12 MART DARBESİNDEN BUGÜNE: 50 YILIN MUHASEBESİ –III

Söyleşi: Can Soyer
13 Mart 2021
SATIRBAŞLARI
12 Mart darbesinden bu yana 50 yıl geçti. 12 Mart döneminin Türkiye’siyle günümüz Türkiye’si arasındaki devamlılıklar, benzerlikler, farklılıklar neler? 50 yılın muhasebesi için, o günlerden bugünlere siyasal mücadelede yer alan Aydın Çubukçu, Melek Ulagay Taylan, Metin Çulhaoğlu ve Ertuğrul Kürkçü’ye bağlanıyoruz. Söz sırası Metin Çulhaoğlu’nda…
ODTÜ’de eylem; Metin Çulhaoğlu ortadaki beyaz kazaklı öğrencinin hemen sağında (1969)

Yazılarınızda sık sık kullandığınız 1961-1971 döneminin tanımıyla başlayalım isterseniz. Türkiye’de ‘61-‘71 arasını özel bir dönem yapan nitelikler neler?

Metin Çulhaoğlu: Türkiye’de sosyalist hareketin tarihini 1920’den başlatacak olursak, ‘61-‘71 dönemi bir düğüm noktası oluşturuyor. Daha öncesinden gelen damar, ki bu esas olarak TKP damarıdır, eskisinden farklı olarak hem dikey hem de yatay olarak genişlemiştir. Hem canlı tartışmalara kaynaklık etmesi, hem sosyalist hareketin sonraki yıllarına da damga vuracak ana akımların oluşması hem de sosyalizm düşüncesinin ülke ölçeğinde kitleselleşmesi açısından bu dönem özel bir nitelik taşıyor. Bugünlerden bakarsak, ele aldığımız hemen hemen tüm tartışma konularının ilk referanslarını ‘61-‘71 döneminde buluruz. Bu nedenle, bu döneme Türkiye’de sosyalist hareketin ikinci kuruluş dönemi diyorum. TKP’nin kurulmasıyla açılan dönem, 1920-1925 birinci kuruluş dönemi, ‘61-‘71 ikinci bir kuruluş dönemidir. ‘80’den sonra üçüncü kuruluş dönemine girildiğini ve bu dönemin hâlâ sürdüğünü de eklemiş olayım.

İkinci kuruluş dönemi olarak ‘61-‘71’in en belirgin özellikleri neler?

Metin Çulhaoğlu: Elli yıldır sosyalist hareketin içinde. 1968’den ’78’e TİP’te, ’83-’86 arasında hapiste. 1993’te Birleşik Sosyalist Parti’nin, 1996’da ÖDP’nin kurucuları arasında. 2001’de ÖDP’den ayrıldıktan sonra önce TKP’de, sonra HTKP’de. HTKP’nin dönüştüğü TİP’in kurucularından ve Merkez Komite üyesi. Birçok kitabın, sayısız makalenin yazarı.

Öncelikle sınıf hareketi. ‘61-‘71, Türkiye’nin gerçek bir işçi dinamizmiyle tanıştığı bir dönemdir ve sonlarına doğru hangi tartışmalar baskın görünürse görünsün, bu döneme damgasını vuran birincil etken büyük kent merkezli sınıf dinamizmi olmuştur. Buna şu eki yapmak durumdayım: ‘61-‘71 dönemi, daha sonra görülmeyecek ölçüde köylü dinamizmini de içerir. Türkiye’nin kırsal bölgelerinde, ‘61-‘71 arasında çok yoğun ve etkili köylü direnişleri olmuştur. Türkiye sosyalist hareketinin yeniden kurulduğu bu yılların aynı zamanda hayli güçlü bir emek dinamizmini barındırması kuşkusuz bir talihtir. Sosyalist hareketin enerjisinin ve ilgisinin kadro içi tartışmalardan toplumsal alanlara, emekçi halka seslenme arayışlarına yönelmesi de bu dönemin özelliğidir. Bu tabloya öğrenci dinamizmini ve Kürt dinamizmini de eklediğimizde, ‘61-‘71 döneminin üç büyük toplumsal muhalefet kanalını özetlemiş oluruz.

‘61-‘71 döneminin kendi içinde yükselen bir çizgisi var. Bu yükselişin dönüm noktalarını nasıl sıralarsınız?

Öncelikle şunu belirteyim: Bu dönemde Türkiye’de yükselen sol dalgayı dünyadaki 1968 dinamizmiyle ilişkilendirmek biraz zorlama olur. Kuşkusuz ‘68’in Türkiye’ye de etkileri olmuştur, ama ‘68 Türkiye’de olmayan ya da uykuda olan bir dinamizmi harekete geçirmemiştir. ‘61-‘71 dönemindeki yükselişin önemli uğraklarını şöyle sıralayabilirim: Saraçhane grevi, bilebildiğim kadarıyla, kentli işçi sınıfının ilk kitlesel eylemidir. Paşabahçe direnişi, Kavel direnişi gibi gerçekten çok ciddi ve sarsıcı eylemler bunu takip eder. Bunlar hem DİSK’in kuruluşuna giden yolu açmıştır hem de işçi sınıfını Türk-İş’le kontrol altında tutma çabalarının işe yaramayacağını göstermiştir. Ve bu dönemde işçi dinamizmi hiç kesintiye uğramamıştır, bu on yıl işçi sınıfının sürekli bir biçimde mücadelesine tanık olmuştur.

Bir diğer önemli nokta, özellikle Kıbrıs meselesi etrafında ABD ile ilişkilerin gerginleşmesinin, örneğin 1964 tarihli Johnson mektubunun toplumda genel bir anti-emperyalist tepki yaratmasıdır. Bu tepkinin öncelikle aydınlar ve öğrenciler nezdinde oluştuğunu kaydetmek gerekiyor elbette. Devam edersek, 27 Mayıs sonrasının siyasal ortamında çok güçlü bir konu olarak kalkınma ve planlama tartışmalarının ortaya atılmasından söz edebiliriz. Dönemin aydınlarının ve öğrencilerinin sosyalizmi keşfetmelerinin ya da ona yakınsamalarının en önemli nedenlerinden biri kalkınma ve planlama tartışmaları olmuştur. Yön dergisinin bu dönemin önemli merkezlerinden olduğu biliniyordur zaten…

Kendimi tam olarak “öğrenci hareketi” içinde yer alan biri olarak görmüyorum. Özellikle 1968’den başlamak üzere, “öğrenci hareketinde” olmakla TİP’li olmak arasında gerilimler başgöstermeye başladı. Ben de gelgitler yaşadım, ama TİP üyeliğim hep ağır bastı.

Devam edeyim, Türkiye İşçi Partisi’ni (TİP) kuran sendikacıların 1963’te aydınları partiye davet etmesi. Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Sadun Aren gibi geçmişte TKP’yle de bağlantılı olan aydınların partiye katılması, ardından Çetin Altan, Can Yücel, Yaşar Kemal gibi çok etkili aydınların da partiye gelmesi TİP’in dar anlamda sendikal mücadele yürüten bir parti olmaktan çıkıp ülke çapında sosyalizm düşüncesini temsil eden bir siyasal çekim merkezine dönüşmesini sağlamıştır. Bunlar kadar önemli bir dönüm noktası da 1967’yle başlayan Doğu mitingleri. Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) tarafından düzenlenen, TİP’in de öncülerinden olduğu Doğu mitingleri yoksul kırsal bölge halkının toplumsal muhalefetin içinde yer tutmasını sağlamıştır. Ayrıca Doğu mitingleri, Kürt aydınlarının ötesinde, Kürt yoksullarının da TİP’e katılmasının yolunu açmıştır. Doğu mitingleriyle aynı yılda DİSK’in de kurulduğunu ve yine buna TİP’lilerin öncülük ettiğini belirtmek gerekiyor bu noktada.

Son olarak da öğrenci eylemlerinin başlamasıyla değil, ama ivme kazanmasıyla birlikte ‘61-‘71 dönemini kabaca çerçeveleyebiliriz. Şunu bir kez daha belirtmek isterim, Türkiye’de öğrenci hareketi ‘68 ile birlikte başlamamıştır, 60’lı yıllarda İstanbul ve Ankara’da zaten bir öğrenci hareketi vardı. 60’ların sonuna doğru Türkiye ölçeğindeki tüm bu gelişmelerle birlikte öğrenci hareketi de ivme kazanmış ve belirgin biçimde düzen dışı karakter edinmiştir. İlla ki ‘68’in Türkiye öğrenci hareketinde bir etki yarattığından söz edilecekse, bu ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nin sınırlarını aşmamıştır.

Siz de ODTÜ’lüsünüz. Ne zaman girdiniz, hangi bölümdeydiniz? Öğrenci hareketinde yer almanız nasıl oldu?

ODTÜ’ye 1965’te girdim, fakültem İdari İlimler’di. Üçüncü sınıfa gelindiğinde bölümler ayrılıyordu, Ekonomi-İstatistik Bölümü öğrencisi oldum. O dönemler için kendimi tam olarak “öğrenci hareketi” içinde yer alan biri olarak görmüyorum. ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü’ne 1968’de üye oldum ve bir dönem yöneticilik de yaptım, ama TİP’e girişim ondan öncedir. Özellikle 1968’den başlamak üzere, “öğrenci hareketinde” olmakla TİP’li olmak arasında gerilimler başgöstermeye başladı. Ben de gelgitler yaşadım, ama TİP üyeliğim hep ağır bastı. Örneğin, Sosyalist Fikir Kulübü’nün yönetim kurulunda olduğum dönemde, diğer kurul üyelerinin hepsi MDD’ci (Milli Demokratik Devrim) olurken sadece ben ve Orhan Kurmuş TİP’li ve MDD karşıtı olarak kaldık.

“DDKO tarafından düzenlenen, TİP’in de öncülerinden olduğu Doğu mitingleri, yoksul kırsal bölge halkının toplumsal muhalefetin içinde yer tutmasını sağlamıştır. Ayrıca Doğu mitingleri, Kürt aydınlarının ötesinde, Kürt yoksullarının da TİP’e katılmasının yolunu açmıştır.” Hilvan mitingi, 27 Temmuz 1969

O günlerde esinlendiğiniz yazarlar, düşünürler kimlerdi?

Marksist klasikleri ve Lenin’i 1967’den itibaren okumaya başladım, ama Türkiye’deki “sosyalist devrim / MDD” tartışmalarına özellikle ilgi duyuyordum. MDD’nin o zamanki teorisyenlerinden Mihri Belli’nin ve Muzaffer Erdost’un yazdıklarını hep okudum ve TİP’in teorisyenlerinden özellikle Boran’a ve Kenan Somer’e de dayanarak kendi eleştirilerimi geliştirmeye çalıştım. Edebiyatta o sıralar beni en çok etkileyen kitaplardan biri André Malraux’nun İnsanlık Durumu’ydu. John Reed’in The Education of John Reed adlı kitabı da etkilendiğim yapıtlar arasındaydı.

Sizin anlattıklarınıza bakarak, 1961-1971 dönemindeki toplumsal muhalefet dalgası üç kaynaktan yükseliyor: Özellikle büyük kentlerde belirginleşen emek dinamizmi, öğrenci gençlik dinamizmi ve Kürt aydınlarının ve yoksullarının sergilediği dinamizm. Tüm bunların tam orta yerinde TİP var. TİP hem DİSK’in kuruluşunda hem öğrenci gençliğin ilk adresi olmasıyla hem de DDKO gibi bir Kürt örgütlenmesinin ortaya çıkmasında merkezi bir etkide bulunmuş görünüyor.

1967’de kurulan DİSK’in TİP’in güdümünde olduğunu söylemek doğru olmaz, ama kurucularının neredeyse hepsinin TİP’li ya da TİP paralelinde insanlar olduğunu söylemek lâzım. DİSK’e kıyasla daha az böyle olmakla birlikte, DDKO da bir nebze böyledir. Öğrenci gençlik içinde de benzer bir durumdan söz etmek gerekir. TİP’in bir tür yataklık vazifesi gördüğü bu dönem 1969’a kadar tartışmasız biçimde devam etmiştir. 1969’la birlikte ise, TİP’in özellikle öğrenci gençlik içindeki etkisi ciddi bir erozyona uğramıştır. Aybar ayrışmasıyla birlikte, sendikal alanda çalışan kadroların da önemli bir kısmı TİP’le yollarını ayırmış ya da mesafelenmiştir. Bu TİP’in işçi sınıfı üzerindeki etkisini ortadan kaldırmamıştır, ama tabii nitelikli bazı kadrolarından yoksun kalmasının yarattığı sorunlar başgöstermiştir. Kürt dinamizmi konusunda ise, mutlaka Aybar’la hareket edenler de olmuştur, ama erozyonun en az yaşandığı alan da burası olmuştur.

“Aybar ayrışması” neydi, hangi anlaşmazlıklar bu ayrışmaya sebep oldu?

O ayrışma, Aybar’ın o dönemde, belirli ölçüler içinde kalsa da, sosyalizm adına başka kaynaklara da bakılması, örneğin Marx’ın yanısıra Proudhon’un da okunması gibi önerileriyle başladı. O zamanlar 20-21 yaşlarında bir üyeydim ve bu tartışmaların yönetim düzeyinde nasıl seyrettiğini pek bilmiyordum. Ancak, o yaşlarımda bile “horlanma” vurgusunun sömürü vurgusunun önüne çıkarılması ve partinin ambleminin çark-başaktan bir köylü siluetine dönüştürülmesi beni rahatsız etmişti. Bana göre, sosyalizmin “Türkiye’ye özgü” yanları olabilirdi, ama Aybar’ın dediği gibi “Türkiye’ye özgü sosyalizm” olamazdı.

Edebiyatta o sıralar beni en çok etkileyen kitaplardan biri André Malraux’nun İnsanlık Durumu’ydu. John Reed’in The Education of John Reed adlı kitabı da etkilendiğim yapıtlar arasındaydı.

Kürt dinamizmi konusunda Aybar’la hareket edenler de olmuştur, ama erozyonun en az yaşandığı alan da burası olmuştur” dediniz. Aybar ve onunla birlikte hareket edenlerin Kürt sorununa bakışı nasıldı?

Aybar’ın “ceberrut devlet” vurgusu bir kırsallık-köylülük yönelimi içerdiği kadar bazı Kürt demokratlarına da cazip geldi. Ancak, Aybar sonrasında, TİP’in o zamanlar “Doğu sorunu” denen Kürt meselesine dönemin diğer devrimci çizgilerine göre daha sahiplenici yaklaşması hem Aybar’a yönelebilecek Kürt demokratlarını TİP çevresinde tuttu hem de zaten “Kemalist” vurguları dikkat çeken MDD’nin Kürtlerden dayanak bulmasını engelledi.

Siz nasıl bir pozisyondaydınız? Sözünü ettiğiniz Doğu mitingleri sizde ne gibi duygular, düşünceler yaratmıştı?

Açık söylemek gerekirse, o zamanlar Kürt olmayan pek çok sosyalist gibi benim de Kürt sorununa özel bir ilgim ve duyarlılığım olmadı. Ancak, 1968’de, Ankara’daki bir TİP toplantısında MDD’nin o zamanki önderlerinden birinin, partili Kürtlere “hepiniz Şeyh Sait güruhusunuz” şeklinde saldırması dikkatimi çekmiş, beni MDD’den daha da uzaklaştırıp Kürt duyarlılıklarına biraz daha yaklaştırmıştı. Doğu mitingleri sanırım 1967’de başlamıştı, o zamanlar sempatizan bir TİP’li olarak ilgiyle ve destekleyerek izledim.

Bu on yılı kapatan 15-16 Haziran 1970’e gelelim. 15-16 Haziran’ın Türkiye sosyalist hareketinde yürütülen birçok tartışmayı “karara” bağladığı söylenebilir herhalde.

Abidin Dino kapaklı Sosyal Adalet dergisi.

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: 15-16 Haziran öncesinde, işçi sınıfının etkili bir siyasal ve toplumsal özne olduğunun idraki, pek çok sosyaliste, örneğin o yıllarda 20’li yaşlarının başında olan genç bir MDD’ciye kıyasla, sermaye sınıfında daha fazladır. Bir bütün olarak sermaye sınıfını kastediyorum, ama bu farkındalıkta İstanbul’un sanayi burjuvazisi özellikle dikkat çekici düzeydedir. 15-16 Haziran’la birlikte Türkiye sosyalist hareketinde işçi sınıfının gücü ve rolünü azımsayan ya da buna mesafeli olan yaklaşımlar tam anlamıyla buharlaştı diyebilirim.

1970’i 1971’e bağlayan olaylara hızla bir göz atalım: Mart başında üniversitelerde boykotlar, işgaller, 13 Nisan’da DDKO’nun geniş katılımlı, anayasa gündemli Diyarbakır mitingi, 28-29 Nisan’da SBF yurduna yapılan baskın, 15-16 Haziran eylemi, ekim ayında DDKO’ya yapılan operasyon, 1971’in yılbaşında TSK’nın askeri müdahale sinyali veren mesajı, 11 Ocak’ta THKO’nun ilk banka soygunu eylemi, ardından THKP-C’nin sahneye çıkışı ve sonrasında çorap söküğü gibi gelen eylemler, çatışmalar. ‘71 Mart’ının başında dört Amerikalı askerin kaçırılması, ODTÜ’ye yapılan operasyon, 9 Mart’ta “ilerici bir darbe” yapılacağı söylentileri ve nihayetinde 12 Mart’ta radyodan okunan muhtıra. Bu müdahaleyi bekliyor muydunuz? Klişe tabirle, darbenin ayak sesleri duyuluyor muydu?

1970’in ikinci yarısıyla birlikte, parlamenter akışın dışında bir aktörün siyasete müdahale edebileceği, etmek zorunda kalacağı en başta TİP tarafından dile getirilmiştir. Buna şöyle bir açıklama getirmem lâzım: Başkaları da böyle bir müdahaleden söz etmiştir, ama bu başkalarında böyle bir müdahalenin hayırlı olabileceği düşüncesi de vardır. TİP hem böyle bir müdahale olasılığını hem de bunun hiçbir hayrı olmayacağını beraberce söyleyegelmiştir. Böyle bir müdahalenin sermaye sınıfının çıkarlarına hizmet edeceğini ve solu karşısına alacağını çekincesiz söylemiştir. Burada “TİP’ten başkaları” dedim, ama örneğin MDD akımının darbeden hayır beklediğini kastetmiyorum, sadece kronolojik olarak önce TİP’in bu olasılığı değerlendirdiğini söylüyorum. Genel olarak solun içinde dolaşan, bazıları MDD çizgisiyle de irtibatlı olan, ama asla bu akımın önde gelen temsilcileri arasında sayılamayacak, zaten çoğu sonradan da devrimci saflardan ayrılmış insanları kastediyorum.

12 Mart’taki askeri müdahale konusu böyle, ama 12 Mart’tan sonra kurulan Nihat Erim hükümeti konusunda bazı ayrıksı değerlendirmeler olmuştur. Örneğin Mihri Belli, Erim hükümetine başlarda ılımlı yaklaşmış, “en azından Erim’in geçmişinde ABD şirketlerinin temsilciliği gibi kara lekeler yok” minvalinde sözler sarf etmiştir. Ama bu türden sözlere Mahir’lerde, Deniz’lerde, İbrahim’lerde rastlamak mümkün değildir. Zaten o yıllara gelindiğinde bu arkadaşlarımızın Mihri Belli ile ilişkileri de kopmuş durumdaydı. 2010’daki anayasa referandumu döneminde, liberaller böyle bir karalama kampanyası yürütmüştü bu arkadaşlarımız için, “cuntacılık” falan gibi suçlamalarla, bunun gerçeklikle hiçbir ilgisi yok.

15-16 Haziran öncesinde, işçi sınıfının etkili bir siyasal ve toplumsal özne olduğunun idraki, pek çok sosyaliste, örneğin genç bir MDD’ciye kıyasla, sermaye sınıfında daha fazladır. 15-16 Haziran’la birlikte işçi sınıfının rolünü azımsayan yaklaşımlar tam anlamıyla buharlaştı.

Bu söylediklerim “9 Martçılık” açısından da geçerli. Yine de, 12 Mart muhtırası için değilse de, ardından kurulan Erim hükümetinin genel sol kamuoyunda bir miktar sempati yarattığını söylemek gerekiyor. Çünkü bu kabinede kamuoyunda sol kimlikleriyle bilinen isimler vardı. Örneğin Attila Karaosmanoğlu, Attila Sav, Türkân Akyol… Daha ziyade Atatürkçü, planlamacı, demokrat, ilerici isimlerdi bunlar. Bu isimlere o zamanlar çeşitli karikatürlerde “Kabinedeki Dev-Genç” dendiği de olurdu.

12 Mart ne kadar sürdü, fiilen ve etkileri bakımından ömrü ne kadar oldu?

Kronolojiyi takip ettiğimizde 12 Mart’ın çok kısa ömürlü kaldığını görmek mümkün. 12 Mart 1971: Muhtıra verildi, ardından Erim hükümeti kuruldu. Aralık 1971: 11’ler diye bilinen bakanlar istifa etti, yani Attila Karaosmanoğlu gibi demokrat-ilerici isimler. Mayıs 1972: Tam da Deniz’lerin idamı sırasında CHP’de kurultay oldu ve Kemal Satır gibi 12 Martçıların desteklediği İsmet Paşa’ya karşı “12 Mart sola karşıdır” diyen Bülent Ecevit genel başkanlığı kazandı. Son olarak da Nisan 1973: Cumhurbaşkanlığı seçimleri oldu, 12 Martçılar Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler’in cumhurbaşkanlığı için bastırmasına rağmen, CHP ve AP ittifakıyla Fahri Korutürk cumhurbaşkanı seçildi.

Dolayısıyla, yaklaşık iki yıl içinde 12 Mart’ın esamesi okunmaz oldu. Tabii sosyalist harekete verdiği zarar ayrı konu. Ama sosyalist hareketin kadroları üzerinde çok güçlü bir geriletici etki de yaratmamıştır. Toplumsal ölçekte de ömrünün bu kadar olduğunu ve uzun vadeli bir başarı kazanamadığını söylemek mümkün. Örneğin, 1973 seçimlerinde Ecevit’in CHP’si birinci parti olmuştur. Devrimci örgütler de büyüyerek mücadeleye devam etmiştir.

Peki siz o günü hatırlıyor musunuz? Haberi nerede ve nasıl aldınız, ilk tepkiniz ne oldu?

Muhtıranın verildiğini ilk nasıl duydum, tam hatırlamıyorum. Ama şöyle bir izlenimimi aktarabilirim: 12 Eylül darbesi gerçekleştiğinde, ertesi gün sokağa nasıl çıkılacağı, insanların gündelik işlerini nasıl yürüteceği konularında açık bir korku vardı, 12 Mart’ta böyle bir şey yoktu. 12 Mart’taki esas terör ortamı hükümetin Balyoz Harekâtı’yla ve İsrail başkonsolosu Elrom’un kaçırılmasıyla başladı, ama ilk günlerde herkes gündelik hayatına devam ediyordu.

O günlerde sizin gündelik hayatınız nasıldı? Siyasal faaliyetleriniz nelerdi, nasıl bir Türkiye tahliliniz vardı? Darbeyi haber aldığınızda ne gibi öngörüleriniz oldu?

TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar kongrede, 1965

12 Mart kendi açımdan bir dönemeç noktasında gerçekleşti. ODTÜ’den 1970 yazında mezun oldum. Geçici de olsa bir işim olsun diye Maliye Bakanlığı’na memur olarak girdim. Memuriyet dönemim sadece bir yıl sürdü ve bir daha da olmadı, ama 12 Mart gerçekleştiğinde bir devlet memuruydum. 12 Mart’ı önceleyen kısa dönemde, TİP’in ağırlıklı gündemi siyasetin nereye yöneldiğine ilişkin sağlıklı bir tespitten hareketle, “Faşizme hayır” kampanyasıydı. Aynı dönemde bunun kadar ağırlıklı bir başka gündem de il-ilçe kongrelerini kazanarak MDD’nin partiden tam tasfiyesini sağlamaktı. Kongre kapılarında kavgalar çıktığı, kafa göz yarıldığı, parti binalarının basıldığı bir dönemdi. Bu dönemde, memuriyet yaptığım aylar dahil, bu sürecin önemli bir bölümünde yer aldım, örneğin 1970 Ekim’i sonunda Ankara’da yapılan TİP’in 4. Büyük Kongresi’nde “güvenlik görevlilerinden” biriydim.

12 Mart olayında TİP’in tahlili, Türkiye’de büyük sanayi sermayesinin burjuvazinin diğer kesimlerine baskın çıkması, çeşitli alanlarda kendi lehine düzenlemeler getirmesi şeklindeydi. Yani başkaları “yarı feodal Türkiye” derken TİP ülkedeki sanayi burjuvazisinin belirleyici hamlelerine işaret ediyordu. Ancak, 12 Mart gerçekleştiğinde ve Demirel gitmek zorunda kaldığında solun büyük bir bölümü bunda bir “geriye gidiş” görmüyordu. TİP faşizm tehlikesine karşı uyarı yaparken haklıydı, ama bu özellik 12 Mart’la birlikte hemen değil, kısa bir süre sonra belirginlik kazandı.

60’lı yıllarda sosyalist harekette de kısmen etkili olan “sol cunta” ya da “zinde güçler” beklentisinin 12 Mart’la birlikte sona erdiğini söylemek mümkün mü?

Buna katılıyorum. Kemalizmin kendi içinden sola yönelmesini beklememek ve bu “zinde güçler” denen öğenin başlıca gücü olan ordudan beklenti içine girmemek gerektiği 12 Mart’la birlikte sosyalist harekette uzlaşma sağlanmış bir konudur. 12 Mart sonrasında “zinde güçler” edebiyatına rastlamak mümkün değildir.

Kemalizmin kendi içinden sola yönelmesini beklememek ve bu “zinde güçler” denen öğenin başlıca gücü olan ordudan beklenti içine girmemek gerektiği 12 Mart’la birlikte sosyalist harekette uzlaşma sağlanmış bir konudur. 12 Mart sonrasında “zinde güçler” edebiyatına rastlamak mümkün değildir.

12 Mart rejimi tarafından Temmuz 1971’de kapatılan Birinci TİP ile 1975’te yeniden kurulan İkinci TİP arasında dikkat çeken noktalar, farklılıklar, değişiklikler neler?

Birkaç ayrışma ve değişiklikten söz edeyim. Bir kere, TİP’te gerçekleşen kimi ayrışmaların 12 Mart’la hiç ilgisi yoktur, bunlar zaten gerçekleşmesi beklenen şeylerdi. Aybar’ı kastetmediğim açıktır herhalde, o zaten 12 Mart’tan önceki bir olaydı. Birinci TİP Sovyet-Çin tartışmasında çok belirgin bir taraf olarak görünmemeye gayret etmişti. Örneğin, TİP’in Ekim 1970’deki 4. Kongre’sinde Genel Sekreter seçilen Sait Çiltaş, MDD’cilerle ilgili eleştirilerinde “bu kişilerin yaptıkları bizim Başkan Mao’ya olan saygımızı eksiltemez” türünden sözler sarf ederdi. Buna karşılık, İkinci TİP Sovyet-Çin tartışmasında çok net biçimde Sovyetik bir tutum almıştır. Önemli bir nokta ise şudur: Birinci TİP’te bir miktar muğlak olan ve farklı biçimlerde yorumlanabilen sosyalist devrim tezi, İkinci TİP’in programında oldukça kesin ve net bir yer edinmiştir. Buna bağlı olarak da kentli işçi sınıfına yönelme hedefi de gayet açık olarak tanımlanmıştır.

Günümüzde sosyalist hareket belirli ana geleneklerin izinde yürüyor. Bu geleneklerin kurucu kadrolarının hemen hepsinin TİP’ten çıktığını söyleyebiliriz. TİP’in böyle bir rol oynaması, deyim yerindeyse “Gogol’un paltosu” gibi olması nasıl açıklanabilir?

Siz “Gogol’un paltosu” dediniz, ben şöyle diyeyim: Dünyada başka örnekleri var mıdır bilemiyorum, ama 1961-69 dönemindeki TİP dünya sosyalist hareketinin gördüğü en anaç partidir. Hatta buna DİSK’i ve Türkiye’deki Kürt siyasal hareketini de katabiliriz. Ancak, burada şu ayrım önemli görünebilir: TİP-TSİP-TKP ekolü, kendisini ‘60 öncesine de referansla tanımlama şansına sahiptir, yani TKP’yi kastediyorum ‘60 öncesi derken. Buna karşın diğer ekollerin böylesi bir ‘60 öncesine referansı yoktur, olmamıştır da. Özellikle de THKP-C, THKO hareketlerinin Mihri Belli ile yollarının ayrılmasıyla birlikte bu geçmiş bağı tümüyle imkânsızlaştı zaten.

Bu noktaya gelmişken bir ek yapmak yerinde olacak: Birinci TİP, MDD olayının dışında başka bir açıdan daha anaçtır; 1968-71 döneminde MDD’ci olmamış, ama TİP’li olup TİP’e de mesafeli duran önemli kadrolar vardı. Bu kadroların bir kısmı 12 Mart’tan çıkışta Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’ni (TSİP) kurmuştur. Gene 70’lerin ilk yarısında merkezi yurtdışında olan TKP’nin bir atılım ve açılım dönemi yaşamasında belirleyici rol oynayan görece genç kadroların hemen hemen hepsi de Birinci TİP’ten çıkmıştır.

“Gezi sınıfsal, ekonomik, siyasal, kültürel duyarlılık ve tepkilerin şemsiye bir kavram olarak ‘yurttaşlık’ etrafında bir araya gelmesiydi. ‘Basit’ deyip geçmemek gerekir; AKP iktidarının zaman zaman örtük, zaman zaman açık biçimde karşısına aldığı bir kavramdır yurttaşlık.” Gezi Parkı, Haziran 2013 (NarPhotos)

Şimdi tarihi biraz ileriye saralım, 12 Eylül sonrasına sıçrayalım. 12 Eylül ve ertesinde üç önemli uğrak görülüyor. İlki 12 Eylül rejiminin kendisi zaten. Ardından, sosyalist blokun çözülüşü geliyor. Üçüncüsü ise küreselleşme ve neoliberalizm. 12 Eylül’den bu yana geçen kırk yılın ikinci yarısını AKP iktidarı ile geçirdik. Tüm bunlar olurken, 1 Mart tezkeresi, Tekel Direnişi, Gezi Direnişi gibi toplumsal muhalefetin çok çetin eylemlilikleri de yaşandı. Bu kırk yıla baktığınızda, saptadığınız öne çıkan özellikler neler?

Biraz iddialı görünebilir, ama şunu söyleyeyim: ‘89-‘91 dönemecinde dünya sosyalist hareketinin çözülüşü ve bunun ardından gelen liberal kuşatma olmasaydı, 12 Eylül bu kadar etkili olamazdı. Kuşkusuz, 12 Mart kadar az etkili olurdu demiyorum. Ancak, bugün saptayabildiğimiz bozucu ve dağıtıcı etkilerin düzeyi ve derinliği daha hafif olabilirdi. Dolayısıyla, tersinden söylersem, sosyalist hareketin bahsettiğiniz süreçte aldığı esas darbe sosyalist sistemin çözülüşü oldu. Neredeyse yirmi yıllık mücadele deneyimi olan kadroların bir anda sosyalizmi sorgular, öğretiden şüphe eder hale gelmesinin normal bir yanı yok bence. Örneğin, Kuruçeşme Toplantıları sürecinde benim tanık olduğum en şaşırtıcı şey bu tür tutumlardı. Ve bunda esas etkenin 12 Eylül değil, ‘89-‘91 süreci olduğunu sanıyorum. Uzun uzun açıklamaya girişmeyeceğim, ama bence bu atmosfer yeni yeni aşılabiliyor.

1989 ve 1990’da solda birlik arayışıyla düzenlenen Kuruçeşme Toplantıları’ndan bir sonucun çıkmayışı, yirmi yıllık mücadelenin ön saflarında olanların “sosyalizmden şüphe eder hale gelmesi” miydi, yoksa başka belirleyici sebepler var mıydı?

Kuruçeşme Toplantıları’ndan bir sonuç çıkmamasının görünürde tek bir nedeni vardır: Dev-Yol geleneği bu işin içinde değildi ve onlar olmadan başlatılacak herhangi bir partileşme girişimi güdük kalacaktı. Orası öyle, ama Kuruçeşme sürecinde etkili görünen pek çok çevre bu “eksiklik” dışında kendisinin de sosyalizm bağlamında nerede durduğuna ilişkin tereddütler içindeydi, kendinden o kadar emin değilsen bahane bulmak kolaydır. Bana göre sosyalizmle ilişkilenme konusundaki bulanıklıklarla, sonu gelmeyeceği belli olan “önce nasıl bir sosyalizm, bunda anlaşalım” gibi gerekçelerle bir geleneğin Kuruçeşme’nin dışında kalması arasında bir “bahane” bağlantısı vardır.

Sosyalist harekette başka devrimci çizgi ve kadroların olduğunu kabul ediyoruz. Bu da yetmez, başka devrimci çizgi ve kadroların varlığının meşru ve faydalı olduğunu düşünüyoruz. Ve tek çatı altında toplanmak değil, ama ortak bir mücadele düzleminde yan yana gelmekte çekincesiz olduğumuzu ileri sürüyoruz.

ÖDP’nin kurucuları arasındaydınız, uzun süre parti yönetimindeydiniz. 2001’de, ÖDP’den ayrılıp TKP’ye girdiniz. O tercihi yapmanızın sebepleri nelerdi?

ÖDP’nin kurucularından biriydim. Bu partiden ayrıldığımız 2001’e kadar Parti Meclisi üyeliği, bir süre de MYK üyeliği yaptım. Yani ÖDP’liliğim beş yıllık bir zaman dilimine yayılıyor… Ayrılmamızın temel nedeni, ÖDP’nin kendi iç tartışmaları sonucunda yürüyemez, hareket edemez hale gelmesiydi. Aslında bu ÖDP’ye daha en başından damgasını vuran bir zaaftı. Farklı duruşları ve görüşleri bir arada tutma adına geliştirilen “bileşen hukuku” ya da “mutabakat yaklaşımı”, partiyi çoğu kez hareket edemez hale getiriyor, “ne kokar ne bulaşır” denebilecek açıklamalara ve eylemlere itiyordu. Ardından, özellikle 1999 seçimlerinden sonra belirli bir grup partiye kendi damgasını ve ağırlığını koymaya çalıştı. Bunu gayrımeşru ya da bilmem hangi mutabakata aykırı bulmuyordum, ama bu kez sözünü ettiğim ağırlıklı grup o zamanki liberal eklemlenmeleriyle belirli bir çizgiye yerleştiğinde, bizim açımızdan ÖDP’liliğin de sonu gelmişti.

1980’den beri içinde bulunduğumuz dönemi “sosyalist hareketin üçüncü kuruluş dönemi” olarak tanımlıyorsunuz. Bu bağlamda günümüz TİP’ini konuşalım biraz. Günümüz TİP’i birlik modellerinden bir yenisi olarak ortaya çıkmadı. Öte yandan, sosyalist hareketin yeniden kuruluşu sürecinde sorumluluk üstlendiğini ileri sürüyor. Birinci TİP ve İkinci TİP ile günümüz TİP’i arasındaki süreklilik ve kopuş unsurları neler, bu tür bağlar var mı?

Kanımca var. Ancak, örgütsel referansların oldukça sınırlı kalması ve kuramsal ve ideolojik referansların esas alınması anlamında bu bağları saptayabiliriz. Bu açıdan bakıldığında, günümüzdeki TİP’in belirgin bir soyağacı olduğu kanısındayım. En geçmişe gidersek Tarihsel TKP, sonra Birinci TİP ve İkinci TİP, ardından Gelenek – Sosyalist Türkiye Partisi (STP) / Sosyalist İktidar Partisi (SİP) ve Sosyalist Politika, ertesinde TKP, oradan da günümüzdeki TİP. Yine de Gelenek – STP / SİP ve TKP’de olmayan bir özelliğin TİP’te vücut bulduğunu düşünüyorum. Onu şöyle tanımlayabilirim: Biz, bugün sosyalist harekette başka devrimci çizgi ve kadroların olduğunu kabul ediyoruz. Bu da yetmez, başka devrimci çizgi ve kadroların varlığının meşru ve faydalı olduğunu düşünüyoruz. Ve, bir sonuç olarak, birleşmek ya da tek çatı altında toplanmak değil, ama ortak bir mücadele düzleminde yan yana gelmek konusunda da çekincesiz olduğumuzu ileri sürüyoruz. Bu ortak mücadele deneyimlerinin de ileriki tarihlerde sosyalist harekette bir harmanlanma yaratabileceğini söyleyebilirim, elbette bir olanak olarak.

Ancak, sosyalist hareketteki diğer devrimci çizgi ve kadrolarda bu yaklaşımımızın hiçbir karşılığı bulunmamasını, onlarda da böyle bir yaklaşımın olmamasını anlayabildiğimi söyleyemem. Bunu samimiyetle söylüyorum. Bir neden şu olabilir: Diğer devrimci çizgi ve kadrolar, sosyalist harekette kendilerinin diğer herkesi silikleştirecek ölçüde tekleşecekleri bir uğrağa erişebileceklerini düşünüyor olabilirler, ki ben buna hem siyasal hem de mantıksal olarak ihtimal vermiyorum. Ya da içinden geçtiğimiz dönemde fazla öne çıkmamayı, bu dönemi atlatmayı tercih ediyor olabilirler. Açıkçası başka bir açıklama bulamıyorum. Dikkat ederseniz, hepimizin aynı partide buluşmasını kastetmiyor ve önermiyorum, sadece ortak mücadele düzlemlerinde yan yana gelmek gibi asgari tutumlardan söz ediyorum. Elbette, bu bizim açımızdan yaşamsal bir konu değil. TİP bu konudaki saptamaları ve önerileri kabul görmese de yoluna devam ediyor, edecek.

“Geniş kesimlerin katıldığı, radikal bir devrim tasavvur ediliyorsa, böyle bir devrimin başından sonuna kadar sosyalist öznenin kontrolü altındaki dinamiklerle gerçekleşmesi mümkün değildir.”

Günümüz TİP’inin soyağacında, Gezi sonrasındaki Haziran Hareketi ve o dönemde TKP içindeki ayrışma üzerine kurulan HTKP var. HTKP hangi ihtiyaca cevaben kuruldu, TİP’e evrilmesi niye, nasıl oldu?

Bu sorunun yanıtında şu anda başka yerlerde olan eski arkadaşlarımız hakkında incitici şeyler söylemek istemem. Ancak, şu kadarını söylemek zorundayım: Bir modelde sen durduğun yerde durur, en doğruları söylersin, bundan etkilenenler de sana yönelir. İkinci modelde ise sen kendi doğrultun ve ilkelerinle kendi dışındaki düzen karşıtı, protestocu, vb. hareketlere yönelirsin, onları etkilemeye, belirli bir yön göstermeye çalışırsın. HTKP olarak bizim tercihimiz ikincisiydi. Sonra, bana göre, bugün Türkiye sosyalist hareketi, 1920-1925 ve 1961-1971 dönemlerinden sonra üçüncü kuruluş dönemindedir. Bu kuruluş döneminde, tam tamına aynısı olmasa bile 1961-71 dönemine özgü harmanlanmaların, sterillik kaygısı gözetmeyen dışa açılmaların, kitleselleşmenin ve toplumsallaşmanın belirleyici olacağını düşünüyoruz. Bu anlamda, 1961-71 dönemi TİP’inin misyonunu günümüz koşullarında üstlenip gerçekleştirmeye çalışıyoruz.

12 Mart’tan bugüne, bu elli yılın en kritik dönemeçlerden biri Gezi’ydi. TİP de zaman zaman kendisini “Gezi Direnişi’nin Türkiye halklarına armağanı” olarak tanımladı. Gezi Direnişi’ni siyasal ve toplumsal açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açık konuşmak gerekirse, Gezi öncesinde sosyalist solun her öbeği, açıkça söylese de, söylemese de “yaprak kımıldamıyor” karamsarlığı içindeydi. Gezi gibi bir patlamanın geleceğini herhalde kimse beklemiyordu…

Bence Gezi sınıfsal, ekonomik, siyasal, kültürel vb. duyarlılık ve tepkilerin şemsiye bir kavram olarak “yurttaşlık” bilincinin ve talebinin etrafında bir araya gelmesiydi. “Basit” deyip geçmemek gerekir; AKP iktidarının zaman zaman örtük, zaman zaman açık biçimde karşısına aldığı bir kavramdır yurttaşlık.

Gezi, Türkiye sosyalist hareketinin örgütlü müfrezelerine, kendi öncülük iddialarını ve pratiklerini aşan, bu iddia ve pratiklerle örtüşmesi her zaman mümkün olmayabilecek bir kitle dinamizminin ve kitlesel hareketlenme durumlarının varlığını hatırlatmış oldu. Bir sosyalist öznenin kendi varlığını sadece ve sadece ne zaman, nasıl ve nereden geleceği bilinemeyecek kitlesel kabarmalara bağlaması kuşkusuz anarko-sendikalist bir tutumdur. Ancak, aynı öznenin kendi eseri olmayan, bütününe nüfuz edemediği ve yönlendiremediği kitlesel hareketleri kendine “yabancı” sayması, hatta bu tür hareketlerin arkasında bit yeniği araması da birincisi kadar yanlıştır.

Bir adım daha ileri giderek şunu da söyleyeyim ve bitireyim: Eğer gerçekten geniş kesimlerin katıldığı, radikal bir devrim tasavvur ediliyorsa, böyle bir devrimin başından sonuna kadar sosyalist öznenin kontrolü altındaki dinamiklerle gerçekleşmesi mümkün değildir.

Bugün Türkiye sosyalist hareketi, 1920-1925 ve 1961-1971 dönemlerinden sonra üçüncü kuruluş dönemindedir. Bu kuruluş döneminde, tam tamına aynısı olmasa bile 1961-71 dönemine özgü harmanlanmaların, sterillik kaygısı gözetmeyen dışa açılmaların belirleyici olacağını düşünüyoruz.

Söyleşimiz boyunca konuştuklarımıza bakarak şöyle bir örüntüden söz edebiliriz herhalde: 1960’lardan bu yana, Türkiye’de toplumsal muhalefetin kitlesel ölçeğe kavuştuğu uğraklarda üç dinamiğin öne çıktığı görülüyor. İlki sınıf dinamizmi, ikincisi öğrenci dinamizmi, üçüncüsü de Kürt dinamizmi. Bugünlere baktığımızda da bu üç dinamiğin, farklı ölçekte de olsa hareketli olduğu, en azından üzerindeki baskıyı aşmaya çalıştığı söylenebilir. Sizce de bu üçlünün birlikteliği anlamında bir örüntüden söz etmek mümkün mü?

Bence de böyle bir örüntü var ve bu örüntü 60’lardan bu yana varlığını sürdürüyor. Bundan sonra da geçerliliğini sürdüreceğini sanıyorum. Ancak çok ciddi bir fark da var. Örneğin, sınıf hareketindeki dinamizmin ‘60-‘80 dönemine kıyasla çok daha fazla tekil ve yalıtık kaldığını görüyorum. Dolayısıyla, bir “hareket” vasfı kazanamadığını söylemek gerekiyor. Yine de bu durum, sınıf dinamizminin üçlü arasındaki yerini ve böyle bir örüntünün varlığını ortadan kaldırmaz. Benzer bir şeyi öğrenci dinamizmi için de söyleyebiliriz sanırım. Kürt dinamizmi açısından ise elbette bir “hareket” vasfı kazanamadığından söz edilemez. Ancak, yine de bir fark var ki, o da ‘60-‘80 dönemine kıyasla günümüzde Kürt dinamizminin sosyalist hareketle bağlarında ortaya çıkıyor. Geçmişte iki hareket çok daha iç içe olmuştu, ancak 70’lerin sonundan başlamak üzere bu iç içelik büyük ölçüde ortadan kalktı. Günümüzde de bir nebze böyle devam ediyor. Kürt Özgürlük Hareketi ile sosyalist hareket arasındaki “sorun”un çözülemeyeceğini düşünmüyorum. Yalnız bir konuda hayli derin bir sorun var: Günümüzde Kürt Özgürlük Hareketi, sadece ulusal-demokratik bir hareket olmanın ötesinde, özel ve ayrıksı bir sosyalizm yorumunun da temsilcisi olarak ortaya çıkmaktadır. Sanırım, iki hareket arasındaki ilişkilerde esas tartışma yaratan şey de bu. Ancak, bir kere daha altını çizeyim, tüm bunlar, örüntü olarak sözünü ettiğimiz üçlüde Kürt dinamizminin yerini değiştirmez elbette.

”Kürt Özgürlük Hareketi ile sosyalist hareket arasındaki ‘sorun’un çözülemeyeceğini düşünmüyorum. Yalnız bir konuda hayli derin bir sorun var: Kürt Özgürlük Hareketi, sadece ulusal-demokratik bir hareket olmanın ötesinde, özel ve ayrıksı bir sosyalizm yorumunun da temsilcisi olarak ortaya çıkmaktadır. İki hareket arasındaki ilişkilerde esas tartışma yaratan şey de bu.” HDP’nin Kazlıçeşme mitingi, 30 Mayıs 2015

Bu üçlünün karşısındaki üçlüye bakalım bir de: Merkez sağ, faşist hareket, İslâmcı hareket. Bunlar kâh aynı partide buluşuyorlar, kâh ayrışıyorlar, ama genellikle aynı cephede müttefik oluyorlar. Türkiye sağının bu üçlüsünü geçmişe kıyasla nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de AKP ile özdeşleşen özgün bir faşist akımın da toplumsal ölçekte temayüz ettiğini söylüyorsunuz yazılarınızda.

Türkiye’de geleneksel olarak şöyle bir merkez sağ vardı: Terakkiperver Fırka, Serbest Fırka, Demokrat Parti ve Adalet Partisi olarak devam eden silsile sağın diğer bölmelerini de az çok bünyesinde toplamayı başarıyordu. İslâmcı bölmeyi daha çok, milliyetçi bölmeyi ise kısmen ya içeren ya da kendi etki alanına çekebilen bir şemsiye gibiydi. Bana göre, 12 Mart, sağın daha radikal ve uç kesimlerinin merkez sağ çatısı altında toplanması çabalarını da imkânsızlaştırmıştır. O günden bu yana da merkez sağın söz ettiğim şemsiye işlevini görebilmesi çok zor olmuştur, genelde de başarısız olmuştur. Bu anlamda, artık merkez sağ dendiğinde katıksız liberal doktrinlerden ötesini görebileceğimize inanmıyorum. Bunların ötesinde, 19 yıllık AKP iktidarı ile birlikte dinci faşizmin saldırgan ve radikal bir kimlik olarak kalıcı bir yer edindiğini düşünüyorum. İlla bir sayı vermemi isterseniz, bu dinci faşist akımın da yüzde 10-15 civarında bir oy tabanına sahip olduğunu sanıyorum. Sonuç olarak, geçmişteki örneklere benzetebileceğimiz bir merkez sağın artık imkânsız olduğunu ya da merkezin dinci faşist akıma doğru kaydığını söyleyebilirim.

Buradan Türkiye’nin yakın geleceğine yönelelim. Erken seçim, iktidarın faşizan hamleleri, parlamenter rejime geri dönüş sözleri ya da bütün bunları rafa kaldıracak distopik ihtimaller söz konusu. Bir yandan da 1921 Anayasası’nın 100. yıldönümündeyiz, iki yıl sonra cumhuriyetin 100. yılı. Önümüzdeki birkaç yıla baktığınızda hangi ihtimalleri kuvvetli görüyorsunuz? Ve sizce sosyalist hareket ne yapmalı?

Açıkçası, topu taca atmak olarak yorumlanmasın ama, Türkiye’nin yakın geleceğine dair görece kesinlik taşıyan ve diğer her türlü ihtimali gözle görülür biçimde zayıflatan saptamalar yapmanın çok zor olduğunu düşünüyorum. Genelde böyle siyaset yapmaya alışığız, geçmişten bugüne gelen bir tarihsel bakışla mevcut durumdaki güçlü eğilimleri saptayan bir bakışı birleştirerek önümüzdeki sürece dair beklentilerimizi oluşturuyoruz. Ancak, Türkiye’de siyaset o denli akışkan ve öngörülemez bir duruma geldi ki, çok çeşitli olasılıkları ve birbirleriyle ilişkisini çözümlemek neredeyse imkânsızlaşıyor. Şu anda görülebilenler arasında özellikle işaret etmeye çalışacağım yönelim şu: Kendi cumhurbaşkanlığını garanti altına alacak bir yol bulunması kaydıyla parlamenter sisteme geçiş ihtimallerinin tartışılmasına izin vermek, ikincisi de AKP karşısındaki bloku, özellikle de HDP üzerinden yürütülen suni tartışmalarla bölüp zayıflatmak. AKP’nin ve Erdoğan’ın bittiğine, tükendiğine, kaçmaya yer aradığına falan ise inanmıyorum. Kuşkusuz, hem belirli bir erozyon yaşıyorlar hem de önümüzdeki seçimlere dair endişe taşıyorlar, ama hâlâ iktidarın oynayabileceği kozların tükenmediğini ve hâlâ belirgin bir “oyun kurma” kapasitesi taşıdığını sanıyorum. Bu oyunlar arasında en güçlü ihtimalin de karşı bloku dağıtıp İyi Parti’yi kendisine yaklaştırmaya çalışmak olduğunu sanıyorum. Olur mu, olmaz mı, onu bilemeyiz, ama en azından deneneceğini söyleyebiliriz. Şimdi denebilir ki, böyle bir kaotik tabloda sosyalist hareketin neye hazırlanması gerekir? Bana göre yapılabilecek en rasyonel iş sosyalist hareketin devrimci birikiminin ortak bir mücadele zemininde yan yana gelmesi, muhatap olarak da CHP’nin sol unsurları ile tabanını ve HDP’yi seçerek başka bir yolu zorlayacak bir baskı gücü yaratması olur.

Bu söyleşi Express’in 175. sayısında (Mart-Mayıs 2021) yayınlanmıştır.

^