ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE KURT COBAIN

Derleyen: Ali Yıldızalp, Yücel Göktürk
5 Nisan 2022
SATIRBAŞLARI

Kurt Cobain’in dünyaya geldiği 20 Şubat 1967’de ABD’deki manzara şöyleydi: 25 bin Amerikan askeri Vietnam’da, Saigon’un kuzeyine saldırı başlatıyor, New Orleans’da bir savcı Kennedy suikastinin zanlılarının tutuklanmasını talep ediyor, Washington’da okullarda ırk ayrımının önüne geçmek için önlemler alınıyor, Kentucky’de Cassius Clay askere gitmeyi reddediyor… Cobain’in doğum yeri Aberdeen ise 70’lerin eşiğindeki Amerika’dan uzak, 50’lerde yaşıyor. En lezzetli böğürtlen ve en hızlı elektrikli testere yarışmaları yapılıyor; akşamları yemekten sonra TV’de Pat Boone seyrediliyor; kent sinemasında 99 haftadır The Sound of Music oynuyor…

Cobain’in doğduğu gün, “Strawberry Fields” piyasaya çıkalı bir hafta olmamış; Beatles Abbey Road’da Sergeant Pepper’ı kaydediyor; Cream ve The Who, New York’ta ilk Amerika konserlerini vermek üzere. Hendrix Londra’da ilk defa kulüplerde çalıyor; gazeteler Jagger ve Richards’ın uyuşturucu kullanmaktan tutuklandığını yazıyor.

1969’a gelindiğinde, Aberdeen sinemasında The Sound of Music’in yerinde Blow Up var; Doors’un “Break On Through”su Cobain’in gittiği lisede en iyi parça seçiliyor; kasabanın müzik dükkânının sahibinin ifadesiyle, “çocuklar birdenbire flüt ve keman istemekten vazgeçip elektro gitar almaya başlıyor”.

Don ve Wendy Cobain, oğullarının rock dinlemesine izin veren, hatta kendileri de rock dinleyen bir çift. Baba Cobain, Beatles ve Monkees şarkılarından hoşlanıyor, ayrıca kendisi de gitar çalıyor.

“Punk’ta hayır var”

27 Kasım 1976, Kurt Cobain’in hayatındaki özel tarihlerden biri. O gün Ramones Aberdeen’de çalıyor ve Cobain, konser salonunun otoparkında “basit ama etkileyici” bulduğu bir duvar yazısıyla karşılaşıyor: “Punk’ta hayır var.” Ertesi yıl, Sex Pistols’ın Never Mind The Bollocks’ını piyasaya çıkar çıkmaz ediniyor. O sıralardaki gözdeleri Queen, Hendrix, Zeppelin, Kiss. Genesis ve King Crimson da dinliyor, ama Beatles’ın apayrı bir yeri var. Yakınlarının ifadesine göre, rock’un melodik yönünü avangard müziklere tercih ediyor.

Never Mind The Bollocks’tan 12 yıl sonra –ve Nevermind’dan iki yıl önce– Haziran 1989’da, Nirvana kırık dökük bir Dodge kamyonetle ilk ABD turnesine çıkıyor. Turne boyunca, Cobain’in “Sex Pistols testi” dediği “sağlama” yapılıyor: “Ne kadar alkış alırsak alalım, kendimize hep şunu sormalıyız: Pistols beğenir miydi? Cevap evetse, çuvalladık demektir.”

Cobain, Rotten’a benzetilmekten ve İngiliz punk’ının ironisinden itinayla kaçınıyor, sanatını başkaldırı ve uyumsuzluğu vurgulayan folk geleneği üzerine inşa ettiğini söylüyor, bunu hararetle savunuyor, etrafındakilere saatlerce izah ediyor…

Cobain, İngiliz punk’ının ironisinden kaçınıyor, sanatını başkaldırı ve umutsuzluğu vurgulayan folk geleneği üzerine inşa ettiğini söylüyor, bunu hararetle savunuyordu.

New York’ta son bulan o turneyi, biyografisinin yazarı Michael Azerrad’a şöyle anlatacaktı: “Yoksulduk, fakat hayatımızda ilk defa Amerika’yı görüyorduk. Bir grubumuz vardı ve hayatta kalacak kadar kazanıyorduk. Huşu vericiydi.”

1990’da ikinci ABD turnesine çıktıklarında ellerinde ilk albümleri Bleach vardı ve Nirvana’nın kariyerine ilk günden son güne tanık olan Charles Pterson’ın ifadesiyle, o turne, “bir starın doğuşu”ydu: Sanatçının seyirciyle mesafeliliğine alışmış olanlar için Nirvana konserleri bir sansasyondu. Daha ilk şarkının yarısında, Kurt gitarıyla seyircilerin üzerine pike yapar ve ortalık darmaduman olurdu. Anarşist bir tiyatro gösterisi gibiydi. Kurt, ironinin yerine duyguyu koymuştu. Ve bu, rock’un doğasını değiştirmişti, bütün gruplar Nirvana’yı örnek almaya başlamıştı.”

Elvis ve Black Flag

Jimi Hendrix’in gençliğinin dönüm noktası, 1955’te, 15 bin seyirciyle birlikte Seattle’da izlediği Elvis konseriydi. O gün Hendrix’in yanında oturan Noel Tyler’a göre, “Jimi, yalnız Elvis’i gözleriyle görmüş olmaktan değil, Elvis’in yaptığını kendisinin de yapabileceğini düşündüğü için büyük bir heyecan duymuştu”.

Cobain de, Ağustos ‘84’te, Black Flag’in Seattle konserini seyrettiğinde aynı şeyi hissetmişti. Black Flag’e duyduğu hayranlık, 17’sindeki Cobain’in hard rock’tan kopup punk’ı benimsemesine yol açmıştı. Gerçi perşembenin gelişi çarşambadan belliydi: O konsere bilet almak için gözü gibi koruduğu Aerosmith ve Kiss plaklarını satmıştı.

Burroughs, Frances Farmer, Leadbelly

Dokuz yaşındayken anne ve babası boşanmıştı; Cobain sarsılmış, suskunlaşmıştı. Don ve Wendy Cobain’in evleri arasında mekik dokuyor ve neredeyse bütün vakti Aberdeen – Montesano arasındaki otobüs hattında geçiyordu.

Ergenlik çağında en sevdiği yerlerden biri Timberland kütüphanesiydi, diğeriyse “evi olmayan her canlı”ya bakmak için gönüllü olarak çalıştığı Aberdeen Hayvan Hastanesi’ydi. Kütüphane yetkililerinin ifadesiyle, “müzik kitapları bölümünde kök salıyordu”, ama ilgisi müzik kitaplarıyla sınırlı değildi. Yapıtları giderek hayatını etkileyecek olan William Burroughs’u keşfetmiş, Burgess’i hayranlıkla, Salinger’ı beğenerek okumuştu. Fitzgerald’dan nefret ediyordu, Faulkner’ı ne sevmiş ne de anlamıştı, Hemingway’e sinir oluyordu. İki şaire, Rupert Brooke ve Siegfried Sassoon’a tutkuyla bağlanmıştı.

Ama asıl idolü, Seattle’lı sinema oyuncusu Frances Farmer’dı. Şöhretle ve Hollywood’la başa çıkamayan, komünist fikirlerinden ötürü sinema camiasından aforoz edilen ve 1940’larda akıl hastanesine kapatılan Farmer’ın hayatı Cobain’i büyülemişti. Henüz 11 yaşındayken Farmer’ın biyografisini okumuş ve etrafına bu trajik öykünün onu çarptığını anlatmıştı. 1994’te, intiharından birkaç hafta önce, Farmer biyografisinin yazarı William Arnold’la temas kurmaya çalışmış, muvaffak olamamıştı.

Ama, “pir” olarak gördüğü William Burroughs’la tanışma ve hatta işbirliği yapma muradına ermişti. Naked Lunch’ın yazarı, “grunge’la pek aram yok” demesine rağmen, Cobain’i takdir ettiğini söylüyordu. Ortak ahbapları Thor Lindsay vasıtasıyla sıradışı bir plağa birlikte imza atmışlardı. Burroughs, Cobain’in gitarının eşliğinde, “Ona Rahip Derlerdi” adlı kısa öyküsünü seslendirmişti. Daha sonra da Cobain, Burroughs’a “ Heart-Shaped Box” adlı şarkının klibinde oynamasını teklif etmiş, yaşlı kurt oralı olmamış, ama Cobain’i Kansas’taki evine davet etmişti. 1993’ün ekimindeki buluşmayı Burroughs şöyle anlatacaktı: Cobain çok utangaç ve nazikti. Onunla tanıştığım için ayaklarımın yerden kesilmediğni görmekten memnuniyet duymuştu. Çok çocuksu bir tarafı vardı, kırılgan ve kaybolmuş gibiydi, içki almadı, ama bir sürü sigara içti. Uyuşturucu mevzubahis olmadı. Ona silah koleksiyonumu göstermedim.”

O akşam, hediye değiş-tokuşuyla sona erdi. Burroughs bir tablo armağan etti, Cobain’se bir Leadbelly biyografisi. Limuzin ağır ağır uzaklaşırken, Burroughs sekreterine şu yorumu yapmıştı: “Bu çocuğun bir derdi var. Doğru dürüst bir sebep göstermeden sızlanıp duruyor.”

Cobain’in Burroughs’a armağan ettiği Leadbelly biyografisi rastgele yapılmış bir seçim değildi. 1993’te, bir söyleşide, kendisini en çok etkileyen şahsiyetlerden birinin Leadbelly, yani Huddie Ledbetter olduğunu, onu bir Burroughs cümlesi sayesinde keşfettiğini söylemişti. Nirvana’nın harcında Leadbelly vardı; Cobain 1988’de onun Last Sessions albümüyle yatıp kalkmıştı. Blues-folk geleneğinin mümtaz temsilcisi Leadbelly’nin son derece ince işlenmiş şarkı sözleri ve taklidi gayrı kabil rhythm and blues melodileri, Nirvana sound’unun başlıca esin kaynağı olmuştu.

Cobain’i gitarla tanıştıran, Fat Chance adlı grupta davul çalan amcasıydı. Chuck Cobain, Şubat 1981’de, 14’ündeki yeğenine elden düşme bir gitar almış, grubun basçısı Warren Mason da aleti boyayıp tellerini değiştirmişti: “Gitar döküntüydü, ama süslü püslü görünüyordu. Kurt, notalarda Jimmy Page gibi geziniyordu; Chuck da, ben de etkilendik. Chuck, Kurt’e ders vermemi isteyince ‘peki’ dedim.” Mason’a göre, Cobain’in “kulağı gayet iyiydi, notalar arasındaki boşlukların müziğin kendisi kadar önemli olduğunu biliyor, bir şarkıda neyin aksadığını hemen anlıyordu”

Eşcinsellik, Cobain için akıntıya karşı gitmeyi temsil ediyordu. “Gay olmaktan gurur duyuyordum, ama gay değildim. Bu aykırılık hoşuma gidiyordu” demişti.

Ertesi yıl, 15. yaşgününde, Cobain AC/DC’nin “Back in Black”ini, The Cars’ın “My Best Friend’s Girl”ünü, Led Zeppelin’in “Communication Breakdown”ını ve en gözde şarkısı “Louie Louie”yi çalabiliyordu.

Cobain’in müzikal dönüm noktalarından biri de, Melvins isimli Aberdeenli grupta bas çalan Matt Lukin’le tanışmasıydı. O günlerde Zeppelin ve Hendrix parçalarını cover’layan Melvins, punk ve heavy metal’i buluşturan grunge’ın öncülüğünü yapacaktı. Lukin ve grubun solisti Buzz Osborne sayesinde Cobain, Pistols, Richard Hell, Patti Smith, New York Dolls ve Velvet Underground’la iyiden iyiye haşır neşir olacaktı.

Tanrı gay, Cobain lezbiyen

Cobain’in okulla başı hoş değildi, sınıf arkadaşlarıyla ilişki kurmuyor, öğretmenlerinin görüşleriniyse “kıyamet habercisi faşizanlık” diye tanımlıyordu. Sadece iki arkadaşı vardı: Chris Novoselic isminde, iri yarı bir Hırvat (daha sonra Cobain’le birlikte Nirvana’yı kuracak) ve Aberdeen’in “gay camiası”ndan Myer Loftin. 1965 California doğumlu Novoselic’in anne ve babası ABD’ye 1963’te göç etmişler, 16 yıl batı sahilinde yaşadıktan sonra geniş bir Hırvat cemaatine sahip olan Aberdeen’e yerleşmişlerdi. Punk hissiyatının yakınlaştırdığı Cobain ve Novoselic’in başlıca zevklerinden biri duvar yazısı yazmaktı. Vukuatları arasında meyhanede kaga çıkarmak, bir evi ateşe vermek de vardı. Bir seferinde kilisenin duvarına “Tanrı gay’dir” diye bir graffiti yazmışlardı; bu, Cobain’e 180 dolar para cezası ve otuz günlük hapise patlamıştı.

Myer Loftin’e göre, “Cobain’in ‘garip bir sükûneti’ vardı, yalnızca müzikle ilgileniyor, gitarında Zeppelin şarkıları çalıyor, esrar ve LSD’ye takılıyor, ‘kafası kıyak’ olduğu zamanlarda, bir rock yıldızı olacağından bahsediyordu”.

Okul çıkışında, Cobain’in annesinin evine kol kola yürüyorlar, yemekte mânâlı mânâlı bakışarak üvey babayı ifrit ediyorlardı. Eşcinsellik, Cobain için akıntıya karşı gitmeyi temsil ediyordu. Biyografisinin yazarı Azerrad’a şöyle demişti: “Gay olmaktan gurur duyuyordum, ama gay değildim. Bu aykırılık hoşuma gidiyordu.” Fakat, Loftin’le bağlarını birdenbire koparacaktı: “Bir gün karşıma dikilip bir ibnenin arkadaşı olmaktan ötürü horlanmanın ona acı verdiğini söyledi. Evet, ‘ibne’ kelimesini kullandı. Sonra bana sarıldı, arkasını döndü ve uzaklaştı. Üç yıl boyunca onu bir daha görmedim.”

Cobain, şöhret olduktan sonra, bir mülâkatta “lezbiyen bir tarafı” olduğunu söyleyecek, ünlü Advocate dergisiyle yaptığı söyleşide de, galiba biseksüelim” deyip ekleyecekti: “Ruhen, kesinlikle eşcinselim. 1993 tarihli In Utero’daki “All Apologies”deyse “Ne diyebilirim ki / Herkes gay değil mi? diye soracaktı.

Mırıldanılacak şarkılar

17’sine geldiğinde, Paul McCartney’in melodik netliğiyle Melvins ve Butthole Surfers’ın cayırtısı Cobain’in zihninde birleşiyor, hocası Warren Mason’ın deyişiyle, “Robert Johnson’dan Johnny Rotten’a uzanan ansiklopedik bir pop anlayışı oluşuyordu”. Myer Loftin’e göre de, “her tür müziği dinlerdi, ama daha çok eski usûl, mırıldanılabilir melodileri tercih ederdi.

1991 eylülünde, Nirvana’nın ikinci albümü Nevermind için stüdyoya girdiklerinde, grubun istikametini Cobain’in prodüktör Steve Fisk’e söylediği şu sözleri çizmişti: “Listelere girebilecek bir davul sound’umuz olmalı. Mırıldanabileceğim şeyler olsun istiyorum.” Bu son cümleyi Novoselic’e dönerek tekrarlamıştı. O gün kaydedilen beş parçadan “Stain” ve “Been A Son”, pop hassasiyetle punk damarını bir araya getirmiş ve Nirvana’nın alâmet-i farikası olacak sound şekillenmişti. Yine o gün kaydedilen “Polly” (Seattle’da tecavüze uğrayan iki genç kızın öyküsü) diye bir şarkı vardı ki, Bob Dylan ilk dinlediğinde şu yorumu yapmıştı: “Bu çocukta yürek var, grup da zehir gibi.”

Hendrix’in resmi

Yaşı kemale ermiş rock’çuların gözünde, “1994’te solak bir Seattle’lı şarkıcı, besteci ve gitaristin dört albüm çıkarıp müthiş bir kariyer yaptıktan sonra 27 yaşında ölü bulunması”, bir tür “biz bu filmi görmüştük” duygusu yaratmıştı, iki efsane arasında –anlaşılabilir farklılıkların yanısıra– çarpıcı benzerlikler vardı. Hendrix gibi Cobain de çok utangaçtı, iyi eğitim almamıştı, çok hassastı ve sık sık öfke nöbetlerine kapılıyordu. Jimi Hendrix, 27 Kasım 1942’de Seattle’da doğmuş, tıpkı Cobain gibi sorunlu bir çocukluk geçirmişti. Annesi alkole düşkündü; Cobain çifti gibi Hendrix’ler de oğulları dokuz yaşındayken boşanmıştı. Cobain, kötü eğitiminin ve sorunlu aile düzeninin yarattığı boşluğu, ansiklopedik bir pop bilgisi ve yalnız Scratch Acid ve Ripper gibi underground grupları değil, The Who gibi popüler grupları sebatla taklit ederek kapatmaya çalışıyordu. Hendrix de, Elvis ve Big Bill Broonzy’nin şarkılarını bıkıp usanmadan tekrarlayıp dururdu. 18’indeyken dokuz yıl birlikte çalacağı basçı Billy Cox’la tanışmıştı. Çıkara değil, sevgi ve saygıya dayanan bu ilişki, Cobain ve Novoselic arasındaki dostluğa çok benziyordu. 1985’te Cobain Aberdeen’de yarı profesyonel bir müzisyen olarak çalışıyor, aynı zamanda küçük soygunlar ve başına bela açan duvar yazılarıyla iştigal ediyordu. Hendrix de hem gitar çalıyor, hem de Seattle’daki butiklerden giysi yürütüyor ve iki yıl hapis cezasıyla sonuçlanacak olan oto hırsızlığına terfi etmekle uğraşıyordu. Ve altı çizilecek bir nokta: Cobain, Aberdeen günlerinde, cebinde Jimi Hendrix’in fotoğrafını taşıyordu.

Hendrix, haziran 1970’te Seattle’ı son kez ziyaret ettiğinde, kendisiyle görüşen eleştirmen Mike Collier’e bir Mark Twain alıntısı yapmıştı: “Her hayat, onu yaşayan kişinin gözünde bir başarısızlıktır.

23 yıl sonra, Cobain, aynı eleştirmene kendisini “bir halta yaramaz” hissettiğini söylemişti. Yolunda gitmeyen neydi? Yakın çevresinin ifadesiyle, “üç tane Kurt” vardı: “Rock starı, aile babası ve Aberdeen berduşu.” Bu üç Cobain çatışıyordu. Bir mülâkatta şöyle diyordu: “Rock’n’roll hayatı, patlayıcı madde gibi. Nasıl başa çıkacağımı bilemiyorum. Eğer rock starı konulu bir kurs olsaydı, seve seve kaydolurdum.”

Esrarengiz bir hastalık

Bob Dylan, tecavüze uğrayan iki genç kızın öyküsünü anlatan “Polly”yi dinlediğinde şu yorumu yapmıştı: “Bu çocukta yürek var, grup da zehir gibi.”

21 yaşından itibaren onu acı içinde kıvrandıran, “her gün kendimi öldürmek istiyorum” dedirten mide sancılarına maruz kaldı. Doktor doktor dolaştı, bir türlü teşhis konamadı, tedavi yapılamadı. Acısını önce ağrı kesicilerle, sonra onlara ilaveten eroinle dindirmeye çalıştı. Cobain’in hesabına göre, 1988-1993 arasında tam 500 gün acıdan veya tedavi peşinde koşmaktan hiçbir iş yapamamıştı. Hastalığın esrarıyla birlikte, kafa karıştırıcı bir soru çıktı ortaya. Mide sancıları uyuşturucu bağımlılığını besliyor, uyuşturucu bağımlılığı ise hayati sorunlar yaratıyordu. Cobain defalarca overdose’a girecek, defalarca eroin bağımlılığından kurtulmayı deneyecek, ama bir türlü başaramayacaktı. Kimilerine göre, Courtney Love’la –o da müptelaydı– beraberliği, Cobain’in bağımlılığını kronik hale getirmişti. Zaten hassas olan dengesi giderek geri dönüşü olmayan bir şekilde bozuluyordu. Kızının doğduğu gün, elinde tabancayla hastaneye gelip Love’ı ve kendisini öldürmeye yeltenmiş, güç bela yatıştırılıp tedaviye alınmıştı. Daha sonra da birkaç kez kasten fazla doz alarak intihara teşebbüs etmişti. Nisan 1994’te, kendi elleriyle hayatına son verdiğinde herkes şoke olmuştu, ama kimse şaşırmamıştı. İntihar ve Cobain hep iç içeydi. Ve 1988’den itibaren de bu ilişkinin belirleyicisi eroin olmuştu.

X Kuşağı

Seattle, “yağmur tıkırtılı İskandinav hüznü”yle birlikte, örtük bir öfkenin hüküm sürdüğü bir şehirdi. Bu ruh hali müziğe de yansıyordu. Seattle, 1960’lara dek Sonics, Wailers gibi The Kingsmen tarzı grupların –üç akorlu rock and roll klasiği “Louie Louie” Kingsmen’indi–temsilcisi olduğu agresif ve gitar öncelikli bir müzikle tanınıyordu. Bu gelenek, 1970’lerin ortalarında heavy metal hayranlığına dönüşmüştü.

1980’lerde, punk’ın son dalgasının ertesinde gelişen hardcore akımına dahil olan topluluklar –Gone, Dinosaur Jr, Meat Puppets vb– elektro gitar cazırtısının üzerine mânâlı olmaya özen gösteren sözler eklemeye başlamışlardı. Dinlemeye değer bütün rock türleri gibi, hardcore da siyasi baskılara başkaldırı olarak ortaya çıkmıştı. Nixon döneminde Stones’un Sticky Fingers’ı, Dylan’ın Blood On The Tracks’i, Carter dönemindeyse Bee Gees popüler olmuştu. 1981’de Reagan iktidara geldiğinde, müzisyenler, yazarlar ve şairler, ülkenin 70 yaşındaki bir Nazi bozması tarafından yönetilmesinden dolayı duydukları tiksintiyle bir araya geldiler. Reagan döneminin ürünü olan merhametsiz ve menfaatperest toplumsal yaşama duyulan tepki, hardcore’un başlangıcıydı.

Sadece müzik toplulukları değil, C/Z, Pop Llama ve Sub Pop gibi bağımsız ve etkili plak şirketleri de ortaya çıktı. C/Z’nin 1985 tarihli toplama albümü Deep Six, içinde Cobain parçası olmasa da, sonradan grunge adını alacak Seattle sound’unun başlangıcıydı. Şimdi kimse onları hatırlamasa da, Shemps, Uncle Bosai, The Fucks veya Throat Oyster gibi gruplar Soundgarden, Alice In Chains ve Nirvana’ya giden yolun taşlarını döşemişlerdi.

“X kuşağı” olarak anılan gençliğin marşı Seattle mahreçli koyu rock, üniformaları oduncu gömlekleri ve yırtık jean’ler, kahramanlarıysa Cobain ve River Phoenix’ti.

Kurt Cobain’i “X kuşağı”nın kahramanı yapan şey, babası Don Cobain’in deyişiyle, “mazlumun ruh halini” anlaması, hissetmesi ve dile getirmesiydi.

“X kuşağı”nın sözcüsü olarak Cobain, feministlere ve eşcinsellere verdiği destek dışında, politik konularda utangaç davranıyordu. Ama, 20’li yaşlardaki insanların çok değer verdiği bir şeyi temsil ediyordu. Onu “X kuşağı”nın kahrmanı yapan şey, babası Don Cobain’in ifadesiyle, “mazlumun ruh halini” anlaması, hissetmesi ve dile getirmesiydi. Amerikan İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun istatistiklerine göre, üniversite mezunlarının üçte biri, diplomalarını alır almaz işsizler ordusuna katılıyordu. New York Times’ın Nirvana yorumu, baba Cobain’i teyid eder gibiydi: “Cobain, bezgin şikâyetten tehdide doğru ilerleyen bir tonda şarkı söylüyor; kaybedecek bir şeyi olmadığını anladığında sesi kızgınlaşan biri gibi. Bu, milyonlarca insanın özdeşleşebileceği bir ses, özellikle de Nirvana’nın müziğiyle birleşince.”

1989’daki bir söyleşide, Cobain, 32 yaşın altındakilerin en iyi niteliklerini –32 yaş, Cobain’in orta yaş tarifiydi– şöyle tanımlıyordu: Merhamet, farklılıklara ve alt kültürlere hoşgörü, özbilinç, açlık ve yoksulluk gibi meselelere duyarlılık…” Gazeteciler bu yeni vakaya bir isim ararlarken grunge’ı buldular. 1988 noelinde, Sounds dergisi, bu yeni akımın müzikal özelliklerini “distorsiyon ve ritme yapılan vurgunun vokallerin ve gitar numaralarının önüne geçmesi” olarak özetliyordu. Harpers ise, oduncu gömleklerini ve ters giyilmiş beyzbol şapkalarını günün modası olarak kapağına taşıyordu. Öte yandan grunge hareketi, içinde birçok çelişkiyi ve ironiyi barındırıyordu. Şarkı sözlerinin ve sloganlarının sertliğine karşılık, grunge üyeleri şaşırtıcı bir normallikteydi. Hatta kelime haznelerinden kılık kıyafetlerine, birçok bakımdan “eski moda”ydı. 1989 başında Seattle, sosyologların ve gazetecilerin hücumuna uğradı. Grunge’ın ne olduğunu tanımlamaya çalışan medya, Seattle barlarını –Beatles’ı Beatles yapan kulübe gönderme yaparak– “yeni Cavern”ler olarak etiketlemekte gecikmedi. Cobain’in grunge’ın timsali olmasının ve bir efsane haline gelmesinin başlangıç noktası, Melody Maker’ın 18 Mart 1989 tarihli nüshasıydı. Everett True imzalı yazı, Cobain’i bir gecede beynelmilel bir stara dönüştürdü. Mudhoney’i övdükten ve Run, Swallow, Green River ve Beat Happening gibi gruplara değindikten sonra, Everett sözü Nirvana’ya getirmişti: “Asıl fenomen bu grup: Hiç rock starı edaları, entelektüel havaları, dünyayı fethetme iddiaları yok. Washington kırsalından yirmili yaşlarda dört genç; tek arzuları rock yapmak. Eğer rock yapmasalardı, bir markette veya bir oto tamircisinde çalışıyor olurlardı. Cobain, taze bir şarkı yazarı olmasına karşılık, müthiş bir melodi zanaatkârı.

Everett’in yazısını müzik basınındaki diğer makaleler izledi ve merkezinde Cobain’in yer aldığı grunge, müziğin ötesinde bir toplumsal vaka olarak dünya gündeminin ön sıralarına oturdu.

Hendrix, son dönemlerinde onu efsane yapan tarzını bırakıp akustik blues’a ve free caza yönelmişti. Cobain de muhtemelen benzer bir kopma yaşayacaktı.

Lennon, McCartney, Abba

15 Haziran 1989’da Nirvana’nın ilk albümü Bleach çıktı piyasaya. Cobain’in sesi Rubber Soul dönemi Beatles’ı yankılar gibiydi; “Love Buzz”daki gitar bölümü Sparks’ın “Kimono My House”undan apartmaydı; “Floyd The Barber”daki davul Stones’un “My Obsession”ını hatırlatıyordu; “Paper Cuts”daki Cobain vokali Robert Plant’i aratmıyordu. Gelgelelim, Sparks, Stones, Led Zeppelin ticari rock duygusu verirken, Nirvana aynı unsurlarla bir büyü yaratıyordu. Gitarların distorsiyonu ve ritmlerin çamurlu havasının yarattığı etki, kimi eleştirmenlerce “retro-punk” olarak tanımlanıyordu.

Bleach, kimi eleştirmenlere göre, bir albümün şarap gibi yıllanmasına klasik bir örnekti: Daha sonra bu albümü Nevermind’la mukayese eden kimi eleştirmenler şöyle düşünüyordu: Nevermind, çıkar çıkmaz eskimiş gibiydi, Bleach’inse bugün bile dumanı üstündeydi. Albümün eskimeyen parçaları, sadece dört dizeden oluşan “School”, Cobain’in anne-babasıyla hesaplaştığı “Scoff”, okları kendisine yönelttiği “Negative Creep”ti. Eski sevgilisine hitaben yazılmış “About A Girl”ün sözleri acıtıcıydı, ama melodi Nirvana’nın sanatsal “noise’’undan çok, blues-rock’un ticari tonuna yakındı. Yelpazenin öteki ucunda, folktan esinlenen melodisi ve Zeppelin’in ilk zamanlarını hatırlatan ritmiyle “Paper Cuts” vardı. “Mr. Moustache”, grubun erkek fanlarını hedef alıyordu. Bu şarkılara ilaveten “Big Cheese” ve “Blew”, Nirvana’nın imzası olan sound’u icra ediyordu. 1989 sonlarında, Nirvana yerel bir gruptan şarkıları her yerde çalınan dünya çapında bir kült haline gelmişti.

Hele Avrupa, Nirvana’ya bayılmıştı. 1989 ekim-aralık boyunca Hollanda’da, Almanya’da, İsviçre’de ve İtalya’da toplam 36 konser vermişler, 36’sında da kapalı gişe çalmışlardı. Britanya apayrı bir vakaydı. Bleach, listelerde Stones’u sollamıştı.

O günlerde yapılan bir söyleşide, Cobain, iki selefinden hayranlıkla bahsediyordu: John Lennon ve Iggy Pop: İkisi de yeraltından ışık saçtı.” Yine aynı yaz, Nirvana’nın esin kaynaklarının Bay City Rollers ve Beatles olduğunu söylüyordu. Ölümünden kısa bir süre önceyse manidar bir yorum yapacaktı: “Ben geri dönüştürülmüş bir Lennon’ım.”

Nirvanamania

Ama, giderek “McCartney tarafı” baskın çıkıyordu. Bleach sonrasında, Nevermind’ı kastederek Yeni albümde Paper Cuts’ gibi ağır parçalar olmayacak. Öyle sıkıcı şarkıları değil, insanların dillerine dolanacak şeyleri tercih ederim” demişti. Nevermind’da, dediği gibi yapacaktı. “Stain”, kulaklara çengel atan bir şarkıydı; “Been A Son” alenen “Beatlesk”ti. Ve bu, kimi eleştirmenlere göre, listelerin üst sıralarını hedeflemenin işaretiydi. Nirvana’nın çıtayı alçalttığını söyleyen bir gazeteciyi Cobain şöyle haşlamıştı: “Hit şarkı yapmanın ne sakıncası var? Beatles’ı sevmenin yanlışı ne?” Nevermind turnesinde yatıp kalkıp Abba’nın Greatest Hits’ini dinliyordu.

Bleach, evet, güçlü bir albümdü, kalıcıydı, ama yine de büyük kalabalıklara pek bir şey söylememişti. Nevermind ise kelimenin tam anlamıyla “bomba”ydı. 24 Eylül 1991’de sadece 46 bin basılmış, ama piyasaya çıkar çıkmaz patlamış ve bir hafta içinde 400 bini geçmiş, listelerde jet hızıyla yükselip yıl 12 Ocak 1992’de 1 numaraya oturmuştu. 1992 “Nirvanamania” yılıydı. Plak şirketinin kâr hanesinde yıl sonunda 50 milyon dolar yazıyordu. Cobain’in Teen Spirit adlı bir deodorant markasından yola çıkarak yazdığı “Smells Like Teen Spirit” dünyanın dört bir yanında gençliğin marşı olmuştu. Kimi eleştirmenlere göre, albümün sırrı Cobain’in zamanlamasıydı. Toplumun bam teline dokunmuş, zamanın ruhunu en hassas noktasından yakalamıştı. 80’lerin ortasındaki iyimser hava 90’ların başında yerini umutsuzluğa bırakmış, Clinton’ı iktidara getirecek olan toplumsal huzursuzluk ivme kazanmıştı. Nevermind, bu hale­t-i ruhiyenin belgeseli gibiydi. 1991 noelinde, Kylie Minouge, Phil Collins ve Rod Stewart’ın resmigeçit yaptığı MTV’de “Smells Like Teen Spirit” çalınmaya başladığında, yarattığı etkinin Who’nun “My Generation”ından, Stones’un “Satisfaction”ından aşağı kalır tarafı yoktu.

Bir aynasızın suratına fırlatılan taş gibi

“Teen Spirit”in yanısıra,“Stay Away”, “On A Plain”, “Something In The Way”, “Come As You Are”la Nevermind’ın estirdiği fırtına, The Times’ın gözünde “Beatlemania”ya denkti. BBC’nin ifadesiyle de, Seattle’ı dünya gençliğinin başkenti yapmıştı. Nevermind’ın etkisi müzik dünyasıyla sınırlı değildi. Birkaç örnek vermek gerekirse, Los Angeles’taki Dış Savaşlara Karşı Koalisyon adlı sivil toplum örgütü, Nevermind plağının yüzen çocuklu kapağını broşürlerinin logosu yapmıştı. Seattle’da İşçilerin Dünya Partisi, bir Nirvana posteriyle manifestolarını ilan ediyorlardı: “Ne yapmalı?”

Cobain’se Nevermind günlerinde gitarına bir sticker yapıştırmıştı: “Vandalizm: bir aynasızın suratına fırlatılan taş gibi güzel.”

Nico, Süskind, Twist and Shout

Nirvana’nın 1993 tarihli üçüncü albümünün adı In Utero’ydu. Beatles’ın “beyaz albüm” dönemini hatırlatan ve çıkar çıkmaz listelerde bir numaraya oturan albümün açılış parçası “Serve The Servants”ın sözleri öyle öfkeliydi ki, pekâlâ Nico’nun Almanca söyleyebileceği bir şarkıydı. Albümün hit’i “Heart-Shaped Box”tı. Single olarak yayınlanan ve klibi Anton Corbijn tarafından çekilen şarkı, İngiltere’de derhal 5 numaraya çıkmıştı. In Utero, geçmişe saygı duruşu gibiydi: “Twist and Shout” geleneğine demir atmıştı. 90’ları 60’lara taşımak, Cobain’in başlıca açmazıydı.

“Scentless Aprentice” şarkısı Patrick Süskind’in Koku adlı romanından mülhemdi. Cobain’in bu şarkıyla ilgili yorumu şöyleydi: Birkaç yıl önceki duygularımı yansıtıyor, insanlardan öyle nefret ediyordum ki, herkesten nasıl kurtulabilirim diye kafa yoruyordum.”

In Uteroda karar kılınmazdan önce albüme isim olarak “Dörtlük-Nakarat-Dörtlük” düşünülmüştü. Daha öncesinde ise “Kendimden Nefret Ediyorum Ve Ölmek İstiyorum” ismi ihtimaller arasındaydı. Cobain, 1994’teki Seattle konserinin sonrasındaki partide, ölüm hakkında konuşmuştu; kendisinin değil, örnek aldığı dört ismin ölümünden duyduğu üzüntüden bahsetmişti: Frank Zappa, sinema oyuncusu River Phoenix, 60’larda Frenkenştayn parodisi TV dizisi The Munster’daki rolüyle ünlenen aktör Fred Gwynne ve 70’li yılların radikal figürü, Washington valisi Dixie Lee Ray… Aynı partide, müstakbel Nirvana albümüne koymayı düşündüğü, bir Abba şarkısı kadar yakalayıcı bir melodiyi neşeyle mırıldanmış ve şakayla karışık “yeni McCartney” olduğunu söylemişti.

Birkaç hafta sonra kuzenini arayarak “hayattan sıtkım sıyrıldı” demişti. Cobain’in yaşlılık halini tahayyül etmek zordu. Saçları ağarmış bir Cobain’in orta yaşı geçmiş Nirvana fanlarına “Smells Like Teen Spirit”i söylemesi mümkün görünmüyordu. Kendisi de farkındaydı bunun. “On yıl sonra Nirvana şarkıları söyleyebileceğimi hiç sanmıyorum, Eric Clapton gibi olmak istemem” demişti.

25 Mart 1994 bir başka dönüm noktasıydı. O gün, karısı Courtney Love, Novoselic ve eski dostu Dylan Carlson, Cobain’i karşılarına alıp beş saat süren büyük bir zılgıt çekmişlerdi. Ya kendine çekidüzen verecekti, ya da dostları onu terkedecekti. Cobain, bu fırça seansını sessizce dinlemiş ve tedavi görmeye razı olmuştu. Los Angeles’taki ünlü Exodus kliniğine yatmak üzere Love’la birlikte havaalanına kadar gitmiş, ancak son anda cayıp uçağa binmemişti. Love, bunun üzerine tek başına Los Angeles’a uçmuştu. Ona ilk defa bu kadar çok kızmıştım, ayrılırken öpmedim, veda bile etmedim.” Bu, Love’ın kocasını son görüşüydü.

Cobain yıllarca sanatı sayesinde acısıyla ve intihar fantazileriyle başa çıkmıştı. Ama artık yalnızca Nirvana’dan değil, “dörtlük-nakarat-dörtlük” diye özetlediği formülden de gına gelmişti. Ölümünden birkaç hafta önce, Nirvana fanlarına lncesticide’ın bukletinde söylediklerini yankılayan bir internet mesajı geçmişti: “Bizden aynı dörtlük-nakaratdörtlük türü bir müzik bekliyorsanız, iki seçeneğiniz var: Ya bundan sonraki albümlerimizi almayacaksınız ya da grubun değiştiği gerçeğine alışacaksınız.

Nirvana’nın şirketi Geffen’in yetkililerine göre, Nevermind’ın formülü artık “avangard kitsch” olmuştu ve satış grafiği yokuş aşağı gidiyordu. Cobain’in son günlerinde, Seattle’ın Top Ten’inde tek bir Nirvana albümü yoktu.

Paul Weller, Woody Guthrie, Lee Brilleaux

Karısı Courtney Love’la ilişkisi fırtınalıydı ama, aralarında Lennon-Yoko Ono misali bir bağ vardı, kızları Frances’in doğumu da onu hayata bağlamış gibiydi, intiharından sekiz
ay önce şöyle diyordu: “Ömrüm boyunca intihara eğilimli oldum, ama artık ölmek istemiyorum. Çocuk sahibi olmak ve aşık olmak beni koruyor; şükran doluyum.” Bu sözlerinden iki hafta sonra, sahnede 70’lerin “intihar şarkısı” “Seasons In The Sun”ın (Brel’in “Moribond” parçasının İngilizcesi) matrak bir yorumunu yaparken eğlendiği her halinden belliydi. Peki neden intihar kokan birkaç overdose’un ardından hayatına kıymıştı?

Tek bir sebep yoktu elbette. 20 ile 29 yaşları arasında depresyon ve uyuşturucu bağımlılığı sicili olan, ayrıca ateşli silahlara meraklı birinin, potansiyel intihar kurbanı profiline uymadığı söylenemezdi. Belki de ırsi faktörlerin rolü vardı. Anne tarafından büyük dedesi intihara teşebbüs etmiş, kurtulmuş, ancak aldığı yaralardan vefat etmişti. Temmuz 1979’da babasının amcası Burle Cobain, midesine kurşun sıkarak intihar etmişti. Beş yıl sonra, bu sefer de Burle’ün erkek kardeşi Kenneth aynı şekilde ölümü seçmişti. Cobain, canına daha önce kıymadıysa, bunun sebebi, söyleyecek önemli şeyleri olduğuna inanmasıydı belki de. Ama 27’sine geldiğinde aynı duyguda değildi. Rolling Stone der­gisine şöyle demişti: “Öyle bir noktaya geldik ki, artık kendimizi tekrar ediyoruz sadece. Yapmayı hedefleyeceğimiz yeni bir şey yok.”

Kurt Cobain 60’ları 90’lara bağlayan bir köprüydü, kendi kuşağından kimse geçmişi onun kadar hissetmemiş, onun kadar bugüne taşımamıştı.

Bir formüle hapsolan ilk sanatçı o değildi, ama bunun da Cobain’in trajedisinde payı olduğuna kuşku yoktu. Seattle’daki kimi çevrelere göre, onu intihara götüren şey yazar blokajıydı. İntihar mektubunda da, ilham perisinin onu terkettiğini –“güneye göçtü”– söylemiş ve “en büyük suç, insanın olmadığı gibi görünerek başkalarını aldatmasıdır diye eklemişti.

Ölümünden birkaç gün önce R.E.M.’den Mike Mills’in memnun mesut bir halde MTV’nin California plajlarında organize ettiği beyzbol turnuvasında boy göstermesine ifrit olmuş, etrafına bunun punk etiğine ihanet olduğunu söylemişti. Kendi hayatının da benzer bir ihanet olduğu kanısındaydı. Lexus marka arabasını da, kabul edilemez bir zenginlik sembolü olduğu gerekçesiyle, elden çıkarmıştı. Saray yavrusu evinden de rahatsızlık duyuyor, sık sık sıradan insanlar gibi yaşamak istediğinden söz ediyordu. Cobain’in gerçek dünyasıyla zihnindeki dünya arasındaki fark giderek açılıyor, kendi gerçeğiyle Cobain efsanesini bir türlü uzlaştıramıyordu. Eroin bağımlılığı da bütün bunlara tuz biber ekiyordu.

İntihar mektubunda dediği gibi, insanlığa duyduğu derin nefreti göl kenarındaki evinde inzivaya çekilerek iyileştirmeye çalışmış, ama bu sadece daha kötüleşmesine yol açmıştı. Grubuna Nirvana adını verişinin sebebini, bir seferinde, “ölümden sonra mutlak huzur” anlamına geldiği için diye izah etmişti. In Utero’da da, “hayatın aydınlık yüzüne bak, orada intihar var” diyordu.

Hendrix 27’sine –Cobain’in vefat ettiği yaşa– geldiğinde rock starlığından sıtkı sıyrılmıştı. Hayatının son yılında, onu efsane yapan gitar tarzını bir kenara bırakıp akustik blues’a ve Miles Davis’vari free caza yönelmişti. Cobain de muhtemelen benzer bir kopma yaşayacaktı. Akla iki ihtimal geliyor. Birincisi Paul Weller’ınki gibi bir istikamet: Müziğiyle kendisi arasına bir mesafe koymak, tutkuyla müzik yaparken ironiyi ıskalamamak, ikinci ihtimalse, 1950’lerin Beat kuşağıyla bağ kurmasıydı. Cobain’i siyah balıkçı yaka kazakla tahayyül etmek zor, ama Pete Seeger ve Woody Guthrie geleneğinin ayak izlerini takip etmesi makûl görünüyor. İntihar mektubunda, “kalabalıkların manik kükreyişi beni Freddie Mercury’yi etkilediği gibi etkilemiyor” demişti. Cenazesinde Cobain’in veda mektubunu okuyan Courtney Love, o bölümde durup “ee, o zaman bir rock starı olma” demekten kendini alamamıştı.

Cobain’in intiharından bir gün sonra, Dr. Feelgood’un solisti Lee Brilleaux vefat etti. Yirmi yıl boyunca hasından rhythm and blues söylemiş, olduğu gibi görünmüş, göründüğü gibi olmuş, star mertebesine ulaşamasa da, Buzzcocks, Eddie and the Hot Rods gibi punk gruplarının yolunu açmıştı. 41 yaşında gırtlak kanserine yenik düştüğünde, medyanın ilgisine mazhar olamamıştı.

Cobain, Brilleaux’nun ıskaladığı noktada başarıyı yakalamış, zamanın ruhunu temsil etmişti. Cobain’in Hendrix gibi zaman ötesi olacağına, hakkında sayısız kitap, makale yazılacağına, albümlerinin birçok kez yeniden basılacağına kuşku yok. Cobain’in müziği 60’ları 90’lara bağla­ yan bir köprüydü, kendi kuşağından kimse geçmişi onun gibi hissetmemiş, onun gibi bugüne taşımamıştı. Ve hiç şüphe yok ki, kendi kuşağının en derin iz bırakan müzisyeniydi; Michael Jackson ve Madonna’nın gölgesinde inandırıcılığını yitiren rock’a itibarını iade etmişti. Rock basınının duayeni John Peel’ın dediği gibi, Cobain’in yaşamı ve ölümü, rock’n’roll’un en kalıcı, en öğretici ahlâk hikâyesiydi.

Roll, sayı 63, Nisan 2002

^