M. DENİZ DENİZ İLE ANAHİT, BEYOĞLU, LGBTİ+ MÜCADELESİ

Söyleşi: Ayşegül Oğuz, Merve Erol
16 Ekim 2020
SATIRBAŞLARI

Bir zamanlar Magma ve Milk, uzun yıllar Indigo, İstanbul elektronik müzik sahnesinin lokomotifi olmuştu. Aynı yerde, Galatasaray Tomtom Sokak’ta açılan Anahit ise mekânın çerçevesini genişletmiş, komşusu Ziba ile birlikte Beyoğlu’nda soluk alınacak yerlerden biri haline gelmişti. Özellikle Dudakların Cengi performanslarıyla anılan Anahit yakın zamanda kapandığını ilan etti. Daha önce Leyla Teras, Leyla Alt gibi gece kulüplerini işleten M. Deniz Deniz’le Anahit dönemini, dönüşen Beyoğlu’nu, ilk Onur Yürüyüşü’nden bugünlere LGBTİ+ mücadelesini konuştuk.
Anahit’te bir Dudakların Cengi gecesi

Anahit’in kapanmasıyla başlayalım. Daha önce bu mekân elektronik müzik dünyasının iyi örneklerinin getirildiği Indigo’ydu. Anahit ise burada başka bir ortam ve müdavim kitlesi yarattı. Nasıl bir yerdi Anahit, ardında nasıl bir boşluk bırakacak?

M. Deniz Deniz: Tomtom Sokak daha önce de çok canlıydı, önceki hallerinin duygusu üzerimden bir an bile gitmedi. Ama, daha önce işlettiğimiz yerlerin benzerini yapmaktansa, ihtiyacımız olan, soluk alabileceğimiz başka tarzlar yaratmak istedik Anahit’te. Üzerinde inatla durduğumuz iki şey vardı: Bir, hafızayı tazeleme; kapanan mekânları, sokakların değişip dönüşmesini anımsamak, neyin, nerede, nasıl olduğunu anımsayarak bir şey yaratmak gerekiyor. İkincisi, alanımıza ve hayatımıza hep birlikte sahip çıkıyoruz diyerek yola çıktık. Onun için mottomuzu “çok ses, çok renk” yaptık. Çünkü artık çok sesimiz, rengimiz var ve bu seslerin, renklerin birleşmesi hareket noktamızı sağlamlaştırdı.

Anahit ismi Beyoğlu hafızasında önemli bir figüre işaret ediyor…

Evet, akordeon sanatçısı Madam Anahit, Çiçek Pasajı’nın demirbaşıydı. Beyoğlu’ndan önce Pera var aslında, bizim için de Pera’yı yaşatmak ve Pera’nın hafızasını tazelemek belirleyici oldu. Madam Anahit hem bizim yetiştiğimiz, yaşadığımız dönemi hem de bildiğimiz ama yaşamadığımız bir dönemi temsil ediyor. Anahit ismi, Anahit’in geldiği yeri, yaşamını, gençliğini yaşadığı dönemi sahiplenmek anlamına da geliyor. Bir defa kadın olması, varlığını, gücünü üzerimizde hissettirmesi çok önemliydi. Sadece bizim dönemimiz değil, sokakların, binaların, o binalarda yaşayan insanların, yaşanmışlıkların hepsi birbirinin içine girmiş durumda. Bizi şu anda yok etmeye, sürmeye çalışan, eksilmemizi sağlayan ne varsa daha önce de başkalarını sürdü, ondan önce de başkalarını. Dışlanan herkesi kucaklayarak bir şey yaratmak ve bunun üzerine bir şey kurmak, hafızayı tazelemek bana daha yakın geliyor her zaman.

Drag queen’lerin kendi politik tavırları olabilir, ama mekânların LGBTİ+ tavırları olmadığı için politik duruşu besleyen bir durum yoktu eskiden. Şimdiki drag queen’ler gerçekten kuir bakış açısıyla üreten, politik bir argümanla hareket eden, LGBTİ+ politikanın içinde olan, mücadelesini veren, yeri geldiğinde gözaltına alınan, dayak yiyen insanlar.

Anahit’in kapanmasıyla birlikte, evet, bir şeyler eksilecek. Çünkü Anahit sadece müzik yapmıyordu, zaman zaman tiyatroya da ev sahipliği yapıyordu, çeşitli başka performanslara açık bir yer olmanın yanında insanlara iş sağlayan bir yerdi. Ayda iki defa Dudakların Cengi denilen drag performanslarının olduğu geceler yapıyorduk, en az 35-40 drag sahneye çıkıyordu. Drag şov yaparak geçinen insanlar için Anahit bir geçim kapısıydı. Böyle mekânlar ne yazık ki fazla yok. Birçok insan kendini bulabiliyordu burada. Birçok dayanışma partisi yaptık. Özellikle kuir hayat için çok büyük bir eksiklik olacak. Fakat mekân dediğimiz şey geçicidir, baki olan insanlar arası iletişim ve dayanışmanın gücüdür. Daha önce de mekân kapatmış biri olarak bu konuda epey tecrübem var. Umutsuz değilim. En kötü zamanlarda bile umudumu korudum. Kapanış gerçekten zordu. Aslında ocak ayından bu yana başlayan bir işsizlik durumu vardı, üstüne pandemi geldi, altı-yedi ay kapalı kaldık. Gece hayatı pamuk ipliğine bağlıdır, ülke gündeminde ne oluyorsa jet hızıyla etkilenirsin. Bütün eğlence sektörü böyle. Ocak ayından beri ne yapacağız deyip duruyorduk. Şu an Ziba da kapalı. Ayakta kalmak gerçekten güç. Mekân dediğimiz yer kapanır, ancak dayanışmanın gücüyle tekrar mekânlar açabilecek duruma getirebiliriz kendimizi.

M. Deniz Deniz

Karantinaya girmeden önce Anahit’teki son etkinlik neydi?

Altyazı’nın etkinliğinden hemen önce deprem oldu ve gece başlamadan iptal ettik. Ondan önce Rewşan, Cümbüş Cemaat konserlerini ertelemiştik. Pandemi ilan edilmeden önce de korona haberleri geliyordu, insanları kapalı alana sokmakla ilgili tedirgin olmaya başlamıştık. Etkinlik yapmaya cesaret edemiyorduk. Yasaklar kalktığında bir ruhsat problemimiz yoktu, fakat 22:00’ye kadar izin vardı. Anahit bir kulüp, içeri alacağımız insanların sağlıklarıyla ilgili sorumluluğumuz mekânı açmanın önüne geçti, açmama tercihinde bulunduk. Şu anda virüs daha da coşmuş durumda. Kapalı alanda konser, parti, organizasyon düşünmek zor. Ama bu arada kiralar, vergiler de birikiyor. Çalışanlar yoluna bakamıyor, kendi hayatlarını düşünmeleri gerekiyor. Kapatmanın herkes için daha sağlıklı olduğunu düşündük.

Bir arkadaşım “Beyoğlu’na ne zaman küsersin” diye sormuştu, “Aslıhan Pasajı kapandığı zaman” dedim. Oraya her gün mutlaka bir-iki saat uğruyorum. Değişmeyen, dönüşmeyen, varlığını koruyan iki-üç yerden biri Aslıhan Pasajı ve oradaki sahaflar. Tamamıyla Beyoğlu’nun kalbi.

Anahit’in şöhreti biraz da drag şovlardan geliyordu. Dudakların Cengi geceleri nasıldı?

Olağanüstü bir hikâye. Çünkü drag’lar için gece evden çıkışta başlar. Düşünün, Tomtom Sokak’tasınız ve Tomtom’un en şaşalı dönemlerini yaşamışsınız, ama bir şey eksik hep. İşte eksik olan kuirlikti. Hatta geçenlerde drag bir arkadaşım Tomtom için “Ülker Sokak’ın gücü gibi olmuştu” dedi. Düşünün, kırk drag queen daha şov başlamadan Tomtom’a bütün o şaşaalı kostümleri, topuklularıyla geliyor, Anahit’e akın ediyorlar. İnsanların alışık olmadığı bir şeydi, oradaki alanımıza, varlığımıza sahip çıkma hissi müthişti. İlk başta yadırgayan esnaf da zamanla alıştı, “şovlar ne zaman” diye sormaya başladılar. Anahit kapandığı için üzülen çok esnaf var.

Sokaktaki podyum geçidinden sonra içeride, sahnede neler oluyordu?

İçeride gerçekten şahane şölenler yaşadık. Hepsi işinde çok iyiydi. Dudakların Cengi’nde tematik geceler oluyordu, aşk, düğün teması gibi. Otuz-kırk drag o gecenin temasına göre hazırlanıyordu. Bazen gerçekten MTV’de bir klip izliyormuşum gibi hissederdim. Bu arada herkes içeride fazlasıyla eşit, hayatımızda istediğimiz bütün kuralları sahneden duyuyoruz ve o kurallara uymayacak insanın da hayatımızda yeri olmuyor.

Nasıl kurallar bunlar?

Kişisel alanlara saygı duyulacak, beden ihlâli olmayacak, herkes eğlenerek çıkacak, kimse kimseyi taciz etmeyecek gibi şeyler… Hayatımızda nefes alabileceğimiz, kendimizi güvende hissettiğimiz bir şey yaşanıyordu orada. Hayatında istemediğin her şeyin kuralı sahnede okunuyor ve insanlar bu kurallar okunurken alkışlıyorlar. Beş yüz kişilik Dudakların Cengi performansı da gördüm, herkes birden çığlıklarla alkışlıyor, “devrim mi oldu” diyorsun… (gülüyor) Birçok dayanışma gecesi de tertiplendi Anahit’te. Pembe Hayat’ın dayanışmaları oldu, Onur Haftası dönemindeki partiler, GZone’un, Altyazı’nın geceleri, Siyad’ın ödül töreni, film gösterimleri, Kürtçe müzik, rembetiko geceleri, Filistin Underground’lar… “Çok ses, çok renk” dediğimiz şeyin karşılığı olan birçok gece yaşadık. Ama Dudakların Cengi Anahit’in biriciği. Çünkü Anahit üzerinde çok emekleri var, varlıklarını hepsi fazla fazla hissettirdi.

Dudakların Cengi’yle drag’lığa başlamış olanlar var mıydı?

Var. Dudakların Cengi için de bir başlangıç diyebiliriz. Hikâye Boğaziçi Üniversitesi’nde başlıyor, sonra Madır Öktiş Dudakların Cengi’ni kuruyor. Dudakların Cengi’nde ilk defa drag queen olmuş insanları izledim. “Ben çıkmak istiyorum” dediğin zaman o sahneye çıkabiliyorsun. Dudakların Cengi Açık Sahne var mesela. Onda ilk defa sahneye çıkan çok drag queen ve drag king oluyordu.

Drag performansçıları için bu dönem nasıl geçiyor? Bir ara Cengâverler Dayanışma Fonu açılmıştı…

Cengâverler Dayanışma Fonu ilk başta fena değildi, fakat şu anda çok ağır ilerliyor. Çünkü insanlara bir şey verdiğin zaman dayanışma gösteriyorlar. Cengâverler içinde çok zor durumda olanlar var. Gece kulüpleri kapalı olduğu için hiçbir yerde çalışamıyorlar. Sahnesi olan çoğu yer kapalı. Sahnesi açık olan yerler de bu anlamdaki performanslara açık değil. Zor durumda olan, kirasını ödeyemeyen, geçimini sağlayamayan çok fazla drag queen var. Öğrenci olan var, geçimini hiçbir yerden sağlayamayan da çok. Çünkü çoğumuzun ailesi destek olmuyor, kabul edilen insanlar değiliz.

Tanıdığım birçok esnaf Beyoğlu’nu terketmek zorunda kaldı. Devletle işbirliği içinde bir esnaf var artık, elinde sopalarla Pride’da aşağıdan yukarıya insanları kovalayan bir tür ortaya çıktı. Eskiden biz yürürken, evet, birileri karşıydı ama, kimse kimseye dokunmazdı. Artık direkt bir tehdit, saldırı söz konusu.

İstanbul gece hayatındaki drag kültürünü eskiden de takip eder miydin? Anahit’te oluşan form bir dönüşüm müydü aynı zamanda?

Eskiden beri gece hayatında drag queen’ler var. Fakat bizim için ulaşılmaz yerlerdeydi. Yani daha çok pahalı mekânlarda ve parası bol insanlar için gece eğlencesiydi. Drag queen’lerin kendi politik tavırları olabilir, ama mekânların LGBTİ+ tavırları olmadığı için politik duruşu besleyen bir durum yoktu eskiden. Şimdiki drag queen’ler gerçekten kuir bakış açısıyla üreten, politik bir argümanla hareket eden, LGBTİ+ politikanın içinde olan, mücadelesini veren, yeri geldiğinde gözaltına alınan, dayak yiyen insanlar. Şimdiki drag queen’ler gerçekten hayatın içinde de varlar. Drag queen olarak evden çıkıp, bir bara gidip içebiliyor, gecesini sıradan bir müşteri gibi yaşayabiliyor ya da ciddi anlamda politik bir tavırla oraya gidiyor. Eskiden sahneden indikten sonra makyajını temizleyip hayatına devam ederdin, parasal ihtiyacın karşılandığı bir durumdu. Ama şimdi drag queen olmak başka bir şey, gerçekten bir duruşu, dayanışmayı, üretimi peşisıra getiriyor. Dudakların Cengi’nden çıkmış başka ekipler de oldu, Şendullar mesela. Ankara’da, İzmir’de oluşumlar oldu. Eskiden paralı müşteriyi eğlendirmekten, şov ve taklitten ibaretti. Gittiğimizde Bülent Ersoy, Seda Sayan taklitleri izlerdik, sahneye çıkan drag’ler taklit yapardı. Ama şimdi sanatsal anlamda bir artısı var. Şarkı, albüm çıkaran, resim yapan, yazı yazan, sanatın da içinde olan drag queen’ler var.

Huysuz Virjin’i anmadan geçmeyelim. Çok çeşitli boyutları olan, tavizsiz bir kişilikti.

Madam Anahit ve Zeki Müren (@TekinDeniz_ arşivi)

Huysuz Virjin’i anmadan tabii ki olmaz. Bir defa toplum tarafından kabul görmek zor bir meseledir. Mücadele ister, cesaret ister, gerçekten zordur. Huysuz Virjin bu anlamda gerçekten çok cesur bir iş yaptı, birçok insana alan açtı. Onu anlamadan Türkiye’de drag queen’lik meselesine girmek imkânsız. Ölürken televizyonlara çıkması yasaktı, yasaklı öldü ne yazık ki.

İstiklal Caddesi’nin en kalabalık onur yürüyüşlerinde ön saflardaydı drag’lar.

Seyhan Arman’ın Gezi senesi Onur Yürüyüşü’ne “Barok opera var dediler, geldik” pankartıyla gelmesi unutulmazdır. Sonrasında gelen drag queen’lerin varlık göstermesi de çok önemlidir. Ezber bozmak budur, dayatılan cinsiyet kimliklerine çomak sokmaktır bu. Çok yakınımızdaki, beraber mücadele ettiğimiz insanların da ezberini bozan bir durum bu aynı zamanda.

Anahit işlettiğin ilk mekân değildi, değil mi?

Epey mekânda çalıştım, işletmecilik, müdürlük yaptım. Ufak tefek işler dışında, gece hayatında profesyonel olarak Leb-i Derya’da çalışmaya başladım. Orada geçirdiğim yedi-sekiz yıl aynı zamanda Beyoğlu’nda terasların açılışına denk geliyor. Leb-i Derya’dan sonra şu an adı 21 olan Cihangir’deki yeri açtım. Ama bazı talihsizlikler yaşadık ve bahçeyi kullanamaz hale geldik. Sonra da mekânların içinde sigara yasağı geldi. O zaman dışarı masa koymak yasak değildi. Sokaklar dolu, ama bizim mekân yine de iş yapmıyor. Sonra orayı bıraktım, Leyla Teras gündeme geldi. Orayı önce Yavuz (Atan), sonra Bandistacılar işletiyordu, sonra da Luxus’tan Alper (Bakıner). Bir gece onlara yardım etmeye gittim ve Leyla Teras bana kaldı, yedi yıl boyunca da sürdü…

Hem içinde olduğum örgütte hem Antakya’da hem de ailem sebebiyle cinsel kimliğimi hep bastırmak zorunda kaldım. Aslında sol hikâyesi de, tiyatro hikâyesi de, başka her şey de cinsel kimliğimi yaşamanın bir yolunu aramaktı. Bütün bunlar onu yok saymakmış meğer, yıllar sonra anladım.

Mis Sokak’taki Leyla Teras küçücük bir yerdi, fakat kalabalık olurdu ve çok dans edilirdi. Sahnesinde de çok iyi konser performansları olurdu.

Bir gün telefon geldi, bir arkadaşım “Joan Baez gelecek, akşam kim var?” diye soruyor. “Dalga mı geçiyorsun” dedim. “Evet, İstanbul’daki konserinden sonra gidecek underground bir yer arıyor, sen geldin aklıma” dedi. “Bir grup var, ama ilk defa çıkacaklar, çok tecrübeli değiller” dedim, “olsun” dedi. Gerçekten de geldi! Joan Baez’le masa üstünde “Keçe Kurdan” eşliğinde halay çekerken fotoğrafım var şimdi! (gülüyor) Leyla sürprizlerle dolu bir yerdi. Bir gün böyle uzun uzun adamlar geldi. Allah’ım nedir, kimdir bunlar böyle derken, meğer Operadaki Hayalet müzikalinde çalan Amerikalı müzisyenlermiş. O gece de jam session vardı. Adamlar jam session’ı alıp götürdüler, şahane bir geceydi. Orada da birçok dayanışma gecesi yaptık. Özgür Kazova, LGBTİ partileri ve daha onlarcası… Leyla bu anlamda da doyurucu bir yerdi, ama zamanla biz kuirler benzer müziklerden çok sıkıldık ve aynı apartmanın içinde Leyla Alt dönemi eşzamanlı olarak başladı. Kapısını kapatıp içeride kendimizi çok özgür hissettiğimiz zamanları çok iyi hatırlıyorum. İlk başta kimse yok, kimse gelmiyor, “dayanacağız, dayanacağız” dedim. Alt’ta beraber çalıştığımız Üzüm barda duruyor, sıkılıyor. Üzüm’e sürekli, “sabret, olacak” diyorum –Üzüm şimdi Şahika Teras’ın işletmecisi, orası da çok önemli, harika bir yer… O dönem Leyla Teras tıklım tıklım dolu, oraya gelen kuirler de yukarısı kalabalık olduğu için Leyla Alt’a giriyor ancak. Sonra bir anda patladı. Bugüne dek işlettiğim yerleri düşününce sanırım tamamıyla kuir diyeceğim tek yer Leyla Alt’tır. İlk dönemler hepimiz gerçekten çok rahattık orada.

‘90’ların sonlarında zengin çocuklarıyla işçi sınıfı çocukları aynı mekânda tanışabilir, arkadaş olabilir, beraber dans edebilirdi. Mekânlar giderek ayrıştı, örneğin özel üniversitelerde okuyanların gittiği yerler farklılaştı.

“Bir gün telefon geldi, arkadaşım ‘Joan Baez gelecek, Leyla Teras’ta akşam kim var?’ diye soruyor. ‘Dalga mı geçiyorsun’ dedim. Joan Baez’le masa üstünde ‘Keçe Kurdan’ eşliğinde halay çekerken fotoğrafım var şimdi!”

Evet, sınıfsal olarak insanları birbirinden ayrıştırma yoğun olarak yaşandı. Aslında onunla beraber dans ve müzik de azaldı. İlk geldiğim dönemlerde Beyoğlu’na gerçek anlamda dans etmeye gelirdik. Dans ederken kimse kimseyi rahatsız etmezdi, kimse kimsenin alanını işgal etmezdi. Gerçekten müzik dinlemeye gelirdik. “Gel yaşa” yeriydi Beyoğlu. Şu anda ise “gel, ye, iç, tüket, yat, uyu” yeri. Günümüz Beyoğlu’su şunu diyor adeta: Sadece tüket, git ve sus. Sana her şeyi sunuyorum. Bak, en ucuza yiyebileceğin lokanta da var. Bir nargilecide, kafede otur, müziğini dinleyeceksen dinle… Entelektüel düzeyin ne kadar yüksek olursa birileri için daha fazla tehlikeli olacağın için besleneceğin her şey elinden alınıyor, alındı. Kitapçılar, sinemalar, tiyatro sahneleri, galeriler bunun için kapandı. İnsanların kolay ulaşacağı, üzerine düşünebileceği, kendilerini geliştirebileceği her alanı yok etme, talan etme üzerine kurulu bir düzen söz konusu. 

Fakat varlığına sahip çıkmak diye bir şey de var. Yani inatla bakkalından alışveriş yapmak, terzinde o pantolonu diktirmek. Mesela Galatasaray’da yırtık çarşafları işleyip diken bir yorgancı vardı, yok oldu. Bütün varlığına sahip çıkmak zorundasın, mahalle bakkalını ihmal etmemekten geçiyor denklem. Bir arkadaşım “Beyoğlu’na ne zaman küsersin” diye sormuştu, “Aslıhan Pasajı kapandığı zaman” dedim. Oraya her gün mutlaka bir-iki saat uğruyorum, yıllardır böyle. Değişmeyen, dönüşmeyen, varlığını koruyan iki-üç yerden biri Aslıhan Pasajı ve oradaki sahaflar. Tamamıyla Beyoğlu’nun kalbi. Sanırım Aslıhan Pasajı kapandığı zaman Beyoğlu’yla ilgili algım değişebilir. Sonuçta, alanına sahip çıkmak gerekiyor. Buradan gidebilirsin, başka bir yere taşınabilirsin, ama varlığını göstermen gerekiyor. Ama bazen, evet, biz de yapıyoruz, varlığını sürdüren yerleri biz de ihmal ediyoruz. 

Beyoğlu ile ilgili olarak bütün muhaliflerin cevabını kendinde araması gerektiğini düşünüyorum. Ben cevabımı kendi durduğum yer üzerinden vermeye çalışıyorum. Herkes de böyle yapmalı bence. Bunu yapabilirsek yeniden bir şey olabileceğine inancım var. Eskisi gibi mi, şunun gibi mi diye kıyaslamıyorum, yani 90’lar ve 2000’ler Beyoğlu’nun tekrar gelmesi gibi bir şey değil. Bir alandan, bir yaşam alanından bahsediyorum. Herkes kendine bir cevap verdiği zaman bu bir Beyoğlu cevabı olacak aslında. Sindiğimiz noktadan tekrar başımızı kaldırıp uzattığımız yerde bizi bekleyen koskoca bir semt ve yaşam var.

2007’den sonra kalabalık olmaya başladı Onur Yürüyüşleri. 2013’te 50 bin kişi katıldı deniyor. 2014 de kalabalıktı, ama Gezi kadar değildi. Sol örgütler de, sivil toplum da LGBTİ+ mücadelesini Gezi’de keşfetti.

Yakın zaman önce emniyet mensuplarının Kadıköylü esnafa gözdağı vermek için “Mis Sokak’ı bitirdik, burayı da bitiririz” dediği basına yansıdı.

Bunu çok duyduk. Nasıl Beyoğlu İstanbul’un kalbi diyorsak, Beyoğlu’nun kalbi de bir dönem Mis Sokak’tı. İlk Onur Haftası basın açıklamasını 2003’te Mis Sokak’ta okuduk. Mis Sokak’a öfkelerini biliyorum, o öfkenin yakından tanığıyım. Mis Sokak’ta işletmeleri de olan biriydim. Polisin o sözlerini ilk duyduğumda, “neyse ki artık bunu sesli söylediler” dedim. Çünkü ciddi anlamda bir bitirme ve yok etme politikası var. Mis Sokak’ta içerken bakıyorsun bir ekip orada, bir ekip burada. Hâlâ kapanış saatlerinde “kapatın kapatın!” diyorlar. Sanki her gün eylem, olağanüstü bir durum varmış gibi. Hatta geçen dedim ki yakında buraya kalekol da kurarlar. Mis Sokak maalesef yoğun abluka altında. 

Sence gece hayatına ve Beyoğlu’na en büyük darbeyi vuran ne oldu?

Uzun bir hikâye, ama Asmalımescit’in dönüşümüyle birlikte “bir şey değişiyor” demeye başladım. Tünel Meydanı’ndaki Gramofon’un kapanması her şeyin başlangıcıydı. Sonra Asmalımescit’ten başlayarak tüm Beyoğlu’nda ve ülkede masa-sandalye yasaklamaları geldi. Gençliğimizin, hayatımızın geçtiği birçok mekân kapatmaya başladı. Sermaye de işin içine girince “bu artık Beyoğlu hikâyesi değil” dedim. Bir sahaf örneğin 500 lira kira veriyorken kiralar 5000 liralara çıktı, buna da kimse uzun süre dayanamadı. Gençliğimizin geçtiği mekânlar şu anda Collezione, Simit Sarayı, sırf İstiklal’de altı şubesi olan zincir dükkânlar… Narmanlı içler acısı bir halde, kalbim acıyor oraya bakınca. İstiklal Caddesi’ndeki ağaçların söküldüğünü nasıl unutabiliriz? Narmanlı’da gördüm bu arada, mor salkımların yerine yapma çiçekler, güller koymuşlar. Kedileri kovup yerine kedi heykelleri yapmak, gerçek çiçekleri söküp yerine yapma çiçekler koymak gerçekten şu anki ülke politikalarını o kadar iyi anlatıyor ki! Demirören AVM’nin açılması, Emek Sineması’nın kapanması, Grand Pera açılışı… Muhafazakâr iktidarın da ötesinde, bütün hikâye sermayeyle başlıyor aslında.

“Seyhan Arman’ın Gezi senesi Onur Yürüyüşü’ne ‘Barok opera var dediler, geldik’ pankartıyla gelmesi unutulmazdır. Sonrasında gelen drag queen’lerin varlık göstermesi de çok önemli. Çok yakınımızdaki, beraber mücadele ettiğimiz insanların ezberini bozan bir durum bu aynı zamanda.”

Tanıdığım birçok esnaf Beyoğlu’nu terketmek, dükkânlarını kapatmak zorunda kaldı. Şimdi yeni bir esnaf modeli türedi bir de. O Beyoğlu güvenini sarsan, yok eden bir yüz. Haydarpaşa’da inip cesaretle Beyoğlu’na gelen çocukların karşısına elinde sopa bekleyen bir adam çıkıyor artık. Zaten korku politikası hâkim. Sevdiğimiz mekânlar, sokaklar dönüştürülürken sesimizi çıkaramıyoruz. Sesimizi çıkardığımızda başımıza neler geleceğini biliyoruz. Devletle işbirliği içinde bir esnaf var artık, elinde sopalarla Pride’da aşağıdan yukarıya insanları kovalayan bir tür ortaya çıktı. Eskiden biz yürürken, evet, birileri karşıydı ama, kimse kimseye dokunmazdı. Artık direkt bir tehdit, saldırı söz konusu.

İstanbul’a ilk ne zaman geldin? Niye Beyoğlu’nda konuşlandın?

Hataylıyım. Mustafa Kemal Üniversitesi’nde seracılık okurken, anadilde eğitim kampanyasına imza verip geri çekmediğim için 1998-99’da okuldan atıldım. Seracılıkta okumamın sebebi örgütlenme yapmak içindi. Sadece girmiş olmak için girmiştim. Örgütlü bir hayatım vardı, ama bir süre sonra oradan da ayrıldım. Aynı zamanda tiyatroyla ilgileniyordum, Hatay İlk Adım Tiyatrosu’nu kurmuştuk.

Tiyatroya nasıl, ne zaman ilgi duymaya başladın?

Hem içinde olduğum örgütte hem Antakya’da hem de ailem sebebiyle cinsel kimliğimi hep bastırmak zorunda kaldım. Aslında sol hikâyesi de, tiyatro hikâyesi de, başka her şey de cinsel kimliğimi yaşamanın bir yolunu aramaktı diyebilirim. Ancak bütün bunlar onu yok saymakmış meğer, yıllar sonra anladım. Çünkü senin yüzüne vurmadıkları bir nokta var. Sana ibne, top demiyorlar da, entel diye küfrediyorlar. Yani daha baş edilebilir bir hale getiriyorlar kendileri için. “Deniz farklı biri” deniyordu mesela. Sol örgütün sorumlusu, bıyıklı mı bıyıklı, tamam; o dönemde sol görüntünün hakkını yeterince verdiğime inanıyorum. (gülüyor) Önce örgütte sivrildim, sonra da tiyatroda. Şiirler, yazılar yazıyordum. Hep bir sanatsal yönüm vardı. Bu da sığınılacak bir yer oluyor, hem ailenin içinde hem çevrene, hem oturduğun mahalleye karşı hem de okulda seni koruyor. “Devrimci sevişmez”, “devrimci âşık olmaz”, “devrimcinin çükü kalkmaz” gibi bağnazlıkları ben de yaşadım. Ama sen solcuyken kimse sana “top” da demez.

Gezi çark yerimizdi. Orada başka türlü bakıyorsun hayata, varlığını görüyorsun orada, kendin gibi karşındaki insanın da oraya gelme amacının ne olduğunu biliyorsun. Sonuçta ben Beyoğlu’nda seviştim, Beyoğlu’nda âşık oldum, sosyalleştim, İstanbul örgütlenmem, gerçek örgütlenmem Beyoğlu’dur.

Örgütü bıraktıktan sonra da arkadaşlıklarım sürdü. Başka örgütlerden de çok arkadaşım vardı. Etkinliklerin nöbetçi eczanesi gibiydim; bir yerde tiyatro grubu mu kuruluyor, gidip tiyatro dersleri veriyorum, bir yerde şiir mi okunacak, sunum mu yapılacak, yine oradayım. Örgütlerde bu işleri Aleviler üstlenir, benim yıllarca Sünni olduğumu bilmediler. Semah öğretecek kimse olmadığı için öğrenip ekiplere öğrettim. Antakya’da yaşayan Sünni, Türk bir aileden geliyorsun ve onlardan orada da farklısın. Sonrasında örgütten ayrılma, yalnızlaşma gibi çok zor günlerim oldu, ama ilişkilerim hep yerli yerinde kaldı.

Aslında ben o zamanlar bastırmışım. Yıllar sonra bunu kendime söyleyebildim. O zamanlar bunun farkında değildim. Ama kimse de yüzüme vurmuyordu. O dönemlerde bana açılan, cinsel kimliğini anlatan o kadar çok çocuk oldu ki. Ama ben açılmamıştım.

Sen kendi cinsel kimliğini bastırırken veya gizlerken, sana açılanlara ne diyordun?

Örgütten gizli “rahat olun” diyordum. Çünkü örgütte yasaktı. Ama yasak olan bir sürü şeyi örgütte de deldim. Devrimci yaşamın birçok yasağı var. Dolayısıyla, bir süre sonra Antakya’da yaşamak benim için zorlaştı. BEKSAV’dan arkadaşlar Antakya’ya turneye gelmişti, onlarla tanışınca İstanbul’a geldim ve BEKSAV oyuncusu oldum. Ama sonra cinsel kimliğim uyanmaya başladı. İstanbul’a gelip özgürleşmek, tek başına olmak müthişti. “Ne zaman açılacaksın, kendin olacaksın” diye soruyordum kendime, çünkü yine gizliydim.

“19 yaşımda her türlü tehlikeyi göz almıştım, bu oyunu oymamak için çok kararlıydım. Beni öldüreceklerse öldürsünler, kim öldürecekse öldürsün diye düşünüyordum.”

BEKSAV’da oyun mu oynamaya başladın, yoksa aynı zamanda bir eğitim mi söz konusuydu?

Kadıköy Osmanağa’da beş katlı bir binaydı BEKSAV. Müzik, sinema, tiyatro atölyeleri oluyordu. Hem kalacak yer veriyordu sana hem de eğitim. Aynı zamanda oyunlar da sahneye koyuyorduk. Sonra ben dedim ki “sen bu değilsin!” Mesela müzik atölyesine giriyordum, odanın kapısını kilitleyip, yakamı indirip arkadaşlarıma “Güz Gülleri”ni söylüyordum, içimdeki lubunya fışkırıyordu. Artık beni hiçbir örgüt zaptedemezdi. “Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” kısmına geçmiştim. (gülüyor)

Bir gün aldım başımı Kadıköy’e çıktım. Oturuyorum bankta, ne olacak ne bitecek düşünüyorum. Sonra atlayıp Beyoğlu’na geldim. Sanıyorum Mephisto’ydu, bir Kaos GL aldım. Baktım Kaos Kültür Merkezi açılmış. Kaos’u da BEKSAV gibi bir yer hayal ediyorum. Burada duramayacağım dedim, o günün gecesinde Ankara’ya bilet aldım. Kaos Kültür Merkezi’nde tiyatro yapacağım! Bu arada, daha önce hiç Ankara’ya gitmemiştim. Kaos ne zaman açılır, nerededir, Ankara neresi, ben neredeyim, kimim… Gece birde bindim otobüse, sabahın köründe oradaydım. Bir parkta oturdum, Kaos’un açılmasını bekliyorum. Çünkü tiyatro yapacağım, kimliğimi açık edeceğim. Kaos’a telefon açtım, yolu tarif ettiler, gittim. Bir baktım ki iki odalı bir yer, neredeyim, ne yapacağım ben dedim! Bir odasında toplantı oluyor, diğeri kütüphane. Orada eski sevgilimi gördüm. “Hayatımda bunlar oldu, örgütten de ayrıldım, artık böyle yaşamak istemiyorum” dedim. “Kaos’ta bir şey yapamazsın” dedi. Atladım geldim İstanbul’a…

O gece BEKSAV’dan da, evlerinden de ayrıldım, çıktım sokağa. Ne gidecek yerim var ne de param! Üniversiteden bir arkadaşım vardı. Onun bir kuzeni varmış, iki odalı bir ev, 15 kiloluk bir kedi, Artvinli bir kadın, iki çocuk olan bir evde iki ay yaşadım. Küçücük, tanımadığım bir ev, para yok pul yok. Sonra orada seslerimi, konuşmalarımı kaydetmeye başladım; örgütle, babayla, sünnetle, üstü kapalı cinsel kimlikle ilgili kayıtlar yapıyordum. O sesleri oyuna dönüştürdüm. Gidip bunları Antakya’da oynayacağım dedim ve ailemin yanına döndüm. Sonra o tek kişilik oyunu hem yönettim hem oynadım. İskenderun, Adana, Antakya’da turne yaptım. Kültür merkezi olmayan yerlerde, düğün salonlarında kendi yaptığım portatif dekorla oynuyordum. Ama Deniz’in Antakya’ya döndüğünü ailesinden önce devlet öğreniyordu. Oyun oynamaya başladığımda arkada yaptığım soyunma odaları filan talan edildi. “Sizinki saçını boyatmış” diye enişteme laf gidiyordu.

İlk toplantılarımızda şöyle şeyler oluyordu: Yirmi kişi toplanıyorsak iki tane kadın vardı ve konuşanlar yine hep erkekler veya kendini erkek olarak tanımlayanlar. Kadınlar yine dinleyen bir konumdaydı. Bu anlamda kadın LGBTİ’leri de özgürleştirdi kuir feminizm.

Yazdığın oyunun adı neydi?

Duvar Dibindeki Gölgeler… İşkenceyi anlattım orada. Devletin dışında kendi kendimize koyduğumuz kuralların içimizde yarattığı çelişkiler, erkeklik… Çok ilginç sahneler de vardı. Çocuğun sünnet sahnesi mesela; sünnet olan çocuk şöyle diyordu: “Halaylarla, zılgıtlarla, düğünlerle karşılaşacak kadar kana bağımlı mı bu insanlar? Ne oluyor burada?” Sünnet olmak istemiyor aslında, ama dayatılan bir erkeklik hali var, sünnet ediyorlar. Çocuğun annesi hamile, birkaç gün sonra kardeşi oluyor, kardeşinin çükünü koparmaya çalışıyor. Çünkü onun kesilen çükünün ona takılmak için kesildiğini düşünüyor. Babasının ona söylediği her şeyi o da kardeşine söylüyor. Sonra oyunda açlık grevi var, yani hayatımdaki bir sürü kesiti barındırıyordu oyun. İşkence var, açık açık isim veriyordum. Örgüt eleştirisi var. “Hikâyeni yeniden yaz, yıldız… Hikâyen, perde aralığı kadar, bakıyorum, kör, ah körler” diyorum mesela, örgüte söylüyorum bunu. Bu anlamda her türlü tehlikeyi de göz almıştım, çünkü tamamıyla her şeyden vazgeçmiştim ve bu oyunu oynamak için çok kararlıydım. Beni öldüreceklerse öldürsünler, kim öldürecekse öldürsün diye düşünüyordum.

Kaç yaşındasın bu esnada?

18-19. Gerçekten de rahat kalmadım oyundan sonra. Örgüt değil, devlet ve polis çok fazla saldırdı. Sonra da tekrar İstanbul’a gelmeye karar verdim. Artık tiyatro yoktu aklımda, sadece cinsel kimliğimi yaşamak için geldim. Bu sefer daha şanslıydım. Çünkü Antakya’dan arkadaşlarım üniversiteden mezun olmuşlardı, İstanbul’da yaşamaya başladılar, ev açtılar. Sokakta kalma tehlikem ortadan kalktığı için ilk iş bu insanlara açıldım.

Arkadaşlar da her zaman kolay kabullenmeyebiliyor.

Aslında sinyalleri hep veriyordum. Bir şeyin varlığını savunmak kendini savunmak oluyor çoğu zaman. Bir hayvan zarar gördüğünde ona yapılan şiddete karşı çıktığında kendi varlığını da savunuyorsun. Her şey iç içe. Kendi cinsel kimliğimi dile getiremedim belki ama, hep bu anlamda hak ve varlık savunuculuğu yaptığım için arkadaşlarımı da hazırlamıştım. Hiçbiri cinsel kimliğimi söylediğimde şaşırmadı. Keşke daha önceden söyleseydin, daha mutlu olabilirdin dediler. Hâlâ görüşüyorum o arkadaşlarımla…

Böylece Lambda İstanbul’la tanışmama geldi sıra. O zaman kendi yerleri yoktu. Pazar günleri Toplumsal Araştırmalar Vakfı’nda toplanıyorlardı. Örgütlenilecekse artık örgütüm LGBTİ+ hareketi olmalıydı. Feminizmle ilgileniyordum. Kaos GL’nin hayatıma kattıklarını hiçbir şeyle kıyaslayamam. Kara Mecmua, Pazartesi ve daha o dönem çıkan birçok dergi hayat hikâyemde önemli bir yer tutuyor. Lambda’yla çalışmaya başlarken gerçekten çok hazırdım. 2003’te yaptığımız ilk Onur Yürüyüşü ve basın açıklamasıyla tamamen açıldım! Gözümü karartmıştım. Çok az kişiydik, insanların korkuları, endişeleri vardı. Açık kimliğimle o basın açıklamasını okuyacağım ve herkes öğrenecek diye düşünmedim. Tehlikenin nereden geleceğini biliyorsun, o tehlikeyle nasıl baş edeceğini de biliyorsun. Geçmişteki örgütlü hayatımın bana kattığı bilgi ve donanımı da inkâr edemem. Eleştirdiğim bir sürü şey olmasına rağmen onlara da bir selam çakabilirim. Çünkü cesaretli olmayı bana aşıladılar… Onur Haftası o esnada Türkiye’de ilk defa yapıldığı için Türkiye’nin gündemi haline geldi. Ailem, sülalem basından, ana haber bültenlerinden öğrendiler! 

Ne yaptılar?

Başta bir cenaze oldu, erkek evladın cenazesi evden kalktı. Buna da çok hazırdım. Her şeye çok genç atılmıştım, bu basın açıklamasını okuduğumda 22-23 yaşındaydım. Fakat hayatta bir sürü şeyi beslemiş, geliştirmiş bir yerden geldiğim için çok erken olgunlaştım. Ailemin baskısına da çok hazırlıklıydım. Nasıl davranmam gerektiğini biliyordum. Mesela alttan almamam gerektiğini. Abim arayıp “babam kalp krizi geçirebilir, ölürse sorumlusu sensin” dediğinde, “babam benim varlığım için kendi yokluğunu tercih edecekse Allah rahmet eylesin” dedim. Annem sürekli ağlıyor, öteki ağlıyor, toplantılar yapılıyor, “adını soyadını değiştireceksin” diyorlar, “al senin olsun” diyorum. Bu arada garsonluk yapıyorum, telefonlar susmuyor, ama servis yapmak, para kazanmak durumundayım. Onlardan para istemeden hayat kurmaya çalışıyorum. Çünkü ekonomik olarak bir şey beklediğin zaman söz söyleme hakları oluyor. O hakları olmasın diye sürünüyorum, ama onlardan hiçbir şey istemiyorum. Ekonomik durumu iyi bir aileden geliyorum. Alttan almadım, ama onları reddetmedim de. Zamanla ilişkilerimiz düzeldi. 

Erkeklerle kadınların tepkileri farklı olabiliyor. Kim bu duruma en çabuk alıştı?

Altı kardeşiz, abim ve iki ablam daha rahat karşıladı. Annem başta çok üzüldü. Sonra babam “sen ne olursan ol, çok sevdiğim birisin, ama buradaki cahil insanlarla mücadele edecek gücüm yok” dedi. Aslında toplum baskısından korkuyorlar. Sen onların çocuğusun ve uzaktasın, varlığın ne kadar onlardan uzak kalırsa onlar iyi. Mesele onları da anlayarak mücadele etmek. Onları mahalle baskısıyla karşı karşıya bırakmamak için 22-23 yaşımda İstanbul’da tek başıma bir hayat kurmuşum, bu hayatı kurmuş bir insan olarak hiçbir baskıdan korkmuyorum, bu tavrım da çok netti.

Basın açıklamasından sonra baskıya da uğradım. İlk açıklamadan sonra tehditler aldım. Öldürülebilirdim, ona da hazırdım. Ama bu yürüyüşün, bu basın açıklamasının artık yapılması gerekiyordu. Elbette ki sadece ben yapmadım, yanımda birçok arkadaşım vardı. Hep birlikte yaptık ama, yüzü görünen ve metni okuyan insan olarak söylüyorum. Buna birinin cesaret etmesi gerekiyordu. İyi ki etmişim. O başlangıçtaki otuz kişinin varlığı Gezi döneminde yüz binleri sokağa döktü. Bu müthiş bir hikâye.

İlk Onur Yürüyüşleri pek kalabalık olmazdı…

İkincisine katılım daha azdı hatta. 2007’den sonra kalabalık olmaya başladı. 2013’te 50 bin kişi katıldı deniyor. 2014 de kalabalıktı, ama Gezi kadar değildi. Sol örgütler de, sivil toplum da LGBTİ+ mücadelesini Gezi’de keşfetti. Solda genel olarak bir kişi örgütün ne kadar işine yarıyorsa o kadar iyidir, kim olduğunun önemi yoktur. Kafa sayısı mantığıyla bakılıyor kimi zaman, ama çok yakınlaştığımız, gerçekten özeleştirisini veren örgütler de oldu. Sadece LGBTİ+ meselesinde değil, Kürt meselesini yok sayan, varlığını reddeden insanların dönüşmesi de Gezi dönemiyle oldu. Bugün hareketi sağlayan şey de aslında feministler ve LGBTİ+ kuir hareket. Yaprak kımıldamıyorken sesini çıkaran, sokakta olan bu iki hareket var.

Hâlâ feminist örgütler kadın cinayetlerinde öldürülen kadınlarla trans cinayetlerinde öldürülen kadınları bir tutmuyor, adlarını yan yana geçirmiyorlar. Gerçek düşmanın kim olduğu çözümlemesini iyi yapmak gerekiyor. O düşman seni de, beni de öldürüyor.

Gezi Parkı’yla nasıl tanışmıştın?

Beyoğlu’na ikinci gelişimde Gezi Parkı’na gittim. Parklar özellikle geyler için önemli buluşma noktalarıdır. Çünkü teknoloji bu kadar yoktu eskiden. Hamamlar, parklar, sinemalar sosyalleşme, tanışma, zaman zaman da çalışma alanlarıdır. İkinci gelişimde bir de gey kulübe gittim. Lambda İstanbul pazar toplantılarında bir arkadaş edindim. Gezi çark yerimizdi. Orada başka türlü bakıyorsun hayata, varlığını görüyorsun orada, kendin gibi karşındaki insanın da oraya gelme amacının ne olduğunu biliyorsun. İkinci gidişim gerçekten keşif gibiydi. Sonuçta ben Beyoğlu’nda seviştim, Beyoğlu’nda âşık oldum, sosyalleştim, gerçek örgütlenmem Beyoğlu’dur.

Beyoğlu’ndaki kadın gece yürüyüşlerinin finali için genellikle bir mekânla anlaşılıyor, oradaki parti merkez olmak üzere kadınlar Beyoğlu’nun hücrelerine yayılıyor. Fakat günümüzün baskı ikliminde bu siyasal neşe de eleştiri konusu olabiliyor…

Artık gerçekten küçük bir kitlede kaldı bu eleştiri. Anahit’in son etkinliklerinden biri gece yürüyüşü sonrası feminist partiydi. O kadınların o partilerde nasıl rahat dans ettiğini, güçlerini nasıl dansa dönüştürdüklerini biliyoruz. Bir de, ne kadar eski bir bakış açısı bu, Emma Goldman kaç sene önce söylemiş “dans edemiyorsam bu benim devrimim değildir” diye. (gülüyor) Cılız sesler bunlar, her şey gibi onlar da değişip dönüşecek. Terf tartışmalarında da, ilk başta sinirleniyordum ama, sonra gülmeye başladım. Otuz yıl önce annem de söylüyordu aynı şeyleri bana. Çok da ciddiye almıyorum artık böyle meseleleri. Gülümsüyorum, “ayıp yahu” diyorum, “bunu da mı söyledin, kendine bu kadar haksızlık etme”… (gülüyor)

2003, Mis Sokak: “İlk Onur Yürüyüşü ve basın açıklamasıyla tamamen açıldım. Gözümü karartmıştım. Açık kimliğimle o basın açıklamasını okuyacağım ve herkes öğrenecek diye düşünmedim.”

İlk örgütlenmelerden bu yana geçen yıllar içinde LGBTİ+ mücadelenin fikri ve pratik gelişimine tanıksın. Bu politik değişimin gündelik hayata, gece hayatına yansıyışını nasıl tarif edersin?

Aslında her şey bir mücadeleden geçiyor. Mücadelenin ilk yıllarında transların kabul görme sürecini idrak etmeye çalıştık. Bir örnek vereyim, yurtdışından trans biri gelecek ve bizimle toplantı yapacak. Bir adam girdi içeri, oturdu. Biz trans bir kadın gelecek sanıyoruz, meğer trans olan o erkekmiş ve biz trans erkek hiç görmemişiz, bilmiyoruz. Ayağındaki kıllara bakıyoruz, kılları da var diyoruz filan. Bunun üzerine bir atölye yaptık. Sonra başka bir karşılaşma yaşadık, onu masaya yatırdık. Lubunya bir arkadaşımız Lambda’ya Banu Alkan fotoğrafı astı, ona karşı çıkanlar oldu, “onun ne işi var burada” dendi, bu sefer onun atölyelerini yaptık. O zamanlar ifşa falan yoktu. Evlerde toplanıp bunları sürekli tartışıyorduk. LGBTİ+ ve kuir hareket olarak kitaplarımız da yoktu. Bilen arkadaşlar yabancı dillerden makaleler çevirip bize anlatıyordu. Öyle öyle gelişti bu, ama kuir bakış açısı çok önemli artık. O dönemler bir kimlik bir başka kimliği çok rahat yok edip üzerinde baskı kurabiliyordu. Kuir bakış açısı bunu da özgürleştiren bir noktaya getirdi. Her türlü yönelimi, varlığı kabul eden ve bunu politize edip açıklayan bir boyut kazandırdı. İlk toplantılarımızda mesela şöyle şeyler oluyordu: Yirmi kişi toplanıyorsak iki kadın var ve konuşanlar yine hep erkekler. Veya, beyanlarını bilmiyorum ama, yine kendini erkek olarak tanımlayanlar. Kadınlar yine dinleyen konumundaydı. Bu anlamda kadın LGBTİ’leri de özgürleştirdi kuir feminizm. İnsanların kendi içsel yolculuğunu kolaylaştıran bir mesele bu aynı zamanda. Kendini bir yere oturtmama, bir alana hapsetmeme özgürlüğünü de beraberinde getirdi. Kuir olmak gerçekten ezberlenmiş, dayatılmış her şeyin tekerine çomak sokmaktır. Zaten “çıkıntı” diyorum kuir olmaya, gerçekten çıkıntı, politik olmak. Gece hayatına da etkisi büyük oldu: Ezberlenmiş, dayatılan kodlar sarsıldı, işte gey mi, kaslıdır, bilmem nedir, veya çok feminendir, çok beyazdır, böyle stereotipler aşıldı…

Şunu da söyleyeyim, bir yerden sonra alınmadığım, kapı dışarı edildiğim mekânların ya çalışanı ya işletmecisi oldum. Sevgilimle öpüştüğüm için atıldığım yerlerden iş teklifleri geldi. O teklifleri kabul etmedim. Gece hayatında mücadele eden kuir, LGBTİ+ arkadaşlarımın katkısı var bunda. Çünkü artık gece hayatında varlıklarımızı korumaya ve varlıklarımızın işgal edildiği yerde tartışmaya, bu güce sahip olmaya, sesimizi duyurmaya başladık. Drag queen arkadaşlar çalışmadıkları gecelerde arzu ettikleri şekilde dışarı çıkıp eğleniyor. Bunların hepsine, bu varoluş ve mücadeleye tabii ki kuir bakış açısının çok büyük katkısı var. Trans feminizm de her geçen gün güçleniyor, politize oluyor, dayanışma ve bir aradalık artıyor, ses daha çok çıkıyor. Bizi gerçekten bir yere götürecek, alanımızı genişletecek bir duruma yol açıyor bu. 8 Mart’larda yürüyüşlerden atılıyorduk. Çocukluktan bu yana gelen varlığımız inkâr ediliyordu. Hâlâ feminist örgütler kadın cinayetlerinde öldürülen kadınlarla trans cinayetlerinde öldürülen kadınları bir tutmuyor, adlarını yan yana geçirmiyorlar. Bu bile çok acı bir durum. Gerçek düşmanın kim olduğu çözümlemesini iyi yapmak gerekiyor. O düşman seni de, beni de öldürüyor. Senin de, benim de varlığımıza, yaşamamıza izin vermiyor…

 

^