YENİ İNFAZ REJİMİ VE HAPİSHANELERDE GÜNDELİK HAYAT

Söyleşi: Bekir Avcı
17 Temmuz 2026
Sincan 1 Nolu Yüksek Güvenlikli Hapishanesi’nin orada tutulan Enver Baysal’ın çizimleri referans alınarak yapay zekâ yardımıyla şekillendirilen görseli. Kaynak: bianet
SATIRBAŞLARI

İhlâl Sanatı: F-Tipi Hapishanelerde Gündelik Hayat uzun bir çalışmanın sonucu. Konuya ne zaman merak sardınız, neden hapishanelerle ilgilenmeye başladınız?

Sibel Bekiroğlu: İsmail Beşikçi, Doğu Anadolu’nun Düzeni’nde “Araştırma konusu, araştırmanın nesnesi size dışarıdan gelmez, bilim insanının masa başında saptayacağı bir şey değildir. Onu arayıp bulmanıza da gerek yoktur, içinde bulunduğunuz toplum onu zaten size dayatır” diyor. Hapishaneler üzerine çalışmaya başlamam tam olarak böyle gelişti.

Üniversiteye başladığımda Hayata Dönüş Operasyonlarına ilişkin hafıza hâlâ tazeydi, operasyonlar sonrası yapılan açlık grevi eylemleri 2007’de henüz sonlanmıştı. Konu çok sıcaktı. Sonra 2012’de açlık grevleri yapıldı. Devamında Gezi oldu ve sonrasında 17-25 Aralık. Yani meselenin devamı hep geldi.

Ben de yüksek lisansta hapishaneler üzerine çalışmaya başladım. Tez konumdu. Fakat 2016’da tezi verdikten sonra infaz rejiminde büyük bir dönüşüm yaşandı, kademeli olarak mutlak tecrit dönemine geçildi. Tezim görüşme odaklı ve sınırlı bir mekânsal analiz içeriyordu. Bu nedenle hapishane, kapatılma ve Türkiye’deki ceza infaz rejimi üzerine düşünme süreci mecburen devam etti.

Bu süreçte pek çok yakınım ve hatta kendim de iki kez ağır cezada yargılandım. Türkiye’de yaşıyorsanız, “Her canlı ölümü tadacaktır” misali, hapishane ihtimali de hayatın bütünüyle dışında duran bir şey değil. Özellikle son yıllarda pek çok insan bu ihtimalle doğrudan ya da dolaylı biçimde yüzleşti. Benim için de uzak bir mesele değildi.

Sibel Bekiroğlu

Barış imzacısı olduğunuz için yargılandınız…

Evet, Barış Akademisyenlerinden, imzacılardandım. İstanbul’da ağır ceza mahkemesinde yargılandım. Anayasa Mahkemesi’nin ihlâl kararının ardından yeniden yapılan yargılamada aldığım hapis cezası kaldırıldı. O dönem ODTÜ’deydim. Lisansımı, yüksek lisansımı tamamlamış ve doktoraya başlamıştım. Sonra hakkımda bir dava daha açıldı. Bu kez Ankara’da ağır ceza mahkemesinde yargılandım. Bir gözaltı süreci de yaşadım.

Bir noktadan sonra çalıştığım meseleyle arama mesafe koymak mümkün olmadı. Hapishane yalnızca üzerine düşündüğüm bir kurum değil, hayatımın da içinden geçen bir deneyime dönüştü. Hem yüksek lisans tezim hem de daha sonra Diyarbakır-Sur üzerine yaptığım doktora çalışmam dava dosyalarına girdi. Akademik üretimim bir anlamda yargılamanın konusu haline geldi. Süreç devam ederken açığa alındım, ardından görevime iade edildim. ODTÜ’den İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’ne naklen atandım. Ancak 2024’te, “Hizmetine ihtiyaç yoktur” denerek görevime son verildi.

Kitabın asıl odağı F-Tipi hapishanelerdeki gündelik yaşam ve bunların içinde beliren direniş pratikleri. Sizi özellikle buna bakmaya yönelten ne oldu?

Bazı anlar vardır; benim için de çalışmamın temel referanslarından olan Michel de Certeau’nun Gündelik Hayatın Keşfi kitabı ile hapishaneyi birleştirdiğim birkaç an oldu. Yüksek lisansa başladığım dönemde de Certeau’nun “taktik” kavramı üzerine okumalar yapıyordum. Tam o sırada Tekirdağ 1 No’lu F-Tipi Hapishanesi’nde hücre aramalarına dair bir video karşıma çıktı. Bir ceza dosyasından alınmış ve basına servis edilmiş görüntülerdi.

Üç tutsağın kendilerine yönelik müdahaleye karşı geliştirdikleri direnişi görüyorduk: Kapıya vurma, slogan atma gibi, siyasi mahpusların gündelik savunma pratikleri… Ama dikkatimi çeken başka bir şey oldu. Leğenden yapılmış bir basket potası vardı; son derece sınırlı imkânlarla kurulmuş bir düzenek. Gardiyanların buna tepkisi ise alışıldık bir karşılık verme biçiminden ziyade, neyle karşı karşıya olduklarını tam olarak kestirememe haliydi.

Bunun içeride tanımlı bir uygulama olmadığını, bu tür bir şeyin sökülmesi gerektiğini söyleyen müdahaleler vardı, ama bütün bu tepkinin içinde bir tür belirsizlik de hissediliyordu. Leğenden yapılmış bir potanın kurumsal dil içinde bir karşılığı yoktu, bu yüzden nasıl ele alınacağı da net değildi.

Bu sahne bana gündeliğin, taktiksel alanın, sınırlandırılmış ve kapatılmış olanın dışına çıkma ihtimalini düşündürdü. Dayatılan hayatın ve mekânın bir şekilde aşılabildiği bir alanı, sınır ihlâlini gösteriyordu.

Tekirdağ 1 No’lu F-Tipi’nde hücre aramalarına dair bir video karşıma çıktı. Üç tutsağın direnişini görüyorduk: Kapıya vurma, slogan atma gibi, siyasi mahpusların gündelik savunma pratikleri… Dikkatimi çeken başka bir şey oldu. Leğenden yapılmış bir basket potası vardı. Gardiyanların buna tepkisi ise neyle karşı karşıya olduklarını kestirememe haliydi.

Aynı videoda bir sahne daha vardı. Buğulanmış bir cama “DHKP-C” yazıldığı görülüyordu. Saniyeler içinde buharlaşacak bir yazıya verilen tepki de dikkat çekiciydi. Gardiyan görüntüyü çeken görevliye “Örgütsel yazı yazmak da suç” diyordu. Kamera cama yaklaşıyor, buğudaki yazıyı güçlükle görünür kılmaya çalışıyordu.

Bu sahne sürekli gözetlenen ve her ayrıntısı prosedürlerle belirlenmiş bir mekânda, en küçük ihlâl ihtimalinin bile nasıl bir alarm mekanizmasını tetiklediğini gösteriyordu. Mahpusların yaptığı şey klasik bir direnme formunun dışında kalan, ama hâlâ o sınırı aşmaya çalışan bir pratikti. Ve tam da bu yüzden, karşısındaki iktidar biçiminin her zaman hazır olmadığı bir pratikti.

Bu noktadan sonra hapishaneler üzerine tarih okumalarına, anı ve hatıratlara ve mekânsal analizlere yöneldim. Çünkü hapishanedeki dönüşüm yalnızca infaz rejiminin değil, aynı zamanda mekânın da dönüşümü demek. Daha doğrusu, mekânın yeniden düzenlenmesi, infaz rejiminin kendisini de yeniden üretir, ikisi birbirini kuran bir ilişkisellik içinde işler.

Sincan Hapishane Kampüsü

Mekânın ve infaz rejiminin dönüşümü nasıl iç içe geçiyor?

Mekân ile infaz rejimi arasındaki ilişki dışsal bir ilişki değil. Daha çok birbirini kuran bir yapı. Hapishanenin mekânı nasıl tasarlanıyorsa, infaz rejimi de büyük ölçüde bunun üzerinden işliyor. Hücre sistemi, görüş alanları, hareketin sınırları… Bunların hepsi cezalandırma biçiminin kendisini taşıyor.

Ama tersinden işleyen bir süreç de var. Tek yönlü bir ilişkiden bahsedemiyoruz. İnfaz rejimindeki her değişim aynı zamanda mekânın yeniden düzenlenmesini zorunlu kılıyor. Örneğin, F-Tipi hapishanelerdeki hücre sistemi sadece bir mimari tercih olarak okunamaz. Tecridin kurumsallaşması ve kolektif yaşamın parçalanması hedefinin mekânsal karşılığı. Yani mekân cezalandırma biçiminin bir aracı haline geliyor.

Bir de işin başka bir boyutu var. İçerideki en küçük pratikler, yani mahpusların gündelik yaşamı kurma biçimleri, bu mekânsal tasarımı sürekli yeniden zorlayan şeyler. Leğenden yapılan pota mesela. Mekânın öngörmediği bir kullanım çıkıyor ortaya. Ve tam da orada sistem bir anda “bunun nereye ait olduğunu” bilemediği için müdahale etmek zorunda kalıyor.

Dolayısıyla, burada sabit bir yapı yok. Sürekli birbirini yeniden üreten bir ilişkiden söz ediyoruz. Mekân infazı şekillendiriyor, infaz rejimi mekânı yeniden tasarlıyor. Gündelik pratikler ise ikisini de sürekli delik deşik eden bir ara alan açıyor.

1950’ye kadar şöyle bir manzara var: Mekân hâlâ tam kurumsallaşmamış, hapishaneler dağınık ve geçici özellikler taşıyor, ama siyasal iktidarın baskı mekanizmaları giderek daha görünür hale geliyor. Yani kurumsal olarak tam oturmamış bir hapishane sistemi ile sertleşmeye başlayan bir devlet pratiği aynı anda var oluyor.

Hapishaneler için dört ayrı dönemlendirme yapıyorsunuz: kaotik dönem, düzen dönemi, tecrit dönemi ve mutlak tecrit dönemi. İlkiyle başlayalım. Neden “kaotik”?

Osmanlı’nın son döneminde, 20. yüzyılın başlarındaki çözülme ve modernleşmeyle beraber hapishaneler daha kurumsal ve sistematik hale geliyor. “Daha” diyorum, çünkü öncesinde merkezi ve standart bir hapishane sistemi olmadığı için her yapılan düzenleme kapatma biçimini daha fazla modern kılıyordu ve infaz rejiminin sistematik hale gelmesini sağlıyordu. Yani ortada kaotik bir durum var o dönem için.

Kapatılma mantığının henüz tam olarak işletilmediği ya da işletilemediği alanlar hapishaneler. Örneğin, boş bir konak tutuluyor, ceza alacak insanlar oraya doluşturulup bir süre tutulabiliyor. Giriş-çıkışın çok fazla olduğu, hiçbir düzenlemenin olmadığı, sınırların çok gevşek olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Kimin içeride olduğu, kimin dışarı çıkıp çıkmadığı çok belirsiz.

O dönemin mahpus profili nasıl?

Kitabım söz konusu olunca sadece siyasi mahpuslara odaklanmıştım. Kaotik dönem ve düzen dönemi için bu sınırlamayı biraz gevşettim. Doğrudan siyasi mahpuslara yönelik mekânsal ve tarihsel analiz yapmadım. Çünkü bu kadar erken dönem için doğrudan siyasi mahpusların mekânsal deneyimine ilişkin kaynaklar oldukça sınırlı. Daha çok genel hapishane rejimine ve cezalandırma mantığındaki dönüşüme baktım.

Gürkan Türkoğlu, “kuyu tipi” hapishanelerdeki ağır tecrit koşullarına karşı 266 gün boyunca açlık grevindeydi. Talebi, “kuyu tipi” olmayan bir hapishaneye sevk edilmekti. 13 Nisan’da hastaneye sevk edilen Türkoğlu, rızası dışında tıbbi müdahaleye maruz bırakıldı, ardından yoğun bakıma alındı. Talebinin kabul edilmesi üzerine 21 Nisan’da açlık grevini sonlandırdı. Ancak, yaklaşık üç ay süren yoğun bakım tedavisinin ardından 4 Temmuz’da yaşamını yitirdi. Türkoğlu, “kuyu tipi” olarak bilinen Antalya Döşemealtı Yüksek Güvenlikli Hapishanesi’nde tutuluyordu.

Kaotik dönemde de zaten asıl dikkatimi çeken şey mahpus profilinden çok cezalandırma rejiminin kendisi oldu. Eğer cürüm ve kabahat ayrımı üzerinden düşünürsek, hapishanelerin daha çok kabahatlere ve kısa süreli hapis gerektiren suçlara hizmet ettiğini görüyoruz. Bedensel cezalar bütünüyle ortadan kalkmış değil, ama modern hapis cezasının giderek daha görünür olmaya başladığı bir geçiş döneminden söz ediyoruz. Devlet bunu daha kurumsal hale getirmek istiyor. Ancak, ekonomik ve idari kapasite buna henüz tam olarak izin vermiyor. Bu yüzden de bir yanda eski cezalandırma biçimleri devam ederken, diğer yanda modern hapishane mantığı adım adım inşa ediliyor.

O dönem siyasi mahpuslar da var ama…

Bu dönemde siyasi mahpuslar elbette var, ama henüz bugünkü anlamıyla kurumsallaşmış, kitlesel bir “siyasi mahpus kategorisi”nden söz etmek zor. Daha çok rejim karşıtı olarak görülen kişiler, muhalif aydınlar, komünist çevreler ya da devletin güvenlik meselesi olarak değerlendirdiği gruplar üzerinden ilerleyen bir tablo var. Yani siyasi mahpusluk var, fakat henüz belirli bir infaz rejiminin içine yerleşmiş sabit bir kategori değil.

Mesela Nâzım Hikmet bu dönemin en görünür örneklerinden. Uzun yıllar süren mahpusluğu, erken Cumhuriyet’in siyasal baskı rejimini tek bir figür üzerinden görünür kılıyor. Ama yalnızca o değil, Hikmet Kıvılcımlı gibi isimlerde de tekrar eden tutuklamalar, sürgünler ve yargılamalar görüyoruz. Bu da siyasi mahpusluğun daha süreklilik taşıyan bir deneyime dönüşmeye başladığını gösteriyor.

Öte yandan, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz ya da Aziz Nesin gibi yazarların yaşadığı tutuklama ve yargılama süreçleri de önemli. Burada hapishane, sadece suç-ceza ilişkisiyle değil, düşünce, yayıncılık ve muhalif söz üretimiyle de kesişmeye başlıyor. Dolayısıyla, 1950’ye kadar şöyle bir manzara var: Mekân hâlâ tam kurumsallaşmamış, hapishaneler dağınık ve geçici özellikler taşıyor, ama siyasal iktidarın kimi figürleri ve çevreleri hedef alan baskı mekanizmaları giderek daha görünür hale geliyor. Yani kurumsal olarak tam oturmamış bir hapishane sistemi ile politik olarak sertleşmeye başlayan bir devlet pratiği aynı anda var oluyor.

Düzen dönemiyle beraber hapishanelerde belli bir kurumsallaşma ve sistematikleşme başlıyor, öyle mi?

Evet. Aynı zamanda hapishane mimarisinin de belirgin hale geldiği bir dönemden bahsediyoruz. Düzen dönemi esas olarak Cumhuriyet’in erken yıllarında belirginleşmeye başlıyor ve 1980’e kadar uzanan uzun bir kurumsallaşma sürecini kapsıyor. Anayasalarla, yönetmeliklerle ilerleyen bir süreç. İrili ufaklı dönüşümler yaşanıyor. Yani Cumhuriyet’le beraber merkezileşmenin görünür hale gelmeye başladığı bir dönem aslında düzen dönemi. Hapis cezası giderek modern ceza sisteminin temel infaz biçimi haline geliyor.

Örneğin, A-Tipi, B-Tipi gibi harflerle ifade ettiğimiz hapishane tipolojileri bu döneme kadar uzanıyor. Bunlar daha çok küçük ve orta ölçekli cezaevlerini ifade eden tipolojilerdi. Hâlâ hapishanenin kendisi doğrudan bir tecrit sisteminin içinde olmasa da ve geçişkenlikler devam etse de, sistematikleştirme çabaları var. Harflerle bir tipoloji oluşturulması da bunun işareti.

1960’lar ve özellikle 1970’lerde, hapishaneler yalnızca insanların tutulduğu mekânlar olmaktan çıkıyor. Farklı siyasal gruplar içeride ortak yaşam alanları oluşturuyorlar, birlikte okuyorlar, tartışıyorlar, üretiyorlar. Yani koğuş dediğimiz şey siyasal ve toplumsal bir yaşam alanına dönüşüyor. Devlet açısından en önemli kırılma da burada yaşanıyor.

A, B, C, sonra F, bugün S, Y ve YGC… Neden hep harfler kullanılıyor?

Bugün artık harfler bitti, o yüzden alfabenin farklı harflerinin kombinasyonundan oluşan yeni tipler icat ediliyor. Alfabetik olarak başlayıp gidiyor aslında, harflerin özel bir nedeni yok. Özellikle düzen döneminde Avrupa ya da ABD’den belli hapishane modelleri örnek alındıysa, o mekâna ve bulundurduğu kişi sayısına göre bir farklılık varsa, her değişiklikte bunu alfabetik olarak adlandırıyorlar.

Örneğin, B-Tipi hapishane var, kapasitesi çok az artırılınca buna B1 adını koyuyorlar. Bu bir illüzyon tabii, her yeni adlandırmada infaz rejiminin, cezalandırma pratiğinin dönüştüğünü gizleyen bir şey saklı. O harflerden orada yaşanan tecrit mantığını anlamıyorsunuz çünkü. Örneğin, S, Y ve YGC-tipi hapishaneler bir harfler çorbası. Her ne kadar farklı harflerle isimlendirilse de, bazıları birebir aynılar. Mesela Y ve YGC-Tipi hapishaneler mimari olarak büyük ölçüde benzer yapılar. Bu aynılığa rağmen adlandırmadaki değişimin bir nedeni “rehabilitasyon” açısından bir “iyileştirme” yapıldığı iddiası. İçeriye dair bilginin zaten çok kısıtlı olduğu dönemde bu adlandırmalar kafa karışıklığı, bulanıklık yaratıyor.

Bolu F-Tipi CİK örneği esas alınarak bir F-Tipi hapishanenin Google Earth Pro’dan elde edilen uydu görüntüsü

Hapishanelerde tecrit dönemine geçiş 1980’ler itibarıyla oluyor. Oraya gelene kadarki süreçte devlet nasıl bir deneyim biriktiriyor?

Aslında devletin öğrendiği şeylerden biri şu: Hapishane yalnızca insanları kapattığınız bir yer değil. Özellikle siyasi mahpuslar söz konusu olduğunda, içeride bambaşka bir toplumsallık oluşabiliyor. 1950’lerden 1980’e kadar yaşanan sürece biraz bu gözle bakmak gerekiyor. Çünkü devlet de, mahpuslar da birbirlerini izleyerek, birbirlerinden öğrenerek ilerliyorlar.

Özellikle 1946 sonrasında, sosyalist hareketin yeniden görünür hale gelmesi ve hemen ardından gelen kitlesel tutuklamalar, devlet açısından hapsetmenin toplumsal muhalefeti yönetmenin temel araçlarından biri haline gelmeye başladığını gösteriyor. Bir yandan idam cezaları uygulanıyor, ama öte yandan uzun süreli hapis, giderek siyasal muhalefete karşı başvurulan temel cezalandırma pratiğine dönüşüyor.

Ama burada asıl kritik mesele şu: 1960’lar ve özellikle 1970’lerde, hapishaneler yalnızca insanların tutulduğu mekânlar olmaktan çıkıyor. Farklı siyasal grupların içeride kendi gündelik hayatlarını kurduklarını görüyoruz.

Kalabalık koğuşlardan dört-altı kişilik birimlere geçme denemeleri, kolektif yaşamı parçalama arayışının mekânsal karşılığı. Ama devlet bunu hemen hayata geçiremiyor. Defalarca deniyor, her seferinde ciddi direnişlerle karşılaşıyor ve geri adım atmak zorunda kalıyor. Ancak 2000’deki Hayata Dönüş Operasyonlarından sonra bu model yaygınlaşabiliyor.

Ortak yaşam alanları oluşturuyorlar, birlikte okuyorlar, tartışıyorlar, üretiyorlar. Yani koğuş dediğimiz şey yalnızca bir barınma mekânı değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir yaşam alanına dönüşüyor. Sanırım devlet açısından en önemli kırılma da burada yaşanıyor. Sorun yalnızca siyasi fikirler değil, o fikirlerin birlikte yaşayabilmesi, birlikte üretilebilmesi. Koğuşlarda oluşan kolektif yaşam bir güvenlik sorunu olarak görülmeye başlanıyor. Tecrit fikrinin beslendiği zemin de biraz burası.

O yüzden 1980’lerde karşımıza çıkan özel tip hapishaneler birdenbire ortaya çıkmış yapılar değil. Sağmalcılar H-Tipi ve Eskişehir H-Tipi kalabalık koğuşlardan dört-altı kişilik birimlere geçme denemeleri, o kolektif yaşamı parçalama arayışının mekânsal karşılığı. Özellikle Eskişehir, daha sonra F-Tipi modeline uzanacak çizginin en önemli öncüllerinden biri olarak değerlendirilir.

Ama dikkat çekici olan şu ki, devlet bunu hemen hayata geçiremiyor. Defalarca deniyor, her seferinde ciddi direnişlerle karşılaşıyor ve geri adım atmak zorunda kalıyor. Ancak 2000’deki Hayata Dönüş Operasyonlarından sonra bu model yaygınlaşabiliyor.

O yüzden bu tarihi biraz karşılıklı bir öğrenme süreci olarak okuyorum. Devlet her direnişten sonra infaz rejimini yeniden düzenliyor. Mahpuslarsa her yeni düzenlemeye karşı yeni dayanışma ve direniş biçimleri geliştiriyor. Sayım dayatmasına karşı geliştirilen pratikler, tek tip kıyafete karşı direnişler ya da tecride karşı kolektif mücadeleler…

Bir örnek olarak 49’lar Davası’ndan tutuklu Kürt politik tutsakları, onların kapatılma biçimini hatırlarsak, 1959’dan başlayarak Harbiye zindanlarında, çok ağır tecrit şartlarında tutuluyorlar. Harbiye bir kapatma mekânı olarak nasıl o dönem için?

Harbiye Askeri Cezaevi, devletin siyasi mahpuslara yönelik yaklaşımındaki değişimi görmek açısından çok önemli bir örnek. Çünkü burada devletin Kürt siyasi hareketini yalnızca hukuki değil, aynı zamanda güvenlik eksenli bir mesele olarak ele almaya başladığını görüyoruz. Ama ben onu bugünkü anlamıyla bir tecrit rejimi olarak değil, tecridi mümkün kılacak güvenlik anlayışının erken örneklerinden biri olarak okuyorum.

Desenler: Dilan Cudi Saruhan

49’lar Davası’yla birlikte devletin Kürt siyasi hareketine bakışında da önemli bir kırılma yaşanıyor. Tutuklanan Kürt aydınlarının ve öğrencilerinin Harbiye zindanlarında tutulma biçimi, siyasi mahpusların artık diğer mahpuslardan farklı bir kategori olarak değerlendirilmeye başlandığını gösteriyor. Burada yalnızca bir cezalandırma yok, aynı zamanda ayrıştırma ve daha sıkı bir gözetim mantığı da var.

Ama yine de şunu ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Harbiye’de gördüğümüz şey henüz kurumsallaşmış bir tecrit sistemi değil. Daha çok istisnai güvenlik uygulamalarının devreye girdiği, siyasi mahpuslara özgü farklı bir kapatma biçimi. Yani devlet yeni bir infaz mantığını deniyor, ama bunu henüz mekânsal olarak standartlaştırmış değil. Harbiye’yi önemli yapan da tam olarak bu. Çünkü burada ilk kez siyasi mahpuslar için farklı bir mekânsal rejim arayışı görüyoruz.

Bu arayış daha sonra tecrit mantığı ile inşa edilmiş F-Tipi hapishaneler ve son olarak kuyu tipi hapishanelerde belirgin bir mimari karşılık buluyor. Dolayısıyla, Harbiye’yi tek başına değerlendirmekten ziyade, tecride giden tarihsel hattın erken duraklarından biri olarak okumak daha açıklayıcı.

Az önce koğuş sistemine, koğuşlardaki kolektif yaşama dikkat çektiniz. O dönemde hapishanelerdeki koğuşlar daha mı kalabalık? Bu durum içeride örgütlenme halini nasıl etkiliyor?

Düzen döneminin sonuna doğru hapishaneler, tabir-i caizse “eğitim alanına” dönüşüyor. Aslında bu yanıyla sadece fiziksel bir durum değil kalabalık olması. Yani bir yanıyla “eğitim” için girilen, örgütlerin dışarıyı kontrol edebildikleri bir merkez hapishaneler. Birlikte okunan, tartışılan, yeni gelenlerin deneyim kazandığı, örgütsel hafızanın aktarıldığı mekânlar. Bunu sahada da çokça gözlemledim.

Görüştüğüm kişilerden biri, örgütünün kendisine, “Biraz içeri gir, orada öğrenir, çalışırsın, sonra dışarıda faaliyet yürütürsün” dediğini anlatmıştı. Bir tür eğitim yeri olarak görülmüş o dönemlerde. Devlet açısından ise tam da bu durum giderek bir güvenlik meselesi haline geliyor. Sorun yalnızca insanların aynı koğuşta kalması değil, mahpusların birlikte düşünmeleri, birlikte üretmeleri ve örgütsel bağlarını sürdürebilmeleri. Tecrit rejiminin arkasındaki temel motivasyonlardan biri de bu kolektif yaşamı parçalamak.

F-Tipi hapishaneler Türkiye’ye özgü bir model değil. İlk modern örnekleri 19. yüzyılın başında ABD’de ortaya çıkıyor. Dünyadaki farklı hapishane modellerine baktığınızda ortak bir soru var: Devlet, mahpusu nasıl yönetebilir? Türkiye’nin verdiği cevap, kolektif yaşamı parçalayarak yönetmek oldu. F-Tipi tam da bu nedenle yeni bir iktidar tekniği.

İşte tecrit dönemine geçiş böylesi bir sürecin üzerine geliyor. Özellikle 1980 sonrası, devlet hâlâ bastıramadığı, yok edemediği zemini ve potansiyeli kapatılma kurumlarında bir şekilde deneysel olarak yeni bir rejime tâbi tutmaya çalışıyor. Tecridin koşullarını oluşturan şeylerden biri tek tip kıyafet dayatması. Çünkü o sistematikleştirmeyi kanıksanmış hale getirmeleri gerekiyor ki mekânsal olarak da bunu düzenleyip bir meşruluk zemini oluşturabilsinler.

Buna karşın, çok güçlü direnişler de örülüyor tabii. Yine ölüm oruçları yapılıyor. Bu da necroresistance, yani ölümcül direniş olarak adlandırabilecek bir pratik. Tabii, bunun topluma yansıması, geniş kitleleri etkileme durumu var. Bugün mutlak tecrit döneminde hapishaneler gündem dahi olamazken, o dönem koğuş tiplerinde insanların tek tip elbiseye karşı başlattığı ölüm oruçlarında pek çok aydın, siyasetçi, yazar, akademisyen arabuluculuk üstlenerek mahpuslarla devlet arasındaki görüşmeleri sağlayabilmiş. Yani, hapishane meselesi yalnızca içeride kalan insanların sorunu olarak görülmüyordu. Toplumun geniş kesimlerinin müdahil olduğu siyasal bir meseleydi. Bugünle en büyük farklardan biri de sanırım bu.

F-Tipi hapishanenin ilk örneği ne Türkiye’de, nerede kuruluyor?

Bugünkü anlamıyla F-Tipi cezaevlerinden önce, 1980’lerin sonlarında Eskişehir Özel Tip Hapishanesi’ni görüyoruz. Ben bunu F-Tipi modeline giden sürecin en önemli öncüllerinden biri olarak değerlendiriyorum.

Devletin neden özellikle Eskişehir’i seçtiğini açıklayan kesin bir belge ya da resmi gerekçe bildiğim kadarıyla yok. Ama Eskişehir’in yeni infaz modelinin ilk denendiği yer olduğunu görüyoruz. Bunu daha çok bir pilot uygulama olarak okuyorum. Devlet orada hem mimarinin hem de yeni infaz rejiminin nasıl işleyeceğini test ediyor.

Peki F-Tipi hapishaneler nereden örnek alınarak kuruluyor?

F-Tipi hapishaneler Türkiye’ye özgü bir model değil. Bunun oldukça uzun bir uluslararası tarihi var. İlk modern örnekleri 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başında ABD’de ortaya çıkıyor. Pensilvanya Sistemi, yani hücre modeli dediğimiz modelde mahpuslar neredeyse tamamen tek başlarına tutuluyor.

Bunun ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceği çok erken tarihlerde fark ediliyor. Charles Dickens, 1842’de Pensilvanya Sisteminin uygulandığı Eastern State Penitentiary’yi ziyaret ettikten sonra, tecridin bedensel işkenceden bile daha yıkıcı olabileceğini söylüyor. Yani bugün tecritle ilgili yaptığımız tartışmalar aslında yaklaşık 200 yıllık bir geçmişe sahip. Bunun üzerine Auburn Sistemi geliştiriliyor. Burada mahpuslar gündüz birlikte çalışıyor, ama konuşmaları yasak; gece tek kişilik hücrelere dönüyorlar. Yani tecrit bütünüyle ortadan kalkmıyor, sadece farklı bir biçim alıyor.

Avrupa ise bu modelleri kendi ceza sistemi içinde yeniden yorumluyor. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren rehabilitasyon söylemi daha görünür hale geliyor. Ama bu, denetimin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, Michel Foucault’nun docile bodies dediği, yani yönetilebilir hale getirme, rehabilite etme ve toplumla entegre etme mantığı üzerinden işliyor. İrlanda’da özellikle dereceli sistem dedikleri daha çok ıslaha yönelik bir yapı oluşturuluyor.

Jeremy Bentham’ın Panoptikon tasarımı da bu düşüncenin en bilinen örneklerinden. Kişinin kendi kendini sansürlediği ya da tecridi bir anlamda içselleştirdiği, bedensel olarak da kendi üzerinde uyguladığı bir şeye dönüştüren bir sistem bu. RAF ya da IRA gibi siyasal mahpusların tutulduğu yüksek güvenlikli hapishanelerde de benzer güvenlik mantıklarının farklı biçimlerini görüyoruz.

Türkiye’deki F-Tipi hapishaneler de bu uluslararası tarih içinde düşünülmeli. O yüzden F-Tipi’ni yalnızca mimari bir tercih olarak görmüyorum. Elbette kendine özgü dinamiklere sahip, ama dünyadaki farklı hapishane modellerine baktığınızda ortak bir soru var: Devlet, mahpusu nasıl yönetebilir? Türkiye’nin verdiği cevap, kolektif yaşamı parçalayarak yönetmek oldu. F-Tipi tam da bu nedenle yalnızca yeni bir inşaat projesi değil, yeni bir iktidar tekniği.

Hapishanelerin mimari boyutuna gelmeden önce, Foucault’yu andınız. Hapishaneler söz konusu olunca Foucault’nun çalışmaları önemli –ki sizin kitabınız için de önemli referanslardan. Ama kitabınızın asıl kaynağı Michel de Certeau. Onun bakış açısı nasıl? Siz ondan nasıl faydalandınız?

Hapishane veya hastane gibi kapatılma kurumlarında beni en çok gündelik hayat ilgilendiriyor. Çünkü ilk bakışta buralar sadece kuralların işlediği yerler gibi görünüyor. Ama biraz yakından baktığınızda, en sıkı denetim altında bile insanların gündelik hayat kurduğunu görüyorsunuz. Sıradanın dışında olan yerlerde nasıl bir sıradanlık oluşuyor, gündelik hayat nasıl kuruluyor? Bu sıradanlık yaratıcı bir forma dönüşebilir mi? Gündelik bir sapmanın belirli koşullar altında tarihsel bir kopuşa dönüşmesinin imkânı var mı? Benim asıl merak ettiğim buydu.

Bu soruların peşinden gidince Michel de Certeau çok önemli bir referans haline geldi. Çünkü Foucault bize iktidarın nasıl işlediğini, bedenleri ve mekânı nasıl disipline ettiğini olağanüstü güçlü biçimde gösteriyor. Michel de Certeau ise başka bir soru soruyor: İnsanlar bütün bu iktidar ilişkilerinin içinde ne yapıyor? Kendilerine dayatılan kuralları nasıl kullanıyor, nasıl esnetiyor, nasıl ihlâl ediyor? Kitabımın hareket noktası da biraz bu soruydu.

Foucault bize iktidarın nasıl işlediğini, bedenleri ve mekânı nasıl disipline ettiğini gösteriyor. Michel de Certeau ise başka bir soru soruyor: İnsanlar bütün bu iktidar ilişkilerinin içinde ne yapıyor? Kendilerine dayatılan kuralları nasıl kullanıyor, nasıl esnetiyor, nasıl ihlâl ediyor? Kitabımın hareket noktası da biraz bu soruydu.

Foucault’nun analizlerinde ister istemez bakışımız daha çok iktidarın işleyişine yöneliyor. Elbette Foucault’da da “İktidarın olduğu yerde direniş vardır” düşüncesi çok güçlü bir biçimde mevcut. Ama Michel de Certeau, odağını iktidarın kendisinden çok, o iktidarın içinde yaşayan öznelerin gündelik pratiklerine çeviriyor. Yani baskının nasıl kurulduğundan ziyade, insanların o baskının içinde nasıl hareket edebildiğini, nasıl küçük gedikler açabildiğini anlamaya çalışıyor.

Bu anlamda Foucault’nun açtığı yolu reddetmiyor, aksine, onun üzerine inşa ederek farklı bir kavramsal çerçeve öneriyor. İktidarın karşısında yer alan öznelerin gündelik pratiğinin tek bir direniş biçimine indirgenemeyeceğini söylüyor. Gündelik hayatta bunun farklı biçimleri var. Michel de Certeau bunları “strateji” ve “taktik” kavramlarıyla düşünmeye çalışıyor. Hapishanelere bakarken en çok yararlandığım kavramlar da bunlar oldu. Çünkü bana göre mahpusların gündelik hayatı, bu iki kavram arasındaki gerilim üzerinden çok daha görünür hale geliyor.

Nasıl?

Stratejide sınırlar çok belirgin. Bir mevzilenme, kendine ait bir mekân kurabilme durumu var. Hapishane üzerinden baktığımızda, bir hapishane yönetimi ve kendisini siyasi tutsak olarak adlandıran özne var. Mekânı kuran, kuralları belirleyen, gündelik hayatı düzenleyen bir yönetim var. İletişimden yemek saatlerine, sayımdan görüş günlerine kadar her şey bu stratejik aklın parçası. Yani sınırları çizen ve onları koruyan bir iktidar mantığı.

Diğer tarafta, bu mekân, kural ve sınırlılıklar içinde yaşamaya mecbur bırakılan siyasi özneler var. Bu ikisi pek çok alanda, iletişim yasağından yemek dağıtım saatlerine, karşı karşıya gelme durumunda. Buradaki konumlanışlar hem iktidar hem karşı özneler açısından önemli. Çünkü bir yandan sınırı netleştirme hali var, bir yandan kendi sınırı içinde buna cevap verme hali.

Taktikte ise bu durum şöyle bir hal alıyor: İktidarın gölgesinde, kendine ait mekânı olmayan öznenin kural ve sınırları ihlâl ederek var olma biçimi. Sınırı sürekli gevşetme, gedikler açma; aslında iktidarın gölgesinde olduğu için kendi gölgesini göremeyen, o görünmez ve bulanık alanda öznenin yarattığı, gündelikten çıkan pratiklerden bahsediyor de Certeau. Yani direnişi her zaman büyük kırılmalarda aramıyor, gündelik hayatın içinde, çoğu zaman fark edilmeyen küçük ihlâllerde arıyor. İktidarın gölgesinde kaldığı için görünmeyen, ama tam da o nedenle etkili olabilen pratiklerden söz ediyoruz.

Hapishanelerle taktik kavramını bir araya getirme nedenlerimden biri tam da buydu. Çünkü hapishane mekânsal olarak iktidarın en yoğun biçimde örgütlendiği yerlerden biri. Gündelik hayatın en küçük ayrıntısına kadar belirlenmiş olduğu bir mekân. Michel de Certeau’nun tarif ettiği stratejik düzeni belki de en açık biçimde burada görebiliyoruz. İktidarın sınırları içindesiniz ve buna uygun hareket etmek zorundasınız.

Ama tam da böyle bir yerde, bu sınırları aşan pratikleri görebiliyoruz. Rögarlar üzerinden haberleşmek, leğenden pota yapmak, betonda açtıkları deliklerden çay ikram etmek… Hepsinde bir “ihlâl sanatı” söz konusu. Hiçbiri doğrudan sistemi ortadan kaldırmıyor, ama sistemin çizdiği sınırları sürekli yeniden müzakere ediyor, esnetiyor.

F-Tiplerindeki bu gündelik pratiklere dair bilgileri edinmek için görüşmeleri nasıl gerçekleştirdiniz?

Özellikle F-Tipi hapishaneleri deneyimlemiş ve sonra dışarı çıkmış eski mahpuslarla görüştüm. Avukatlarla, özellikle ağırlaştırılmış müebbet hükümlülerinin avukatlarıyla görüştüm. Ve ailelerle görüştüm, onlar da ağırlaştırılmış müebbet ve müebbet hükümlüsü mahpusların aileleriydi. Aynı zamanda mektuplaşma yoluyla da tutuklu olan mahpuslarla iletişim kurdum.

“Okuma, yazma, çizim yapma, spor egzersizleri, gıda üretimi, iletişim kurma, el sanatları… Bunlar sadece bireysel meşgaleler değil, tecrit rejiminin yarattığı eksilmelere verilen kolektif ve bireysel yanıtlardır. Bunlar hücre içinde başka bir nitelik kazanır: mekânın ölümcül boşluğunu doldurur, yalnızlığın içinden anlam üretir… Zamanı yeniden ritme kavuşturur.” Kitapta bu sözlerle ifade ettiğiniz gibi, her şeye rağmen amansız bir direniş var hapishanelerde. Kitabın da ana meselesi aslında. Bu “direniş” pratikleri adli mahpuslar için de aynı şekilde işliyor mu?

Tezimde siyasi mahpusları ele almamın nedenlerinden biri bu aslında. Elbette hapishanede hayatta kalma çabası yalnızca siyasi mahpuslara özgü değil. Adli mahpuslar da kendi imkânları ölçüsünde gündelik hayat kuruyor, baş etme yolları geliştiriyor.

Siyasi mahpusları o anlamda ayırmak gerekiyor. Çünkü siyasi bir mahpus için gündelik pratikler çoğu zaman ortak bir siyasal anlam ve kolektif örgütlenme içinde kurulur. Orada bulunma halini yalnızca katlanılması gereken bir durum olarak değil, aynı zamanda bir direniş pratiği olarak anlamlandırabiliyorlar. Bu da gündelik hayatın örgütlenmesini doğrudan etkiliyor. Okumak, yazmak, spor yapmak ya da günü belli bir ritim içinde planlamak yalnızca vakit geçirmek değil, tecridin dayattığı zamana karşı kendi zamanını kurmanın bir yolu haline geliyor.

Y ve YGC tipi cezaevlerinden gelen hak ihlâli iddiaları, ağır psikolojik yıkım ve şüpheli ölümler üzerine çok sayıda haber ve rapor yayımlandı. Özellikle adli mahpusların çok daha fazla zorlandığı ve bu kesimde yüksek intihar oranına dikkat çekiliyor. İçeriye ilişkin bilgi akışının son derece sınırlı olması bu tabloyu daha kaygı verici hale getiriyor.

Tam da bu nedenle “her şeye rağmen” meselesi herkes için aynı şekilde işlemiyor. Çünkü tecrit yalnızca insanı fiziksel olarak yalnızlaştırmıyor, bulunduğu yeri ve zamanı da anlamsızlaştırmaya çalışıyor. Siyasi mahpusların önemli bir kısmı ise o zamanı yeniden anlamlandırabilecek kolektif bir hafızaya ve örgütlü yaşama dayanabiliyor. Asıl fark burada ortaya çıkıyor. Tecride karşı verilen mücadele, çoğu zaman önce gündelik hayatı yeniden kurma mücadelesi oluyor.

Son yıllarda özellikle Y ve YGC tipi cezaevlerinden gelen hak ihlâli iddiaları, ağır psikolojik yıkım ve şüpheli ölümler üzerine çok sayıda haber ve rapor yayımlandı. Avukat aktarımlarında özellikle adli mahpusların bu tip hapishanelerde çok daha fazla zorlandığı ve bu kesimde yüksek intihar oranına dikkat çekiliyor.

İçeriye ilişkin bilgi akışının son derece sınırlı olması bu tabloyu daha kaygı verici hale getiriyor. Çok fazla ölüm haberi var. Sağlıklı bilgi alınamadığı için bir ölüm durumunda bazen aileler bunu çok sonra öğreniyor. Çoğu kez aileler için cenazelere ulaşmak bile zorlaşıyor. Bu, siyasi mahpuslar açısından her şeyin daha kolay olduğu anlamına gelmiyor elbette. Kapatmanın, yalnızlaştırmanın kendisi ve giderek bunun teknolojik olarak daha da derinleşmesi insan psikolojisi açısından son derece ağır.

İçeride otuz yılını geçirmiş, hâlâ içeride olan ya da otuz yıl sonra tahliye edilmiş insanlar var. Ama onlarla ilgili dikkatimi çeken ortak şeylerden biri, dayatılan zamana teslim olmak yerine kendi gündelik düzenlerini kurabilmeleri.

Günü sistematik biçimde planladığınızda, yalnızca bir program yapmış olmuyorsunuz, hapishanenin dayattığı zamanı dönüştürmeye başlıyorsunuz. F-Tipi hapishanelerde en önemli direniş pratiklerinden biri tam da buydu. Çünkü mesele yalnızca zamanı doldurmak değil, tecridin parçalamaya çalıştığı zamanı yeniden anlamlı ve yaşanabilir hale getirebilmekti.

İçeride çeyrek asır geçiren siyasi bir mahpusun hapishaneye yeni girmiş bir başka mahpusa “Burada aylar ve yıllar hızlı, ama saatler biraz zor geçer” dediğini duymuştum…

Bence bu, hapishanede zamanı anlatan en çarpıcı tasvirlerden biri. Dışarıda zamanı çoğu zaman fark etmeyiz, akıp gider. Hapishanede ise zaman sürekli hissedilen bir şeye dönüşüyor. Saatler geçmek bilmiyor, çünkü hareket alanınız çok sınırlı. Saatleri, günleri, mevsimleri birbirinden ayıran uyaranlar da giderek azalıyor.

Ama geriye dönüp baktığınızda yılların şaşırtıcı bir hızla geçtiğini görüyorsunuz. Bir bakıyorsunuz dışarıda ölümler yaşanmış, çocuklar doğmuş, insanlar hastalanmış, anne-babalar yaşlanmış ya da hayata veda etmiş. En son iki yaşındayken gördüğü bir çocuk, yıllar sonra karşısına otuzlu yaşlarında onu savunan bir avukat olarak çıkabiliyor. İşte bu, tecridin yarattığı en büyük paradokslardan biri. İçeride saatler ilerlemiyor gibi hissediliyor, ama dışarıdaki hayat sizden bağımsız bir hızla akmaya devam ediyor.

Bir de şunu unutmamak gerekiyor: Sizi oraya kapatan bir erk var ve günün neredeyse her anını belirlemek istiyor, ne zaman kalkacağınız, ne zaman yemek yiyeceğiniz, ne zaman havalandırmaya çıkacağınız, ne zaman görüşeceğiniz… Gündelik hayatın ritmi büyük ölçüde sizin dışınızda kuruluyor. İşte tam bu noktada mahpuslar kendi zamanlarını yeniden kurmaya çalışıyorlar.

Mesela siyasi mahpuslar genellikle gardiyanlar gelmeden önce uyanıyorlar. Kendi ifadeleriyle “kelle sayımı” vermemek için. “Biz buraya kendi irademizle gelmedik, tutsak edildik” diyorlar. Bu yüzden günün ilk anından itibaren kendi iradelerini görünür kılmaya çalışıyorlar. Ardından okuma saatleri, yazı, spor, mektuplar, gazete takibi… Bunların her biri yalnızca günü dolduran faaliyetler değil, hapishanenin dayattığı zamanın yerine kendi zamanını kurmanın parçaları.

Mektuplaşma çok özel bir örnek. Çünkü yalnızca haberleşmeyi sağlamıyor, içerisiyle dışarısı arasındaki mutlak ayrımı da bir ölçüde aşındırıyor. Dışarıyla kurulan o bağ, tecridin mutlaklaşmasını engelleyen gündelik taktiklerden biri haline geliyor.

Bir görüşmecinizin “Reklamları bile izliyorduk, oradan bile bir şey çıkarırdık” dediğini aktarıyorsunuz kitapta.

Dışarıya dair bilginiz son derece sınırlıysa, elinize geçen her şeyi bir bilgi kaynağına dönüştürüyorsunuz. Reklamlar da bunun bir parçası haline geliyor. Bir görüşmecim son yıllarda televizyonlarda sürekli konut reklamları gördüklerini anlatmıştı. Buradan hareketle “Demek ki inşaat sektöründe bir arz fazlası oluşmuş” diye yorum yapıyordu. Başka dönemlerde reklamların dili değişiyor, daha milliyetçi ya da daha muhafazakâr bir söylem öne çıkıyorsa, bunun da toplumdaki dönüşümle ilişkisini kurmaya çalışıyorlar.

F-Tiplerinde ünlenen bir Beton Ali var. F-Tipleri hazır, blok betonlardan oluşuyor. Onların birbirine eklemlendiği yerlerde belli kırıklar oluşturarak bunu iletişim için işlevsel kılabiliyorsunuz. Bunların kırılma noktaları nerede, rögarın gidiş yeri neresi? Bundan çok iyi anlayan, bu konuda uzmanlaşmış mahpuslar var. Beton Ali de öyle.

Yani dışarıya açılan pencere ne kadar dar olursa olsun, o dar aralıktan toplumu okumaya devam ediyorlar. Bu bana çok çarpıcı geliyor. Çünkü reklam artık sadece bir reklam olmaktan çıkıyor, toplumsal değişimi okuyabilecekleri bir veriye dönüşüyor. Tecrit, bilgiye ulaşma kanallarını daraltıyor, ama insanların o bilgiyi yorumlama becerisini ortadan kaldıramıyor.

Tam tersine, bazen çok küçük ayrıntılar çok daha dikkatle okunmaya başlanıyor. Belki de gündelik hayatın yaratıcılığı tam burada ortaya çıkıyor. Asıl amacı ekonomiye dair veri sunmak olmayan bir reklam kuşağı, içerideki için toplumu okumaya yarayan küçük bir taktiğe dönüşebiliyor.

Pet şişe de bu anlamda çok önemli bir materyal. Bir mahpus “Pet şişe candır” diyor…

Evet. Ben tutsaklardan biriyle tezin saha görüşmeleri zamanında benim “hapishane topu” diye nitelediğim bir iletişim aracını yapmıştık. Başka yöntemlerle de yapılabiliyor, ama genel olarak pet şişe kullanılıyor. Birkaç gazete sayfası biraz sulandırılarak daha sıkışık hale getiriliyor. Gazete çok fazla dağılmasın diye bir poşete sarılıyor. İçine konduğu pet şişe ortasından yarılarak katlanıyor. Üzerine gideceği yere dair bir not düşülüyor. İçinde de notun kendisi, içeriği var.

Hapishane topu

Diyelim ki X koğuşuna göndereceğim bu notu, ama olduğum koğuştan uzak. O zaman ne yapılıyor?

Yaptığım görüşmelerden izlenimim şu ki, hepsi kroki çıkarma konusunda çok iyi. Hapishaneyi yukarıdan, kuşbakışı görmemiş olmalarına rağmen, o hapishanenin bir planını çıkarabiliyorlar. “Hapishane topu” hazırlandığında hangi hücreye gideceği, onun numarası, alıcı ve gönderen notu düşülüyor. Mahpuslar bunun nereye gideceğini hesaplıyorlar. Örneğin, yan koğuşunda siyasi olmayan mahpuslar varsa, daha farklı açıyla atmaları gerekiyor ya da daha kısa bir yolu varken, aradaki adli mahkûmlar veya notu okumasını istemedikleri başka bir mahpus varsa, o yolu uzatmanın yöntemini geliştiriyorlar. Bir iletişim biçimi kuruyorlar.

Bu iletişim modeli söz konusu tek kişilik hücreler olunca da işlevsel mi?

F-Tipleri’ne geçişte ve aslında öncesinde de, siyasi mahpuslarda bulunduğu ortamı analiz ederek var olan çıkış noktalarını bulma durumu var. Bu hem bazı anı ve hatıratlarda karşılaştığım bir şeydi, hem de görüştüğüm mahpuslar dillendiriyordu. Bir yere kapanınca oradan nasıl çıkılacağına dair kendiliğinden gelen bir düşünme pratiği belki de.

Öyle ki, bu konuda “uzmanlar” oluşuyor. F-Tipleri’nde ünlenen bir Beton Ali var mesela. Betondan çok iyi anlayan bir mahpus. F-Tipleri hazır, blok betonlardan oluşuyor. Onların birbirine eklemlendiği yerlerde belli kırıklar oluşturarak bunu iletişim için işlevsel kılabiliyorsunuz. Bunların kırılma noktaları nerede, rögarın gidiş yeri neresi? Bundan çok iyi anlayan, bu konuda uzmanlaşmış mahpuslar var. Beton Ali de öyle. Beton Ali gibi mahpuslar birçok hapishaneyi gönüllü sürgünle gezip bu çatlakları bularak diğer yoldaşlarına bilgi veriyor.

Dışarıda sıradan gördüğümüz birçok şey içeride bambaşka anlamlar kazanıyor. Pet şişe sadece su taşımıyor, haber taşıyor. Rögar haberleşme hattına dönüşüyor. Leğen oyunun ve birlikte vakit geçirmenin imkânına dönüşüyor. Tecrit rejimi nesneleri işlevsizleştirmeye çalışırken, mahpuslar aynı nesnelere yeni işlevler kazandırıyorlar.

“Her tek kişilik hücrenin havalandırması, yapının iç düzeni gereği bir rögar hattı aracılığıyla üç kişilik hücrelerin havalandırmalarına bağlanır. Örneğin, Hücre-31’in rögar hattı Hücre-1 ve Hücre-2’nin rögarına bağlanır; bu da alt kotlarda işleyen görünmez bir iletişim ağı yaratır.” Epey karmaşık bir plan ve sistem aslında. Ama buna rağmen rögarlar aracılığıyla iletişim nasıl oluyor?

Rögar da betonu tanımakla ilgili. Bunu deneyimlemediğim için kafamda tasarlamaya çalışıyorum, hâlâ da çok garip geliyor. Bir teleferik sistemi aslında. Bir nevi gider yerinden alışveriş. Bir makara sistemi oluşturuluyor ve bu vesileyle belli eşyalar alınıp verilebiliyor.

Ne gibi eşyalar bunlar?

Not da olabiliyor, bir kalem de, eğer güzel paketlendiyse bir yiyecek de olabiliyor. Rögardan güvenli bir şekilde gidebileceği bir makara sistemi yardımıyla yapılıyor.

Şunu da eklemek isterim. Kitabı yazarken beni en çok etkileyen şeylerden biri, rögar örneğinde olduğu gibi, mahpusların nesnelere bakışıydı. Dışarıda sıradan gördüğümüz birçok şey içeride bambaşka anlamlar kazanıyor. Tecrit sadece insanları birbirinden ayırmıyor, nesneleri de tek bir işleve indirgemeye çalışıyor. Mahpusların yaptığı ise tam tersi. Aynı nesneyi yeniden toplumsal bir ilişkinin parçası haline getiriyorlar.

Pet şişe artık sadece su taşımıyor, haber taşıyor. Rögar sadece bir altyapı unsuru olmaktan çıkıyor, haberleşme hattına dönüşüyor. Leğen sadece çamaşır yıkamaya yaramıyor, oyunun, sporun ve birlikte vakit geçirmenin imkânına dönüşüyor. Yani tecrit rejimi nesneleri işlevsizleştirmeye çalışırken, mahpuslar aynı nesnelere yeni işlevler kazandırıyorlar. Sanırım kitabın en çok anlatmak istediği şeylerden biri de buydu.

Gösterişli bir eyleyicilik olmasa da bizi bir kopuşa götürecek bir sıçrama imkânı, ama en çok da yaşamaya dair imkân. O yüzden kitabı yazarken bunları romantikleştirmemeye de özellikle dikkat ettim. Çünkü bunlar kahramanlık hikâyeleri değil. İnsanların hayatta kalabilmek, birbirine ulaşabilmek ve yalnızlaşmamak için geliştirdiği gündelik çözümler. Belki de tam bu yüzden bu kadar etkileyiciler.

Tüm bu yöntemlerde sanatsal bir yaratıcılık görmemek elde değil. Kitabın adı da “İhlâl Sanatı”.

Kitabın adını seçerken en çok düşündüğüm meselelerden biri buydu. Özellikle “sanat” dememin özel bir nedeni var. Elbette bunları gündelik bir direniş ya da yaratıcılık olarak tanımlıyorum. Ama tek başına “direniş” demek, örneğin leğenden pota yapmakla açlık grevini aynı kategoriye yerleştirme riski taşıyor. Böyle bir eşitleme yapmak istemedim. Bunların farklı ölçeklerde, farklı etkiler yaratan direnme biçimleri olduğunu düşünüyorum.

Öte yandan, sadece “yaratıcılık” demek de eksik geldi. Çünkü yaratıcılık çok geniş bir kavram. O yüzden “sanat” demeyi tercih ettim. Buradaki sanat, elinizde olanla, sınırlı olanla, var olanla, sonucunu tam olarak bilmeden yeni bir şey yaratabilme hali.

Bir mermer sütunu yavaş yavaş oyar, en başta tam olarak neye dönüşeceğini bilmeden ilerlersiniz. Buradaki yaratım süreci de biraz buna benziyor. Başlangıçtaki amaç ile sonunda ortaya çıkan şey her zaman aynı olmuyor, süreç içinde farklılaşıyor. “Sanat” kelimesini biraz da bu dönüşümü görünür kılmak için kullandım.

Bir de “ihlâl” kelimesi var tabii. İlk bakışta bu, devletin yaptığı ihlâller ya da insan hakları ihlâlleriyle ilişkili bir adlandırmaymış gibi anlaşılabiliyor. Kastettiğim bu değil. İhlâli hukuki bir kategori olarak değil, gündelik hayatın içinden sınırları aşındıran pratikler olarak düşünüyorum. Yani direnenlerin, kendilerine çizilen sınırları küçük küçük gevşetmeleri, o sınırların içinde yeni hareket alanları açmaları…

Bu anlamda “ihlâl sanatı”, mahpusların kapatılma rejiminin mutlaklaştırmaya çalıştığı sınırları gündelik hayatın içinden yeniden müzakere edebilme becerisini anlatıyor. O yüzden bana göre kitabın başlığındaki iki kelime birbirini tamamlıyor. “Sanat”, bu yaratıcı süreci, “ihlâl” ise o yaratıcılığın tam da sınırın üzerinde, sınırı esneterek ortaya çıkmasını ifade ediyor.

Son döneme, mutlak tecrit dönemine gelelim. Şöyle diyorsunuz: “F-Tipleri bir zamanlar tecridin sınırı olarak görülse de, S, Y ve YGC hapishaneleri devlet aklının dipsizliğini, ‘daha kötüsü yoktur’ denilen her anda, daha da kötünün mümkün olduğunu gösteren sürekliliğini açığa çıkarmıştır… Bu yeni tecrit rejimlerinin yarattığı vahşet, direnişi bütünüyle imkânsız kılan bir mutlaklık olarak değil, direnişin alanını daraltan, biçimini kırılganlaştıran ve bedelini ağırlaştıran bir siyasal tasarım olarak okunmalıdır.” 2015 sonrasında başladığını söylediğiniz bu dönemdeki hapishanelerin özelliği ne? Bunların F-Tipi hapishanelerden farkı ne?

En önemli değişiklik tecridin istisna olmaktan çıkıp gündelik hayatın kendisine dönüşmesi. Tek kişilik hücre mantığı her zaman vardı, bir cezalandırma pratiğiydi, ama bir istisna haliydi. Süngerli oda denen tek kişilik hücrelerde mahpuslar verilen disiplin cezası üzerinden belli dönemler tutulabiliyordu. S, Y ve YGC’lerde ise bu artık temel infaz modeline dönüşüyor. Yani, istisna kural haline geliyor.

Bu hapishane tiplerinde mimari de buna göre tasarlanmış durumda. Üç bloktan ikisi tek kişilik hücrelerden oluşuyor. Bu açıdan mutlak tecrit döneminin mimarisi Y, S ve YGC-tipi hapishanelerde temsil buluyor. Buralarda bir mahpusun tüm yaşamı 7/24 kameralarla izlenebiliyor.

Tek kişilik hücre mantığı her zaman vardı, bir cezalandırma pratiğiydi, ama bir istisna haliydi. Süngerli oda denen tek kişilik hücrelerde mahpuslar verilen disiplin cezası üzerinden belli dönemler tutulabiliyordu. S, Y ve YGC’lerde ise bu artık temel infaz modeline dönüşüyor. Yani, istisna kural haline geliyor.

Her şey elektronik sistem üzerine kurulu. Neredeyse insan iletişiminin sıfır olduğu bir model. Çünkü gardiyanla da iletişim yok, neredeyse insanla temasınız yok. İnsan sesini daha çok hoparlör üzerinden duyuyorsunuz –ki o da komutlarla oluyor. Mesela, mutlak tecrit dönemi hapishaneleri dışındaki tiplerde yemek dağıtımında insanla kısıtlı da olsa doğrudan temas hali, imkânı var, gardiyan size yemeği uzatıyor, alıyorsunuz. Ama yeni tip hapishanelerde temas minimuma indirilmiş. Her şey otomatize edilmiş.

Ayrıca, F-Tipleri’nde ya da diğer hapishanelerde hücrelerin açıldığı havalandırmalar var, bu havalandırmayı tek ya da bazen iki-üç kişi kullanabiliyorsunuz. Y ve YGC-tipleri, mimarileri ile böyle bir imkânı tümüyle ortadan kaldırmış. Havalandırma sadece tek kişinin kullanabileceği bir şekilde hücrelerden ayrı bir bölümde inşa edilmiş. Kimseyle bir arada kullanamıyorsunuz. Havalandırmada yalnız başınasınız, hücrenizden çıkarken yanınızda hiçbir şey götüremezsiniz, kalem alamazsınız, saat götüremezsiniz… Giderken böyle çıplaklaştırılmış halde götürülüyorsunuz, dönerken de hiçbir şey verilmiyor size. Tecrit artık sadece hücreyle sınırlı değil, gündelik hayatın bütününe yayılan bir yönetim tekniğine dönüşüyor.

Neden “kuyu tipi” deniyor?

Bu ifade mimarinin yarattığı hissi anlatıyor. Önceki dönem hapishanelerinin çoğu iki katlıydı. Y ve YGC’ler ise üç katlı ve bu kapatılma mekânlarında daha yüksek bloklar, dar avlular, hava akışını kesen teller, kör avlular ve gökyüzünü bile sınırlayan beton duvarlar var. Mahpusların anlattığı deneyim de tam olarak bunu tarif ediyor: Yukarıya baktığınızda gökyüzünü ince bir şerit halinde görebildiğiniz, sürekli aşağıya doğru bastırıldığınız bir mekânsal his. O yüzden “kuyu” benzetmesi yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik bir deneyimi anlatıyor.

Bir de buna çok sınırlı insan teması ekleniyor. Günün yaklaşık 23 saati tek başınıza geçiyor. Kalan bir saat ise hücreden çıkarılıp havalandırmaya götürülüşünüzü ve oradan dönüşünüzü kapsıyor. Tabii “personel eksikliği var” gibi bir bahane öne sürülmediyse. Çünkü çoğu kez o bir saat de böylesi bahanelerle hiç ediliyor. Haftalarca çıkarılmadıklarını söyleyen mahpuslar var.


F-Tipi hapishanenin detaylı bir planı

Hangi katta hangi mahpuslar kalıyor, böyle bir ayrım var mı?

Görüştüğüm bazı avukatların aktardığı kadarıyla, bazı Y ve YGC’lerde katlar arasında mahpus profiline göre fiili bir ayrıştırma yapıldığı gözlemleniyor. Aktarımlara göre, hiçbir şekilde ışık almayan, ne rüzgâr ne hava alan en alt katlarda daha çok adli mahpuslar tutuluyor. Özellikle dışarıyla bağı daha zayıf olan, ziyaretçisi olmayan ve zorunlu olarak hapishane endüstrisinde işçi olarak çalıştırılan mahpusların bu bölümlerde yoğunlaştığına dair gözlemler var.

Yani, hapishanenin dahi onlar için “yurt” olabildiği adli mahpuslardan söz ediyoruz. Fakat bunun resmi olarak nasıl planlandığına ilişkin elimizde doğrulanabilir bir veri yok. Ama daha genel bir dönüşüm var.

Hapishanelerin çoğu iki katlıydı. Y ve YGC’ler ise üç katlı ve daha yüksek bloklar, dar avlular, hava akışını kesen teller, gökyüzünü sınırlayan duvarlar var. Gökyüzünü ince bir şerit halinde görebildiğiniz, sürekli aşağıya doğru bastırıldığınız bir mekânsal his. “Kuyu” benzetmesi yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik bir deneyimi anlatıyor.

Türkiye’de hapishaneler artık yalnızca insanların kapatıldığı yerler değil. Aynı zamanda çok büyük üretim ağlarının parçası haline geliyorlar. Devletin hastane, köprü, yol, havalimanı gibi altyapı inşaatlarının finansmanında kullandığı Yap-İşlet-Devret modelini andıran bir mantık ceza infaz sisteminde de uygulanıyor. Araç geçişi, hasta garantisi gibi, mahpus garantisi veren ve bir nevi kendi mahpusunu kendi üreten bir sistemden bahsediyoruz.

Büyük hapishane komplekslerinin organize sanayi bölgelerine ve özel üretim tesislerine kuruluyor olması ve mahpusların çok düşük ücretlerle çalıştırılarak büyük kârlar sağlanması da bu sistemin bir parçası. İşyurtları sistemi üzerinden on binlerce mahpusun çeşitli iş kollarında çalıştırıldığı bir düzenden bahsediyoruz. Bu yüzden bugün hapishaneyi yalnızca ceza hukuku üzerinden değil, emek rejimi üzerinden de düşünmek gerekiyor. Mahpus emeği ceza sisteminin giderek daha görünür hale gelen boyutlarından biri.

İkinci ve üçüncü katlarda kimler kalıyor?

Avukatların aktarımlarında şöyle bir örüntüden bahsediliyor: Siyasi mahpusların daha çok ikinci katlarda, cemaat davalarından ya da daha İslâmi çevrelerden yargılanan mahpusların ise üst katlarda tutulduğu söyleniyor. Bunun bütün hapishanelerde uygulanan resmi bir yerleştirme politikası olduğunu söyleyemem. Bu daha çok sahadan gelen gözlemler. Zaten bu yeni hapishane rejiminin en büyük sorunlarından biri de içeriye dair bilginin çok sınırlı olması. Biz de ancak avukatların, ailelerin ve tahliye olan mahpusların aktarımlarından belli örüntüleri takip edebiliyoruz.

Devletin altyapı inşaatlarının finansmanında kullandığı Yap-İşlet-Devret modelini andıran bir mantık ceza infaz sisteminde de uygulanıyor. Araç geçişi, hasta garantisi gibi, mahpus garantisi veren bir sistemden bahsediyoruz.

Bugün inşa edilen hapishaneler genelde bu tip hapishaneler mi? Mesela artık F-Tipi hapishaneler inşa edilmiyor mu?

Artık F-Tipi hapishane inşa edilmiyor. Tümüyle S, Y ve YGC-tipi hapishaneler üzerine ihaleler yapılıyor. Bunlar kapasite açısından da diğerleriyle kıyaslanamayacak düzeyde. Türkiye’de şu an Y ve YGC tipi hapishanelerden 22 tane var. Bunların kapasiteleri 487 kişi. Ama örneğin bir Y-Tipi hapishanenin kapasitesi 1135 kişiye kadar artırılabiliyor. Çok kısıtlı alanda çok daha fazla mahpusu barındıran hapishaneler bunlar.

S-Tipi hapishaneler iki katlı. Bunlardan da yedi tane var. Kapasiteleri 552 kişilik. Genellikle tek kişilik hücreler var, ama üç kişilik hücreler de mevcut. Aslında bunlar YGC-Tipleriyle neredeyse aynı. Özcesi kapasite büyüyor, ama ortak yaşam alanı küçülüyor. Yeni infaz rejiminin en belirgin özelliği tam da bu.

Kampüs tipi hapishaneler tüm bunların da içinde yer aldığı geniş bir mimariyi mi temsil ediyor?

Evet. Aslında kampüs tipi hapishaneler tek başına yeni bir hapishane tipi değil, farklı infaz kurumlarını aynı yerleşke içinde toplayan yeni bir mekânsal organizasyon biçimi. Düzen döneminde hapishaneler çoğu zaman kentin içindeydi. İnsanlar önünden geçerdi, aileler ulaşabilirdi, şehir hayatının bir parçasıydı.

Kampüs tipi hapishaneler farklı infaz kurumlarını içinde toplayan yeni bir mekânsal organizasyon. F-Tipleriyle beraber hapishaneler kapalı bir ekosisteme dönüşmeye başlamış oldu. Kampüs tipi hapishaneler de bu tecrit mantığına uygun olarak kentlerin dışına, ulaşılması zor bölgelere kuruluyor. Bu da hapishaneyi toplumun gözünden uzaklaştırıyor.

F-Tipleri’yle beraber hapishaneler kapalı bir ekosisteme dönüşmeye başlamış oldu. Kampüs tipi hapishaneler de bu tecrit mantığına uygun olarak kentlerin dışına, ulaşılması zor bölgelere kuruluyor. Bu da hapishaneyi toplumun gözünden uzaklaştırıyor.

Bu kampüslerde yalnızca hapishane yok, onunla birlikte kapalı ekosistemin getirdiği diğer tüm yapılar da mevcut. Hastanesinden AVM’sine, teknoloji marketinden gardiyanların ya da oradaki görevli personelin kalacağı yere kadar. Onları da o hapishanenin içine kapatan, kendi altyapısını kurmuş, kendi gündelik hayatını üreten kapalı bir dünya. Böyle bir yere doğru gidiliyor.

Bunun bir örneği Sincan’da var, başka örnekleri Silivri ve Edirne’de var. Bunlar farklı tipolojilerdeki hapishanelerin bir arada olduğu yerler. Yani çocukların tutulduğu çocuk hapishanesi de var, kadınların tutulduğu kadın hapishanesi de, rehabilitasyon tipi hapishaneler de.

Bunların ihalelerini kimler alıyor? Nasıl bir maliyetten bahsediyoruz?

Kesin rakamlar ihale ve ek yatırımlara göre değişiyor, ama sadece bir Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’nun inşa maliyeti yaklaşık 30-35 milyon dolar civarı. Bu sadece hapishanenin inşa maliyeti. Yanına lojmanlar, güvenlik altyapısı, teknik donanım, ulaşım bağlantıları ve kampüsün diğer hizmet alanları da eklendiğinde çok daha büyük bir kamusal yatırımdan söz ediyoruz.

Ama tüm bu masraflar var olan direnişin ya da örgütlenmenin ortaya çıkaracağı “iktidarı tehdit etme masrafından” daha uygun ki bunların yapımı aralıksız devam ediyor. Bugün Türkiye’nin en istikrarlı kamu yatırımlarından biri hapishane inşası.

Hapishanelerin doluluk oranı yüzde 138,5. Yani kapasitenin çok üzerinde bir kullanım var. 1970’lerden 2005’e kadar hapishane nüfusu 50 bin civarında. 2005’ten sonra eksponansiyel olarak arttığını görüyoruz. 2005-2010 arası 50 binden 120 bine çıkıyor. 2010-2020 arasında 266 bine çıkıyor. En son da 303 bin 705.

İhaleleri kamuoyuna sonradan açıklıyorlar, diğer kamu kurumlarında olduğu gibi. Ama hapishanelerle ilgili 2026 Haziran’ında yayınlanan Adalet Bakanlığı’na ait verilerden mevcut rejimin nereye doğru gittiğini okuyabiliyoruz.

Hapishanelerin doluluk oranı yüzde 138,5. Yani kapasitenin çok üzerinde bir kullanım var. Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST) hapishane istatistiklerine göre, 2005’in bir kırılma olduğunu görüyoruz. 1970’lerden 2005’e kadar hapishane nüfusu 50 bin civarında. 2005’ten sonra eksponansiyel olarak arttığını görüyoruz. 2005-2010 arası 50 binden 120 bine çıkıyor. 2010-2020 arasında 266 bine çıkıyor. En son da 303 bin 705.

Şu an Türkiye’de 402 tane hapishane var. Bunlardan 13 tanesi Y-Tipi. S-Tipi hapishane yedi adet. Bunların toplam kapasitesi 304 bin, ama mevcut mahpus sayısı 421 bin 583.

Son zamanlarda yapılan operasyonlar sonucu içeride kalan insanların çokça bahsettiği ihlâl, işkence, dönüşümlü olarak yatak kullanma durumu çok yaygın. Dolayısıyla, bugün yapılan yatırımlar yalnızca mevcut ihtiyacı karşılamak için yapılmıyor. Aynı zamanda geleceğin infaz rejimini inşa ediyor. Y, S ve YGC’lerin art arda yapılması da tam olarak bu dönüşümün mimari karşılığı.

Son söz?

Tecrit yalnızca özgürlüğü kısıtlayan bir infaz modeli değil. İnsanın zamanla, mekânla, başkalarıyla ve nihayet kendisiyle kurduğu ilişkiyi hedef alan bir rejim. İnsan dediğimiz varlık ilişkileriyle, diliyle, temas ederek, konuşarak, üreterek var oluyor. Bunları sistematik biçimde ortadan kaldırdığınızda geriye yalnızca özgürlüğünden mahrum bırakılmış bir insan kalmıyor, insan olmanın temel koşulları da aşındırılıyor. Bugün özellikle Y, S ve YGC’lerde gördüğümüz eğilim tam olarak bu.

F-Tipleri bir dönem tecridin sınırı gibi görünüyordu, şimdi o sınırın da ötesine geçilmiş durumda. Bu nedenle artık yalnızca hapishaneleri değil, tecridin kendisini tartışmamız gerekiyor. Cezanın amacı insanı ortadan kaldırmak olmamalı. Yaşam hakkını elinden almayan, ama yaşama isteğini yavaş yavaş tüketen bir infaz rejimi de en az bunun kadar ağır sonuçlar doğurur. Bugün en temel mesele, insanı hayatta tutarken onu insan yapan bütün ilişkileri yok eden bu tecrit modelini yeniden düşünmek ve bundan vazgeçilmesi için diretmek.

^