, Bodrum Kent Konseyi, EGEÇEP gibi birçok yerden destek alıyoruz. Siyasetle uzaktan yakından alâkam yoktur, ama Muğla’da CHP önde. Paylaşımlarımızı CHP milletvekilleri görmüş. Suat Özcan, Mürsel Alban, Metin Ergun, Milas Belediye Başkanı Muhammet Tokat, Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras destek oldular. Bizde bir laf vardır “tek taştan duvar olmaz” diye. O taşın yanına bir taş daha koyacaksın, set oluşturacaksın. Akbelen’in yıkımının önüne siyasilerle ve çevre aktivistleriyle bir set oluşturduğumuzu düşünüyorum.

Kömür madenleri toprağın en verimli tabakasını sıyırıyor. Daha sonra dinamitlerle kayalar parçalanıyor. Kömür damarıyla toprak arasında bir su rezervi varsa yok ediliyor. Maden dere yataklarını paramparça edip topografyayı değiştiriyor, kimyasal maddeler toprağa, suya ve atmosfere karışıyor. Topyekûn bir yok oluş yaşanıyor.

Köylülerle yaşam savunucularının ilişkisi nasıl?

Deniz: Bu mücadelenin öznesi iki yıldır mücadele eden İkizköylülerdir. Kurdukları dernek ve çevre komitesiyle bu süreci sırtlandılar. Yaşam savunucuları olarak biz onların içinde eridik. Birbirimizden çok şey öğrendik. Ekolojist ve köylü diye bir ayrım kalmadı artık. Komitede sonraki adımlarımızı tartışıyoruz. Çatışmalar ve çelişkiler yaşanabilirdi, ama birbirimizi anlamak için büyük gayret sarf ettik. Dayanışma güçleniyor. Biz doğanın siyasetini yapıyoruz, ama bu “siyasetler üstü bir siyaset yapıyoruz” demek değil. Yaşamın siyaseti bu, siyasetin ta kendisi. Yeni bir öğrenme alanı açıldı. En kıymetli olan da bence bu.

Daha önce ekoloji mücadelesinin içinde miydiniz? Yaşadıklarınız, mücadelenin içinde olmak sizi nasıl dönüştürdü?

Nejla: İlk defa böyle bir şeyin içinde bulunuyorum. 2018’in eylülünde İkizköy’e döndüm.Daha önce şehirde oturuyordum. Çocuklarımla, yemek, bulaşık, çamaşırla ilgilenen bir ev hanımıydım. Köyle, hayvanla uzaktan yakından alâkam yoktu. “Hayvanlarla ne yapacağım, nasıl ilgileneceğim” diye düşünürken kendimi böyle bir şeyin içerisinde buldum. Üç sene önceki Nejla’yla şu andaki Nejla arasında büyük farklar var. Hayvanlarla ve toprakla ilgilenmek, bir şeyler üretmek insanı dönüştürüyor. Bir işe yaradığını görmek, insanlara umut olmak çok güzel bir şey. Başka bir yerde orman katliamı olduğunda sessiz kalamayacağımın farkındayım. Ülkemizde talan çok. İkizdere, Kazdağları… Hepsine destek vermek isterim, canıgönülden isterim. Kayıtsız kalamam artık yani.

Siz bu mücadeleye, direnişe nasıl dahil oldunuz?

Esra: Üniversitelerin pandemi dolayısıyla uzaktan eğitime geçmesiyle kendimi mücadelenin içinde buldum. Bu süreç beni çok dönüştürdü, evrildim gerçekten. Kendime çok şey kattım. Bir Twitter kampanyasına destek vermekle fiilen mücadelenin içinde olmak çok farklı. Üniversitedeyken bu tür mücadelelere uzaktan destek veriyordum, ama dayanışma duygusunu bu kadar yoğun hissetmiyordum. Eylemsel olarak da bir şey yapmak gerektiğini gördüm. Gençlerin yaşam alanlarına daha fazla sahip çıkması gerekiyor. Akbelen’de çok genç olduğunu söyleyemeyeceğim. Nöbet alanında neredeyse hiç genç yok. Ekosistemi korumak şimdiki kuşaklardan gençlere aktarılacak bir miras. Yaşanabilir bir dünya bırakmak istiyorsak buna mecburuz. İlla kırk-elli yaşına geldikten sonra mı mücadelenin içinde bulunmam gerekiyor? Şimdiden başlamamız lâzım. Yaşam alanımız ve geleceğimiz bir bütün. İnsan kendi yaşam alanına karşı bir saldırı olduğunda direniş duygusu kabarıyor galiba. Artık sadece kendi yaşam alanım olmasına gerek yok, neresi olursa olsun aynı duygular içinde bir şekilde destek olurum, savunurum.

Annenizin Akbelen’le kurduğu ilişkiyle sizin ilişkiniz farklı mı?

Esra: Gençliğimin bir bölümü Akbelen’de geçti. İnsanlar tatile giderken biz köyümüze, toprağımıza, ormanımıza giderdik. Ormanla bağım annem kadar olmasa da benim de güçlüdür. Ormanın benim için anlamı çok farklı. Çocukken şehir ve köy arasındaki farkı anlamıştım. Kafamda bazı şeyler kurmuştum. Şehirde hep annene, babana bağlısın. Ama köyde böyle değildi. Köyde çok özgür hissediyordum, özgürlüğün anahtarı gibiydi. Babaannem buzağılara benim adımı verirdi. “Hadi gel sevelim onu, o da senin kardeşin” derdi. Hayvanla ayrıştırılmadan, onların da değerli olduğunun öğretildiği bir ortamda büyüdüm. Ayrıca, köyde yaşayan babaannemin yaptığı yoğurt çok güzeldi. (gülüyor)

9 Ağustos’ta jandarmanın nöbet eylemine saldırdığı güne dönersek, neler yaşandı o gün?

Esra: Şirket 110 ağacı katlettikten sonra, “LİMAK’ı karşımıza almamız gerekiyor artık” dedik. Biz genelde Orman Genel Müdürlüğü’nü protesto ediyorduk. Ağaç kesimini suçüstü yaptıktan sonra altı-yedi arkadaşımız Yeniköy-Kemerköy Termik Santrali’nin önüne gitti. LİMAK’a baskı kurmamızın vakti gelmişti. LİMAK ve İÇTAŞ’ın Twitter’da yaptığı son paylaşım orman yangınlarıyla ilgiliydi, yangınları kastederek “çok üzgünüz” yazmışlardı. Akbelen’deki ağaç kesimini duyurduktan sonra insanlar LİMAK ve İÇTAŞ’a tepki gösterdi. LİMAK ve İÇTAŞ okların kendilerine döndüğünü anlayınca tüm güçlerini bizim üzerimizde kullanmaya karar verdi. LİMAK’ı hedef göstermediğimiz zamanlarda jandarma “burada nöbet tutamazsınız” dememişti. Halk LİMAK’a ayaklanınca bize müdahale ettiler.

Yatağan, Yeniköy ve Kemerköy termik santrallerinin yol açtığı hava kirliliği nedeniyle 45 bin insanın erken yaşta öldüğünü tespit ettik. Hava kirliliği nedeniyle ortalama 64 yaşında ölüyorlar. 35-40 yaşlarındaki insanların kanserden, kalp krizinden, beyin kanamasından ölümünden bahsediyoruz.

Deniz: Gece yarısıydı. Nöbet alanına 100’ün üzerinde jandarma geldi. Etrafımızı sardılar. Askerlerin geldiğini görünce alanın ortasına oturduk ve kol kola girdik. Sekiz kişiydik zaten. Bir asker “Muğla Valiliği’nin orman yangınlarını engellemeye yönelik ormanlara giriş yasağı gereği on dakika içinde alanı boşaltmanız gerekiyor” dedi. “Yazılı bir tebligat istiyoruz, bu kararı bize uygulayamazsınız. Özel bir mülkteyiz” dedik. Yazılı tebligatları yoktu. On dakika sonra askerler bizi sürükleyerek alandan çıkarmaya başladı. Füsun Kayra arkadaşımız hazırlıklıydı. Alandaki bir anıt ağaca kendini zincirlemişti. Onu çözmeye çalıştılar. O anda ne olduğunu pek hatırlamıyorum. Bütün dikkatim İlkay arkadaşımızdaydı. İlkay dört çocuk annesi, sessiz biridir. Sesinin yükseldiğini hiç görmemiştim. İlkay’ın içinden öyle bir kadın çıktı ki inanamadım. İlkay “Burası bizim tarlamız. Kimi nereden kovuyorsun sen?” diye jandarmaya kafa tutuyordu. Bu yüzden çok hırpaladılar İlkay’ı. Tarlanın sahibi Haydar abinin eşi Edibe abla öfkeden kıpkırmızıydı. Dünya tatlısı sessiz bir kadıncağızdır. Her sabah keçilerini otlatmak için nöbet alanından geçer, bizimle ilgilenir. İnanılmaz bir hınçla bizi jandarmanın elinden almaya çalışıyordu.

Nejla: Jandarmadan ağaçlar görünmüyordu. O kadar kalabalık gelmişler… Sürüklemişler insanları, her yerde terlikler vardı. Karanlıktı, her tarafımız çevriliydi. Adlandıramıyorum o manzarayı. Ben Anıl’ı (oğlu) arıyordum. “Nerede yaşıyoruz biz, bu muamele nedir? 300 kişi gelmişsiniz. Yazıklar olsun…” Bağırdım çağırdım. Sonra Anıl’ı gördüm. “Çocuğumu sürüklemişsiniz, elleriniz kırılsın” dedim. Orada bir komutan “atın bunu nezarete” dedi askerlerine. “Atın” dedim ben de. Kötüydü yani, çok kötü.

Dünya kömürden vazgeçme planları yapıyor. Biz inatla 25 yıl daha uzatmaya çalışıyoruz. Nedir bu inat? Hayvan yetiştiremiyoruz, yavrular engelli doğuyor. Bitkiler ölüyor. Hâlâ kömür karasına mahkûm ediliyoruz.

Saldırıdan sonra verdiğiniz bir söyleşide “devlete güvenmiyorum” diyorsunuz…

Nejla: Öyle. Gözlerini tamamen karartmışlar, üç-beş köylüyü silkeleyip attılar. İki yıldır bas bas bağırıyoruz. “Biz devletiz” diyerek köylülerin toprağını her bir şeyini almışlar. LİMAK, İÇTAŞ, İbrahim Çeçen Holding bizi burada ölüme mahkûm etmiş. LİMAK yangınları bahane ederek Akbelen’deki ağaçları kurban ediyor. Devlet oraya bakacağına bizim yetiştirdiğimiz evlatlarımızı karşımıza dikiyor. “Ben de asker anası olacağım beş sene sonra” dedim. “Benim çocuğum da böyle bir şeyde mi kullanılacak” dedim. Ben nasıl göndereceğim bunları bile bile oğlumu askere? “Devletimiz” diyemiyorum artık yani. Orada LİMAK hükümdarlığı vardı.

Son yıllarda köylülerin ve jandarmanın karşı karşıya geldiği eylemlerin artması bize ne söylüyor?

Deniz: Eskiden İkizköy bir jandarma karakolu köyüymüş. Köylüler jandarmaya “bizim çocuklarımız” diye bakıyordu. Şimdi korkunç bir yabancılaşma var. Jandarma saldırısında kolları moraran Edibe abla kendi tarlasının içinden geçip gelemiyor. “Orada jandarmalar var, tek başıma aşağıya inmeye korkuyorum” diyor. “Burası benim tarlam, jandarma durmasın” diyor. Bu yabancılaşmayı devlet yarattı, ormanını koruyan teyzeyi hırpalayarak yaptı bunu. Kırsal bölgelerde çok ağır bir mülksüzleştirme var. İktidar kolay nakde çevirebileceğini düşündüğü doğal kaynakları metalaştırıyor. Yaşam alanlarına tecavüz edilen halk direniyor. Köylüler yaşam alanına müdahale edildiğinde direnişe geçiyor. Bu yaşam hakkı direnişi. Nejla’nın eşi Ali İhsan “Elimizdeki toprağı, zeytinimizi alacak, kendi kendimize yeten bu halimizi parçalayacak, kendine yetemez, topraksız insanlar haline getirecekler. Bizi madende üç kuruş paraya çalıştıracaklar, köleleştirecekler” diyor.

Jandarma saldırısından sonra sıcağı sıcağına yaptığınız konuşmada doğrudan komutanı hedef alıp “devletin gücünü bizde mi sınıyorsunuz” diyorsunuz…

Deniz: Evet. Kâmil Kartal’a selam olsun… Bilinçaltımdan ilk o sözler fırladı çıktı…

Kâmil Kartal o konuşmayı Somalı maden işçilerinin haklarını savunurken yapmıştı. Farklı yerlerdeki ekoloji mücadeleleriyle emek mücadelesi arasında giderek bir bağ oluşuyor mu, oluşabilir mi sizce?

Deniz: Bu bağları kurmak, farklı noktaları birleştirmek hayati. O selamı çakmak zorundayız. Ekolojik yıkım derken sadece “çevre kirliliğinden” bahsetmiyoruz. İkizköy’deki doğa tahribatının insan yaşamına yansımalarını görmek mümkün. İkizköy’de her hanede kanser hastasına, sinir ve beyin gelişimini etkileyen ağır maddelerin etkisiyle engelli doğmuş çocuklara, KOAH hastalarına rastlıyorsunuz. Buna rağmen maden bölgelerinde sarı sendikalar örgütlü. “Santraller kapatılsın” dediğinizde “peki bu insanlar ne olacak” diye karşımıza emekçileri çıkartıp onları ekoloji hareketine karşı kışkırtıyorlar. Aralık 2019’da termik santraller çalışma izni alamadıkları için kısa bir süre kapatılmıştı. O dönem Soma’daki termik santral sahipleri ekolojistlere “Bu kadar işçi sizin yüzünüzden işsiz kaldı” dedi. Güvencesizleştirdikleri işçileri ekoloji mücadelesine karşı kışkırtıyorlar. Soma’da Bağımsız Maden-İş bu süreci çok iyi yönetti. “Emekçilerin sağlığına rağmen elektrik üretimi olmaz. Doğanın yıkımı tercih edilemez” dediler. Çok kıymetli bir çıkıştı. Teoride emek ve ekoloji mücadelesi olarak bilinen şeyi İkizköy’de pratiğe dökmeye çalışıyoruz. Elbette bağları kurmak uzun bir yol. Ekoloji mücadelesinin örgütlü emek mücadelesi tarafından görülmesi ve sırtlanılması gerekiyor. İnsanlar belki düzenli bir işe ve asgari ücretin biraz üstünde bir maaşa sahip oluyor, ama bunu sönmüş ciğerleriyle ödüyorlar. Kâmil Kartal’ın meşhur seslenişine aklımın kayma nedeni buydu. Kömür sektörü çok yoğun emek sömürüsü üzerinde büyüyor. Hâlâ bu kadar kârlı olmasının nedeni doğa sömürüsüyle kolkola girmiş bir emek sömürüsünün olması. Doğa mücadelesi olmadan insanca bir yaşam kurmak mümkün mü? Ekoloji mücadelesinden kopuk bir emek mücadelesi düşünmek çok zor. Köylüler hem topraksızlaştırılıyor, hem de zorla işçileştiriliyorlar.

Termik santrallerde çalışan işçilerle görüşüyor musunuz? İkizköy’de bahsettiğiniz köylü ve işçileri karşı karşıya getirebilecek bir çatışmanın oluşabileceği bir ortam var mı?

Deniz: Termik santrallerde çalışmış veya çalışan insanlarla temas halindeyiz. Kömür ekonomisinden kâr edenlerin yarattığı düzenin doğa üzerindeki tahakkümünün işçiler de farkında. Bu yüzden istedikleri çatışmayı yaratmayı başaramıyorlar. İkizköy civarında yaşayıp termik santralde çalışanların büyük bölümü toprakla bağını kesmemiş, ufak da olsa bir bahçesi olan, tarımla uğraşan, bir ineği, bir-iki koyunu olan insanlar. Şirketin ellerine verdiği üç kuruş parayla insan onuruna yakışır bir hayat süremeyeceklerini biliyorlar. Karton süt almaya başladıklarında şirketin onlara verdiği 3 bin lirayla ayakta kalamayacaklarının farkındalar. Bu yüzden kimse toprağını kaybetmek istemiyor.  

Akbelen’in bir ucu gen koruma ormanı. Nadide kızılçam genleri yok olacak. Bu yörede birbirini tetikleyen bir dizi “çılgın proje” var. İkizköy devlet ve şirket eliyle yürütülen kömür egemenliğinin karşısına dikilebilmiş ilk köy. Bu yüzden sembolik anlamı var, kaybedilmemeli.

Küresel iklim değişikliğinin etkilerini yaşarken, yangınlar ve sellerle hop oturup hop kalkarken bu pervasız hoyratlığı neye bağlıyorsunuz?

Deniz: Akbelen’i yıkmaya çalışan şirketler çok kısa vadeli plan yapıyor. Bunu kapitalist akılla açıklamak bile güç. Bu bir vur-kaç. Hükümet ciddi bir sıkışmışlık içinde. Salgın döneminde bir hezimet yaşadılar, ciddi bir ekonomik kriz var. Yandaş sermaye hükümet devrilene kadar “ne koparsak kârdır” diyor. Bu kadar büyük bir yangının ortasında, sırf kamuoyunun tepkisini çekmemek için bile olsa ağaç kesilmezdi. Biz önlerini kapadık. Işıkdere’nin henüz maden için yıkılmayan kısmında arkeolojik alan var. Oranın SİT statüsü için mücadeleyi sürdürüyoruz. Arkeolojik kazı yapıldığı için şu anda oraya giremiyorlar. Akbelen’e doğru genişleyemedikleri sürece kömür madeninin sonuna yaklaştılar. Bu yüzden saldırıyorlar. Fiili olarak Akbelen yok edilirse, bir sonraki hükümet “zaten orman yok oldu” deyip madenin genişletilmesine karşı çıkmayacak. “İşimize devam ederiz” diyorlar. Ana muhalefet partisinin programında hâlâ “yerli” enerji kaynakları vurgusu var. Bu süreçte bizi CHP milletvekilleri yalnız bırakmadı, ama parti programlarında hâlâ kömürü, linyiti yeraltından çıkartmak ve bundan elektrik üretmekten bahsediyorlar. Yaman çelişki. Dolayısıyla, sermaye bir ayak oyunuyla ormanı yok eder ve bunu kamuoyunun gözünden kaçırırsa hükümet değişse bile Akbelen’de tezgâhlarını koruyabileceğinin hayalini kuruyor olabilirler.

Bu mücadelenin öznesi iki yıldır mücadele eden İkizköylülerdir. Kurdukları dernek ve çevre komitesiyle bu süreci sırtlandılar. Yaşam savunucuları olarak biz onların içinde eridik. Birbirimizden çok şey öğrendik. Ekolojist ve köylü diye bir ayrım kalmadı artık.

Nejla: İkizköy’de geçen seneye kadar hortum denen afetle karşılaşmamıştık. Köyde hortum belası çıktı bir de. Hortum bir ormanlık alandan geldi, bir vadiden geldi. Çamlarımızı kırdı geçirdi. Zeytinlerimizi yerinden söktü. Birkaç evimizin çatısını, ahırını uçurdu. Ev bir şekilde yapılır, ama geri dönüşü olmayan şeyler var. Televizyondan izlediğimiz şeyleri kendimiz yaşamaya başladık. Muğla’da yangınlar büyüdü, büyüdü. Bir baktık Marmaris’te, Köyceğiz’de, Yatağan’da yangınlar başlamış. Yangınları duyunca kendi derdimizi unuttuk. Yangın Termik santrale sıçradığında büyük endişe yaşadık. Köyümüzü boşaltmamız gerekirse nereye gideceğimiz, hayvanlarımızı nereye taşıyacağımız belli değildi. 35-40 küçükbaş, iki inek, iki buzağı, kazlarımız, tavuğumuz, kedilerimiz, köpeğimiz… Ören’de, Çökertme’de hayvanların canlı canlı yandığını gördük. İçimiz parçalandı. Evi bırakmak bir şey değil. Hayvanları ne yapacağız? Ören’e kadar bütün köyler boşaltılmıştı. Evin içinde maskeyle durmaya karar verdik. Havluları ıslatıp pencere kenarlarını kapattık. Sabaha karşı üç gibi köyü tahliye etmemiz söylendi. O saatte nereye gideceğiz ki? İnsanlar canından oluyor. Elimizdekine sahip çıkacağız, kaybettiklerimizi de geri kazandırmaya çalışacağız. İklim krizine karşı da birlikte hareket edeceğiz. Artık bir tane daha ağaç eksilmeyeceğiz. Türkiye’nin neresinde orman varsa koruyacağız. Sahip çıkmaya mecburuz. Toprağımız, havamız, suyumuz, ormanımız ve içindeki canlılar için direniyoruz.

Esra: İkizköy insanca ve onurlu bir yaşam için direniyor. Sadece kendimizi düşünmüyoruz. İnsan merkezci bir yaklaşımdan uzaklaştık. “Ormandaki canlılar ne olacak?” diye soruyoruz. Yaşamak için yaşatacağız.

Deniz: Burayı almak için ellerinden geleni artlarına koymayacaklar. Çünkü kömürün sonuna geldiler. 2,6 milyar dolar yatırdıkları şirketi kapatıp gidemeyeceklerine göre her şeyi yapacaklar. Vazgeçmeyecekler. Bu ülkenin toplumsal mücadele tarihine baktığımızda daha fazlasını yapabileceklerini düşünüyorum. Akbelen devletin şiddet araçlarını uyguladığı ilk yer değil, son da olmayacak. 

^