6 ŞUBAT DEPREMİ –SORUMLULARI YARGILAMAK VE “İÇTİHADİ SINIR” 

Can Atalay
24 Şubat 2023
Jonathan West, "Kesime Götürülen Koyunlar"
SATIRBAŞLARI

Yıkım çok büyük.

Bu satırlar yazılırken, kayıplarımızın sayısı resmi açıklamaya göre 43.556 olmuştu. Kaç insanımızın yaralı olduğunu ise hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz. Sayılar dile kolaydır, ama –hep denir ya– ateş düştüğü yeri yakar: Ölenlerin her biri birimizin kıymetlisidir.

Yıkılan salt 21 yıldır iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin siyasi-iktisadi odağı, övünç kaynağı inşaatlar olmadı. Kamu kurum ve kuruluşlarını neredeyse işlemez hale getiren tekçi, aşırı merkeziyetçi ve “ben yapmazsam başkasına da yaptırmam” diye özetlenebilecek “reisçi parti-devleti” de yurttaşın üzerine çöktü.

Depremin üzerinden iki hafta geçti, insanlarımızı canlı çıkarma umudunun tükendiği kabul edildi ve her yerde hızlıca (!) enkaz kaldırma çalışmaları başladı.

İktisadi, siyasi, hukuki enkaz

Peki ya bu iktisadi, siyasi enkazı nasıl kaldıracağız? Deprem/afet güvenliğini memleketin başına elleriyle bela ettikleri emlâk piyasasını şişirdikçe şişirmek için kullanan, deprem güvenliğini bina yıkıp yeniden yapma derecesine indiren, o düzeyde de hem nitel hem nicel başarısızlığı apaçık olan, deprem/afet güvenliğine ilişkin mesafe kat etmek şöyle dursun, durumu daha da kötüleştiren bu enkazı nasıl kaldıracağız?

Deprem/afet güvenliğini öncelemeyen, ancak rant yaratmayı hedefleyen bir mevzuat, bir hukuki enkaz var orta yerde, onu kaldırabilecek miyiz?

Acı ne kadar derin, ne kadar yoğun, ne denli büyük olursa olsun zamanla azalıyor, öfke azalıyor. Hayatta kalanlar yaşamaya devam etmek istiyor doğal olarak. Kimi makyajlarla eski tas eski hamam devam etsin diyenler hem ekonomik olarak hem de siyaseten halen güçlüler; acının soğumasını, öfkenin azalmasını bekliyorlar…

Malûm, 1999 depremi hep bir milât olarak anıldı ve mevzuatta doğrudan bu gerekçeyle çok sayıda düzenleme yapıldı: 5366 sayılı yasa (Tarlabaşı, Sulukule), 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 73. maddesinde 2010’da yapılan kritik değişiklik (Fikirtepe) ve en nihayetinde Van depremi sonrasında yürürlüğe konan 6306 sayılı kanun (çevrenizde gördüğünüz, bildiğiniz neredeyse tüm “kentsel dönüşüm” uygulamaları) öncelikle anılması gerekenler.

Bizzat Recep Tayyip Erdoğan’ın İzmir depremi sonrasında yaptığı açıklama bilançoyu ortaya koymuştu. Erdoğan yirmi yıllık iktidar döneminde yaptıklarını anlattı, daha çok sayıda yapı yapılması gerektiğini ekledi. Hesap çok basitti, deprem güvenliğini bina ve yıkma/yapma ölçeğine sıkıştıran bu kafa, kendisinin tüm parametrelerinin doğru kabul edilmesi durumunda dahi, bir asır daha görevde kalabilirlerse deprem güvenliğinin sağlanabileceğini ilan ediyordu.

Allah Erdoğan’a gönlünce ömür versin, ama insanımızdan deprem güvenliğinin sağlanması için bir asır daha beklemesini kimse beklemesin.

Köklü bir dönüşüm için

“İnşaat cuntası”nın ihtiyaçlarına göre tasarlanan bu mevzuat öncelikle ele alınmalı. Teknik olarak mümkün olan ve yıkıp yapmaya göre daha ucuz haldeki “güçlendirme”ye olanak sağlayan değişiklikten başlayarak köklü bir dönüşüm zorunlu.

Böyle bir yeni hukuki çerçeve için hem yeterli deneyim hem de buradan süzülen birikim var. İş, geçtiğimiz yirmi yılda toplumu da, siyaseti de, iktisadi yapıyı da misliyle zehirleyen rant ekonomisinin, inşaat cuntasının emirlerinden kurtulmaya niyet ve cüret edebilmekte.

Bu düzen böyle gidemez: Bu, on binlerce insanımızın öldüğü, kentlerimizin enkaza dönüştüğü 6 Şubat’tan sonra memleketin kahir ekseriyetinin kabulü.

Soma’da 301 işçinin ölümüne neden olan “ihmaller” zinciri 6 Şubat yıkımı ile karşılaştırılamaz. Ancak, Soma Davası’nda yaşananlar 6 Şubat davalarında yaşayacaklarımızın laboratuvar ortamında, belli bir ölçekte deneyimlenmesi olarak kabul edilmelidir.

Ama, daha önceden de defalarca yaşadık, acı ne kadar derin, ne kadar yoğun, ne denli büyük olursa olsun zamanla azalıyor, öfke azalıyor. Hayatta kalanlar yaşamaya devam etmek istiyor doğal olarak. Diyeceğim, eğer ısrarlı bir mücadeleyle peşinden gitmezsek, kimi makyajlarla eski tas eski hamam devam etsin diyenler hem ekonomik olarak hem de siyaseten halen güçlüler; acının soğumasını, öfkenin azalmasını bekliyorlar…

Hukuk denen aletin esasen iki işlevi vardır. Neyin nasıl olması gerektiğini, neyin hukuk nizamınca korunacağını ve neyin korunmayacağını, uzun lafın kısası, hem yurttaş hem sermaye hem devlet açısından hakları, sorumlulukları ve yükümlülükleri düzenler. Önseldir, çerçeveyi belirler… İkinci işlevi ise, en basit ifadesiyle, bu belirlenmiş çerçeveye aykırı davrananlarla ilgili olarak “gereğini yapmak”tır.

Önümüzdeki en önemli sorulardan biri de bu: 6 Şubat yıkımının sorumlularıyla ilgili olarak “gereği yapılacak mı”, onların vereceği hesap gelecek kuşaklarımızın enkaz altında kalmayacağının güvencesi olacak mı, olmayacak mı?

Bu bahiste ümitvar olabilmemiz için, hem mevzuat hem içtihat başta olmak üzere, “kısıtlara” ve deneyimlerimizin bıraktığı bakiyeye iyi çalışmak zorundayız.

Antakya’da İnönü Bulvarı’nda bulunan 12 katlı, 250 dairelik Rönesans Rezidans yüzlerce insana mezar oldu. Yurtdışına çıkarken yakalanan Mehmet Yaşar Coşkun tutuklanan ilk müteahhitlerden biriydi.

Müstakbel duruşma salonu

6 Şubat yıkımının sorumlularının tümünün hesap vermesini diliyor, istiyor, talep ediyoruz, değil mi? Yanıtlanması gereken öncelikli sorun bu “tüm” içinde kimlerin olduğudur. Şu anda sorumluların esasen müteahhitler olarak gösterildiğini ve soruşturmanın en fazla imzacı teknik elemanlara ve en alt düzey bürokrasiye doğru genişleyebileceğini öngörebiliriz.

Peki, en basitinden imar afları olmak üzere, deprem güvenliğini değil, “rant”ı önceleyen siyasi sorumlular soruşturmaya ve daha sonra da yargılamaya dahil edilmeden “adalet” mümkün müdür?

Gözünüzde bir duruşma salonu canlandırınız: Sanıklar parmaklarıyla birbirini işaret ediyor ve kendisinin değil, bir diğerinin kusurunu vurguluyor. Müteahhit yapı denetimcisini, o statik hesabı yapanı, statikçi zemin etüdü raporunu hazırlayanı işaret ediyor… Hepsi de işine gelen parçasını işaret ediyor hakikatin.

Üstelik, hiç kimsenin arama-kurtarma faaliyetlerinin çok gecikmiş olduğuna dair kuşkusu yok. Ölümler sonrasında kapsamlı otopsi yapılmamış, ölüm nedenlerinin saptanmamış olması da cabası… Yani birbirini işaret eden parmaklar, bir de “tamam, ben kusurluyum belki, ama ölüm benim kusurumdan mı kaynaklanmış?” savunması da yapacak….

Dudaklarınızı ısırmayın, bacaklarınızı sinirle sallamayın, yıllarca sürecek yargılamalar boyunca olacakların yalnızca bir bölümü bu…

“İçtihadi sınır” ve “infaz rejimi”

Diyelim, ölümler ile fail olarak müteahhit arasında, fail olarak teknik eleman, fail olarak alt düzey memur arasında hukuka uygun bir nedensellik bağı kuruldu. O durumda da karşımıza “içtihadi sınır” çıkıyor. Birden çok ölümle ilgili kişi tek bir ceza mı alacak, yoksa her bir ölümle ilgili ayrı cezalar mı söz konusu olacak? Bilinçli taksir ve olası kasıt tartışmasının somut karşılıklarından biri yukarıdaki sorunun yanıtıdır.

6 Şubat yıkımının her bir sorumlusunun hak ettiği cezayı alması sadece ölenlerimize değil, gelecek kuşaklara da borcumuz.

Soru şu mesela: Ağustos 1999 depreminin neredeyse tek sorumlusu olarak takdim edilen Veli Göçer ne kadar ceza aldı, bu cezasının ne kadarı infaz edildi ve bu kişi müteahhitliğe geri dönebildi mi?

Mevcut yargısal uygulama, yani yargı kararlarıyla çizilen (içtihadi) sınır, taksiri esas kabul ediyor. Bilinçli taksiri de neredeyse bir üst sınır olarak kabul ediyor. (Yani yargımız temelde bu suçların kasten işlenmediğini, hataen işlendiğini kabul ediyor.) Bu, “sınır” alınabilecek cezanın miktarı kadar, ama belki de daha çok cezanın “infaz rejimi”ne ilişkin bir fark yarattığı için de önemli.

Kasıt mı, “taksir” mi?

Sosyal cinayetlere ilişkin davalarda bazı failler yargı tarihimizde ilk kez rastlanan cezalar aldı, ama pandemi gerekçesi öne sürülerek 2020 nisanında yapılan “infaz düzenlemesi” ile birlikte yatarları kalmadı.

Sormak lâzım, faillere ısrarla, her yola başvurularak, olası kasıttan değil, bilinçli taksir ve taksirden ceza verilmesinin temin edilmesinin sebebi ilan edilecek aflardan yararlanmalarını sağlamak mıdır?

6 Şubat yıkımının her bir sorumlusunun hak ettiği cezayı alması sadece ölenlerimize değil, gelecek kuşaklara da borcumuz.

Ve eğer, insan ölümlerini öngörmesine karşın kayıtsız kalan sistemik ihmallerin sorumluları en yukarıdan başlayarak en alta kadar yargılanmazsa, şu an soruşturmaya konu olan kişilerin de hak ettikleri cezayı almayacakları, alacakları cezanın da ilk fırsatta ortadan kaldırılacağı deneyimlerimizle sabit.

“İhmaller zinciri”nin tüm dişlileri

Soma’da 301 işçinin ölümüne neden olan “ihmaller” zinciri ve insan ölümlerinin öngörülmesine karşın bu zincire kayıtsız kalınışı kuşkusuz 6 Şubat yıkımı ile karşılaştırılamaz. Ancak, Soma Davası’nda yaşananlar 6 Şubat davalarında yaşayacaklarımızın laboratuvar ortamında, belli bir ölçekte deneyimlenmesi olarak kabul edilmelidir: Acı azıcık soğuduğunda siyaset burada doğrudan etkide bulundu, mahkemeye baskı yaptı, Yargıtay’da dahi –herkesin gözü önünde– olmayacak yöntemlere başvurdu…

Kaçımız şunları biliyor, anımsıyor: Soma’da ceza alan sanıklar bugün madencilik faaliyetine devam edebiliyor… Türkiye’nin bu koşullarında dahi Yargıtay 12. Ceza Dairesi önce “olmaz öyle şey, bunlar insanların göz göre göre ölüme gitmelerine kayıtsız kalmışlar, burada olası kasıt var” dedi… Ama, eşi benzeri görülmemiş biçimde, o dairenin beş üyesinden üçü değiştirildi, ve sonra, yeni üç üye milyonlarca sayfalık dosyayı beş iş günü içinde inceledi (!), “bilinçli taksir” hükmü verdi… “Olası kasıt”ta direnen başkan ve kıdemli üyenin ısrar gerekçesi 33 sayfayken, bu üç yeni üyenin gerekçesi üç sayfaydı…

6 Şubat yıkımının sorumluluğu sistemik olarak “göz göre göre gelen ölümlere kayıtsız kalmak”tır. Bu “ihmaller zinciri”nin tüm dişlileri yargı önüne çıkmazsa, mevcut içtihadi sınır, ölenlerimizin hesabını sormaktan, gelecek kuşaklarımızın güvenliğini sağlamaktan çok uzak kalacaktır. Acımız soğumamalı. 6 Şubat yıkımının tüm sorumluları hak ettikleri şekilde yargılanabilir, ama bu ancak hiç unutmadan, yılmadan, ısrarlı bir mücadeleyle mümkün.

^