RUŞEN HAKKI'YA SAYGI

Söyleşi: Merve Erol
11 Nisan 2022
SATIRBAŞLARI

Ruşen Hakkı: Kocaeli Bölge Tiyatrosu genel sanat yönetmeni Burhan Akçin geçen yıl söylemişti “eserlerinizden bir oyun çıkarmak istiyorum” diye. Beş-altı hikâyeden, şiirlerimden seçmeler yapmış. Düşlerle katı gerçeklerin örüldüğü bir oyun oldu Hüznün Dalgın Kuşları, ismini 1968 tarihli şiir kitabımdan alıyor. 12 Mart’tan, 12 Eylül’den izler taşıyan iki perdelik bir oyun… Kültür Bakanlığı maddi destek de vermiş, Burhan Akçin bu paranın bir miktarını telif olarak yatırdı ve hayatımda ilk defa bir banka hesabım oldu…

İlk şiirim 1952’de Yeşilay dergisinde çıktı. Bizim zamanımızda arkadaşların ortaya para koyarak çıkardıkları dergiler yoktu. Daha sonra şiirlerim Türk Dili dergisinde, Yeditepe’de, Yeni Ufuklar’da, Varlık’ta, Yelken’de yayınlandı. Şimdi daha çok Adam Sanat’ta yazıyorum. Zaten az yazıyorum. Destansı değil, kısa şiir yazıyorum. Uzun şiirler hikâye olmaktan kurtulamıyor. Çok sözcük kullanmadan, arıtarak verilmeli diye düşünüyorum. Şiir konusunda çok titizim…

Sait Faik, İstanbul, taşra

İlk şiir yazmaya başladığımda, ‘40’ların sonu, ‘50’lerin başı, çok güzel bir kütüphane vardı Kütahya’da. Necati Cumalı’nın “Kızılçullu Yolu”nu, Cahit Külebi’nin “Adamın Biri”ni çok sevmiştim. Bir antolojiye rastlamıştım, bazı sayfaların üzerini karalamışlar, kötü şeyler yazmışlar. Nâzım Hikmet’in şiirleri. Onları yırttım, götürdüm. Nâzım’ı okuyunca şaşırdım, o ses bana başka geldi…

Benim hikâyelerim kısa hikâyelerdir. Çehov’u çok severim. Bizden de Sait Faik’i. Ölüm yıldönümünde Yazarlar Sendikası’nın Burgazada’da toplantısı vardı. Kalpazankaya’da konuşuyor herkes, rakılar içiliyor, söyleşiliyor. Ben de konuşma yaptım, tutup Kütahya’ya götürdüm onu. Hisar’a çıkardım, Yeşil Cami önünde gözleme yedirdim, çini atölyelerini gezdirdim… “Kusura bakmayın” dedim, “Sait Faik beni alıp İstanbul’da dolaştırıyor, Panço’yla tanıştırıyor, ben de onu gezdirdim”… Bizde çoğu şair, yazar arkadaşlar, taşrada yazar olmayı beğenmezler, “İstanbul’a gitmezsek yazar, şair olamayız” kaygısını taşırlar. “Edebiyatın başkenti İstanbul’dur” diye düşünürler. Halbuki şiirin başkenti şairin yüreğidir. İstanbul’da olsaydım, daha mı çok üretecektim? 19 kitabım var…

Altın bilezik demircilik

1936’da, Kütahya’da doğmuşum. Askeri okulu terk edip türlü çeşitli işlere giren ve 37 yaşında ölen babam “Çakır Hasan” diye ünlenirdi. Sabahları Kur’an okuyup namazını kılan, akşamları rakısını içen babamın bir de Hisar’da dostu vardı. Öldüğünde ilkokul 3’teydim ve çocuk aklımla babamı bir türlü çözememiştim… Annem Emine, okuma-yazması olmayan bir kadındı. “Size üvey baba yüzü göstermem” deyip evlenmedi. El işlerine giderek bizi ve ninemi gözetti. 1965’te Pendik’te, kardeşim Mehmet’in kiralık evinde öldüğünde, babam için dökemediğim gözyaşını annem için dökmüştüm… İlkokul 1’den 2’ye geçtiğimde, babam elimden tutup Abdullah Usta’nın dükkânına götürmüş ve “eti senin, kemiği benim” demişti. Küçücük dükkânı olan, ısmarlama ayakkabılar yapan bir ustaydı, çırak da gerekmezdi, ama babamın hatırına… İlkokulu bitirinceye kadar marangoz Arnavut Hasan’a, kahveci Deli Abdullah’a çırak durdum, sonra gazete sattım. En keyifli işim de bu oldu. Gazeteleri öğleye kadar bitirir, sonra da Kapanönü’ndeki bir dükkânda küçük bir güveçle pide yerdim. O güveçlerin tadı hâlâ damağımdadır…

Başöğretmenimiz Süleyman Bey, Köy Enstitüsü çıkışlı. Öğretmenlerimiz de öyle. Hiç bilmediğim şeyleri orada öğrendim, tuğla kesmeyi, kümes yapmayı, derede balık tutmayı, yenecek otları belleyip ekmekle karın doyurmayı, sağlık kolu başkanı olarak gerektiğinde ilkyardım yapmayı, sıtmalı hastalara kinin dağıtmayı…

Babam öldüğünde, annem ne yapacağını şaşırmıştı. Kazandığı para evi geçindirmeye yetmiyor. Ne yapsın annem? Tutup beni Köprüören’deki Bölge Yatılı Okulu’na yazdırıyorlar. Dördüncü sınıfı orada okuyorum. Başöğretmenimiz Süleyman Bey, Köy Enstitüsü çıkışlı. Öğretmenlerimiz de öyle. Hiç bilmediğim şeyleri orada öğrendim, tuğla kesmeyi, kümes yapmayı, derede balık tutmayı, yenecek otları belleyip ekmekle karın doyurmayı, sağlık kolu başkanı olarak gerektiğinde ilkyardım yapmayı, sıtmalı hastalara kinin dağıtmayı… Sonra annem hasretime dayanamamış olacak ki, beni alıp yeniden Barbaros ilkokuluna yazdırdı. Beşinci sınıfı burada okudum. O yıllarda yoksul aileler, bir meslek sahibi olsun, altın bilezik taksın diye çocuklarını Kız ya da Erkek Sanat Enstitüsü’ne yazdırıyorlardı. Beni de Kütahya Erkek Sanat Enstitüsü’ne yazdırdılar, ilk yarıdan sonra demirci seçildim.

Demirciyim ya, bu kez atlı araba yapımcısı Kör Abdullah Usta’nın yanında iş buldum ve tatillerde orada çalışmaya başladım. Sanat Enstitüsü’ne yazılmamı, o sıralar CHP Kütahya milletvekili olan emekli orgeneral Asım Gündüz de istemişti. Annem Gündüz ailesinin yanında evlatlık olarak büyüdüğünden, Asım Paşa uzaktan akrabamız gibiydi. İlkokulu bitirdiğimde Paşa’nın ablası İsmet Hala “Asım, Hakkı’yı bir askeri okula yazdırıver dediğinde, Kel Asım olarak ünlenen Asım Paşa’nın yanıtı şöyle olmuştu: “Abla, subaydan duvar ör… Sanat okuluna gidip bir meslek edinsin.”

Fotoğraf: Kadir İncesu

“Artık kendini şair sayabilirsin”

Sanat Enstitüsü’nde öğretmenimiz İbrahim Öztürk, bildiğini okuyan bir kişi. Onun bu yönünü kullanıp Varlık ve Yeditepe dergileriyle, Sait Faik’in ve Ataç’ın kitaplarıyla gidiyordum okula… Bir yandan da, Demokrat Kütahya gazetesinde çalışıyordum. Eskişehir’de basılan gazeteye küçük fıkralar, köşe yazıları, hikâyeler yazıyordum. Gazeteden aldığım para, annemin yükünü hafifletiyordu. Enstitü yıllarımda tuğla ocaklarında da çalışıyordum…

Aylık 120 liralık burs yetsin diye Abbasağa’da bir ev kiralamıştık, kendi yemeğimizi kendimiz yapıyorduk. Her fırsatta Cağaloğlu’na gidip dolaşıyordum. İlk arkadaşlarım Tanju Cılızoğlu, Adnan Özyalçıner, Kemal Özer, Erdal Öz, Konur Ertop, Doğan Hızlan, Onat Kutlar…

Okul bitti, ama o yıllarda Kütahya’da fabrika olmadığı için açıkta kalmıştım. Sonra, kısa bir kurstan sonra, Kütahya’nın Sabancıpınar bucağına bağlı Doğuluşah köyüne öğretmen vekili olarak gönderildim. Bir gün bir okulun başöğretmeni olan Mustafa Ertaş ile tanıştım. Köy Enstitüsü çıkışlı olan Ertaş, beni evine davet etti. Oturma odasına girdiğimde, gözüme çarpan ilk şey, duvara asılı bir fotoğraf oldu. “Babanız mı diye sordum. “Hayır” dedi, “benim babam köylü. Bu, babam gibi sevdiğim Orhan Burian’ın fotoğrafı”

Orhan Burian adını ilk kez duyuyordum. Vedat Günyol adını da duymamıştım. Ertaş Öğretmen, Orhan Bey ile Vedat Bey’in Ufuklar adlı bir edebiyat dergisi çıkardıklarını, Orhan Bey’in ölümünden sonra Vedat Bey’in bu dergiyi Yeni Ufuklar adıyla sürdürdüğünü söyleyip bir de dergi verdi ve bu dergiye şiir göndermemi önerdi. Gönderdim, yayınlandı ve o zaman şöyle dedim kendi kendime: “Artık kendini şair sayabilirsin…”

Bir dağ köyü olan Doğuluşah’ta bir başöğretmen, bir de ben vardım. Başöğretmen bir, iki ve üç, bense dört ve beşinci sınıfı okutuyordum. Çok olumlu bir rapor aldım ve öğretmen olmam önerildi. Benimle birlikte okulu bitiren arkadaşlarım, gelecek için önümüzde üç seçenek olduğunu öğrenmişler: Gümrükçü, polis ya da tapucu olabilirmişiz… Dört arkadaş, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün Yıldız Teknik Okulu’ndaki tapulama kursunu seçtik. Aylık 120 liralık burs yetsin diye Abbasağa’da bir ev kiralamıştık, kendi yemeğimizi kendimiz yapıyorduk. Her fırsatta Cağaloğlu’na gidip dolaşıyordum. İlk arkadaşlarım Tanju Cılızoğlu, Adnan Özyalçıner, Kemal Özer, Erdal Öz, Konur Ertop, Doğan Hızlan, Onat Kutlar oldu…

Behçet’le (Aysan) iyi dosttuk, o da epey yaşadı İzmit’te. Akşamları çıkardık beraber, bir ufak içmeye. En son Ankara’da bir cenazede gördüm onu, “vay, şişmanlamışsın, daha da kel olmuşsun” dedim, “biraz bak kendine”… Onunla ilgili “Genzimde Yanık Kokusu” adlı bir şiirim vardır, şöyledir son iki dizesi: “Azıcık külhandı / Çokça şair…” Külhan yanı da vardı. Sivas’ta gitti. Asım abi (Bezirci), Metin (Eloğlu)…

İstanbul’da bir yıl geçti. Manisa’nın Turgutlu ilçesine atandım ve Arazi Kadastrosu Müdürlüğü’nde teknisyen olarak göreve başladım. Bizim müdürlüğe atanan Türkân Gürayman’a ilk görüşte kanım kaynadı, 1958’de nişanlandık. Sonra askere gittim, o hayalini kurduğum askerliğin hiç de bana uygun olmadığını anladım. Dönünce Türkân’la evlendik. 1960’ta kızım Nilgün dünyaya geldi. 1961 yılında Manisa’nın Sarıgöl ilçesine tapu fen memuru olarak atandım. 1962’de kızım Gülgün dünyaya geldi. Aynı yıl bir çocuğum daha oldu: Köprü. Yeditepe Yayınları arasında çıkan Köprü’nün doğumu da kızlarımın doğumu kadar sevinç ve heyecan verdi bana…

Genzimde yanık kokusu

1964’te İzmit’e geldim, tapu fen memuru olarak. Genel müdür Galip Esmer, “altı ay sonra İstanbul’a atamanı yaparım” dedi. Annem kanserdi, Pendik’te kardeşimin yanında kalıyordu, ona yakın olayım istiyordum. Altı ay sonra İstanbul’a atandım, ama gitmedim. Burada çok güzel arkadaşlar tanımıştım çünkü. Mesela Naci Girginsoy. 1982’de yitirdik onu. İyi bir yazardı, ancak üç kitap çıkarabildi. Zamanında Savaş Poyraz yazmış burada. Şakir Balkı vardı, SEKA’lı, mizahçı. Sonra şair Avni Öztüre, Sedat Umran, Mehmet Pekmezci, Kutlu Baytın, Nezih Danyal… Naci ağabeyin kardeşi Sami Girgin’in sahibi olduğu bilardo salonunun bir odasına Sanat Dostları Derneği sığışmıştı. Daha sonra Çağdaş Sanatçılar Birliği, yazıp çizenlerin dışında, sanatseverlerin de etkinliklerine katıldığı bir kültür-sanat merkezi oldu. 1971 sonrası, polisin baskısı üzerine kapanan Çağdaş Sanatçılar Birliği’ne bir de Deniz Gezmiş’i ve Yusuf Küpeli’yi saklayıp barındırma yakıştırması yapılmıştı…

Behçet’le (Aysan) de iyi dosttuk, o da epey yaşadı İzmit’te. Burada Verem Savaş’ta çalışıyordu, sonra ihtisasını bitirdi, muayenehanesini açtı. Akşamları çıkardık beraber, bir ufak içmeye. En son Ankara’da bir cenazede gördüm onu, “vay, şişmanlamışsın, daha da kel olmuşsun” dedim, “biraz bak kendine… Onunla ilgili “Genzimde Yanık Kokusu” adlı bir şiirim vardır, şöyledir son iki dizesi: “Azıcık külhandı / Çokça şair…” Külhan yanı da vardı. Sivas’ta gitti. Asım abi (Bezirci), Metin (Eloğlu)…

Benim İzmit’te olmam, buradaki yazar-çizer arkadaşların bir şansıdır diyorum şimdi. Ben gençleri kucaklıyorum hep. Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kurucularından sayılırım, çünkü kayıt numaram 17’dir. Bugün İzmit’te Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi on arkadaşımız var. Onları dergilere, sanat çevrelerine tanıtan ben oldum. Benim yaşımda genç arkadaşlara yaklaşan çok fazla insan yok Türkiye’de. Benden daha gençler, mesela Ahmet Telli’ler, Ahmet Özer’ler, kitapları için ilk yazıyı ben yazmışımdır. Yılda en az seksen kitap, dergi tanıtıyorum köşemde. Eleştiri maksadıyla değil bu yazılar. Kimse, iki satırla olsun, Ahmet’in yeni kitabı çıktı” demiyor. Ben mümkün olduğu kadar duyuruyorum, kitapların, dergilerin adreslerini, telefonlarını veriyorum. Bunu yıllardan beri görev bildim.

Yılda en az seksen kitap, dergi tanıtıyorum köşemde. Eleştiri maksadıyla değil bu yazılar. Kimse, iki satırla olsun, “Ahmet’in yeni kitabı çıktı” demiyor. Ben mümkün olduğu kadar duyuruyorum, kitapların, dergilerin adreslerini, telefonlarını veriyorum. Bunu yıllardan beri görev bildim.

Ödül başka, yarışma başka

‘50’li, ‘6O’lı yıllarda çok edebiyat, şiir dergisi yoktu. Ama bir dergiyi açtığınız zaman, o dergide on şiir varsa, en azından beşi iyi şiirdi. Şimdi çok dergi var, ama bir dergide yirmi şiir varsa ve içinden bir-iki tane iyi şiir çıkarsa, seviniyorum. ‘80 sonrasında gençler birbirlerinden çok etkilendiler. Hemen hemen aynı kalıpta şiir yazıyorlar, sözcükleri değiştirerek. Bir yanlışları da bence, anlamını bilmedikleri Farsça, Arapça sözcüğü kullanmaları. Kaç kez tanık oldum, “ne demek bu” dediğin zaman, bilmiyor. Belki Attilâ İlhan’dan, Hilmi Yavuz’dan etkileniyorlar, ama onlar bu dilleri, kullandıkları kelimeleri iyi biliyorlar. Genç şairler ustalarını, geçmişlerini okumuyorlar, bilmiyorlar. Türkiye’de belki 10-15 bin kişi şiir yazıyordur, içlerinden dergilerde şiir yayınlayanlar da oluyor. Ama bin tane şiir kitabı basılır, bir ustanın kitabıdır, kitap tükenmez. Hele arkasında sermaye olmayan bir yayınevi bastıysa, üç yılda tükenmez. Basılan kitaplarda da seçici olunmuyor…

Bazıları “ödüle karşıyız” diyorlar. Ödüle karşı olmak başka, yarışmaya karşı olmak başka. Bazen arkadaşlarımı kıramadığım için yarışma jürilerine katılıyorum. Halbuki yarışma şiirin, hikâyenin, romanın, sanatın doğasına ters. Bir seçici kurul olmalı, yılın kitabını seçip ödül vermeli. Yazar, şair kitap göndermeyecek, o yazarın, şairin kitabı bulunacak ve geçmişi, eski eserleri de göz önüne alınarak ödül verilecek. Bizde bir de ödüller eş-dost işi oluyor…

Fal bakan sincaplar

Belki İstanbul’a gidebilirdim. Yeditepe Yayınevi’nde Melih Cevdet Anday’la tanıştık. İzmit’e gelmeden önce Sarıgöl’den dergiye denemeler de gönderiyordum, derginin ikinci sayfasının üst yarısında Melih Cevdet’in denemeleri, altında benimkiler, öyle bir sayfa arkadaşlığımız da vardı. “Ne yapıyorsun Ruşen Hakkı dedi, İzmit’teyim dedim, “ama İstanbul’a geleceğim. Niye geliyorsun dedi, “gelme, İzmit yakın. Burası puşt bir yer, on kişi oturursun bir masaya, ikisi ayrılır, o iki kişi hakkında sekiz kişi konuşur. İki kişi kalırsınız, sekizi hakkında dedikodu yaparsınız…

Melih Cevdet “Ne yapıyorsun Ruşen Hakkı” dedi, “İzmit’teyim” dedim, “ama İstanbul’a geleceğim”. “Niye geliyorsun” dedi, “gelme, İzmit yakın. Burası puşt bir yer, on kişi oturursun bir masaya, ikisi ayrılır, o iki kişi hakkında sekiz kişi konuşur. İki kişi kalırsınız, sekizi hakkında dedikodu yaparsınız…”

Ankara İstanbul’a göre daha namuslu bir kent, düşünürüyle, yazarıyla, çizeriyle. Ankara’yı sevmezdim, Aydınlar Dilekçesi davası sırasında sevdim. Davada yargılanan 57 kişiden biri bendim. Bu dava sırasında o kadar güzel insanlar tanıdım ki, Mamak’taki davalara gide gele, Ankara’yı çok sevdim…

Devlet memuruyken eylemlerde pankart taşırdım, grev ziyaretlerinde, mitinglerde şiirler okurdum, emeğin ve emekçinin yanında yerimi aldım. Haritacı, kadastrocu olduğum için atarlarsa atsınlar, nasıl olsa dışarıda iş bulurum diyordum. İzmit’te ilk grev Pirelli lastik fabrikasında oldu, 1964’te. O grevin hikâyesini yazmıştım. Mannessman boru fabrikasının bir yıldan fazla süren grevi vardır, onun şiirlerini yazdım, günlüklerime geçirdim. Bir bakıma burada bir edebiyatçı olarak İzmit’in tarihini yazdım. Muzaffer Buyrukçu çok ısrar etmişti “yahu İzmit’in romanını yaz” diye. Benim bir romanım var, o da 12 Mart öncesi üniversite gençliğinin kırsal alandaki çalışmalarıdır, Umudun Çiçeklendiği Günler. Bir masal havası içindedir roman, mesela sincaplar fal bakar, pireler yargılanır… Romanı yazdığım sırada sıkıyönetim yüzünden yayınlanmazdı, bu yüzden öyle yazdım. Roman ilk kez Kocaeli gazetesinde tefrika edildi, 1976’da….

Haziran yağmuru, deprem, SEKA işçisi

15-16 Haziran’ın kaynağı da İzmit’teki fabrikalar olmuştu. Burada coşku yaratıldı, burada planlandı her şey. Hani bir yere yağmur yağmaz da, dağlara, tepelere yağar ve o yağmur suyu coşkuyla akmaya başlar… 15-16 Haziran da öyle olmuştu. İşçi haklarına müdahaleler, kısıtlamalar, faşist yönetimler vardı, işçi bunun altında kalmadı. Şimdi, kusura bakmasınlar, son yıllarda “bir işçi sınıfı vardır” diyemiyorum…

Eskiden SEKA işçisi, kente sahip çıkan, kent halkıyla bütünleşen bir işçiydi, sonradan değişti bu iş. 1998’de bir direniş yaşandı SEKA’da, Türkiye’nin hemen hemen her yerinden ziyaretler, direnişler olmuştu. Bu kez sendika biraz geç uyandı. SEKA’nın dönüşü yok artık, kapatacaklar. Ama bugüne kadar SEKA işçisi hiçbir toplumsal eylemde bulunmadı, hep gerici, dinci, faşist partilere oy verdiler. Ama dilerim bu son eylemler belki bir öğreti gibi olmuştur, emek dayanışması nedir, bunu öğrenmişlerdir… ‘98’deki direnişe ben de katılmıştım, kamyonların üzerinde şiir okumuştum. Bu sefer gitmedim, sadece yazı yazdım. Bu, işçinin değil de, sendika yönetiminin bir savaşı gibi geliyor bana. Elden bir fabrika daha gidiyor çünkü.

Rüşvet olarak ilan

Kocaeli gazetesini Dündar abi (Çiğit) kurdu. İlkin Sesim dergisi çıktı, 15 günlük. Derginin sanat sayfası yönetmenliğini yapıyordum. Sonra Işık gazetesi çıktı, 1971’de orada Günce başlığı altında günlük yazılarıma başladım, röportajlar yaptım. Sonra Dündar abi Işık’tan ayrıldı, Özgür Kocaeli kuruldu. Sonra Kocaeli Günaydın’la birleşti, oraya geçtim. Daha sonra, Günaydın’ı filan alınca, gazeteyi Asil Nadir almış oldu. 1991’de Özgür Kocaeli tekrar kuruldu, Dündar abinin çocukları geldi. Şimdi üç tane Kocaeli gazetesi var. Özgür Kocaeli 10 bin basılıyor, 8 bin satıyor, kent gazetesi için çok yüksek bir rakam bu. Tirajı da depremden sonra çok arttı. Çok güvenilir bir gazete oldu…

15-16 Haziran’ın kaynağı İzmit’teki fabrikalar olmuştu. Burada coşku yaratıldı, burada planlandı her şey. Hani bir yere yağmur yağmaz da, dağlara, tepelere yağar ve o yağmur suyu coşkuyla akmaya başlar… 15-16 Haziran da öyle olmuştu.

İzmit’te Fayton dergisi çıkıyordu, kapandıktan sonra Fazıl Hüsnü Dağlarca çok üzülmüştü. Sonra Kadir Yüksel –tiyatrocu, şair– Üçüncü Öyküler diye bir dergi çıkardı, epey tuttu Türkiye’de, üç yıl dayanabildi. Şimdi Şehiriçi diye bir dergi çıkıyor, o da güzel bir dergi. Bizim Sanat var, Tanju Cılızoğlu genel yayın yönetmeni. Siyah Beyaz diye bir edebiyat dergisi var bir de, kitap da yayınlıyorlar…

Antalya’dan, Adana’dan gazeteler görüyorum bazen, ama ölçü olarak Özgür Kocaeli’yi alıyorum. Birçok gazete tutmuyor, köşe yazılarıyla, sayfa düzeniyle, haberciliğiyle tutmuyor. Özgür Kocaeli, satışıyla, aldığı ilanlarla şehirle kaynaşmış gibi görünüyor. Özgür Kocaeli’de matbaasıyla, ilan servisiyle, muhabirleriyle 68 kişi çalışıyor, hepsi de sigortalıdır. Diğer gazetelerde sigortalı olmayan birçok arkadaş var. Ayrıca Özgür Kocaeli, gazetecilikten başka hiçbir iş yapmıyor, bağımsız bir yayın. Kent esnafını, sanayicisini sıkıştırarak ya da gözdağı vererek gazetecilik yapmak, o gazetenin değerini düşürüyor. SEKA’nın kavaklığı Ford’a verilirken bizim gazetede karşı yazılar çıktı hep. Susturmak için “bir yakınınız varsa inşaat işini ona verelim” dediler. Sonra üç gazeteye de tam sayfa ilan verdiler, bizim gazete kabul etmedi ilanı. Ben bunu dürüstlük olarak görüyorum. Gazete elbette büyük bir güç, ama Özgür Kocaeli herkese eşit mesafededir.

Sanatçı daha ne ister?

Yaşanmışlar yazılırsa, yapıt daha okunur oluyor. Bunu şiirlerimde, hikâyelerimde de, günlüklerimde de gözettim. Körfez Güncesi ikinci günlüğümdür, birincisi Bir Şafaktan Bir Şafağa. Körfez Güncesi’nin son bölümü deprem günlüğüdür. Edebiyat yapmadım orada, günü gününe tutulan notlardır onlar. Belleği zayıf bir toplumuz, şimdiden unutulmuştur, üç-beş yıl sonra bu depremde ne oldu, ne bitti, iyice unutup gidecek herkes… İzmit üzerinden çabuk sildi depremi, en çabuk toparlanan kentlerden biri oldu. İzmit’in merkezinde pek yıkım olmadı. Tabii en çok Gölcük, Değirmendere mahvoldu. Değirmendere’de deniz koca kıyıyı, büyük ağaçları, belediyenin otelini aldı, dehşet bir şeydi…

İzmit, kuruluşu açısından kötü bir kent. Dağla deniz arasına sıkışmış bir koridor. İzmit’in tepeleri tabii güzel. Depremde yukarılarda, Eski İzmit’te yıkım olmadı, sağlam kayalar üzerine oturduğu için…

İzmit bir alışveriş merkezleri kenti oldu artık. Zaten Sefa Sirmen söylemişti, İzmit sanayiye doydu, bu kent bir alışveriş merkezi olacak diye. Gönül istiyor ki, Adana gibi, Bursa gibi, Antalya gibi, Kocaeli de gerçekten bir kültür-sanat kenti olsun. Hiçbir belediye başkanının aklına böyle bir şey söylemek gelmiyor. Kocaeli Bölge Tiyatrosu için yerleşik bir sahne gerekiyor. Burhan Akçin Kocaeli Bölge Tiyatrosu’nu 26 yıldır ayakta tutuyor, borç harç içinde. Ama oyunlarını oynuyor, turnelere çıkıp takdir topluyor, kentin adını güzelliyor. Böyle bir çaba için güzel bir binayı hak etmez mi?..

İzmit’in nüfusu artıyor, ama çalışan kalabalık değil bu. Şehir çok göç alıyor ve çok işsiz var. İzmit’e geldiğim yıllarda yolda on kişi görsek, sekiziyle selamlaşırdık. Şimdi on kişiden ikisiyle ancak selâmlaşıyoruz… Genel seçimler yerel seçimleri de etkiledi. AKP belediye başkanı Karaosmanoğlu yüzde 54 oy aldı burada. İkinci etken, şehrin yerel yönetimde 15 yıl CHP iktidarı görmüş olması. Belki bir bıkkınlık yaşandı. Üçüncüsü, mesela SEKA olduğu gibi AKP’ye oy verdi. Başka dindar kesimler de var. Gölcük’te Donanma, Harb-İş olmasına rağmen AKP aldı. Değirmendere yıllardan beri CHP’nin kalesi, orası da gitti. Derince, Körfez öyle. CHP’yi memurlar, aydınlar ayakta tutuyordu. Sosyal demokratların bölünmesi de kötü oldu…

Hayatımda büyük bir kırılma oldu diyemem. Bütün olumsuzluklara karşın umutla bakmaya çalıştım, “bu işlerin sonu gelir” dedim. İzmit’te hep kalabalık oldum. Masabaşı yazarı değilim, eylemlerle bugüne gelen insanım. Sarı basın kartı sahibiyim, üç kızımdan beş torunum var. 1964’ten beri oturduğum evin bulunduğu caddeye adımı verdiler, 45. sanat yılımda Kocaeli Belediyesi iki günlük bir etkinlik düzenledi. 50. sanat yılımı Kocaeli Üniversitesi kutladı fakültede. Bunlar benim için çok büyük mutluluk. Burada bana Ruşen baba derler, abi derler, hep yanımda olurlar. Sanatçı daha ne ister?

Express, sayı 49, Mayıs 2005

^