2018 DÜNYA KUPASI: KİM KAYBETSİN, NE KAZANSIN –2

Yücel Göktürk
22 Haziran 2018
SATIRBAŞLARI

A, B,C ve D gruplarında olup bitenler, 16’ya kalmayı garantileyenler, eşiğine gelenler, uzağına düşenler, muhtemel eşleşmeler, gönlümüzde yatan aslanlar, sahadaki gerçekler, kısmetsizlikle malûl olanlar… Şarkılı türkülü Dünya Kupası tefrikamızın ikinci bölümü huzurlarınızda…
Mohamed Mrabet

 

Tedirginlikle oturmuştuk ekran başına. 1986 Dünya Kupası finalinde Arjantin’i şampiyon yapan golü atan, uzun yıllar Real Madrid forması giymiş Jorge Valdano’nun –rahmetli Vedat Okyar misali, onun da kalemi futbolu gibi kıvrak– İzlanda maçı öncesinde Arjantin’i uyarışı aklımızdan çıkmıyordu.

The Guardian’da yayınlanan “Arjantin, aman dikkat: Mühim olan ebat değil” başlıklı yazısına, iki dünya kupası kazanan üç buçuk milyon nüfuslu “küçük ülke” Uruguay’ın futbol geleneğini, “Charrúa savaşçılığı”nı, 16. yüzyılda Avrupalı istilacılara kahramanca karşı koyan Charrúa yerlilerini anlatarak giriyor, İzlanda’nın da benzer bir hamurla yoğrulduğunu, kolay lokma olmayacağını vurguluyordu.

O yazıyı okurken Nazilere ve yerli işbirlikçilerine kahramanca karşı koyan Hırvat partizanları hatırlamamak ne mümkün. Uruguay’ın futbol geleneği “Garra Charrúa” ise, Hırvatistan’ınki “Partizani”. Yugoslavya’nın dağılmasından sonra, dört milyon nüfuslu bu “küçük ülke”nin Avrupa ve dünya kupalarındaki performansı hiç de yabana atılır gibi değil. Avrupa Şampiyonası’nda iki kez (1996, 2008) çeyrek final, Dünya Kupası’nda bir yarı final (1998) ve üçüncülük.  

Valdano’nun “kolay lokma olmayan” İzlanda için söyledikleri Hırvatistan için de geçerliydi haliyle. Fazlasıyla: Rakitic (Barcelona), Modric (Real Madrid), Mandzukic (Juventus), Lovren (Liverpool), Perisic, Brozović (Inter), Rebic (Eintracht Frankfurt) gibi kalburüstü takımlarda anahtar rollerdeki oyunculara sahip bir takım. “Bale ilkesi”nin[1] hakkını verdikleri de mâlum. Madem söz buraya geldi, maça geçmeden bir şarkı molası verelim: “Disco Partizani”…

 

 

Kırmızı Pazartesi

Golsüz biten ilk devre “Kırmızı Pazartesi” sinyaliydi. Hırvatistan ne Messi’ye ne diğer yıldızlara top yapacak alan veriyordu. Oyunun kontrolü onların elindeydi, tehlikeli geliyorlardı… Dünyanın dört bir yanındaki her milletten Arjantin taraftarlarına “Bu maçı kazasız belasız berabere bitirsek” dedirten bir oyun sergiliyorlardı.

Kaza 53. dakikada geldi. Hem de ne kaza. O uğursuz an, kaleci Caballero’nun o kahredici gafleti… Ayağıyla aşırtma bir pas vermek isterken topu rakibin önüne bırakması, Rebic’in o ölümcül hatayı affetmemesi… Ömür boyu Caballero’nun içini sızlatacak çuvallama.

Ama başlarına o bela gelmeseydi de Arjantin kazanamazdı, en iyi ihtimalle beraberliği kurtarabilirdi. O ihtimal için dahi, meşin yuvarlak tanrısının fasılasız yanlarında olması gerekiyordu. Hırvatistan 90 dakika boyunca futbol dersi vermekle kalmadı, Messi’ye göz açtırmadı. Gene de bir kısmet ânı olabilir, oyun mantıki sonucuna ulaşmayabilirdi. Olmadı. Arjantin’in çırpınışları 80’e kadar sürdü, ama o dakikada Modric şaheser vuruşuyla noktayı koydu. 90+1’de de Rakitic ünlemi ekledi. Hafızalardan silinmeyecek denli dramatik bir maç, tarihi bir skor oldu, Arjantin kupaya vedanın eşiğine geldi.

Ertesi günkü Nijerya-İzlanda maçında gönlümüzdeki öbür aslan galip gelebilseydi, son düzlükte Hırvatistan karşısına 4 puanla çıkacaktı. Kaybetse bile, averaj üstünlüğüyle Arjantin’i –Nijerya’yı yeneceğini farz ettiğimiz Arjantin’i– geride bırakması mümkündü. Ancak şimdi, Nijerya mağlubiyetiyle tek puanda kalan İzlanda’nın gruptan çıkabilmesi için Hırvatistan’ı yenmesi gerekiyor. Ki, tek farklı galibiyet bile yetmeyebilir.

Golsüz biten ilk devre “Kırmızı Pazartesi” sinyaliydi. Hırvatistan her milletten Arjantin taraftarlarına “Bu maçı kazasız belasız berabere bitirsek” dedirten bir oyun sergiliyordu. Kaza 53. dakikada geldi. Hem de ne kaza. O uğursuz an, kaleci Caballero’nun o kahredici gafleti…

Peki, farz ettiğimiz gibi, Arjantin Nijerya’ya galip gelebilir mi? Karşılarındaki takım kupaya havlu atmış değil, aksine istim üstünde. İzlanda galibiyetiyle 3 puandalar. Grup ikincisi olabilmeleri için Arjantin’le berabere kalmaları yetiyor. Arjantin içinse tek çare galibiyet. Üstelik, gruptan çıkmayı garantileyen Hırvatistan’ın rahat davranıp bir İzlanda sürprizine sebebiyet vermesi ihtimalini hesaba katarak, en az iki farklı bir galibiyet kovalamak zorunda.

Gitmek mi zor, kalmak mı zor? The Clash’ten dinleyelim…

 

 

Umut ilkesi

Şimdi 15 Haziran’a, Uruguay-Mısır maçına zaplayalım. A grubunda gönlümüzdeki aslanlar Uruguay ve Mısır olduğu için, gönlümüzdeki sonuç da beraberlikti. Gönül meselesi elde var bir, “umut ilkesi” iki: “Berabere kalsınlar, Rusya ve Suudi Arabistan’ı yensinler, 7’şer puanla zirveyi paylaşsınlar. Rusya bavul toplasın.

En iyi ihtimal bu, ikinci en iyi ihtimal ise şuydu: “Rusya’yı biri yener, öbürü berabere kalırsa, ikisi de gruptan çıkar. Berabere kalan 5 puanla ikinci olur, Rusya 4 puanla yolculanır.”

Bir ihtimal daha vardı tabii: Biri öbürünü yenerse… “Yenilenin Rusya’yı yenmesi, yenenin ise Rusya’ya yenilmemesi şart olur. Yenilen 6, yenen 7 veya 9 puanla gruptan çıkar, Rusya yine havasını alır.”

Yenen Uruguay oldu, Mısır’ın Rusya’yı yenmesi şart oldu. Bu şart yerine getirilebilir miydi? Uruguay maçının görüntüleri “neden olmasın” dedirtiyordu.

Görüntülerin özeti: “Topu Mısır oynadı, pozisyonları Uruguay buldu. Kaleci El Shenawy farkı önledi.” Yani: Mısır iyi top yapıyor –Arsenal’in Avrupa Ligi’nde yarı finale çıkmasında büyük pay sahibi olan Elneny orta sahayı mükemmele yakın organize ediyor–, kalecileri Muslera misali.

Peki, Uruguay o pozisyonları nasıl buldu? “Nasıl”dan çok, kiminle? Suarez ve Cavani’nin karşılıklı asistleriyle. Bu ikili hangi takıma karşı pozisyon bulmaz ki? 2017-18 sezonunun lig istatistikleri: Cavani PSG formasıyla 32 maçta 28, Suarez Barcelona formasıyla 33 maçta 25 gol.  

“Kısmet” deyip Mark Twain’i anmamak olmaz. Ünlü kahramanı Tom Sawyer’ı anlatırken şöyle diyordu: “Onu hayatının 24 sene sonrasına götürdüğümüzü düşünelim. Tom Sawyer’ı Tom Sawyer yapan koşulları şöyle bir çalkalarsak, beş para etmez biri de olabilirdi, bir melek de. Zaten kısmet dediğimiz şey de koşulların çalkalanması değil mi?”

Rusya forvetleri, başta Cheryshev ve Golovin, Suudi Arabistan’a nefis goller attı, ama karşılarında acemilikle malûl bir defans vardı. “Ne Mısır defansı o kadar acemi ne de Rus forvetler Suarez-Cavani kalibresinde” diyorduk. Ve asıl önemlisi, Uruguay karşısında Mohammed Salah sakatlığı nedeniyle forma giyememişti. Bilenler biliyor, Şampiyonlar Ligi finalisti Liverpool’un starından, Premier League’de fileleri 32 kez havalandıran gol kralından bahsediyoruz –yılın futbolcusu seçilmesi cabası. Salah’lı Mısır Rusya’yı niye yenemesin? Böyle diyerek geçmiştik ekranın başına…  

Kısmet faktörü ve Tom Sawyer

Golsüz biten ilk yarı umutlandırmıştı. Oyun başabaştı, Mısır’ın gole yaklaştığı anlar olmuştu. Ne var ki, 47. dakikada sahneye kısmet faktörü çıktı. Üstelik zincirleme: El Shenawy pekâlâ tutabileceği topu yumrukladı, o top gidip Roman Zobnin’in önüne düştü, onun sarsak şutuna Mısır kaptanı Fathy’nin yampiri müdahalesi… Olmayacak şey oldu, kaptan gemiyi karaya oturttu. Ve arkası geldi, on dakika sonra Cheryshev, ardından Dzyuba… Mısır canla başla farkı kapatmaya uğraştı, ama Salah’ın penaltı vuruşuyla bulduğu şeref sayısının ötesine geçemedi ve elenmeyi garantiledi.

“Kısmet” deyip Mark Twain’i anmamak olmaz. Gözde kavramlarından biri “kısmet”ti çünkü. Ünlü kahramanı Tom Sawyer’ı anlatırken şöyle diyordu: “Onu hayatının 24 sene sonrasına götürdüğümüzü düşünelim. Tom Sawyer’ı Tom Sawyer yapan koşulları şöyle bir çalkalarsak, mantıken o çalkalamanın sonucunda, beş para etmez biri de olabilirdi, bir melek de. Zaten kısmet dediğimiz şey de koşulların çalkalanması değil mi?”[2]

Gelelim öbür “aslan”a… Rusya’nınkine yakın bir fark beklediğimiz maçta, Suudi Arabistan’ı tek golle, kaleci hatasından yararlanan Suarez’le, zar zor geçebildi. Dahası, turnuvanın şimdiye kadarki en sıkıcı maçının kahramanı oldu.

Şimdi önümüzdeki maçlara bakalım… A grubunun birincisini Rusya-Uruguay karşılaşması tayin edecek. Beraberlik halinde Rusya ilk iki maçtaki +7 averajıyla Uruguay’ın üstünde olacak. Bu ikili, 16’da B grubunun ilk iki sırasını paylaşmaları kuvvetle muhtemel olan İspanya ve Portekiz’le eşleşecek. Hangisi hangisiyle, onu Rusya-Uruguay maçı ve İran ile Fas belirleyecek.

“Can You Hear The Music?”

Fas

B grubunda gönlümüzde yatan aslan Fas’tı… Grubun devleri İspanya ve Portekiz’den birini sollayıp gruptan çıksalar diye totemleri fora etmiştik, ama İran’dan 90+5’te yedikleri, üstelik kendi kalelerine attıkları gol (ah be Bouhaddouz!) hayalleri suya düşürdü.

Yine de ümitler hepten tükenmiş sayılmazdı. Oynanacak maçlar vardı daha ve ayrıca kadro hiç fena değildi. Avrupa’nın kalburüstü takımlarında forma giyen Hakimi (Real Madrid), Benetia (Juventus), Ziyech (Ajax), El Ahmadi ve Sofyan Amrabat’a (Feyenord), Türkiye’de oynayan dört ismi, Da Costa’yı (Başakşehir), Dirar’ı (FB), Belhanda’yı (GS), Boutaib’i (Malatyaspor) ve yolu Galatasaray’dan geçen, şimdi Watford’da top koşturan Nobrin Amrabat’ı eklediğimizde, ortaya çıkan takım profili ümit vericiydi.  

Portekiz ve İspanya karşısında alınacak bir galibiyet ve bir beraberlik Fas’ı gruptan çıkarırdı. İmkânsız mıydı? Meksika’nın Almanya’ya, İsviçre’nin Brezilya’ya yaptığını, Fas Portekiz’e ve İspanya’ya yapamaz mıydı? Rolling Stones’un Fas esintili şarkısı totemimizdi: “Can You Hear The Music”

 

Portekiz maçının dördüncü dakikasında Ronaldo’nun “tekmeye kafa koymak” deyişini hatırlatan cesur fırsatçılığıyla gelen golle kaynar sular döküldü ama, Fas’ın çabuk toparlanıp bitiş düdüğüne kadar Portekiz’e kök söktürüşüne tanık olduk. “Şiir gibi” oynadılar, Gezi sloganına nazire, “Mohammed Mrabet’in kelimeleriyiz”, “Mohammed Mrabet’in resimleriyiz” dediler sayılır.

İstatistikler konuşsun: Topa sahip olma 53’e 47, gol pozisyonu 9’a 5, kornerler 7’ye 5 ile Fas lehine. Faullerde ise 20’ye 18’le üstünlük Portekiz’de tabii –Pepe farkı!    

Nobrin Amrabat Portekiz’in sol kanadını çökertti, Ziyech sayısız pozisyon yarattı, Benetia dört dörtlük çıkışlarla gole çok yaklaştı… Gelgelelim, “kısmet faktörü” sahnedeydi yine. Onca pozisyonda top bir türlü üç direğin arasından geçmedi. Olmayınca olmuyor, Cevat Prekazi’nin kulakları çınlasın, “topun canı” istemeyince, gol olmuyor. Rui Patricio’nun hakkını yemeyelim bu arada: Önce Da Costa’nın, ardından Belhanda’nın maçın kaderini değiştirebilecek kafalarına geçit vermeyerek galibiyette Ronaldo kadar pay sahibi oldu.

Maç sonrasında Portekiz’in hocası Fernando Santos hakikati teslim etti: “Fas açısından adil bir sonuç değil.” Keza The Guardian yazarı Paul Doyle: “Maçın büyük bölümünde daha iyi olan taraf Fas’tı. Görkemli bir oyun sergileyerek yenildiler.”

Fas, başta Paul Bowles, Beat kuşağının kemiklerini sızlatarak elenmeyi garantiledi. Peki, veda maçında Portekiz yenilgisinin acısını İspanya’dan çıkarırlar mı? Umudumuz o. Gelsin totem: Jimmy Page-Robert Plant’in Faslı ve Mısırlı müzisyenlerle birlikte yaptığı No Quarter’dan “The Truth Explodes – Yallah” (Hakikat İnfilâk Ediyor – Yallah)…

 

Portekiz “balı”

Şimdi İspanya ve Portekiz’e yakın plan yapalım. Aralarındaki maçın tadı damağımızda. Gelgelelim, şu soru geçerliliğini koruyor: 90+’daki o Ronaldo marifeti, öncesinde De Gea’nın o ikramı –hiç akla gelir miydi, Manchester United kalesinde ne mucizeler yaratmıştı– sayesinde bir puanı kurtaran, Fas karşısında direkten dönen Portekiz’i Euro 2016’da şampiyonluğa kadar götüren “bal” daha nereye kadar?

Gruptan çıkmayı garantilediler gibi. 16’daki rakipleri Rusya veya Uruguay. Çekirge ikinci defa sıçrar mı? Rusya neyse de, Uruguay kolay kolay geçit vermez ama, sıçradı diyelim, çeyrek finallerde C grubu birincisi ile (muhtemelen Fransa) D grubu ikincisi (muhtemelen Arjantin) arasındaki maçın galibini bulacak karşısında.

Ezcümle, “nereye kadar” sorusunun cevabı, büyük ihtimalle çeyrek finale kadar.

Kaptanı Ramos olan bir takım

İspanya’ya gelince… Kaptanı Sergio Ramos olan bir takımın değil kupa kaldırmasını, gruptan çıkmasını kim ister? Evet, Iniesta var, Piqué var, Isco var, ama onlara karşılık golcülükte ve sevimsizlikte Tanju Çolak’ın kopyası Costa var, velâkin en başta, Zidane’a o efsanevi kafayı attıran Materazzi’yi centilmen saydıracak Ramos var. Şampiyonlar Ligi finalinde, protestocu haklayan sivil polis hinliği ve profesyonel zalimliği ile Salah’ı omuzundan sakatlayıp gözyaşları içinde sahayı –daha maçın ilk yarım saati henüz dolmuşken– terk ettirmesi hafızlarda hâlâ capcanlı.

 

Gaddarlığıyla namlı Pepe’ye –Portekiz’i tutmamak için bir sebep daha– rahmet okutan o “pankreasçı” faulü Liverpool’un Şampiyonlar Ligi finalini kaybetmesinde başrolü oynamakla kalmadı, Mısır’ın Dünya Kupası’ndan elenmesinin de yolunu yaptı. Uruguay maçında forma giyemeyen Salah, Rusya karşısında yarım ölçek randımanla –devre arasında BBC yorumcuları, efsane golcüler Gary Lineker ve Alan Shearer’ın vurguladıkları gibi, “kendisini sakına sakına” – oynadı.

Salah’ı sakatlayışı bir zirve, ama Ramos’un sicili vukuat dolu. Böyle bir çirkeflik timsalinin kaptanı olduğu İspanya’ya başarı dilemek Camus ilkesinin ilgası demek.

İspanya’nın çarçabuk elenmesini dilemek için saha dışı sebepler de gani. Katalunya referandumu sonrasında İspanya hükümetinin ve hanedanının Katalan halkına ve temsilcilerine karşı yürüttüğü inkâr-baskı-sindirme politikasının Türkiye’deki “çökertme harekâtı”yla kafiye yaptığı malûm. Gene de “o ayrı, bu ayrı” diyenler İspanya’yı tutsun tabii, biz şarkımızı dinleyelim. “Spanish Bombs”

 

 

İspanya elensin: Gönlümüzden geçen bu, peki sahadaki gerçekler ne? Öncelikle kadro. Portekiz’den yediği berbat gole rağmen, De Gea gibi bir kalecileri var. Defansın göbeğinde, Barcelona ve Real Madrid’in demirbaşları, Piqué ve Ramos; orta sahada, bu sene yenilmezlik rekoru kırarak şampiyon olan Barça’nın dinamosu Busquets, her biri ayrı bir “star” olan takım arkadaşlarının “sihirbaz” lâkabı taktığı Isco, emekliliğine sayılı günler kalmasına rağmen oyunun kaderini değiştirmekte hâlâ mahir Iniesta… Ve onlara ilaveten bu sezon Premier League’de puan rekoru kırarak ipi göğüsleyen Manchester City’nin beyni David Silva… Forvette Avrupa Ligi şampiyonu Atletico Madrid’in iki gol ayağından biri olan ve bu kupada ilk iki maçta üç gol bulan Costa… Bu kadro finale çıksa kimse şaşırmaz.

Gelgelelim, İran maçının gösterdiği gibi, müsabakalar kâğıt üzerindeki büyük isimlerle kazanılmıyor. İran o yıldızlar topluluğunun tozunu attı, Meksika’nın Almanya’ya yaptığını İspanya’ya yapmasına ramak kaldı. Yedikleri bilardo gol büyük harfli “kısmet faktörü”ydü. Nasıl oldu da o top Costa’nın kaval kemiğine çarpıp gol oldu? “Topun canı”…    

Maç sonrasında Portekiz’in hocası Fernando Santos hakikati teslim etti: “Fas açısından adil bir sonuç değil.” Keza The Guardian yazarı Paul Doyle: “Maçın büyük bölümünde daha iyi olan taraf Fas’tı. Görkemli bir oyun sergileyerek yenildiler.”

82. dakikaya gidelim… Amiri’nin sol kanatta Piqué’ye attığı bacak arasının ardından yaptığı ortaya Mehdi’nin kafasının kale direğini yalayarak auta gidişi… 53’te Karim’in enfes şutunun gıdım farkla yan ağlara takılışı… İkisinden biri içeri girse İran Portekiz’le puan puana, İspanya’nın iki puan üstünde olacaktı.  

Maçı dakika dakika The Guardian’ın sitesine yazan Jacob Steinberg’in İran tarifi: “Harikulâde defans, taktik bütünlük, tehlikeli ataklar…” İspanya karşısına çıkana dek, 22 maçlık yenilmezlik serisini sürdüren, bu maçların 18’inde kalesinde gol görmeyen bir takımdan bahsediyoruz. Dahası, birkaç istisna haricinde, kendi ligindeki oyunculardan kurulu bir kadro… Ayrıca, FIFA sıralamasında 36’ıncı. Yani, Türkiye’nin (37), Avustralya’nın (40), Yunanistan’ın (44), Çek Cumhuriyeti’nin (45), Norveç’in (49), Macaristan’ın (50) üstünde.

“Büyük harfli kısmet faktörü”nden dem vurup James Joyce’u es geçmek olmaz. Ulysses’te kahramanı Bloom’a söylettiği üzere: “Forget, forgive. Kismet” (Unut, affet. Kısmet).

“Stadları açın”

Portekiz için “gruptan çıkmayı garantilediler gibi” demiştik, İspanya için de öyle. Ama, vurgulayalım: Gibi.

Gibi, zira İran Fas’ın yapamadığını pekâlâ yapabilir, Portekiz’i fena sukut-u hayale uğratabilir. Fas da hak ettiği onurlu vedayı pekâlâ İspanya’dan “puan veya puanlar” alarak yapabilir. İlk durumda, Portekiz 4 puanda kalır, İran 6 olur.

İkinci durumda, Fas’ın galibiyeti halinde, İspanya da 4’te kalır, grup ikinciliğini İspanya ve Portekiz arasındaki averaj üstünlüğü belirler. Beraberlik halinde ise İspanya 5 puanla ikinci olur.

Kupa başlarken İran gönlümüzdeki aslanlardan biri değildi. Ama şimdi… Hele Open Stadiums hareketinin twitter hesabını ve o hesaptan dünya medyasına yansıyan haberi görünce… Özetle şöyle:

İran-İspanya maçı için Tahran’daki Azadi stadına dev ekranlar konuyor, ama 1981’den beri stadlara girmesi yasak olan kadınların alınmayacağı duyuruluyor. Ancak, bu rezil ayrımcılığa karşı mücadele eden Open Stadiums hareketinin öncülüğünde, kadınlar sosyal medya üzerinden örgütlenerek maçtan saatler önce Azadi’nin kapısına dayanıyor, stada girmelerini engellemeye çalışan polise direniyor. Olay büyüyünce, İçişleri Bakanı Abdulreza Rahmani Fazli devreye giriyor, kadınların stada alınması için talimat veriyor ve böylece 37 yıllık yasak deliniyor. Fas maçında da aynı eylem yapılmış, fakat rejim geri adım atmaya yanaşmamıştı.    

 

Şimdi İran tutulmaz mı? 37 yıllık yasağı delen İranlı kadınlarla hemhal olunmaz mı? İran galip gelsin, Azadi stadında yaşanan sevinci, mutluluğu paylaşalım. “Portekiz’in ‘balı’ nereye kadar?” sorusunun cevabı da “25 Haziran’a kadar” olsun. Fena mı olur?

İran’ın Portekiz galibiyetiyle 6 puanla gruptan çıkması halinde, İspanya B grubunun ikincisi –Fas’ı yenerse, birincisi– olarak, 16’da Uruguay veya Rusya karşısına çıkar. Rusya ihtimalinde, ibre İspanya’nın lehine.

Ama Uruguay ihtimalinde, İspanya’nın “yolcudur Abbas”lığı gayet mümkün. Bahisçilere tüyo: O maç uzatmalara gider. Ve hatta penaltılara.

Penaltılara giderse, Ramos’un vuruşunu Muslera’nın kurtarışı ve İspanya’nın elenmesi ne büyük mutluluk olur. Denir ya, “hayali cihana bedel”, tastamam öyle.  

Diyelim, her şey başka türlü oldu, İspanya çeyrek finale kadar geldi. Karşısında Fransa-Arjantin maçının galibini bulacak. Her halükârda, adios İspanya.

“Allez Allez, üç renk”

Gelelim C grubuna… Gönlümüzdeki aslan Fransa.

Tahmin edilenden daha dişli çıkan Avustralya’yı Pogba maharetiyle –penaltı pozisyonundaki “al da at” ara pası, ikinci golde nefis “al-ver”ler sonrası topu ayağının ucuyla içeri göndermesi– geçtiler.

Ve önemli bir ders aldılar: Çok forvetle oynamak çok hücum yapmak demek değil, çok hücum da çok gol demek değil. Hocamız Deschamps’ın üçlü forvet –Mbappé, Griezmann Dembélé– tercihinin doğurduğu sonuç dağ-fare misali. Taraftarlığın yarısından fazlasının hocaya akıl vermek olduğundan hareketle, diyorduk ki: “Griezmann banko, Mbappé-Dembélé değişmeli oynasın. Skor sağlama alındığında, Griezmann’ı kollamak (diri tutmayı ve sakatlanma riskini dikkate alarak) adına onun yerine veya üçüncü forvete ve/veya hava hâkimiyetine gerek duyulduğunda, orta sahadan bir eksiltmeyle, Giroud girsin.”

Hoca kulak asmadı tabii, ama Peru maçında bir revizyon yaptı: Dembélé’yi kenara aldı, Giroud ile başladı. Gol de Giroud- Mbappé kombinasyonuyla geldi. Ama sadece bir gol ve kıl payı bir galibiyet. Gene de puan 6 oldu, son maçta Danimarka’dan alınacak bir puan bile grup birinciliğini getiriyor.

Hırvatistan “Avrupa’nın Uruguay’ı” neticede ve sadece futbolda değil, basketbolda da dev, “küçük güzeldir”e mükemmel numune. Dahası, Yugoslavya yadigârı. Başka bir grupta olsalar gönlümüz o damalı formada olurdu, ama Arjantin ve İzlanda’yla aynı gruba düşmeleri, bu defa “maalesef” dedirtmişti –“nažalost”. Şimdi “dobrodošao” diyoruz: Hoşgeldin. Ve şapka çıkarıyoruz.

Fransa’nın 16’da büyük ihtimalle Arjantin’le eşleşecek olması, bizim açımızdan fena; yaman çelişki. Ama, son kertede, “sadakat ilkesi”nde ibrenin Arjantin’i göstereceği aşikâr – “Kamerun ilkesi” de devreye girecek ister istemez. Hırvatistan yenilgisi –“hezimet” de diyebiliriz– sonrasında Arjantin, La Casa de Papel’deki mecaz misali, Kamerun konumunda.

Ama tabii kanırtıcı soru şu: Hırvatistan’ın ringe serdiği, 10’a kadar saymaya başlayan hakemin 8’e geldiği noktadaki Arjantin can havliyle ayağa kalkıp Nijerya’yı devirebilir mi? Ağzımızdan yel alsın, gönlümüzden geçtiği gibi olmazsa, teselliyi Fransa’yla bulacağız. Kupa boyunca “Allez allez, üç renk”…

“Nažalost” ve “Dobrodošao”

16’da Fransa-Arjantin eşleşmesi hakikaten fena, “sadakat ilkesi”nde katmerli çelişki. Neyse ki, bu belayı başımıza saran hazzetmediğimiz bir takım değil. Hırvatistan katıldığı her kupada gözdemiz olageldi. “Avrupa’nın Uruguay’ı” neticede ve sadece futbolda değil, basketbolda da dev, “küçük güzeldir”e mükemmel numune. Dahası, Yugoslavya yadigârı. Başka bir grupta olsalar –tercihen H ve G– gönlümüz o dünya güzeli damalı formada –keşke Göztepe o formayı örnek alsa– olurdu, ama Arjantin ve İzlanda’yla aynı gruba düşmeleri, bu defa “maalesef” dedirtmişti –“nažalost”. Şimdi “dobrodošao” diyoruz: Hoşgeldin. Ve şapka çıkarıyoruz.

Hırvatistan D grubunun birincisi olarak 16’da C grubunun ikincisi Danimarka (veya zayıf ihtimalle Avustralya) ile karşılaşacak. Yani, çeyrek final “tamam” gibi. Çeyrek finalde karşılarında İspanya’yı bulurlarsa ne âlâ. Rakipleri Uruguay olursa “sadakat ilkesi”nde bir yaman çelişki daha. O durumda “bale ilkesi” devreye girer ve ibre damalı formayı gösterir. Ver elini yarı final… Orada vedalaşırız. Çünkü karşısında ya Fransa olacak ya da Arjantin. Arjantin olursa ne rövanş olur ama! O güzellik olmazsa, sağlık olsun, “allez allez, üç renk”…

Faşizme ölüm, halka özgürlük

Bu pilav daha çok su kaldırır… Hırvatistan’ın Svetac adasındaki “Smrt fašizmu sloboda narodu / Faşizme ölüm, halka özgürlük” duvar yazısı eşliğinde, Hırvat müzisyen Darko Rundek’in iki parçasıyla bitirelim: “Kurdistan” ve “Kuba”…

 

  

[1] Bale ilkesi ve diğer ilkeler, sadakat, Camus, Kamerun ilkeleri için bkz: https://birartibir.org/siyaset/81-sadakat-ilkesi-camus-kamerun-meseli-cim-balesi
[2] Özgün metinde “that’s what we call kismet”. Mark Twain, Complete Interviews, The Alabama University Press, 2006
^