HAMID DABASHI’NİN “İRAN –KETLENMİŞ HALK”I ÜZERİNE

Ayşe Çavdar
22 Eylül 2022
Fotoğraf: Saner Şen
SATIRBAŞLARI

Üniversiteye, bilime özgürlük her durumda bilginin önündeki engellerin kaldırılması ve düşüncenin serbest dolaşımı anlamına gelmeyebilir. Bunun en tipik delillerinden birinin ABD’deki Ortadoğu çalışmaları seksiyonları olduğu da rahatlıkla söylenebilir. Türkiye’nin “modernleşme” tarihini binbir övgüyle kaleme aldığı için özellikle Türkiye’nin Kemalist ve modernleştirici elitlerince pek bir sevilen Bernard Lewis’in temel yönlendiricilerinden olduğu bu enstitülerin yüksek lisans ve doktora programlarının, kendi dillerini ABD’nin stratejik çıkarlarına tercüme etmek üzere eğitilen “native informant”lar yetiştirdiği artık daha yüksek sesle söylenebiliyor. Çünkü, oğul Bush’un başlatıp bir türlü bitiremediği Irak Savaşı’nın (ve benzerlerinin) yarattığı dehşet, sosyal bilimlere ve yöntemlerine olan güveni iyiden iyiye yıkmış durumda. Artık biliyoruz ki, Irak’ta kitle imha silahları olmadığı gibi, Taliban ve El Kaide de İslâm dünyasının kendi toplumsal, kültürel ve tarihsel koşullarında ürettiği terör örgütleri değil, bizatihi ABD dış politikasının araçları olarak ortaya konulmuş savaş makineleri.

Dabashi, İran’daki mevcut yönetimin İran halkının ürettiği bir sonuç olmadığını, aksine, bir devrimden beklentilerin mollalarca heba edilmiş olmasından duyulan ihanete uğramışlık duygusunu anlatıyor.

Hamid Dabashi, yukarıdaki iddiaları en yüksek sesle dillendiren akademisyenlerin başında geliyor. Columbia Enstitüsü profesörlerinden olan Dabashi, kendi ülkesini, İran’ı anlatıyor bu tarih çalışmasında. “İran’ı bir de buradan okuyun” diyerek, uluslararası siyaset sahnesinde homojen ve tarih dışı bir varlıkmış gibi algılanan İran devletinin değil, İran halkının geçmişini ön plana çıkartıyor. İran halkını 19. yüzyılda doruğa ulaştıktan sonra şekil değiştiren Avrupa emperyalizminin yanısıra, kendi modern ulus-devletinin sömürgeleştirme biçimlerine de durmaksızın direndiği için tebrik ediyor. İran’daki mevcut yönetimin İran halkının ürettiği bir sonuç olmadığını, aksine, bir devrimden beklentilerin mollalarca heba edilmiş olmasından duyulan ihanete uğramışlık duygusunu anlatıyor. Bu noktada, İran entelektüellerinin olduğu kadar solcularının da nerede hata yaptıklarına bir bakmaları gerektiğini söyleyerek özeleştiride bulunuyor. Ama asıl topun ağzına koydukları, söz konusu Ortadoğucularla onlara malzeme sağlayan İranlı akademisyen ve yazarlar. Dabashi’nin örneğin Daryush Shayegan, Azer Nefisi gibi Batı’da kabul gördükçe eleştiri oklarını yalnızca İran yönetimine değil, içinde hiçbir farklılık barındırmıyormuş gibi sundukları İran kültürüne de yönelten “ünlü” akademisyen ve müeddiblerine çatıyor. Söyledikleri, Türkiye’de Orhan Pamuk, Elif Şafak gibi Batı’da kabul gördükçe ve kitapları çevrildikçe yazdıklarının hakikatle ilişkisine kimi çevrelerin şüpheyle baktığı bizim “ünlü”lere söylenenlere benziyor. Bu gibiler için “yerel hayhaycılar ve mülteci muhbirler” derken, onların usta ve hamileri için de şu cümleyi sarfediyor: “Son zamanlarda, İran gibi ülkelerin sömürgeci yağmalanışına destek veren Bernard Lewis gibi bunak ideologlar ortaya çıkıp İran gibi ülkelerin kendi haline bırakıldığı takdirde kavimlere ve etnik unsurlara ayrışarak yıkılacaklarını söylemeye bayılıyorlar.”

Oysa Dabashi’ye göre, İran gibi ülkeler, sözgelimi ABD’nin hiçbir zaman sahip olmadığı bir beşeri tecrübeye sahipler, dahası, kendiliğinden bir kozmopolitizmle donatılmış durumdalar. Bu noktada anlattığı bir anekdot ise (Dabashi anekdotlara bayılıyor) ulus-devlet denilen bayat nanenin Ortadoğu’nun tadını ne denli kaçırdığını pek güzel ifadelendiriyor: “Tanınmış bir İranlı antropolog ve yakın dostum olan Şehla Hayeri bir keresinde bana İran’ın ücra bir köyünde alan araştırması yürütürken, köylülerden birine, İran’a bir dahaki gelişinde onlara oradan bir şeyler getireceğini söylediğinde, köylünün kendisine, ‘İran neresi? O köyü bilmiyorum. Buraya yakın mı?’ diye sorduğunu anlatmıştı.”

Dabashi bir adım daha ileri gidip (tüm diğerleri gibi) fiktif bir varlık olan İran ulusunun kendisini oluşturan halka karşı ürettiği bir zenofobinin varlığından söz ediyor: “Yahudi-karşıtı, Arap-karşıtı, Türk-karşıtı ve siyah-karşıtı ırkçılığın muhtelif emareleri, günümüz İran kültürünün talihsiz yönleri olmakla birlikte, Avrupalı Şarkiyatçıların Rıza Şah kuşağına öğrettiği ırkçı ve hayali bir Pers soyu fikrine dayanır –Avrupalı Şarkiyatçılar İranlıların ‘Ari ırk’ denen uydurma ırktan olduğunu iddia etmiştir. Rıza Şah kuşağı bu saçmalığa büsbütün inanmış ve köken olarak Avrupalı olduğumuza, ama talihsiz bir coğrafi rastlantı sonucu Araplarla Samilerin arasına düştüğümüze kanaat getirmiştir.”

Dabashi, İran’ın dinle olan ilişkisi hakkında da pek kimsenin aklına gelmeyen şeyler söylüyor. İranlıları dinle kurdukları ilişki babında Yahudilerle karşılaştıran Dabashi’ye göre, bu coğrafya üzerinde yaşayanları dramatik bir biçimde yanlış anlıyoruz: “Yahudiler kutsal kitap odaklı bir halktır. İranlılarsa bilâkis topraklarına tutunmuş ve kutsal kitap değiştirip durmuştur. Zerdüştlük, Manicilik, Zurvanizm, Mitraizm, Mazdekçilik, İslâm ve onu desteklemek veya devirmek için ortaya çıkan sayısız devrimci mezhep ile muhalif ekollerin hepsi, son zamanlardaysa bilhassa Şiilik, sürekli olarak İranlılara yaşamını düzenleyen farklı kitaplar sunmuştur.”

Hamid Dabashi

Dabashi’nin İran tarihine yaklaşımının bir diğer heyecan verici yanı, İran’da kazanıyor gibi görünenlerin değil, sonunda yenilseler de onlara başkaldıranların öykülerini yazması. Böyle anlatıldığı zaman başkaldıranlar “ezilenler”e dönüşmeden de tarihin öznesi haline gelebiliyorlar. Dabashi, bir adım daha öteye gidip başkaldıranları da mutlak iyiler ya da kötüler olarak hikâyelendirmek yerine kendi dönüşüm süreçleri içerisinde anlamaya çalışıyor. Bu şekilde yalnızca emperyalizme, sömürgeciliğe, içinden bizzat çıkarttığı diktatörlere değil, kendi hatalarına da direnmeyi bilen dinamik, elbette tarihi olan bir halktan bahsediyor. O halkı “ulus” gibi kategorik bir sıfatla nitelendirmektense, İran’ın bir devlet olarak üzerine kurulduğu coğrafyanın asıl sahibi olarak konumlandırarak tarih yazmanın çok da zor olmayan, modern ulus-devlet historiografisinin hallaç pamuğu gibi atıldığı bir yeni historiografi öneriyor.

Dabashi’nin önerdiği historiografi, İran Devrimi’ni de ulusal nitelikte bir kronolojinin nirengi noktalarından biri olmaktan çıkartıp sınıfsal bir mücadelenin çeşitli nedenlerle “yoldan çıkmış” olabilecek aşamalarından biri olarak algılamayı kolaylaştırıyor. Örneğin, devrim öncesi toplumsal etkileşimin nerelerde, kimler arasında ve nasıl gerçekleştiğini anlatırken şu resmi çiziyor Dabashi: “Seküler burjuvaziyle dindar halk tabanı arasındaki güç çatışması nerelerde yoğunlaşıyordu? Büyük bir konser salonu (Talar Rudaki), en önemlilerinden biri Tahran Şehir Tiyatrosu olan gösteri sanatları merkezleri, sinemalar, tiyatrolar, en ilericilerinden biri Tahran’daki Kargâh-ı Nümayiş olan deneysel tiyatro grupları, kütüphaneler, kitabevleri, (Tahran’daki Beethoven adlı mağaza gibi) plak dükkânları, spor kompleksleri, kafeteryalar, restoranlar, Paris, Londra, Roma ve New York’a düzenlenen turlar ve Hazar Denizi’ndeki sayfiyeler, seküler burjuvazinin başlıca sosyalleşme alanlarıydı. Öte taraftan, dindar aktivistlerin ve onların halk tabanından destekçilerinin en sık bir araya geldiği yerler ise, camiler, Hüseyniye’ler, din okulları, dini bayramlar, imam ve evliyaların türbeleri, mezarlıklar ve Mekke, Medine ve Irak’taki Necef, Kerbela ve Kazemyan gibi kutsal yerlere düzenlenen hac turlarıydı.”

Dabashi’nin İran tarihine yaklaşımının bir diğer heyecan verici yanı, İran’da kazanıyor gibi görünenlerin değil, sonunda yenilseler de onlara başkaldıranların öykülerini yazması. Böyle anlatıldığı zaman başkaldıranlar “ezilenler”e dönüşmeden de tarihin öznesi haline gelebiliyorlar.

İran devrimini bazen şematik kalıplarla düşünüyoruz, ama Dabashi’nin aktardığı anekdotlar, kendi hayat hikâyesinden parçalar, özellikle kültürel ve toplumsal yaşama, gündelik hayata ilişkin notlarla ete kemiğe bürünüyor. Daha da önemlisi, Türkiye’de çok da zengin olmayan İran edebiyatı ve İran’a ilişkin akademik yazına ilişkin öneriler de sunuyor. Dabashi’yi okurken insan zaman zaman kendini, tam da İran’ı anlamaya çalışırken çeviri ve entelektüel promosyon tuzaklarına düşmüş hissediyor. Dabashi, İran’ı, ülkesini, kendi kişisel kariyerinin üretim nesnesi olarak görmek yerine, onu gerçekten dert edinmiş İranlılardan öğrenmek isteyenler için önemli alternatifler sunuyor. Örneğin Azer Nefisi’nin “Batıcıl” feminizmi yerine, İranlı kadınların yalnız mevcut rejime değil, her türden hak ihlâline karşı çıkmaları gerektiğini savunan ve bu yüzden de Batı’daki feminist hemşehrileri tarafından ciddiye alınmayan Golbarg Bashi’ye bakmayı öneriyor. Ya da Türkiye’de de çok sevilen, ancak filmlerindeki fazlasıyla antropolojik bakış açılarının içinden İran taşrasına yönelik Şah döneminde gelişmiş küçümseme ve kibri okuduğu Abbas Kiarostami ve Muhsin Makhmalbaf yerine, Cafer Panahi ve Behman Kubadi’yi tercih ediyor.

Dabashi, sonsözünde ise İran tarihinin son 200 yılına bizi neden götürdüğünü söylüyor: “İran’ın sömürgeci modernlikle karşılaşma hikâyesini anlatırken, kayıtsız bir kitleye bilgi veren yararsız bir görgü tanığı olmaya değil (çünkü anlattığım bu hikâye hepimizi içine almaktadır), bu kozmopolitizmin ne anlama geldiğine, kökenleri ile eğilimlerinin ne olduğuna ve nasıl yeniden canlandırılıp muhafaza edilebileceğine dair anlayışını paylaşan biri olmaya çalıştım. Zira benim nazarımda hepimizin geleceği için tek umut kaynağı budur.”

Dabashi’nin “keşke herkeste olsa” diyeceğimiz, okurunu, dinlerini içine almaya azimli heyecanı, tarihe ve sosyal bilime meşruiyeti çoğunlukla dağıttığı burslardan menkul kürsülerden bakanların şüpheye düşeceği nitelikler taşıyor. Ama kendinden şüpheye düşmeyenin şüphesi kimin umurunda?

Express, sayı 87, Eylül 2008

^