YARGI KISKACINDAKİ İKİZKÖY DİRENİŞİ

Söyleşi: Anıl Olcan
3 Haziran 2026
SATIRBAŞLARI

42 günlük tutsaklığın ardından tekrar İkizköy’e, ormanınıza, ağacınıza kavuşunca neler hissettiniz?

Esra Işık: Hapisten çıkıp köyüme döndüğümde birbirine küs insanların bile beni karşılamak için bir araya geldiğini gördüm, dargınlar bile beraber ağlıyordu. Kadınların elinde bahçelerinden topladıkları çiçekler vardı. Beni o çiçeklerle sarıp sarmaladılar. Hem beni hem de mücadeleyi bağırlarına bastıklarını hissettim. İnsanların aklında “Esra hepimizin toprağını savundu” fikri berraklaşmıştı. Hapisteyken görüşe gelen ailem “Köyde aklına gelmeyecek insanlar seni soruyor” demişti. Sahiden de öyleymiş. Hem köyümüzde hem de komşu köylerde mücadelemizi destekleyemeyenler de vardı. Mesela oğlu santralde veya madende çalışanlar baskılardan dolayı mücadelemize pek de yakın duramıyordu. Ama tutukluluğum bunu biraz değiştirdi. Herkese temas eden tertemiz bir mücadele yürüttüğümüzü o zaman daha çok hissettim. Benim için çok farklı bir histi.

Nasıl tarif edersiniz o hissi?

Çıktıktan birkaç gün sonra Milas’a gittim. Milas’ta birçok yerde “Milas’ın onurlu evladı serbest bırakılsın” afişlerini gördüm.O afişlerin yanında yürümek, insanların yolda bana candan yürekten sarılması çok başka bir duygu.Pazar yerinde yanıma gelip hiçbir şey söylemeden sarılanlar oluyordu. “Sen içerideyken yüreğimiz seninle attı” diyorlardı. Pazarcılar erik, kiraz, çilek, kayısı ikram ediyordu. Çok sevdiğim bir pastane vardır Milas’ta, Milas’ın en güzel dondurması oradadır. Gittiğimde ” çıktıktan sonraki ilk dondurman, ikramımız olsun” dediler. (gülüyor)

Esas niyet haklı isyanı dört duvar arasına sıkıştırarak insanların gözünü korkutup gelebilecek tepkilerin önünü kesmekti. Ama bir günde kırılabilecek bir mücadele değil bizimki. İkizköy’de kırk senedir mülksüzleştirme, insanları zorla göç ettirme, aileleri dağıtma, topraksızlaştırma, işçileştirme ve müthiş bir yoksullaştırma var.

Milas’taki bu ilgi ve sevgi neden bu kadar şaşırttı?

Milas’ta Akbelen mücadelesine destek aramak için epey çabalamıştık. İnsanların kendi dertlerine gömülmüş bir hali vardı. Milas otellerde, madende, santralde ve balık işletmelerinde çalışanların yaşadığı bir işçi ilçesi. Bodrum pahalı olduğu için emekçiler genelde Milas’ta yaşıyor. Emek yoğun, o yüzden de dert yoğun bir yer Milas. İnsanların yükü ağır, dertleri kendilerine yetiyor. O yüzden bizim derdimizle dertlenmeleri konusunda pek başarılı olamamıştık. Ama yoldan geçen bir çiftçi de rastgele bir işçi de beni durdurup, “Sen bizim yavrumuzsun, iyi misin?” diye soruyordu. Ayrıca, YK Enerji “köylüler topraklarını satıyor” diye karşı propaganda yapıyor. Bir-iki kişinin şirketle anlaşmasını göstererek tüm köylülerin şirketle anlaşmaya yatkın olduğu safsatasını yayıyorlardı. Milas’ta gördüğüm ilgi şirketin yaratmaya çalıştığı algının boşa düştüğünün kanıtı gibiydi.

Haksız bir şekilde tutuklanmanızın İkizköy’deki mücadeleyi büyüttüğü söylenebilir mi?

Köyde büyümüş, inek bakan, tarımla uğraşan biriyim. Doğal olarak insanlar beni kendilerinden görüyorlar. “Emeğini savunmaya çalışan bir insanın başına bunlar geliyorsa hiçbirimiz güvende değiliz” diye düşünmüş olabilir. “Sen toprağını savundun, kötü bir şey yapmadın” diyorlar. 26 yaşındayım, bu kadar sarılıp sarmalanmamda genç olmamın da etkisi olabilir. Beni kendi evlatları gibi gördüklerini düşünüyorum. Bana bakıp kendi evlatlarının geleceğini görüyorlar. Böyle giderse kendi çocuklarının Muğla’da bir geleceği olmadığını anladılar.

Özgürlüğünüze kavuşmanız üzerine İkizköy’de bir kutlama da düzenlendi, değil mi?

Senelerdir yargı eliyle organize edilen hukuksuzluklarla uğraşıyoruz. Şirketler neyi uygun, neyi kârlı görüyorsa “kamu yararı” kılıfını geçiriyorlar. Meclis’in kapıları şirketlere sonuna kadar açılırken köylülerin suratına kapanıyor. Meclis’te hakir ve küçük görüldük. Resmen böcek muamelesi gördük. Hakir görülmek hüsran ve öfke yarattı.

Hapisteyken bir daha İkizköy’e dönemeyeceğiniz düşüncesi mi geçiyordu aklınızdan?

Tabii.Beni hapse atmalarının en büyük amacı köylüyü sindirerek evimizi, ağacımızı, buradaki yaşamı tamamen yıkmaktı. Hapiste elim kolum bağlıyken evim yıkılır da bir şey yapamazsam diye düşünmek içimi fena ediyordu. Bir yandan da “Dışarıda mücadele sürüyor, ben olmasam da bedenini siper edecek nice insanımız var” diye kendime telkin ediyordum. Toprağa basınca o gönül ferahlığını yaşadım. “Tamam, kaldığımız yerden devam” dedim.

Köydeki kutlamada anneniz Nejla Işık ve diğer kadınlarla yalınayak zeybek oynamanız dönüştürücü görüntülerdi…

Mücadele sırasında bazı kodlar da kırılıp gidiyor. O dans da kod kırıcılığın en tatlı, en güzel tezahürlerinden biri oldu. (gülüyor) Sonuçta, efelik dik durmak, savunmak demek. Bunlar toplumda erkeğe atfedilen şeyler. Ama mücadeleye baktığınızda, en önde, her şeyi göze alan kadınlar var. Demek ki efelik erkeklere has değil. Efelik haksızlığa karşı başkaldırıdır. Akbelen’de yıllardır isyandayız. Cezaevindeyken Yaşar Kemal’in Çakırcalı Efe kitabını gönderdiler. Dışarıda bana efe gözüyle bakıyorlarmış meğer. Kitaba başladım, ama bitiremeden tahliye haberi geldi.

Tahliyesinin ertesi günü soluğu İkizköy’de alan Esra Işık annesi Nejla Işık’la zeybek oynarken

Tutuklanmanızın öncesine dönsek, apar topar gözaltına alınmanıza kadar neler oldu?

10 Ocak 2026’da Cumhurbaşkanı imzasıyla, “kamu yararı” gerekçesiyle yedi köyü kapsayan, 679 parseli içeren bir acele kamulaştırma kararı geçirildi. Kararın arka planında YK Enerji’nin yıllardır adım adım uyguladığı Akbelen ve çevresindeki kömür madeni sahasını genişletme, zeytinlikler ve köylü yerleşimleri üzerinde kalan alanları da yıkım ve kâr alanına çevirme hedefi vardı. Enerji ve maden şirketlerinin önünü sınırsızca açan yeni bir yasa çıkarılması, ardından şirketin faaliyet alanını büyütecek hukuki zeminin hazırlanması ve sonunda acele kamulaştırmayla köylünün toprağına zorla el konması aynı zincirin parçalarıydı. Burada “kamu yararı” denen, şirketin ihtiyaçlarının devlet kararı haline getirilmesinden ibaretti.

Zaten YK Enerji acele kamulaştırma kararı çıkartacağına dair haberleri etrafa salarak “İpler bizim elimizde” algısı yaratmak istiyordu. 2024’teki yerel seçim döneminde de acele kamulaştırma gündeme gelmiş, ama mücadelemiz sayesinde ve seçim hesaplarıyla geri çekilmişti. 2026’da mesele daha büyüyerek gündeme geldi. Acele kamulaştırmadan önce YK Enerji istediği maden yasasını çıkarttırdı. Acele kamulaştırma kararı üzerine hemen davalarla uğraştık, 200 parsele yakın dava açtık. Bunlar köylüler için çok külfetli davalar olmasına rağmen çok iyi bir sayıya ulaşıldı. Daha sonra, keşiflerin başlayacağı söylendi. O ara Mustafa Varank sessiz sedasız köyümüze geldi. Maden yasası sürecinde köyümüzden Meclis’e giden ve Mustafa Varank’a “Biz insan değil miyiz, niye bizi dinlemiyorsunuz?” diye göğüs germiş Ayşe ablamız var. O zaman kameraların önünde Varank’ın ağzından “Söz veriyorum, yanınıza gelip sizi dinleyeceğim” diye bir söz çıkmıştı. Acele kamulaştırma kararı üzerine “sizi dinliyoruz” imajını pekiştirmek için, sadece Ayşe ablanın ailesine haber verip, “Nasılsa kimse anlamaz” diye şirket yetkilileriyle birlikte Akbelen’e ziyarete geliyorlar. Tabii boy boy fotoğraflar çekiliyor, bir de üstüne çayını kahvesini içiyorlar. Ne tesadüftür ki, bu ziyaretten iki gün sonra keşifler başladı. Keşifleri tam da başlayacağı gün öğrendik. Niyetimiz mahkeme heyetiyle görüşüp derdimizi anlatmaktı. Sivil bir araçla özel mülklerde işlem yapıldığını öğrenince şirket heyeti olduğunu düşünerek tepki gösterdik. İşte ben tam orada isyan ettim. “Biz neyiz? Bir hiç miyiz?” diye bağırıyordum. Jandarma “Başın belaya girecek, gözaltına alınacaksın. Sen kimsin ya?” diyordu. “Bu toprakların çocuğuyum. Nejla muhtarın kızıyım. Burası şirketin çiftliği mi?” diye bağırıyordum. Çünkü karşımızda şirketin olduğunu düşünüyorduk. Bunca yıldır mücadele veren bir insan olarak içten bir isyandı bu. “Öne çıkanlardan birini alalım, herkese gözdağı olsun” diye düşünmüş olsalar gerek. O isyanın arkasından büyük bir toplumsal öfkenin doğacağı endişesiyle gece yarısı evimden gözaltına aldılar.

Orman kesilirken duyduğum acıyı tarif edemem. Yüreğimde sönmeyen yangınla yaşadım aylarca. İnsan bir şekilde üstesinden geliyor, ama eskisi gibi de değiliz. Daha öfkeli, isyankârız. Mücadelenin boyut atlamasında yaşadığımız baskının katmerlenmesinin de payı var. Orman kesilirken ağaçlara sarılmak için koştuğumuzda bedenimizi hissetmiyor gibiydik, öyle canhıraş koştuk.

Bugüne kadar gözaltına alınmaları yaşadık, ama hiç tutuklama olmamıştı. Ne benim ne de ailemin aklının ucuna dahi gelmeyen bir şeydi. 30 Mart’ta gece yarısı, 12’ye 10 kala geldiler. O gün mahkeme heyeti gelirse diye akşama kadar hiçbir şey yemeden yolda beklemiştik. Bir yandan güneş yakıyor, bir bakıyorsun kara bulutlar geliyor, yağmur yağıyor. Yine de bölgeyi terk etmiyorduk. Yorucu bir gündü ve eve gelir gelmez uyudum. Geceyarısı annem kapımı çaldı. “Bugün olay yerinde şirket değil, mahkeme heyeti varmış. Senden şikâyetçi olmuşlar, gözaltı için geldiler” dedi. Bunu duyunca gülümsedim, büyük bir kumpasın içinde olduğumuzu anladım. Jandarmanın kötü muamelesi olmadı. Aksine cezaevinde jandarmasından doktoruna kadar saygıyla karşılaştım. Bazıları doğrudan, bazıları da tavırlarıyla yaşanan haksızlık nedeniyle benden özür dilemeye çalıştı. Çok garip anlardı.

Esas niyet haklı isyanı dört duvar arasına sıkıştırarak insanların gözünü korkutup gelebilecek tepkilerin önünü kesmekti. Ama bizim mücadelemiz bir günde kırılabilecek bir mücadele değil. İkizköy’de kırk senedir mülksüzleştirme, insanları zorla göç ettirme, aileleri dağıtma, topraksızlaştırma, işçileştirme ve müthiş bir yoksullaştırma var. Sadece İkizköy’de değil, ülkenin her yerinde binlerce insanın toprağı, doğası talan ediliyor. Hapiste televizyondan Ordu Perşembe Yaylası’nda, Amasya Gümüşhacıköy’de, Varto’da yaşanan benzer mücadeleleri izledim. Oralardan dayanışma mektupları aldım. Beni tutuklayarak Türkiye’nin dört bir tarafında toprağını şirketlere karşı savunan binlerce köylüye gözdağı vermek, korku atmosferi yaratmak istediler, ama çok daha büyük bir öfkeye sebep oldular. Bu haklı öfke isyanın başka yerlere sıçramasına ve birleşmemize vesile oldu.

30 Mart gecesi gözaltına alınan Esra Işık jandarma aracında

“Görevi yaptırmamak için direnme” suçlamasıyla tutuklanmanız kamu yararı söylemiyle ve devlet-şirket ortaklığının şikâyetiyle oldu, bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Senelerdir yargı eliyle organize edilen hukuksuzluklarla uğraşıyoruz. Ormanı korumak için nöbet tutan annem hakkında “ormanı işgal ve ormandan faydalanma” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı. 60 yaşını aşmış Ebide teyzemiz kendi tarlasında jandarma tarafından yerlerde sürüklendi, kolları mosmor oldu. Ardından “kamu görevlisine mukavemet”ten yargılanıp ceza aldı. Kim yaptı bunu? Yargı değil mi? Çamlıhemşin’de Yeşil Yol projesine karşı direnen Havva Ana “Devlet nedir?” diye sorup “halk var, halk!” diye haykırıyor ya… Kamu kim? Kamu biziz. Kamu yararı bu toprakların gelecek nesillere tertemiz bırakılmasıdır, köylerin, tarihin geri dönüşü olmayacak şekilde yok edilmemesi, memleketin insanının ölüsüne ve dirisine saygı duyulmasıdır. Bizim tarlalarımızda atalarımızın mezarları var. Ama şirket etrafı dikenli tellerle çeviriyor. Bir ara bayramlarda yakınlarımızın mezarına çiçek bile koyamıyorduk. Direnişimiz sayesinde telleri açtırdık. Devletin kamu yararı anlayışı şirketlerin kârını korumaya odaklı. Şirketler neyi uygun, neyi kârlı görüyorsa “kamu yararı” kılıfını geçiriyorlar. Köylünün emeğine, memleketin ağacına, toprağına çöküyorlar. Meclis’in kapıları şirketlere sonuna kadar açılırken köylülere kapalı. Şirket elinde raporlarla Meclis’e gidip “Şunu da isteriz, bunu da isteriz” diyor ve istediğini alıyor, özel kanunlar sipariş veriliyor. Temmuz 2025’te yasalaşan maden yasasında YK Enerji’nin istediği ruhsat sahalarının koordinatları bile yasada verilerek, şirkete özel yasa düzenlendi. Ama o kapılar bizim suratımıza kapanıyor. 7554 sayılı maden yasasının yasalaşma sürecinde özellikle AKP milletvekilinden randevu alıp görüşmek istedik, çünkü yasayı sunanlar onlardı. Vekil bizi kabul edeceğini söyledi. “Kimlik numaralarınızı gönderin, meclise girişinizi yaptıracağım” dedi. Meclis’in kapısına geldiğimizdeyse bizi içeri alamayacaklarını söylediler. Böyle kandırıldık, hakir ve küçük görüldük. Resmen böcek muamelesi görüyorsun.

Kendi yağımızla kavrulan, şirketmiş devletmiş meselelerini uzaktan takip eden insanlardık. Doğrudan saldırıya uğrayınca devlet nedir, şirket nedir, kamu yararı nedir, hukuk nedir, kültür nedir, hafıza nedir, bütün bunları daha iyi anlıyor insan. Bunları yerlerde sürüklenerek, dövülerek öğrendik. Bazı bilgiler insanın bedenine, ruhuna yazılıyor.

Bu muamele diğer köylüleri nasıl etkiledi?

Hakir görülmek öfke doğuruyor. Köylüler “Çok çektik, ama burası yine de bizim” umuduyla gidiyor Meclis’e. Ama kapılar yüzümüze çarpılınca ciddi bir hüsran ve öfke yaşandı. Maden yasası tartışılırken koltukların boş olduğunu gördük. Köylüler vekillerin oylama ânında koltuklarına oturduğunu görünce öfkelendi. Meclis’ten çıkarken yaşlı bir teyzemiz “Siz anca yiyip yiyip şişin” demişti. Ankara dönüşü “Meclis bizim için bitmiştir. Meclis meğer şirketinmiş” diyorlardı. Meclis’in derdimize deva olmayacağını görünce yanındaki parkta konaklamaya başlamıştık. Bu önemli bir kırılma ânıydı.

Tutuklu kaldığınız süre nasıl geçti, ortam nasıldı?

Koğuşun kapısından girince “Herkese selam. Geçmiş olsun” dedim. Herkes birbirine bakıyordu. Hiç kimse bir cevap veremedi. Sonra biri “Kardeşim hoş geldin. Neden buradasın?” diye sordu. “Toprağımı savunduğum için birilerinin canını sıktım” dedim. Şaşırdılar. “Sen o kız mısın?” diyenler oldu. Sağ olsunlar, beni çok sahiplendiler. Sabah koğuşa gelen gazetelerdeki haberlere bakıp “Esra bak bugün de senin için böyle yazmışlar” diyorlardı. Fotoğrafları gösterip “Bu teyze annen mi?” diye soruyorlardı. (gülüyor)

Cankurtaran Yaşam Savunması, Esra Işık’ın 31 Mart’ta tutuklanmasının ardından bir protesto yürüyüşü düzenledi. Hopa, 7 Nisan 2026

Koğuştaki şartlar nasıldı?

Düğerek Kapalı Cezaevi’nde bir hafta kaldım. Koşullar çok kötüydü. Koğuş 14 kişilikti, ama 25 kişi kalıyorduk. Yemek yetmiyordu, aç kalıyordu herkes. İçeri girerken elinize sadece bir yatak süngeri ve çarşaf veriyorlar. Süngeri serip yer yatağında yatıyorsunuz. Yerde yatmak değil ama, kalabalık çok zordu. Ranzaların arasındaki bir insanın zar zor sığabileceği yerler bile doluydu. Bir hafta tuvaletin önünde yattım, yattığım yer ıslaktı. İnsanlar tuvalete üzerimden atlayıp gidiyordu. Çöpün yanında, kokuya ve sineklere katlanarak uyumaya çalışan mahpuslar vardı. Günün neredeyse yirmi saati öksüren bir arkadaşımız vardı. Dilekçe üstüne dilekçe yazmasına rağmen revire çıkartılıp ilaç verilmedi.

Köylüler başlarda “Yeter ki herkes desteğe gelsin, kimseyi kırmayalım, gerekirse biz kırılalım” diye düşünüyordu. Ama bunun zararını da gördük. Kimseyi kırmayalım derken meğer biz paramparça olmuşuz. Mücadeleyi büyüten şey yalnızca sayı değil. Bazen eksilmek gibi görünen şey aslında mücadeleyi daha sağlam bir zemine oturtabiliyor.

Kimlerle kalıyordunuz? Yakınlık kurduğunuz kadınlar var mıydı?

Adli suçluların olduğu bir koğuşta kalıyordum, çoğu sistemin kurbanı olmuş, bir şekilde suça itilmiş kadınlardı. Onların hayat hikâyelerini, neden orada olduklarını dinlemek, o psikolojiye şahit olmak zordu. Her birinin hikâyesinde öyle çaresizlikler var ki, onları duymak insanı hırpalıyor. Aynur ablamız vardı, kırk yaşlarında, yirmi yıldır hapis yatıyordu. Koğuşa yeni biri geldiğinde uzaktan gözlemlermiş, eğer severse konuşurmuş. İlk günümde sadece onunla konuşmamıştım. Meğer uzaktan gözlemliyormuş beni. Ertesi sabah kahvaltı masasını kurarken bana çay getirdi. Öyle samimi bir şekilde kendini anlatmaya başladı ki, sanki yirmi yıldır birlikte hapis yatıyormuşuz gibi. Hapiste hep aynı şeyler yeniyor. Bezelye, patates, makarna… Aynur ablanın en sevdiği yemek yaprak sarmaymış. “Abla dışarı çıkınca yapacağın ilk şey ne?” diye sordum. Biraz düşündükten sonra “Tazecik yaprak toplayıp sarma yapıp yemeyi çok özledim” dedi. Benim içime işledi bu. Bir tencere yaprak sarması götüresim var hapishaneye ama almıyorlar işte.

Acele kamulaştırmalara karşı düzenlenen protesto sonrası Esra Işık’ın tutuklanmasının ardından yaşam savunucuları Işık’ın serbest bırakılması talebiyle İstanbul’da bir eylem düzenlediler. Kadıköy, 1 Nisan 2026

Muğla E Tipi Cezaevi’ndeki bir haftadan sonra nereye nakledildiniz?

Bir gün revire çağırdılar. Doktorlar “çok özür dileriz” deyip fiziksel durumumu öğrenip beni koğuşa geri gönderdiler. 10-15 dakika sonra gardiyan “Esra sevk!” diye bağırdı. Gardiyanlardan İzmir Şakran Cezaevi’ne sevk edildiğimi öğrendim. İzmir ailemden dört-beş saat uzakta. “Bunlara beni dört duvar arasına atmak da yetmedi” diye düşünüp öfkelendim. Kardeşim Nevşehir’den sırf beni görmek için açık görüşe gelmişti. Görüşemedik, tabii. Güvenlik gerekçesiyle sevk ettiklerini söylediler. Taktılar kelepçeyi götürdüler. Yanıma kumanya olarak bir kuru ekmek, bir de salatalık koydular. Şakran’da önce geçici koğuşa koydular. Bu koğuşlarda temiz su bile bulunuyor, rezalet yerler. Daha sonra kendi koğuşuma geçtim.

Cezaevinde şiddete, kötü muameleye maruz kaldınız mı?

Muğla cezaevine girerken çıplak aramaya maruz kaldım. Onur kırıcıydı. Hapishanelerdeki koşullar genel olarak insan haklarına aykırı. Bir peçeteye, temiz suya muhtaç kalıyorsunuz. Hasta insanların mağduriyetine tanık oldum. Bazı tutsaklar “Bizi hayvan gibi çağırıyorlar. Çok gururuma dokunuyor” diye dert yanıyordu.

“Bu mücadelenin öznesi köylü” demek bu kadar zor olmamalı. Sonuçta yerinden yurdundan edilecek olan bizleriz. Dışarıdan gelenlerin kendi kavramları, siyasi dili, doğruları var. Köylünün önerdiği yöntemleri görmeyip herkesin kendi kavramlarını dayatması dayanışma değil, bir tahakküm biçimi olabiliyor.

İlk duruşmada tahliye edilmemeniz sizi şaşırttı mı?

Hayır. En az üç ay hapiste kalacağımı, acele kamulaştırma sürecinin o arada tamamlanacağını, evlerin talan edileceğini düşünüyordum. Tutukluluğum sırasında görüşmeye gelen avukatlar “seni şikâyet eden heyet tutuklandığın gün evinize gidip keşif yapmış” dedi. Koskoca alanda bizim köyümüze gelip sadece bizim parselimizin keşfini yapıp gitmişler. Bundan âlâ tehdit olur mu?

Mahkeme heyetinin tavrı nasıldı?

Savunmamın karşı tarafa dokunduğunu hiç hissetmedim. Duruşmada “Ağaçları kendi ellerimizle diktik. Evlerin kumunu, tuğlasını kendimiz taşıdık” gibi şeyler söyledim ve acılarla, yıkımla dolu hikâyemizi anlattım. Ne kadarına kulak verdiler, ne anladılar, bilemiyorum. O evlerde, bu topraklarda kendi ellerimizin emeği var. Beş yaşındaydım. Babamın traktörünün arkasındaki zar zor taşıdığım ağır hortumla zeytin ağaçlarını sularken çok mutlu olurdum. Bu kadar kolay mı bu zeytinleri söküp yıkmak? Biz talanı Işıkdere’de yaşamışız zaten. Işıkdere’deki evimizi şirket yıkmasın diye babam kendi elleriyle yıktı. Evin duvarına “Ben köyüme doyamadım. Devlet bunu bize neden yaşattı?” diye yazmıştı.

Esra Işık’ın, 1 Haziran’da Milas 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen ikinci duruşmasının sonucunda yurtdışı yasağı kaldırıldı. Mahkeme bir sonraki duruşmayı 22 Haziran’a erteledi. Duruşma sonrasında açıklama yapan Esra Işık, toprağını ve doğasını savunmanın bir suç olmadığını yineledi.

Siz ve aileniz Işıkdere’den İkizköy’e sürüldünüz, öyle mi?

Tabii. Çocukluğum Işıkdere’de geçti. Işıkdere maalesef şirket tarafından tamamen haritadan silindi. Lisedeyken köyün kamulaştırılacağı, Işıkdere’den sürüleceğimiz konuşuluyordu.

Nasıl bir yerdi Işıkdere?

O kadar güzel bir köydü ki, her yer zeytinlikti, yemyeşil. Baharları bir başkaydı. Komşuluk ilişkileri, insanların saflığı çok başkaydı. Bağımız, bahçemiz, hayvanlarımız vardı, her şeyimizi üretiyorduk. Çevre köylerden ceviz, incir yemeye gelirdi insanlar. Tadı tuzu farklıydı Işıkdere’nin yemişlerinin. Babamın babaannesi, Goca nene, evimizin yanında gömülüydü. Herkese köklerinin olduğu yer başka gelir. Derken, şirket doymak bilmeyen iştahıyla köyümüze dayandı. Evlerimizi yıktılar, asırlık zeytin ağaçlarımızı söküp attılar, geçmişimizi, hafızamızı yok ettiler. Çocukluğumun bir yarısını o topraklarda kaybetmişim gibi hissediyorum. Babamla bir araya geldiğimizde hep Işıkdere’yi yâd ederiz. Ama o konuşmalar hep “Geçmişi geri getiremeyiz, ama Akbelen’i kaybetmemek için her şeyi yapacağız” diye biter.

Işıkdere’de hiç direniş olmadı mı?

17-18 yaşıma geldiğim, üniversiteye başlayacağım dönemdi. İnsanları korkuyla, tehditle birer birer yerlerinden yurdundan ettiler. Köyün dibinde öyle şiddetli patlamalar oluyordu ki, babaannem ocağın başında yemek yaparken duvarlardan düşen sıva parçaları karışırdı yemeğe. İnsanlar can korkusuyla yaşamaya devam etmek zorunda bırakılmış, daha doğrusu bir an önce sürgüne zorlanmışlardı. Haklarımızı bilmiyorduk. Babaannemler köyde bir gün daha fazla nefes alabilmek için epey direndi, köyden son gidenlerdendir. En sonunda iki kadın kaldı. Birinin eşi vefat etmişti. Onların elektriğini, suyunu kestiler. Kepçelerle etraftaki evleri yıktılar. Cehenneme çevirdiler köyü. Sonunda o iki kadın da terk etti Işıkdere’yi.

Zeytinlikleri maden şirketlerine açacak yasa teklifine karşı İkizköylüler TBMM önünde eylemde. Ankara, Temmuz 2025

Bu sürgünler, kültürel çözülme nasıl dönüşümlere yol açtı, açıyor?

İnsanlar eskiden kendi hayatlarının sahibiydi. Şimdi hem hayatları hem emekleri ellerinden alındı. Soma’dan Ankara’ya yürüyen madencilere bakın, çoğu eskiden köyünde çiftçilik veya çobanlık yapan insanlar. Şirket ellerinde avuçlarında ne varsa almış, köylüyü işçileştirmiş, madene mahkûm etmiş. Akbelen’de de benzer şeyler oluyor. Şehre göç etmek zorunda bırakılan gençler ya madene iniyor ya da hizmet sektöründe bir patronun altında çalışmaya başlıyor. Köyünde kendine yetmeyi becerebilen köylü şehirde yeni tüketim alışkanlıklarına dahil oluyor. Markete gitmeye mecbur kalıyor mesela.

Şirketler “Bu arazileri ucuza kapatırım, köylüsünü de işçim yaparım. Canımı sıkanı defederim” diye düşünüyor. Mücadelemize destek veren, santralde çalışan abilerimizi “direnişe destek verdiğini görmeyeceğim” diye tehdit ediyor. Bize destek veremeyen işçiler annelerini gönderiyor mücadeleye. Ayrıca, şirket yerli işçileri işten çıkarıp Pakistanlı işçileri almaya başladı. İşçileşen köylülerin hepsi güvencesizlikle terbiye ediliyor. Acele kamulaştırma şu an bizim orada altı-yedi köyü etkiliyor, devamı da gelecek. Köyünde barınamayanlar mecburen Milas’a göç edecek. Milas’ta kiralar artacak. İşçi fazlasını gören patronlar ücretleri yükseltmeyecek. Mücadelemiz sadece üç-beş köylünün meselesi değil. Maden işçisinin de hizmet sektöründe çalışan emekçinin de şehirlinin de meselesi.

Işıkdere’den sürülünce yurt edindiğiniz İkizköy nasıl bir yer?

İkizköy’ün dört mahallesi var. Işıkdere İkizköy’ün mahallesiydi, Akbelen de öyle, Ova mahallesi ve Karadam da İkizköy’e bağlı. Işıkdere yok edilince Ova mahallesindeki evimize geçtik. Babam aslında oto boyacısıdır, sanayide emekçidir. Babamın köyde çobanlık ve çiftçilik yapmak gibi bir hayali vardı. Çiftçi olan annemdir. Akbelen küçük bir mahalle, evler ormanın içindedir. Bu bölgede ormandan topladığı çıntarla, tilkişenle, şifalı otlarla çocuklarını okutan çok kadın vardır. Bizim bir zamanlar çok koyunumuz vardı. Ormanın içinde dedemle koyun yayardık. Orman kesildiği için koyunu yayacak yer de azaldı. Bu yüzden daha az koyun bakıyoruz. Kocaçay dediğimiz bir pınarımız vardı, gürül gürül akardı. Şirket bu çayı yok etti. Yeraltı suyu açısından çok bereketlidir bu topraklar. Herkesin su kuyusu vardır. Bodrum’un, Milas’ın, civardaki köylerin su ihtiyacını karşılayan bir yerin üstünde yaşıyoruz. Haliyle topraklarımız da bereketli.

Zeytinlikleri maden şirketlerine açacak yasa teklifine karşı İkizköylüler TBMM’nin yanındaki Cemal Süreya Parkı’nda nöbette. Ankara, 4 Temmuz 2025

Akbelen Ormanı’nın yok edildiğini görmek sizin zihninizi, ruh halinizi nasıl etkiledi?

Orman kesilirken duyduğum üzüntüyü, acıyı tarif edemem. Yüreğimde sönmeyen yangınla yaşadım aylarca. Mücadele ederken “Katledilmiş ormanı görerek nasıl yaşarız?” diye düşünürdüm. İnsan bir şekilde üstesinden geliyor, ama eskisi gibi de değiliz. Daha öfkeli, isyankârız. Mücadelenin boyut atlamasında yaşadığımız baskının katmerlenmesinin de payı var. Ormanın katledilmesi bize işkenceydi. Orman kesilirken kadınlar “elimi, kolumu kesiyormuşsunuz gibi hissediyorum” diye ağlıyordu. Ağaçlara sarılmak için koşarken bedenimizi hissetmiyor gibiydik, öyle canhıraş koştuk. 80 yaşındaki Zehra nene devrilmiş kütüklerin üzerinden atlayarak girmiş ormana. Zehra neneyi arkamda görünce şaşırdım. O iki büklüm küçücük haliyle benimle aynı hızda koşmuş, yetişmiş ormana. Ve yaptığı tek şey ağaca sarılmaktı. Bunun tarifi mümkün mü şimdi?

Annem başta olmak üzere pek çok kadın hem köyünü savundu hem hukuki süreçleri takip etti hem de gündelik hayatın yükünü taşıdı. Buna rağmen, insanlar sizi konuşan bir özne olarak değil, mücadele içindeki otantik bir nesne olarak görebiliyor. Bir kadını direnişin sembolü haline getirmekle onun sözünü ciddiye almak aynı şey değil.

Civardaki köylülerin birbiriyle ilişkisi nasıl, mücadele ilişkileri nasıl etkiledi?

İkizköy’de insanlar birbirine çok tutkundur. Tabii bu biraz da mücadele sayesinde oldu. Eskiden de yakındık, ama bu kadar iç içe bir yaşam yoktu. Mücadele imeceyi yeniden canlandırdı. Eskiden herkes kendi zeytinliğini yaparken şimdi kadınlar toplanıp beraber birinin zeytinini işliyor. Mücadele imece ruhunu açığa çıkarttı, ama artık imece mücadeleyi de ayakta tutuyor. Döngüsel, birbirini besliyor.

Genç yaşta uzun soluklu ve çok yıpratıcı bir mücadelenin içinde buldunuz kendinizi. Mücadele sizi nasıl dönüştürdü?

Kendi sınıfımı tanıyıp anlamaya başladım. Ben de çoğu genç gibi “oku, kendini kurtar kızım” nasihatleriyle büyüdüm. Yaşadığımız yoksulluk ve çile bireysel olarak kurtulunması gereken bir şey gibi görülüyordu. Ama varlığımıza kast eden bir saldırıyla karşı karşıya kaldık. Dönüştüğümü, sarsıldığımı hatırlıyorum. Biz kendi yağımızla kavrulan, şirketmiş devletmiş meselelerini uzaktan takip eden insanlardık. Doğrudan saldırıya uğrayınca, devlet nedir, şirket nedir, kamu yararı nedir, hukuk nedir, köy nedir, kültür nedir, hafıza nedir, bütün bunları daha iyi anlıyor insan. Bunların hiçbirini kitaplardan öğrenmedik, yerlerde sürüklenerek, dövülerek öğrendik. Bazı bilgiler insanın bedenine, ruhuna yazılıyor. Bugünden geçmişe baktığımda kendimi eski Esra gibi hissetmiyorum. Artık hayatımı yalnızca kendi hayatım olarak görmüyorum. Kendimi köyümden, toprağımdan, birlikte mücadele ettiğim insanlardan ayrı düşünemiyorum. Bu mücadelenin içinde şekillendim, büyüdüm. Annem sık sık “Mücadele bizi büyüttü” der. Çok şey öğrendik, hem bize destek için gelenlerden hem de yaşadıklarımızdan.

İkizköy Çevre Komitesi’nin çağrısıyla Akbelen Ormanı’nda bir araya gelen yaşam savunucuları 19 Temmuz’da Meclis Genel Kurulu’nda kabul edilen ve zeytinliklerin yok edilmesinin önünü açan maden yasasına karşı mücadeleyi büyüteceklerini ilan ettikleri bir toplantı düzenlediler. Akbelen Ormanı, 3 Ağustos 2025

Akbelen’de mücadele başladıktan sonra pek çok siyasal örgüt, parti, ekoloji grupları direnişi sürdüren köylülerle temas kurdu. Bunlardan bazıları çekildi, bazıları kaldı. Bu farkı yaratan neydi?

Aradaki farkı belirleyenin ideolojik yakınlıktan çok samimiyet ve ilişki kurma biçimi olduğunu düşünüyorum. Köylüler de emekçiler de karşısındaki insanın gerçekten dayanışmak için mi, yoksa kendi gündemini taşımak için mi geldiğini er ya da geç anlıyor. Buraya gelenlerin elbette bir dünya görüşü, bir politik hattı, mücadele anlayışı var. Buna itiraz etmiyorum. Ama Akbelen bizim için bir kampanya başlığı, bir politik gündem ya da bir çalışma alanı değil, burada söz konusu olan bizim hayatlarımız, evimiz, toprağımız, geçimimiz, hafızamız ve geleceğimiz.  Akbelen bizim hayatımızın bir “gündemi” değil, ta kendisi. Dışarıdan gelenlerin sahiden bizim derdimizle dertlendiğini hissetmemiz gerekiyor. Köylüler önce şunu görmek istiyor: Karşımdaki kişi gerçekten beni dinliyor mu? Gerçekten anlamaya çalışıyor mu? Yoksa bana ne yaşamam gerektiğini, nasıl mücadele etmem gerektiğini mi anlatıyor? Kendi gündemini, söylemini dayatmayan, mış gibi yapmayan insanlara köylü kendini yakın hissediyor. Köylünün birileri tarafından kullanıldığını hissetmemesi gerekiyor.

Dışarıdan gelenlerin bazılarında “Köylüler bilmiyor, biz anlatacağız. Köylüler eksik düşünüyor, biz doğrusunu göstereceğiz” yaklaşımını görüyoruz. Yıllardır kendi yaşam alanını savunan insanların emeğini, deneyimini küçümseyen bu bakış, dayanışma kurmuyor, başka bir hiyerarşi üretiyor. Bu tavır çoğu zaman destek olmak değil, insanların sözünü gölgelemek anlamına geliyor.

Bildiğimiz birçok yöntemin artık eskisi kadar sonuç üretmediğini kabul edelim. Özellikle ekoloji mücadelesinde hukukun etkili bir koruma mekanizması olmaktan çıkıp baskı aracına dönüştüğünü görüyoruz. Yıllardır aynı yöntemleri tekrar edip farklı sonuçlar bekliyoruz.

Köylüler başlarda “Yeter ki herkes desteğe gelsin, kimseyi kırmayalım, gerekirse biz kırılalım” diye düşünüyordu. Ama bunun zararını da gördük. Kimseyi kırmayalım derken meğer biz paramparça olmuşuz. Zamanla gördük ki, mücadeleyi büyüten şey yalnızca sayı değil. Karşılıklı güvenin, emeğe saygının ve ortaklaşmanın olduğu ilişkiler çok daha kıymetli. Bazen eksilmek gibi görünen şey aslında mücadeleyi daha sağlam bir zemine oturtabiliyor. “Bu mücadelenin öznesi köylü” demek bu kadar zor olmamalı. Sonuçta yerinden yurdundan edilecek olan bizleriz. Dışarıdan gelenlerin kendi kavramları, siyasi dili, doğruları var. Köylünün önerdiği yöntemleri görmeyip, herkesin kendi kavramlarını dayatması dayanışma değil, aksine bir tahakküm biçimi olabiliyor. Gerçek dayanışma mücadeleyi bir kalıba sokmaya çalışmadan kurulur. Köylü akademik bir söz söyleyemeyebilir, bazen politik olarak sakıncalı laflar da edebilir. Bazen kulağa fazla öfkeli veya fazla kırgın gelebilir bu sözler. Ama tam da bu yüzden o sözler gerçektir, hayatın içinden gelir.

Mesela biz de zaman zaman korktuk. Evini, toprağını, geleceğini kaybetme ihtimaliyle yaşayan bir insan korkabilir. Bundan daha doğal ne olabilir? Ama “Korkuyor, çekiniyor” diye bir insana kızılır mı? Böyle zamanlarda insanların yargılanmaya değil, cesaretlendirilmeye ihtiyacı var. Ama bazen tam tersini yaşadık. Korktuğumuz için eleştirildik, çekindiğimiz için yargılandık.

Oysa dayanışma köylülerin yerine konuşmak ya da onlara nasıl davranmaları gerektiğini söylemek değildir. Dayanışma, insanların yaşadığını ciddiye almak, onların sözünü duymak ve en zor anlarında yanlarında durabilmektir. Bence mücadeleyle kalıcı bağ kuranlarla gelip geçici ilgiyi birbirinden ayıran şey tam olarak bu.

Maden yasasına karşı topraklarını savunan köylüler Ankara’da. 3 Ağustos 2025

Epey bir süredir, ekoloji mücadelesinin temel meselelerinden biri bu; sizce bu ikililik nasıl bir örgütlenme anlayışıyla, nasıl pratiklerle aşılabilir?

Öncelikle hepimizin kendi bakış açılarımızı sorgulamaya ve samimi bir özeleştiri vermeye ihtiyacı var. Özeleştiri mekanizması öcü gibi görülebiliyor. Önce yapılan yanlışları tartışmak gerekiyor. Çok krizli tartışmaların, çözülmeyen meselelerin özüne baktığımda “paylaşılamayan ne?” diye düşünüyorum. Sonuçta derdimiz ortak. Davranış kalıplarımızı da değiştirmemiz gerekiyor. Kurulan bir sofraya oturmaktan tutalım, ortak eylem düzenlerken birbirimize karşı takındığımız tavra kadar, her şeyi gözden geçirmemiz şart.

Maden yasası sürecinde bu yüzden çok sorunlar yaşadık. O dönemde mücadele içerisinde farklı bölgelerden epey köyle görüştüm. Meclis’in önünde bir buluşma düzenleyecektik. Çok sayıda köyün olması önemliydi. Muğla’dan, Tokat’tan, Denizli’den, Aydın’dan, Çanakkale’den, Hatay’dan, Artvin’den ve daha pek çok yerden büyük emekle köylüleri getirebildik. “Meclis’in önünde köylüler kendi sözünü kurabilsin” dedik. Ama söz almak isteyen köylülerin hepsi konuşamadan, sözleri kesilerek bir basın açıklaması okundu. Söz hakkı elinden alınan bazı köylüler haliyle tepki gösterdi bu duruma. Çünkü insan evinden, işinden, tarlasından zaman ayırıp oraya kadar geliyorsa, yalnızca kalabalığın parçası olmak istemiyor, kendi hikâyesini anlatmak, kendi sesini duyurmak istiyor. Sonrasında bazı köylüler “Bir daha gelmeyiz” dedi. Peki, bunun kazananı kim oldu?

Başka türden bir mücadeleye ihtiyacımız var. Bu yeni ufuk önce kendi gücümüze yaslanabilmekle ilgili. Yerelden ayağa kalkabilmekle, komşularımızla, farklı mücadele alanları arasında bağlar kurabilmekle ilgili. İnsanların birbirine yalnızca ihtiyaç duydukları anlarda değil, uzun vadeli ve sahici ilişkilerle bağlanabilmesiyle ilgili.

İnsanlar adına konuşmakla insanların konuşabileceği alanlar açmak arasında büyük fark var. Mücadeleler büyüyecekse, sorundan doğrudan etkilenenlerin sözünün tüm doğallığı ve gerçekliğiyle merkezde olması gerekiyor. Maden yasası sürecinde Ankara’da yapmaya çalıştığımız ve adına köylü kürsüsü dediğimiz şey tam da buydu. Mesele temsil etmek değil, insanların kendi sesini kurabilmesini mümkün kılmak, bir köylünün, bir işçinin, bir kadının kendi hikâyesini aracısız anlatabilmesi. Bunu başarabildiğiniz ölçüde mücadeleler gerçekten kök salıyor.

Ama bunun tam tersine işleyen bir yaklaşım da var: “Şu insanlar olmazsa bu mücadele biter”. Bu bence tahakkümcü bir düşünceden besleniyor. Köylüde, emekçide “biz tek başımıza bir şey yapamayız” duygusu oluştuğunda bu, mücadeleyi büyütmüyor, aksine özgüveni zedeliyor. Neden kendi gücümüze inanmıyoruz ki? Oysa insanlar özgüçlerine güvenebilmeli.

Nejla ve Esra Işık

Pek çok yerde olduğu gibi Akbelen mücadelesinde de en önde kadınları görüyoruz. Anneniz Nejla Işık bu süreçte İkizköy muhtarı oldu. Mücadelenin ön saflarında yer alan kadınlar karar almada, süreci belirlemede cinsiyetçi tavırlarla karşılaşıyor mu?

Mesele yalnızca kadın olmak değil. Aynı zamanda köylü olmak, emekçi olmak ve çoğu zaman eğitimli, şehirli, örgütlü kesimlerin dışında görülmek. Bu yüzden zaman zaman karşılaştığımız üstenci tavırların sadece cinsiyetle açıklanabileceğini düşünmüyorum. Ama cinsiyetin bu tabloyu ağırlaştırdığı da bir gerçek. Akbelen’de mücadelenin ön saflarında yıllardır kadınlar var. Annem başta olmak üzere pek çok kadın hem köyünü savundu hem hukuki süreçleri takip etti hem basınla konuştu hem de gündelik hayatın yükünü taşımaya devam etti. Buna rağmen, bazen kadınların söylediklerinin gerçekten dinlenmediğini hissediyorsunuz. İnsanlar sizi konuşan bir özne olarak değil, mücadele içindeki otantik bir nesne olarak görebiliyor. Köylü kadınlar çok övülüyor, ama ne söyledikleri yeterince dikkate alınmıyor. Bir kadını direnişin sembolü haline getirmekle onun sözünü ciddiye almak aynı şey değil. Asıl mesele alkışlanmak değil, eşit bir özne olarak görülmek.

Üstencilik büyük ölçüde eril bir mesele. Ama erillik sadece erkeklerin taşıdığı bir özellik değil. İnsanlara yukarıdan bakmayı, onlar adına karar vermeyi, onların yerine konuşmayı meşrulaştıran bir ilişki biçimi. Kadınların da bazen aynı dili ve hiyerarşiyi yeniden ürettiğine tanık olabiliyoruz. Açık konuşmak gerekirse, bunu bir kadından görmek bazen daha fazla yaralıyor.

Nejla Işık bir konuşmasında “Bize başka türden bir mücadele gerekiyor” demişti. Başka türden bir mücadelenin çerçevesi ve ufku ne olabilir?

Bildiğimiz birçok yöntemin artık eskisi kadar sonuç üretmediğini kabul edelim. Özellikle ekoloji mücadelesinde hukukun etkili bir koruma mekanizması olmaktan çıkıp giderek bir baskı aracına dönüştüğünü görüyoruz. Mahkeme kararlarının uygulanmadığına, yürütmeyi durdurma kararlarına rağmen çalışmaların sürdüğüne defalarca tanık olduk. Bir süre sonra insanlar haklı olmalarının tek başına bir şeyi değiştirmediğini görmeye başlıyor. Yıllardır aynı yöntemleri tekrar edip farklı sonuçlar bekliyoruz.

O yüzden annemin söylediği gibi, başka türden bir mücadeleye ihtiyacımız var. Ama bunun ne olduğunu elimizde hazır bir reçete varmış gibi tarif edebileceğimizi düşünmüyorum. Bu yeni ufuk önce kendi gücümüze yaslanabilmekle ilgili. Yerelden ayağa kalkabilmekle, komşularımızla, köyler arasında, farklı mücadele alanları arasında bağlar kurabilmekle ilgili. İnsanların birbirine yalnızca ihtiyaç duydukları anlarda değil, uzun vadeli ve sahici ilişkilerle bağlanabilmesiyle ilgili.

Maden Yasası sürecinde bunu hissettik. Meclis’in yanındaki parkta günlerce birlikte yaşamak, farklı şehirlerden ve köylerden gelen insanların ortak bir dert etrafında yan yana gelebilmesi başlı başına bir deneyimdi. Artık basın açıklaması yapıp sonucu beklemek insanlara yetmiyor. İnsanlar hayatlarını doğrudan etkileyen kararlar karşısında daha etkili yollar arıyor. Bugün Giresun’da yürütmeyi durdurma kararına rağmen sondaj yapılabiliyor. Başka yerlerde mahkeme kararları yıllarca bekletilebiliyor. Bunlar olağan karşılanıyor. Oysa mücadele dediğimiz şey olup bitene müdahale edebilme iradesi değil mi? Sadece haklı olduğumuzu göstermek değil, yaşamlarımızı koruyabilmek.

Bence başka türden mücadele daha çok insanın kendi gücüne güvendiği, farklı mücadelelerin birbirinden öğrendiği ve kimsenin tek başına kurtuluş beklemediği bir yerden doğabilir. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunlar eski cevaplarla açıklanamıyor. Birilerinin herkese doğru yolu göstermesinden çok, birlikte yeni yollar aramaya ihtiyacımız var.

Akbelen mücadelesinden başka, içinde olduğunuz ya da ilgiyle izlediğiniz başka mücadeleler, hareketler var mı?

Farklı alanlarda yürüyen mücadeleleri takip etmeye ve onlardan öğrenmeye çalışıyorum. İşçi direnişlerinden köylülerin yaşam alanlarını savunmasına, kadınların yıllardır sürdürdüğü mücadelelere kadar birçok yerde ortak bir hat görüyorum: İnsanların kendi yaşamları hakkında söz kurmaya başlaması ve bunu fiilen bir güce dönüştürmesi. İnsanların kendi kaderlerine sahip çıktığı her yerde benzer bir güç görüyorum. Bu güç bana da, bize de sirayet ediyor. Siyasi mücadelenin içinde olmamış insanların bir haksızlıkla karşılaşınca ayağa kalkabilmesinin, ilk kez söz almasının, “hayır” demesinin esas dönüştürücü olduğunu düşünüyorum. Mücadele sadece kazanmak ya da kaybetmekle ilgili değil, insanların kendi güçlerini fark etmesiyle de ilgili.

Son söz?

Akbelenli olmak artık bir gurur. Akbelen farklı bir köy gibi biliniyor. Halbuki Akbelen İkizköy’ün bir mahallesi. İkizköy geri planda kalmaya başladı. “Nerelisin?” diye sorulunca köyde artık hemen herkes övünerek “Akbelenliyim” diyor. Akbelenliler mücadeleye devam edecek. Başka yol var mı?

^