TARİHİ EŞİK –2021-22 | IX: TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ SÖZCÜSÜ SERA KADIGİL

Söyleşi: İzel Sezer
6 Ocak 2022
SATIRBAŞLARI

2021 Boğaziçi direnişiyle başladı. Bu direniş toplumsal muhalefete neler söylemiş oldu? 

Sera Kadıgil

Sera Kadıgil: Muhalefetin çok etkisizleştiği, her şeyi sandığa odakladığı, “Bir şey yapmayın, kıpırdamayın, gidecekler” diye diye bütün haksızlıklara susmamızın beklendiği bir ortamda gencecik insanlar “bunu kabul etmiyoruz” diyerek ortaya çıktı. Akademisyenler hakeza, sürdürülebilir eylemliliğin ve ortak akılla direnmenin nasıl olması gerektiğini hepimize gösterdiler, hâlâ da gösteriyorlar. Sönümlensin çok istendi –muhalefet kesimleri de dahil buna–, gene de mücadeleye devam ettiler. Dahası, toplumun geneli için kriminalize edilmeye çok müsait bir ortamda bunu yaptılar. Ve LGBTİ+ arkadaşlarını arkada bırakmadan, farklı düşünen insanları açıkta bırakmadan yaptılar. Bir şey anlattılar hepimize, o nedenle 2021’in önemli olaylarından biriydi Boğaziçi direnişi.İnsan yaşlandıkça güvenli alanda kalma hissiyatı oluşuyor veya ağzı çok yanmış, olumsuz tecrübeleri çok birikmiş oluyor, en olması gereken çözümlerden uzaklaşıyor. Gençler öyle bakmıyor, o yıpranmışlık, bıkkınlık yok, iyi ki de yok. İradelerine sahip çıkmak istiyorlar, özgürlük istiyorlar, biat etmeye itiraz ediyorlar, bu en doğal hakları. Ortam müsait değilmiş filan, umurlarında olmadı. 18-20 yaşında insanlar haksızlığa maruz kalırsan savaşman gerektiğini, kazanabileceğini ve her şeyi sandığa bağlamamak gerektiğini gösterdiler. Canları yandı, ama yapmaları gerekeni yaptılar. Hepimize bunu anlattılar. Kişisel olarak bana bunu öğrettiler. CHP’den ayrılmamda Boğaziçi direnişi çok etkili oldu. 

2021’in sarsıcı gelişmelerinden biri de Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmasıydı. Onu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

İstanbul Sözleşmesi’nin feshini AKP’nin özüne dönüşü olarak değerlendiriyorum. AKP hiçbir zaman toplumsal cinsiyet eşitliğini isteyen, İstanbul Sözleşmesi’nin hakkıyla uygulanması gerektiğini düşünen bir anlayışa sahip olmadı, olamaz. Bu tabiatına aykırı. Sadece kuruluş aşamasında liberal bir söylem tutturdu ve o makyajlı sürecin bir parçası olarak kadın haklarını önemser gibi yaptı. Ama süreç içinde buna ihtiyacı kalmadı ve neticede bir hesaplaşmanın, özüne dönüşü ispat çabasına yönelik bir şovun parçası olarak da bir gecede caydı. 

Sözleşmeden çıkılması neden engellenemedi?

Neden oyların çalınmasını engelleyemedik? Neden başkanlık sistemi referandumuna gidilmesini engelleyemedik? Neden kayyum atamalarını, Merkez Bankası’nın faiz indirimini engelleyemiyoruz? Bunların hepsi birbirine bağlı. Yine de son yirmi yılda en direngen hareket kadın hareketi. Buna rağmen İstanbul Sözleşmesi’nde kendimize eleştiri getiriyorum. Yeterince ortalığı yıkamadığımız kanaatindeyim. Ama dediğim gibi, bunların hepsi birbirine bağlı. Tek bir toplumsal kesimden bunu engellemesini beklemek ne kadar hakkaniyetli? Neden mühürsüz oyların kabul edilmesini engelleyemediysek, aynı sebepten İstanbul Sözleşmesi’nden çıkışı engelleyemedik.  

Millet İttifakı sermayeyle, kapitalist düzenle derdi olan partilerden oluşmuyor. Başka dertleri var. O yüzden TİP olarak Üçüncü İttifak’ı dile getiriyoruz.

Kadınların mücadelesi 2022’de nasıl yol alır sizce?

Tüm kadın hareketi adına konuşmak benim için had aşımı olur. Kadın hareketinden yetişmiş biri değilim. Onlar sayesinde feminist olduğumu idrak edip aralarına katılmaya çalışan bir nevi çırakları olarak görüyorum kendimi. Ama bence şu anda kadın hareketinin yaptığı şey çok mantıklı: Mevziyi korumak. Mesela son dönemde yeni bir yasa talebiyle gelmiyorlar Meclis’e. Bilakis, “varolana dokunma” diyorlar. AKP karanlığının ne kadar derinleştiğinin herkes farkında, oradan herhangi bir beklentiye girilmemesi gerektiğini herkes algılamış durumda ve kadın hareketinin şu anki vizyonu bu rejimden kurtulana kadar mevcut kazanımlara sahip çıkmak. Çünkü İstanbul Sözleşmesi tek değil, daha bunun Medeni Kanun’u, TCK 103’ü, 6284’ü var. Aslında burunlarını sokmak isteseler sokabilecekleri alan çok. Medeni Kanun, kadın-erkek eşitliği, aile reisliğinin kalkması, bütün bunlar iktidarın fıtratına ters. O yüzden o alanlardan devam edeceklerini düşünüyorum. 

Mevcut siyasal özneler dışında, ya da onların yanısıra, kadın hareketine ayrı bir rol mü biçiyorsunuz? 

Ben biçmiyorum, kadın hareketi bunu kendine çok güzel biçti yıllardır. Hiçbir siyasi partiyle birebir angaje olmadan, kimsenin sokağa çıkamadığı zamanlarda meydanlarda olarak kadın hareketi o rolü çok güzel üstlendi. Olması gereken zaten bu. Çünkü her partide, her oluşumda eşitsizlik devam ediyor. O yüzden kadın hareketi ayrı bir özne ve toplumsal güç olarak durmaya devam etmeli. Kadın hareketinin tüm partiler üzerindeki baskısını hissettirmesi tüm kadınların işini kolaylaştırıyor.  

Pandemi, müsilaj, orman yangınları, sel baskınları… 2021 iklim krizinin sonuçlarıyla doğrudan karşı karşıya geldiğimiz bir yıl oldu. Bu arada, Türkiye nihayet Paris Antlaşması’nı imzaladı. Bu tabloyu nasıl yorumluyorsunuz?  

İklim krizi konusunu ne zaman çalışmaya başlasam depresyona giriyorum, çok mutsuz oluyorum, neredeyse hayat amaçsızlaşıyor. Çünkü o kadar gerçek bir risk ki. Keşke Ayancık’taki basit bir sel baskını olsaydı ya da Manavgat’taki yangın keşke bir dikkatsizlikten çıkmış olsaydı. Ama öyle değil maalesef. Kapitalizme bu kadar düşman olmamın sebeplerinden biri de iklim kriziyle, sonuçlarıyla yüzleşmem. Şirketler daha çok kazansın diye bir günde yirmi milyon insanın yirmi yıllık oksijenini tüketiyoruz. Meclis’te ne zaman bu konudan bahsetsem “Boş işlerle uğraşıyorsunuz, millet aç, iklim krizi de neymiş” gibi tepkiler geliyor. “Yirmi sene sonra birçoğunuz ölmüş olacaksınız, bu yüzden mi sizden sonrakilerin yaşama hakkı umurunuzda değil” diyorum. “Gelişmek için özel sektörün girişimlerine ihtiyacımız var, iklim krizi diye konuşup durursanız ülkenin kalkınmasına engel olursunuz” diyen ve buna samimiyetle inanan insanlar var. Paris Antlaşması’na attığımız imzanın nedeni iklim krizi falan değil. Artık bütün dünya kaynakların tükendiğini görüyor, sermaye kendisine çıkış yolu arıyor, yeşil ekonomiye geçecekler. Bütün dünyada tüm fonlar, krediler yeşile dönmeye başladı. Bizimkilerin de gözünü para bürüdü, bu fonlara mecburiyetleri var. Öte yandan, Paris Antlaşması kesinlikle yeterli değil. Yazıldığı zaman bile yeterli değildi, bugün geldiğimiz nokta “dostlar alışverişte görsün”den ibaret. İklim konusunda birazcık samimiyetle endişelenen bir iktidar aynı anda hem Paris Antlaşması’nı imzalayıp hem de 10’a yakın yeni termik santral “müjde”leyemez. 

2022 Türkiye’nin hapsolduğu yirmi yıllık karanlığın son yılı gibi. İktidar 2022 bitmeden seçim yapmaya mecbur kalacak. Halk kendisini ne kadar özneleştirebilirse, 2022’nin önemi o kadar artacak.

Döviz kriziyle birlikte toplumun her gün biraz daha yoksullaştığı bir döneme girdik. Ekmeğin dört lira olması, insanların sıvı yağı bardakla satın alması gibi örnekler size neler düşündürüyor?

Ülkenin içine girdiği durumu beceriksizlikten, bir şahsın egosundan ibaret görmek, bu süreçte işlenen suçun ağırlığını hafifletmekten ibaret. Döviz krizine sebep olan faiz politikası basiretsizlik falan değil, gayet bilinçli bir tercih. Erdoğan piyonu yaptığı Merkez Bankası eliyle bir sermaye transferini gerçekleştiriyor. Bir sermaye iç savaşı yaşanıyor. 

Bu tabloya işçiler, emekçiler açısından baktığımdaysa şimdiye dek görülmemiş bir yokluk görüyorum. Vekillere çok talep gelir. İş isteyen olur, hastane randevusu isteyen olur, burs isteyen olur, ama son dönemde ekmek istiyorlar. Buzdolabının fotoğrafını gönderiyor insanlar, “buzdolabı boş” diyor. Bebeği için mama istiyor, çocuğunu okula yollayamıyor, üniforma istiyor. Bu taleplerde bulunanlar çalışan insanlar. Beş sene önce “orta direk” diyebileceğimiz insanların da açlık sınırının altına indiğini çok net gözlemliyoruz. Saray rejimi göz göre göre toplumun hayatını karartıyor. 

Bu karanlıktan nasıl çıkılır?

TİP olarak bu rejimden kurtulmak için üzerimize düşen her şeyi yapacağız. Ama “bu rejimden kurtulmak yeter mi” sorusu da çok önemli. “Erdoğan bir gitsin, sonrası aydınlık” moduna giremiyoruz. Millet İttifakı sermayeyle, kapitalist düzenle derdi olan partilerden oluşmuyor. Başka dertleri var. Ortaklaştığımız dertleri de var, o yüzden bu kurtuluş mücadelesinde üzerimize düşeni yapacağız, ama Millet İttifakı bu sorunları çözebilir mi, bunun cevabı hayır. O yüzden TİP olarak Üçüncü İttifak’ı dile getiriyoruz. Bu karanlıktan kurtulmamız lâzım, AKP’nin tam karşısında olan herkesle birlikte en geniş cephede mücadele etmemiz lâzım. Ama bir lâzım daha var: Millet İttifakı tarafından da, Cumhur İttifakı tarafından da temsil edilmeyen insanlar var: Kürtler, Aleviler, kadınlar, gençler, LGBTİ+’lar… Kurulacak yeni Meclis’te bu insanların sözü olmazsa sadece AKP’den kurtulmuş olmanın anlamı da olmayacak. Bunun için Üçüncü İttifak’ın kurulması gerektiğini söylüyoruz.

Parti sözcüsü olarak TİP’in 2021’ini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biraz taraflı olacak kusura bakmazsanız ama, TİP beni çok heyecanlandırdı. Yıllarca hayalci bulduğum bir ideolojinin aslında ne olduğunu bana anlatmayı başardı. TİP’in durduğu yeri, yüzünü kitlelere dönmüş olmasını çok önemsiyorum. Birincisi, Kürt dışlayıcı değil. Kürtlerin bu kadar ötekileştirildiği, siyasi temsilcilerinin, belediye başkanlarının hapse atıldığı bir ortamda, “aman Kürt hareketinden uzak duralım” gibi bir çiğlikle hareket etmemesi özgüven göstergesi ve bu memleketin barışı adına sorumluluk alma becerisi. İkincisi, partizanlık yapan bir parti değil. Bizim bayrağımız önde olsun gibi bir yaklaşımla ilerlemiyor. Kısır tartışmalarda kaybolmak yerine, meramını halka anlatma derdinde ve ihtiyacımız olan tam da bu. Meclis’teki 35 yaşında bir avukatı başka bir yolun varlığına ve bunun yaygınlaştırılabilir olduğuna ikna etmelerini çok önemli buluyorum.  

Sadece bir partiden diğerine geçmiş olmadınız, sosyalist harekete katılmış oldunuz. Sizi bu kadar önemli bir değişime ikna eden neydi?

Sosyalizmi nihayet kavrayabilmek. İlk defa bir oluşum, “Gerçek hayatta sosyalizm ne işimize yarayacak”ın cevabını anlayabileceğim açıklıkta ve sabırla anlattı, yaptığı şeylerle de gösterdi. Matrix’ten çıkmak gibiydi, önce feminist oldum, yüzde 99 için feminizm, sömürü derken sınıf çatışması çıktı karşıma. Ekoloji mücadelesi veriyorsun, niye böyle oluyor diyorsun, sonunda şirketlere bağlanıyorsun. Başımıza gelen birçok şeyin içinde yaşadığımız rezil sistemden kaynaklandığını, bunun bir ikamesi olduğunu ve o ikamenin söylendiği gibi “hayalci”, “insan doğasına aykırı” olmadığını gösterdi bana TİP. CHP’de siyaset yapmamın sebepleri vardı, bunlardan biri AKP karşıtı mücadeleyi çok önemsiyor olmamdı. Ama “AKP gitsin de nasıl giderse gitsin” yeterli gelmemeye başladı. Ya da AKP’yi gönderecek dinamikleri inşa etmeye çalışırken, toplumun büyük bir kısmının temsilden uzak kaldığı gerçeğini gözardı edemez oldum. 

2022 için öngörüleriniz neler?

2022 Türkiye’nin hapsolduğu yirmi yıllık karanlığın son yılı gibi geliyor bana. Erken seçim bekleyenlerdenim. İktidar 2022 bitmeden seçim yapmaya mecbur kalacak. 2022’de halk kendisini ne kadar özneleştirebilirse, 2022’nin önemi o kadar artacak. 

TİP nasıl bir yol izleyecek?

TİP’in kendini koyduğu yer “Haydi kadınlar gelin, sizi temsil edelim, gençler gelin, sizi temsil edelim” değil. Erkek, yaşlı, zengin siyasetin kadına, işçiye, gence yaklaşımı bu. Gençsen gel afiş as, kadınsan ev ziyareti yap, ama önemli kararları erkekler alsın, sen de parti disipliniyle ona uy. İşçiysen işçi kal, seni de din diye diye, millet diye diye patronların temsil etsin. TİP’te kabul etmediğimiz tam da bu. 

1+1 Express, sayı 178, Kış 2021-22

^