ULUSLARARASI KÜRT FİLM FESTİVALLERİ VE 3. AMED FİLM FESTİVALİ

Adem Özgür, Merve Erol
11 Ocak 2026
SATIRBAŞLARI

Avrupa’da Kürt diasporası, 1970’lerdeki işçi göçüyle şekillenmeye başladı. 1980’ler ve 90’lardaki siyasi baskıların yarattığı zorunlu göç dalgası asıl dönüm noktası oldu. Bu dönemde İran, Irak, Suriye ve Türkiye’den göç eden Kürtler, yerleştikleri Avrupa ülkelerinde yeni topluluklar oluşturdu. Diaspora zamanla hem kültürel pratikleri sürdürme hem de politik dayanışmayı geliştirme alanı haline geldi. Müzik, edebiyat ve sinema, bu örgütlenmenin görünür araçları olarak öne çıktı.

Kürt sinemasının Cannes’daki ilk büyük başarısı 1982’de Yılmaz Güney’in Yol filmiyle gelmişti. Altın Palmiye ödülünü kazanan film, Kürtlerin kendi ürettikleri filmlerle tanınmasının milâdı oldu ve bugün Kürt film festivallerinin ortaya çıkışına ilham verdi. Yol’dan 18 yıl sonra, 2000’de Doğu Kürdistanlı yönetmen Bahman Ghobadi’nin Sarhoş Atlar Zamanı filmi yine Cannes’da ödül alarak Kürt sinemasını yeniden dünya gündemine taşıdı.

Sonraki yıllarda Hisham Zaman, Kâzım Öz, Hüseyin Karabey, Hiner Saleem gibi yönetmenler de uluslararası festivallerde yer buldu. Mayıs 2000’de Viyana’da düzenlenen Kürt Film Günleri ise Kürt filmlerinin toplu olarak sergilendiği ilk etkinlikti. Bir yıl sonra Londra Kürt Film Festivali kuruldu ve diasporadaki diğer festivaller için bir model oluşturdu. 

3. Amed Film Festivali’nin ana mekânı ÇandAmed’in girişinde izleyicileri karşılayan, Mahmut Wenda Koyuncu ve Remzi Sever’in küratörlüğünde hazırlanan sergi Yol‘un bugüne bıraktığı imge üzerine çeşitlemeler sundu

Cannes’daki başarıların yarattığı ivmeyle birlikte 2000’li yıllarda Türkiye’de de yeni bir dönem başladı. 2009’da Diyarbakır’da Kürt Sineması Konferansı, 2010’da Batman’da ilk Kürt kısa film festivali düzenlendi. Ancak bu çabalar kalıcı olamadı; Kürtçe filmlerin gösterimi günümüzde hâlâ sansür ve ekonomik engellerle karşılaşıyor.

Kürt sineması gün geçtikçe estetik açıdan gelişim gösterse de yapısal sorunlar varlığını sürdürüyor. Kürdistan’daki stüdyo altyapısının yetersizliği yönetmenleri post-prodüksiyon için yurtdışına yönlendiriyor. Bu durum hem maliyetleri artırıyor hem de yapım süreçlerini uzatıyor. Görüştüğümüz kimi festival organizatörlerinin gözlemlerine göre, son beş yılda gösterilen filmlerin önemli bir kısmı temel teknik standartları karşılamakta zorlanıyor. Finansman mekanizmaları da sorunlu. Festivaller büyük ölçüde Avrupa kültür fonları, yerel belediye destekleri ve Kürt iş insanlarının katkılarıyla ayakta kalıyor.

Festival programları incelendiğinde, belirli temaların tekrarlandığı görülüyor. Direniş anlatıları, Ezidi soykırımı, Rojava Devrimi ve toplumsal mücadele öyküleri programların temelini oluşturuyor. Bu tematik yoğunlaşma toplumsal gerçekliği yansıtsa da anlatım çeşitliliğini daraltıyor.

Londra: Belleğin dijital arşivi

2001’de kurulan ve bellek odaklı çalışan Londra Kürt Film Festivali  diasporanın en eski ve kurumsallaşmayı başarmış Kürt sinema organizasyonu. Pandemi döneminde dijital platforma geçen festival, 2021’de Global Kürt Film Festivali adını aldı. O dönem dijital platforma 13 bin kişi üye oldu ve film izlenme oranları 60 binli rakamları aştı. Avrupa, Türkiye ve Irak Kürdistanı’ndan yoğun izleyici katılımı görülürken, Japonya ve Avustralya’dan, Latin Amerika ve Afrika ülkelerinden de platforma erişim sağlandı. Finansman problemleri ve yeni yapımların azlığı nedeniyle bazen aynı filmleri farklı yıllarda göstermek durumunda kaldıkları görülüyor.

Amsterdam: Çokkültürlü bir buluşma

Amsterdam’ın dar sokakları ve yüzlerce yıllık kanalları mayıs aylarında Kürt sinemasının hikâyelerine ev sahipliği yapıyor. 2022’den bu yana düzenlenen Amsterdam Kürt Film Festivali, festival sanat direktörü Rêber Dosky’nin ifadesiyle “sadece bir film etkinliği değil, Kürtlerin ve farklı kökenlere sahip insanların bir araya gelerek hikâyeler paylaştığı, bağlar kurduğu ve tabuları sorguladığı bir buluşma alanı”.

Karşılaşma, diyalog ve temas kavramlarını şiar edinen genç bir festival Amsterdam. Son iki edisyonuna katılma fırsatı bulduk ve birçok senaristle, yönetmen ve katılımcıyla görüşme imkânı yakaladık. Het Ketelhuis’un salonlarında Afrikalı öğrencilerden İranlı sinemaseverlere, Türk izleyicilerden Avrupalı film meraklılarına uzanan geniş bir kitle söyleşilere aktif bir biçimde dahil oluyordu. Sinema salonunun dışındaki sigara molaları, festivalin görünmeyen bir parçası. Kürtçe, Felemenkçe, İngilizce, Türkçenin iç içe geçtiği bu anlarda filmlerden çok politik gündem konuşuluyor. Rojava ve Rojhilat’taki gelişmeler, Avrupa’da sağın artan etkisi, Türkiye’deki çözüm süreci… 

Festival genç yetenekleri desteklemeye de önem veriyor. AKFF Academy, Kürt sinemacı adaylarına atölyeler ve mentorluk hizmetleri sunuyor. Ancak finansman konusunda ciddi zorluklar yaşanıyor, festival Kürt iş insanları ve Hollandalı fon kuruluşlarının desteğiyle ayakta kalıyor.

Berlin: Politik sinemanın merkezi

Berlin Kürt Film Festivali, politik hattı net, belgesel ağırlıklı ve tematik çerçevesi güçlü bir festival. Haziran 2002’de başladı. Yönetmen Mehmet Aktaş’ın yönettiği ilk festival, on gün boyunca Türkiye, Irak, İran, Suriye ve diaspora ülkelerinden 29 Kürt filmini ekrana taşımış, Yılmaz Güney’e ithaf edilmiş ve Ghobadi’nin Sarhoş Atlar Zamanı filmiyle açılmıştı. 2004’ten bu yana Berlin merkezli film yapım şirketi mîtosfilm tarafından düzenleniyor.

Festivalin 15. edisyonu 25 Eylül – 1 Ekim arasında “Kürdistan’da etnik ve dini azınlıklar arasında hoşgörü ve bir arada yaşam” başlığı altında düzenlendi. Binevşa Bêrîvan’ın Keça Xama û Zarok (Bakire ve Çocuk) filmi açılışı yaparken Ezidi soykırımı ve adalet arayışı bu yılın öne çıkan temaları arasında yer aldı.

Duhok: Kürdistan’ın sinema vitrini

Duhok, Zagros Dağları eteklerinde, Duhok Çayı kıyısında uzanan sakin bir kent. Her yıl aralık ayında dünyanın dört bir yanından gelen sinemacılarla birlikte şehrin sessizliği yerini bir hareketliliğe bırakıyor. Kürdistan Bölgesi’nin en prestijli sinema etkinliği olan Duhok Uluslararası Film Festivali, 9-16 Aralık tarihleri arasında 12. edisyonunu düzenledi. “Kuraklık ve İklim Değişikliği” temasına odaklanan festivalde 37 ülkeden 110 film gösterilirken İspanya’ya konuk ülke olarak özel bir yer ayrıldı.

Festivalin açılışını Rojhilatlı (İran Kürdistanı) yönetmen Brwa Vahabpour’un My Uncle Jens filmi yaptı. Açılış töreninde müzisyen Vedat Yıldırım Kürtçe, Türkçe, Ermenice, Arapça ezgileri harmanlayan bir performans sergiledi.

Nazmi Kırık (soldan ikinci) “Uçan Köfteci” filmindeki rolüyle Duhok’ta En İyi Oyuncu ödülünü aldı

Yarışma bölümünde dikkat çeken yapımlardan biri Muhammed Şirwani’nin Niqab (Peçe) filmi oldu. İş arayan, ancak peçeli olduğu için sürekli reddedilen göçmen bir genç kızın hikâyesini anlatan film, 73 dakika boyunca ana karakterin sadece gözlerini gösteriyor. Festivalin en prestijli ödülü Altın Yaprak, Salem Salavati’nin yönettiği Li Sîberê (Gölgede) filmine verildi. Rezan Yeşilbaş’ın Uçan Köfteci filmindeki rolüyle Nazmi Kırık En İyi Erkek Oyuncu, Samira Haji ise Niqab’taki rolüyle En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandı.

Festival, Kürdistan Bölgesi hükümetinin desteğiyle Berlin merkezli mîtosfilm ile ortaklık halinde düzenleniyor. “Nuhat” projesi genç film yapımcılarına atölyeler ve finansal destek sunuyor. Duhok Festivali Kürt sinemasını kendi coğrafyasında temsil eden en önemli platformlardan biri olarak Londra, Berlin, Amsterdam gibi diaspora festivalleriyle işbirliğini sağlam tutuyor, birçok filmin uluslararası görünürlüğünü artırıyor.

Kürt sineması gün geçtikçe estetik açıdan gelişim gösterse de yapısal sorunlar varlığını sürdürüyor. Kürdistan’daki stüdyo altyapısının yetersizliği yönetmenleri post-prodüksiyon için yurtdışına yönlendiriyor. 

Kamışlo: Kuşatma altında sinema

Kamışlo’da düzenlenen Rojava Uluslararası Film Festivali beşinci edisyonunu sembolik bir tarihte, 13 Kasım’da açtı: 65 yıl önce, 1960 yılında o gün Suriye’nin Amûde kentinin sinema salonunda çıkan yangında 283 çocuk hayatını kaybetmişti.

“Ortak Hikâyeler ve Özgür Sinema” temasıyla düzenlenen festival 120 başvuru arasından 81 filmi seçti. Bu sene 21 belgesel, yedi uzun metrajlı Kürtçe film, sekiz Suriye yapımı film ve 37 kısa film gösterildi. Rojava Film Komünü tarafından organize edilen festival, kolektif sinema anlayışıyla dikkat çekiyor. Festival koordinatörü Diyar Hesso “Rojava’da sinema yalnızca üretim biçimi değil, toplumsal bir dayanışma biçimidir. Bir hikâye ortaya çıktığında, o artık bir kişinin değil, halkın hikâyesi olur” diyor.

Rojava Film Komünü’nün Suriye’de insansız hava aracıyla öldürülen gazeteci Nâzım Daştan’ın gerçek öyküsünden yola çıkarak ürettiği Heval Birako filmi festivalin bu yılki açılışını yaptı. Kadın yönetmenlere verdikleri önemin altını özellikle çizen festivalin Suriye Sineması bölümünde Özlem Erzeba, Soleen Yusuf gibi isimlerin filmleri gösterildi.

Arash Rakhsha’nın yönettiği “All The Mountains Give” Duhok Film Festivali’nde Fipresci Ödülü’ne layık görüldü

Moskova ve New York’ta farklı modeller

New York Kürt Film Festivali (2017), Kürt sinemasını ABD kamuoyuna tanıtmayı hedefleyen az sayıdaki platformdan biri. Festival, klasik anlamda bir sinema endüstrisi buluşmasından çok, politik görünürlük ve dayanışma ekseninde şekillenen bir diaspora etkinliği. Program ağırlıklı olarak belgesellerden ve politik içerikli filmlerden kuruluyor. Ezidi soykırımı, Rojava devrimi, kadın mücadelesi, zorunlu göç gibi temalar festival seçkisinde belirgin bir yer tutuyor.

Düzenledikleri galalarla dikkat çeken ve çok sayıda konuk ağırlayan Moskova Kürt Film Festivali (2021) diğer Kürt festivallerinden farklı bir görüntü verirken aynı zamanda festival anlayışlarındaki çeşitliliği de gösteriyor. Hamburg Kürt Film Festivali (2005), Paris Kürt Film Festivali (2022), Zagros Film Festivali (2024, çevrimiçi) gibi platformlar küresel festival ağını genişletiyor.

Amsterdam Kürt Film Festivali, festival sanat direktörü Rêber Dosky’nin ifadesiyle, “sadece bir film etkinliği değil, Kürtlerin ve farklı kökenlere sahip insanların bir araya gelerek hikâyeler paylaştığı, bağlar kurduğu ve tabuları sorguladığı bir buluşma alanı”.

Türkiye’de kayyum ve sansür

Türkiye’de Kürt film festivallerinin tarihi, Kürt belediyelerin desteği ve ardından gelen kayyum atamaları arasında sıkışmış durumda. 2010’da Batman’da Yılmaz Güney Film Festivali, Diyarbakır’da FilmAmed ve Amed Film Festivali gibi etkinlikler yerel belediyelerin desteğiyle başladı. Ancak kayyum atamaları sonucunda bu festivaller ya iptal edildi ya da organizasyonu yüklenmek çok zorlaştı. Batman’da 2006’da kurulan Yılmaz Güney Sineması, kayyum tarafından 2017’de yıkıldı.

İstanbul’da ise Mezopotamya Kültür Merkezi bünyesindeki Sinema Kolektifi 2019’da İstanbul Kürt Film Festivali’ni başlattı. Pandemi nedeniyle ertelenen festival ikinci kez 2022’de düzenlendi.

İzolasyon duygusunu azaltmak

Ezidi soykırımını konu alan kısa filmi Ezda birçok Kürt film festivalinde gösterilen belgesel yapımcısı Halime Aktürk’e göre, diaspora ve Kürdistan’daki yapım koşulları arasında önemli farklar bulunuyor. Diasporada çalışan yönetmenler bulundukları ülkelerin teknik altyapısından yararlanabilirken, Kürdistan’daki yapımcılar hem teknik yetersizliklerle hem de politik baskı ve sansür tehdidiyle başa çıkmak zorunda kalıyor.

Halime Aktürk

Son on yılda diasporada çekilen filmlerde göç teması önemli bir yer tutuyor. Aktürk, bu bakışın Türkiye’nin Kürt bölgelerinden batıya doğru yaşanan göçlerin devamında oluştuğunu belirtiyor. Diasporadaki filmler karakter odaklı kurulabiliyor ve günlük yaşamı ele alan yapılara bürünebiliyor. Aktürk, diasporadaki yönetmenlerin estetik açıdan cesur bir yaklaşım benimsediğini, karakterlerin duygusal durumlarını deneysel sahnelerle aktarmaktan çekinmediklerini vurguluyor.

Aktürk festivallerin rolüne özellikle dikkat çekiyor: “Bu festivaller, diasporadaki Kürtlerin kendi hikâyelerini sinema salonlarında izleyebilmesi açısından çok önemli. Festivaller izolasyon duygusunu hafifletiyor ve sinemanın bir araya getirdiği topluluklar arasında dayanışmayı artırıyor.” Amerika ve Kanada’da Kürt mücadelesine ilginin yeni yeni yükselmeye başladığını belirten Aktürk’e göre Rojava’daki kadın devrimi bu farkındalığı yükselten önemli bir faktör.

Kürt sinemasının genelinde kadın özgürlüğü, eşitlik ve direniş temalarının öne çıktığını belirten Aktürk, özellikle Kürt kadın hikâyelerinin Kürt sinemacılarla işbirliği içinde anlatılması gerektiğini savunuyor: “Diasporadaki Kürt kadın yönetmenler cesurca kadın özgürlüğünü işleyen filmler çekiyor. Kadın bakış açısıyla anlatılan bu hikâyeler Kürt sinemasında büyük bir adım. Avrupa ve Amerika’daki Kürt film festivalleri, bu yönetmenlerin görünürlüğünü artırma açısından anlamlı programlar sunuyor.”

“Festivaller oksijen görevi görüyor”

Yazar ve yönetmen Mizgîn Müjde Arslan, Kürt sinemasının en büyük sorunlarından birinin görmezden gelinmesi ve yeterli imkân bulamaması olduğunu belirtiyor. Bu nedenle festivallerin Kürt sineması için “oksijen görevi” gördüğünü vurguluyor.

Mizgîn Müjde Arslan

Arslan, festivallerin sürdürülebilirlik sorununa dikkat çekiyor: “Her yıl yeni festivaller ortaya çıkıyor, ancak bu festivallerin sürekliliği ve düzenli olarak organize edilmesi çok önemli.” Paris ve Londra’daki festivallerde görülen tarih değişikliklerini ve program aksaklıklarını, organizasyon kapasitesindeki yetersizlikleri örnek gösteriyor.

Kendisini film festivallerinin hem içinde hem dışında hissettiğini ifade eden Arslan, festivallerin Kürt sinemasının durumunu anlamak için önemli bir veri kaynağı olduğunu düşünüyor: “Bu durum, araştırmacılar, akademisyenler, film yapımcıları ve seyirciler için değerli bir alan yaratıyor.”

Arslan, özellikle yerel Kürt izleyicisine ulaşma konusundaki zorlukları dile getiriyor. Diaspora festivallerinin genellikle ev sahibi ülkenin hâkim kitlesine yöneldiğini belirten Arslan, yerel Kürt topluluğunun da unutulmaması gerektiğini vurguluyor: “Örneğin, Londra’da yaşayan binlerce Kürdün kendi filmlerini izleme olanağı bulması çok önemli. Festivallerin temel amacı Kürtlerin kendi seslerini duyması ve kendilerini görmesi olmalı.”

Rojava Uluslararası Film Festivali koordinatörü Diyar Hesso’ya göre “Rojava’da sinema yalnızca üretim biçimi değil, toplumsal bir dayanışma biçimidir. Bir hikâye ortaya çıktığında, o artık bir kişinin değil, halkın hikâyesi olur”.

“Beklenen Kürt filmi” kalıbı

Festival programları incelendiğinde, belirli temaların tekrarlandığı görülüyor. Direniş anlatıları, Ezidi soykırımı, Rojava Devrimi ve toplumsal mücadele öyküleri programların temelini oluşturuyor. Bu tematik yoğunlaşma toplumsal gerçekliği yansıtsa da anlatım çeşitliliğini daraltıyor.

Program komitelerinin karar alma süreçleri, bu sorunu derinleştiriyor. Çoğu festival, sınırlı bütçe ve gönüllü yapı nedeniyle “güvenli” filmlere yöneliyor. “Beklenen Kürt filmi” kalıbına uyan yapımlar (genellikle direniş, göç veya travma konulu filmler) program önceliği kazanırken, deneysel işler, komedi veya bireysel hikâyeler marjinal kalıyor.

Avrupa fonlarının dolaylı etkisi de gözardı edilemez. Birçok festival, Avrupa Birliği kültür programları veya özel vakıflardan finansman alıyor. Bu fonlar, başvuru süreçlerinde belirli temalara (mülteci hikâyeleri, kadın hakları, azınlık temsili…) öncelik veriyor ve festivallerin özerkliğini sınırlıyor.

Genç kuşak yönetmenler bu kalıpların dışına çıkma çabası gösteriyor. LGBTİ+ bireylerin hikâyeleri, kentsel yaşam ve bireysel deneyimler festivallerde kademeli olarak yer bulmaya başlıyor. Kadın yönetmenlerin artan varlığı ise dikkat çekici.

Devletsiz sinemanın zorunlu yolculuğu

Kürt sineması, kamu fonları, ulusal arşivler ve dağıtım ağlarından mahrum. Dört ülkeye bölünmüş, her birinde farklı biçimlerde inkâr ve baskıyla karşılaşan bu sinema, başından itibaren devletsiz bir ulusun sineması olarak şekillendi. Biçimini belirleyen temel unsur siyasal koşullar oldu. “Yol”, “sınır” ve “ölüm” gibi tekrar eden temalar, estetik bir tercihten çok, gündelik hayatın dayattığı gerçekliklerin sinemaya sızmasıydı.

Ulusal bellek kurumlarından dışlanan Kürt filmleri, belleğini diaspora mekânlarında kuruyor. Londra, Berlin, Amsterdam, New York ya da Moskova’daki festivaller, filmler için birer arşiv, izleyiciler için kolektif hafıza alanları olma işlevini görüyor.

Kürt film festivalleri, tüm sınırlılıklarına rağmen devletsiz bir ulusun sinemasını ayakta tutan başlıca alanlar. Bu festivaller yalnızca filmlerin gösterildiği mekânlar değil, sansüre karşı dolaşımın, finansmansızlığa karşı dayanışmanın ve inkâra karşı belleğin kurulduğu, geçici ama hayati kurumlar olarak işlev görüyorlar.

Kaynakça ve Kürt sineması üzerine okuma önerileri
Bahar Şimşek, Özgür Çiçek, Suncem Koçer, “Kürt Sineması üzerine bir diyalog: Hakikat, dil ve yorum“, 5Harfliler, 2023
Fatma Edemen, Rethinking Kurdishness at European Kurdish Film Festivals: A Decolonial Diasporic Effort, Jagiellonian University, Kraków, 2024
Özgür Çiçek, “Kürt Sineması: Mahpusluk ve Temsiliyet“, Alternatif Politika, 2016
Suncem Koçer, “Bir Söylem Janrı Olarak Kürt Sineması”, Kürt Tarihi, 2020
Soner Sert, Devletsiz Bir Ulusun Sineması, İletişim Yayınları, 2021

3. AMED FİLM FESTİVALİ’NDEN NOTLAR

Hikâyelerde buluşan dünya

Merve Erol

Dünya Kürt sinema festivalleri arasına 13 yıl önce katılan, ancak uzun süre akamete uğratılan Amed Film Festivali’nin bu yıl düzenlenen üçüncüsünü takip etme imkânı bulduk. İlki 2012’de düzenlenen festival, belediye yönetimlerinin yerel dinamiklerle dayanışmaya niyet ettiği yıllarda kurulan, İstanbul merkezli Mezopotamya Kültür Merkezi’nin 90’lardan itibaren Kürt sanatına verdiği katkının benzerini artık metropolleşmiş Diyarbakır’da sunan Aram Tigran Konservatuarı, Cegerxwîn Kültür Merkezi gibi yapıların, buralardan filizlenmiş Ortadoğu Sinema Akademisi gibi çevrelerin emeğiyle ortaya çıkmıştı. İkincisi 2016’da düzenlenen festival de, bu kurumlar da kayyum sürecinin kurbanı oldu. 2025’te 7-14 Aralık arasındaki film gösterimleri büyük oranda ÇandAmed’de, kayyum döneminde Sezai Karakoç’un adı verilmiş kültür merkezinin geniş salonlarında yapıldı.

Festival son seneye ait yapımlarla sınırlı kalmak yerine kayyum döneminin azalan, ama tükenmeyen sinema üretimini de kapsamaya çalıştı ve uzun/kısa metraj kurguların yanında belgesellere de önemli oranda yer verdi. Bu festivalin kardeşi sayılabilecek FilmAmed Belgesel Film Festivali’nin dokuzuncusu daha eylül ayında düzenlenmişti üstelik. 2000’lerin başından itibaren genç Kürt kuşaklarının geliştirdiği kültürel rönesans sırasında müzik, edebiyat, çağdaş sanat gibi araçların yanında sinemanın merkezine özellikle belgesel yapımları alarak katıldığını söylemek mümkün. Türkiye Kürdistanı sineması için yaşananı belgelemenin ve gerçekliği yaymanın, duyurmanın, tarihe geçirmenin aciliyeti aşikâr bir ihtiyaç, öte yandan toplumsal gerçekliğin acı yüküyle kurgunun engin muhayyilesi arasındaki gerilimin Amedli sinemacılar arasında belirleyici bir tartışma başlığı olduğu da söylenebilir.

“Hysteria” filminin gösteriminin ardından yönetmen Mehmet Akif Büyükatalay, oyuncular Nazmi Kırık ve Aziz Çapkurt sinema yazarı Övgü Gökçe’nin ve izleyicilerin sorularını yanıtladı

FilmAmed kayyum yılları boyunca yönetmenlerin, kurgucuların, kameramanların, senaristlerin, oyuncuların, başka disiplinlerden sanatçıların ortak fiziki emeğiyle tutunmayı başardı. 2024’te festival Amed Şehir Tiyatrosu, çocuklar için kurulan müzik akademisi Zarok Ma’nın bahçesi gibi seyirci kapasitesi sınırlı alanlarda düzenlenmişti. Bu sene tekrar Cegerxwîn’in geniş salonlarına taşınarak belgesel sinemanın bu coğrafyadaki izleyici için ne kadar hayati olduğunu gösterdi. Cegerxwîn gibi ÇandAmed’in de kentin kültür hayatına katılması, sinemacılar, tiyatrocular bakımından işlerini gösterme imkânının yanında düzenli çalışma alanları anlamına da geliyor.

FilmAmed de, Amed Film Festivali de hâlâ bizzat sinemacıların emeğiyle düzenlenen, forumlarla ve tartışmalarla şekillenen organizasyonlar. Kent yönetiminin işleyişe karışmadığı, ama kentin kamusal imkânlarını sunduğu, içeriğini sanatçıların şeffaf buluşmaları, tartışmaları sonucunda kazanan bu festivaller “komünal belediyeciliğin” kurabileceği yaratıcı iklime pekâlâ örnek gösterilebilir. Kayyum darbesi olmasa bunca yılın getireceği deneyim ve birikim muhtemelen bu festivalleri dünya Kürt sineması festivalleri arasında çok daha çekici ve merkezi bir konuma yerleştirecekti. Amed Film Festivali’nden altı ay önce Avrupa ülkelerinden ve Türkiye’den sinema festivali yöneticilerinin de katıldığı bir konferans düzenlendi ve görüşler, öneriler, deneyimler paylaşıldı. Dokuz yıl aranın ardından gösterilen özen, çaba ve irade önümüzdeki dönemde etkisini daha fazla hissettirecek.

Amed Film Festivali’nin açılışında Ali Akbar Moradi ve Aziz Kangarlu

Kardeş filmler

Festival 7 Aralık akşamı İran Kürdistanı’nın Ehl-i Hakk’larından, 2007’de Maraşlı âşık, derlemeci, etnomüzikolog Ulaş Özdemir’le The Companion albümünü de çıkaran Ali Akbar Moradi’nin muazzam tambur dinletisiyle ve yine bir belgeselle açıldı. Daha bir önceki gece İstanbul’da Kardeş Türküler’in Ahmet Kaya’ya saygı konserini izlemiştik. 12 yıllık uzun uğraşların ardından nihayet tamamlanan Kardeş Türküler ile 30 Yıl belgeselini Amed seyircisiyle izlemek örneğin İstanbul galasından sanki daha zevkliydi. Kardeş Türküler üyeleriyle, Hrant Dink’le, daha ilk albümlerinden önce “bu çocuklar Ermenice söylemeye niyetli” diye dostluk ve yardım elini uzatan Payline ve geçen sene yitirdiğimiz Yetvart Tomasyan’ın başka dostlarla katıldığı kalabalık ev davetinde, yemek masasında Rakel Dink’in okuduğu ve “Halleluya” diye bitirdiği Kürtçe ilahiyi bir de burada dinlemek açısından mesela. Gösterimin ardından sahneye çıkan filmin yönetmen ve yapımcıları Çayan Demirel ve Ayşe Çetinbaş doğal olarak en büyük alkışı aldı, ama Amed’in interaktif seyircisi perdede gördüğü anda üç kişiye daha alkışlarla selam durdu: Bu festivallerin harcında tuzu bulunan Sırrı Süreyya Önder, cezaevinde onuncu yılına giren Selahattin Demirtaş ve feminist tiyatrocu Esmeray Özadikti, hem de onunki zılgıtlarla…

“Kardeş Türküler ile 30 Yıl” belgeselinin ardından film ekibinden Ayşe Çetinbaş, Çayan Demirel, Koray Kesik, Erhan Örs ve Altuğ Yılmaz, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eş başkanları Serra Bucak ve Doğan Hatun’la

Türkülerin kardeşliği gibi, Amed Film Festivali’nin bu seneki küresel film bağlantılarını, uluslararası niteliğini vurgulamak lâzım. 84 tane filmde izleyici elbette Kürdistan’ın diğer parçalarına, diasporanın üretimine, ayrıca Fransa’dan Almanya’ya, Katalunya’dan Sri Lanka’ya, Filistin’den Ermenistan’a, Slovenya’dan Sırbistan’a dünya sinemasına uzandı. Filmlerin yarıya yakını kadın yönetmenlere aitti –Lisa Çalan ve Sîdar Aslan bunun “kadın özgürlükçü paradigma”ya uygunluğunu özellikle vurguluyor. Salonda boş koltuk bulmak mümkün olmayan filmlerse Cafer Penahi’nin Tenê Qezayek Bû (Bu Sadece Bir Kazaydı) ve Kâzım Öz’ün Dayika Elif (Elif Ana) filmleri oldu. 

Festival mekânı haline gelen ÇandAmed’in girişinde izleyicileri bir Yılmaz Güney ve Yol sergisi karşıladı. Mahmut Wenda Koyuncu ve Remzi Sever’in küratörlüğünde hazırlanan sergi 1982 tarihli Yol filminin çeşitli sanatçılarda bugün bıraktığı imge üzerine çeşitlemeler sundu. Doğumunun yüzüncü yılında Frantz Fanon’a, düşüncesine ve mücadelesine adanan bir filmden (Jean-Claude Flamand Barny, 2024) ve panelden başka, tiyatrocu Dario Fo da bir belgeselle Amed’e misafir oldu. 2020’de Dario Fo’nun Klakson, Borazanlar ve Bırtlar oyununu Kürtçeye Bê rû adıyla çevirip sahneye konan ve oyunları Türkiye’de yasaklanan Teatra Jiyana Nû’nun da konuk olduğu belgeselde Fo’dan çok hayat arkadaşı oyuncu Franca Rame’nin direnişine, mücadelesine, keşiflerine dikkat kesildik ister istemez.

Amed film festivallerinin bir büyük anlamı da gösterim imkânı bulamayan filmleri izleyiciyle buluşturmalarında. Özkan Küçük’ün Teatra Jiyana Nû’nun 90’lardan bugüne uzanan hikâyesini anlatan, ama bir senedir bakanlıktan gösterim izni alamayan filmi Rojbash da bunlardan biri. 

Sur yıkımından 73. Ferman’a

Amed’de Sur mahallesinin yıkılan ve yeniden yapılan bölgesi devasa bir ur gibi kentin orta yerinde duruyor. Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin 28 Aralık 2015’te, hendek operasyonları sırasında basın açıklaması yaparken önünde suikaste kurban gittiği Dört Ayaklı Minare’nin yanından fotoğraf çeken turist gruplarına karışmadan geçmek günün hiçbir ânında mümkün değil. Hemen soldaki Keldani ve Ermeni kiliselerini saymazsak, birörnek beton yığınları halinde sıralanmış bu muhitle, “yeni Toledo”yla kentin ilişkisi burada  kesiliyor. Yurtiçi turist kafileleri ve buralardan mekân alan zengin Kürtler dışında sokaklarda ve yeni nesil kahve dükkânlarında in cin top oynuyor, neredeyse hiçbir Amedli buraya adımını dahi atmıyor. 

Ama bu yara yok saymakla, bakmamakla iyileşebilecek gibi değil. Hiç o civara adım atmasanız bile sanki buradan bir ses, bir his, koku insanı kentin her yerinde takip ediyor. Ali Kemal Çınar’ın 2022 tarihli son filmi Beriya sevê’deki gibi: Çatışma seslerini duymak istemeyen anneye pencerelerdeki pimapenin yalıtması kâfi gelmiyor, onun aksine resim de yaptığı odada ancak cam açık uyuyan kızı şehrin bir ucuna arkadaşına gittiğinde dahi patlama seslerinden kaçamıyor, hafızasını adım adım yitiren baba vaktiyle çekip tab ettiremediği Sur fotoğraflarının peşine düşüyor… Amed’in genç sinemacılarından Dilan Toftik’in kısa filmi Sîtav’da (Yansıma) Sur bölgesinden göçe veya kalıp bitmez bir sokağa çıkma yasağına mahkûm edilmiş halkın yaşadıkları iki kızkardeşin merceğinden anlatılıyor…

2014’te IŞİD saldırılarıyla başlayan Ezidi Soykırımı’nın, 73. Ferman’ın da hem kurmaca hem belgesel Kürt filmlerinin odağında olduğu görülüyor. Lütfi İrdem’in Pîrebok’unda bir Ezidi kadın Quasimodo’yu andıran Adem’e satılıyor örneğin, ama sonra Suriye’ye, savaşmaya dönüyor, kızını ardında bırakıp. Binevşa Bêrîvan’ın Keça Xama û Zarok’unda (Bakire ve Çocuk) Belçika’dan IŞİD’e katılan bir militanın tecavüzüyle hamile kalınca çocuğu doğurmak ve adamın ailesinin yüzleşmesini sağlamak için Brüksel’e gidiyor…

Yeni yaşam, yeni sinema

Amed Film Festivali’yle hemen hemen aynı günlerde Amed’de Barış için LGBTİ+ İnisiyatifi Ankara’dan Van’a, İstanbul’dan Mersin’e geniş bir katılımcı grubuyla ilk genel kurulunu yaptı, Lice’de “uyuşturucuya, fuhuş ve özel savaş politikalarına karşı” bir yürüyüş düzenlendi, Diyarbakır’dan ve İzmir’den kadın kooperatiflerinin temsilcileri “İklim değişikliğine dirençli kentler ve gıda güvenliği” için bir arada çalışmak için ilk kez İzmir’de buluştu, iki günlük Uluslararası Barış ve Demokratik Konferansı İstanbul’da yüzlerce konuşmacı ve konuğu ağırladı. 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’nde İnsan Hakları Derneği ve altmışın üzerinde kurumu temsilen beyaz yaşmaklı kadınların öncülüğünde ve bir sürü polisin eşliğinde Dağkapı’dan arkeoloji müzesinin girişine doğru yürüdü ve “Barış ve Demokratik Toplum Süreci”ne, hapistekilere, kadınlara, çocuklara, insanlığın geniş bir spektrumuna yayılan bir basın açıklaması yaptı. Amed Film Festivali böyle geniş bir politik atılımın parçası gibi görülebilir.

Amed’de 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü basın açıklaması (fotoğraf: Ayşegül Oğuz)

Kent halkının, politik çevrelerin iki konuda “temkinli” bir bekleyiş içinde olduğu söylenebilir. Belediyenin kültür dairesindeyken KHK ile atılan ve işine hâlâ dönemeyen bir dostumuz “süreç Öcalan ile Bahçeli arasında geçiyor” diyor, “bizlik bir durum yok”. Yine de yukarıda ancak bir kısmını saydığımız inisiyatifler çabalarını sürdürürken, toplumun sokaklarda görünen yüzü yorgun ve umutlu bir halde bekliyor sanki. 25 Ekim’de düzenlenen Koma Amed konseri gibi ispat-ı vücut imkânlarını değerlendirmekten başka, herkesin bir kulağı da Rojava’da, Rojhilat’ta. Ali Kemal Çınar’ın En İyi Senaryo ödülünü alırken andığı Dilan Kahraman’ın akıbetine yönelik soruşturmanın sonucu da temkinli bir bekleyişin konusu.

Şehrin en azından merkezine, pazar yerlerine, kalabalık minibüslere Türkçe hâkim, veya en azından Türkçe konuşmak yabancılaşma yaratmıyor denebilir. Amed Film Festivali, FilmAmed veya misal Karşılaştırmalı Edebiyat Günleri gibi buluşmalar dili kent hayatının gündelik pratiğinde güçlendirmek bakımından da önemli. Amed Festivali boyunca filmler Kürtçe sunuldu, soru-cevap kısımları Kürtçeden Türkçeye çevrildi, salonda herkes Türkçe bilse bile soruların Kürtçe çevirisi yapıldı. 2024’ün FilmAmed’ine İran Kürdistan’ından davet edilen beş yönetmenin konuşmalarında bir de Kırmanci ile Sorani Kürtçeleri arasında çeviri yapmak gerekmişti. Festivalin mottosu afişlere dört dilde, Kırmanci, Zazaki, Türkçe ve İngilizce yazıldı: Dinya bi çîrokan tê ba hev… Dünya hikâyelerle bir araya gelir… O hikâyelerin anlatılabilmesi için gereken dilin korunması ve yayılması, hele yeni kuşaklarda artık ölmek üzereyse Zazaki gibi, elbette hayati bir mesele.

Film gösterimlerinin ardından sahneye davet edilen birçok yönetmen, oyuncu, senarist izleyicilerin politik, ideolojik, estetik bakımdan külyutmaz izlenimleri ve eleştirileri karşısında epey ter döktüler. Bu festivallerin önemli bir işlevi de böylesi buluşmaları çoğaltmak, farklı bakışların karşılaşmasını sağlamak, dili bu tartışmaların içinde zenginleştirmek, filmleri birbirine bakıştırmak, yeni kuşakların hevesini bu çoğulcu ortam içinde beslemek. Ayrıca, festivalin uluslararası niteliğinin gösterdiği gibi, kenti ve sakinlerini dünyayla, farklı toplumların benzer sorunlarıyla, ferdin farklı bağlamlardaki açmazlarıyla tanıştırmak da önemli bir boyut. Kayyumla geçen yılların bıraktığı hasara hayıflanmak yerine, Amed Film Festivali’nin dönüşünü kutlamak ve dünya festivalleri arasında cazibesini artırmaya çalışmak daha iyi. Festivalin yükünü sırtlayan kolektif dayanışmanın yeni kuşaklarla çoğalmasını umarak elbette…

^