14 MAYIS SEÇİMLERİ –YEŞİL SOL PARTİ ANKARA 1. BÖLGE ADAYI EMİRALİ TÜRKMEN

Söyleşi: İrfan Aktan
28 Nisan 2023
SATIRBAŞLARI

Gençlik yıllarınızdan beri sosyalist mücadelenin içinden geliyorsunuz, ama geniş kamuoyu sizi Selahattin Demirtaş’ın kitaplarını yayınlayan Dipnot Yayınları’nın kurucusu olarak tanıyor. Sosyalist hareketler içindeki hikâyeniz nereden başlıyor?

Emirali Türkmen: Daha İHD yıllarından beri tanıdığım arkadaşım Selahattin Demirtaş’ın yayıncısı olarak bilinmek benim açımdan çok anlamlı. 2016 yılından beri hapiste tutulan arkadaşlarımızın içerideki edebi, siyasi üretimlerini okura ulaştırmak benim için bir onur. Şimdiye kadar onların sözlerini, yazılarını, kitaplarını insanlara ulaştırdık, ama esas hedefimiz onları hapisten çıkarmak.

Benim politikleşme sürecim 12 Eylül sonrasında üniversitelerden uzaklaştırılan sosyalistlerin kitaplarının çıktığı bir yayıneviyle başladı. Öncesi ve sonrası da var tabii. 1989’daki büyük Bahar Eylemleri sırasında çıkarılan İşçi Dünyası gazetesinde genç bir muhabir olarak çalıştım ve o eylemleri izledim.

1989 Bahar Eylemleri neydi?

12 Eylül darbesi işçi sınıfını köleleştirme darbesiydi aynı zamanda. Fakat sendikaların kapatıldığı, işçi mücadelesinin ağır baskılar sonucu yapılamaz hale getirildiği darbe yıllarının sonunda, 1989’dan itibaren yeni bir mücadele dalgası ortaya çıktı. İrili ufaklı işçi direnişleri giderek büyüdü ve bir dalgaya dönüştü. Maden ocaklarında karın tokluğuna çalışan işçilerin canına tak etmişti. Sonuçta, 1991 yılına girildiğinde maden ocaklarındaki homurdanmalar toplu iş görüşmelerinin sonuçsuz kalmasıyla tarihi bir dönemece girdi. 4 Ocak günü on binlerce maden işçisi, neoliberal politikaların uygulayıcısı olarak başbakanlığa getirilen Turgut Özal’ı kastederek “Çankayanın şişmanı, işçi düşmanı” sloganı atmaya ve Ankara’ya doğru yürümeye başladı. 12 Eylül cuntasının yok ettiğini düşündüğü işçi mücadelesi bir kez daha yükselişe geçmişti. O yürüyüş şimdiki kuşağın Gezi’si gibiydi, sol için yeniden toparlanma umuduydu ve bizim hayatımızı derinden etkiledi.

Erzurum’un Şenkaya ilçesine bağlı Kürkçü Köyü’nde doğup büyüdüm. Köyümüzde 1960’ların ortasından itibaren TİP etkili oldu ve o tarihten itibaren köyümüz hep solda durdu. Köyümüzün bir derneği vardı, orada 12 Eylül öncesinde düzenli seminerler yapılırdı. Beni şekillendiren böyle bir ortam oldu.

O günlerdeki tanıklığınızdan neler hatırlıyorsunuz?

Boşuna Gezi’ye benzetmedim Bahar Eylemleri’ni. Toplu gösteri ve yürüyüş hakkının tamamen ortadan kaldırıldığı o dönemde geleneksel eylemlere yeni eylem biçimleri eklendi. Pek çok eylem zaman zaman genel grev havasına büründü. İş durdurma, iş yavaşlatma, trafiği kapatmak, işyeri işgali, işbaşında oturmak, işe gitmemek, fazla mesaiye kalmamak, servis araçlarına binmemek, yemek ve sakal boykotu, çocuklarını evlatlık vermek, toplu boşanma davası açmak, çıplak ayakla yürüyüş, açlık grevi, vezne önünde beklemek, vizite eylemi, siyah çelenk bırakmak, basın bildirisi, ücret almamak, alkışlı protesto, fabrika önünde soğan ekmek yemek, bordroları postalamak, bordroları balona bağlayıp uçurmak, ailece yürüyüş  yapmak… Yeni işçi önderlerinin de ortaya çıktığı bu eylemler direnişin tek bir yolu olmadığını göstermesi açısından da çok önemliydi ve biz gençleri çok heyecanlandırıyordu.

Sol mücadeleye dahil olmanızı aileniz nasıl karşıladı?

Benimki zaten politik, devrimci bir aileydi. 12 Eylül’de aranan kardeşim de vardı, hapse atılan da. Köyümüzün bir derneği vardı ve orada darbe öncesinde düzenli seminerler, tartışmalar yapılırdı. Seminerlerden sonra da biz gençler bir nevi sınavdan geçerdik. Örneğin “faşizm nedir, nasıl yenilir?” sorusuna kopya çekmeden yanıt vermemiz gerekiyordu. (gülüyor)

Sınavdan geçebiliyor muydunuz?

Şu an geldiğim yere baktığımda, faşizmi yenemesek de, faşizme yenilmediğimizi söyleyebilirim. Bu da az bir başarı değil.

Köyünüz neredeydi?

Erzurum’un Şenkaya ilçesine bağlı Kürkçü Köyü bizimki. Orada doğup büyüdüm. Köyün politik olmasında Aleviliğin etkisi vardı elbette. 1950’lerde Demokrat Parti’nin ilgi gördüğü köyümüzde, 1960’ların ortasından itibaren Türkiye İşçi Partisi etkili olmuş ve o tarihten itibaren köyümüz hep solda durmuştu. Benden önceki kuşakların söylediğine göre, Mehmet Ali Aybar’ın “işçiler, ırgatlar, azaplar, fakir köylüler” diye başlayan konuşmalarını radyodan dinleyen köylülerimizi büyük bir heyecan duygusu kaplıyormuş. 12 Mart’tan sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne gelen büyük ağabeyim orada Türk ve Kürt devrimcilerle tanışmış, Mahir Çayan ve arkadaşlarının fikirlerinin izinden yürümüş. Mahirler’den sonra sol içindeki tartışmalarda bizim aile Kurtuluşçu olmuş. Beni şekillendiren böyle bir köy, köy derneği ve aile ortamı oldu.

Bizim ailenin gençlerinden bir kısmı Karadeniz’de, bir kısmı Ankara’da, bir kısmı Diyarbakır’da okuyordu. Diyarbakır’da okuyup gelen gençler köy derneğindeki tartışmalarda daha çok Kürt sorununa, şovenizme, diğer bölgelerden gelenler sınıf meselesine vurgu yapardı. Ağabeyim Diyarbakır Cezaevi’nde yatmıştı, onun benim üzerimdeki etkisi daha baskındı.

Köy derneğinin adı neydi?

Kürkçü Köyü Dayanışma Derneği’ydi adı. O dönem köy dernekleri çok etkiliydi ve binlerce çocuğun politik bilinç kazanmasında önemli bir rol oynadı. Alevi köylerinin çoğunda, önce gençler üniversiteye gider ve dönüp köylerini politize ederdi. Devrimci ağabeylerin, ablaların tartışmalarına tanık olan ve giderek dahil olan biz çocuklar, bir süre sonra “ben şucuyum, bucuyum” demeye başlıyorduk. Yani önce kendini bir fraksiyona ait hissediyorsun, sonra okuyup öğreniyor, ona göre de ya yeni bir çizgi belirliyorsun veya aynı çizgiden devam ediyorsun mücadeleye.

Bizim ailenin gençlerinden bir kısmı Karadeniz’de, bir kısmı Ankara’da, bir kısmı da Diyarbakır’da üniversite okuyordu. Diyarbakır’da okuyup gelen gençler köy derneğindeki tartışmalarda daha çok Kürt sorununa, şovenizme, diğer bölgelerden gelenler devlet tartışmalarına, sınıf meselesine vurgu yapardı. Ağabeyim bir süre Diyarbakır Cezaevi’nde yatmıştı ve onun benim üzerimdeki etkisi daha baskındı. Nitekim, 1987’den itibaren Ankara’da İnsan Hakları Derneği’nde yer almamda onun cezaevi yatmış olmasının etkisi var.

Yayıncılık hayatınız ne zaman başladı?

İHD’li yıllarla aynı dönemde Ankara’daki Verso Yayınları’nda işe başladım. 12 Eylül sonrası “1402’lik” olarak bilinen, üniversiteden atılan hocaların çalışmalarını, Marksist kitapların çevirilerini basan bir yayıneviydi. Verso Yayınları 12 Eylül sonrası Ankara’da kurulmuş ilk sol yayıneviydi. Mete Tunçay’lar, Aleaddin Şenel’ler gelip giderdi oraya.

İstanbul milletvekili adayımız Kerem Fırtına’nın amcası Doğan Fırtına tarafından yönetilen İşçi Dünyası gazetesinde politik mücadele yürütüyordum. Zamanımın önemli bir kısmını işçi örgütlenmesi için kurulan bu gazetede geçiriyordum.

Çok sayıda Marksist düşünürü, Althusser’in Politika ve Tarih kitabını, Gramsci düşüncesi üzerine tartışmaları ilk orada okudum. Ama bir taraftan da, Yeşil Sol Parti’den İstanbul milletvekili adayımız Kerem Fırtına’nın amcası Doğan Fırtına tarafından yönetilen İşçi Dünyası gazetesinde politik mücadele yürütüyordum. Doğan Fırtına, Deniz Gezmişler’in idamını protesto ederken tutuklanmış devrimcilerden biriydi. Zamanımın önemli bir kısmını işçi örgütlenmesi için kurulan bu gazetede geçiriyordum. Bir süre sonra gazete kapandı ve yerine Yeni Öncü ismiyle teorik bir dergi çıkmaya başladı. Bu arada benim de Yeni Gündem dergisi ve oradan da İletişim Yayınları maceram başladı. 1989’da sol tarihe Kuruçeşme Tartışmaları olarak geçen süreci hevesli bir genç olarak izledim. Bir süre sonra da İHD Ankara Şube’de yöneticilik görevi üstlendim. Bir dönem İHD Genel Sekreterliği yaptım.

Kuruçeşme Tartışmaları’ndaki esas tema neydi?

Ertuğrul Kürkçü’ler hapisten çıkmış ve sol örgütler, sosyalist aydınlar toplantı çağrısı yapmıştı. Bu süreçte sosyalist hareketlerin ortak mücadeleyi nasıl örgütleyebileceğine dair tartışmalar yürütüldü. Ben de genç bir Kurtuluşçu olduğum için toplantıları büyük bir merakla izliyordum. Tabii o tartışmaları izlerken, özellikle de süslü cümleler kuran Troçkistleri dinlerken, “daha çok okumam gerekiyor” diye düşündüğümü hatırlıyorum. (gülüyor) O tartışmalar 1994’te kurulan ve başında Sadun Aren’in olduğu Birleşik Sosyalist Parti’nin (BSP) temelini oluşturdu. BSP 1995 seçimlerine HADEP listesinden girdi. Seçimlerden sonra da BSP Geleceği Birlikte Kuralım Girişimi’yle birlikte ÖDP’nin kuruluş zemini oldu. ÖDP’nin kuruluşunda bileşenler ve bireyler vardı. Ben bireysel kimliğimle ÖDP’de yer aldım. Fakat iç tartışmalar sonucunda ÖDP’den ayrıldım.

Neden?

Biz ısrarla ÖDP’nin HADEP’le ittifak kurması gerektiğini söylüyorduk. ÖDP içinde HADEP’e oy verilmesi gerektiğini söyleyen bizleri “parti disiplinini ihlâl suçu işlemekle” itham edenler oluyordu. Ayrıca, 1998’de cezaevlerindeki baskıları protesto etmek üzere tutuklu aileleri açlık grevi yapmaya ve bunu ÖDP’nin Çankaya ilçe binasında sürdürmeye başlayıp da bazı arkadaşlar “parti binası bunun için kullanılamaz” deyince ipler kopmaya başlamıştı. ÖDP’den kopunca bir daha siyasi partilerde görev almamaya karar vermiştim, ama yıllar sonra, 2011’de Halkların Demokratik Kongresi (HDK) dolayısıyla tekrar mücadelenin bu kısmının içine döndüm. HDK’den doğan HDP’de ise kuruluşundan beri aktif olarak yer alıyorum.

HDP çok bileşenli bir parti ve bu bileşenlerin çoğunluğu sosyalist. Bu sosyalist yapılar yıllardır liberallerle ideolojik bir mücadele içinde oldukları için, Çandar’a, Cemal’e tepkileri şaşırtıcı değil. Tabanın da belli bir kısmı o arkadaşların geçmişteki siyasi söylem ve tutumlarına eleştirel yaklaşıyor, ki bu da olağan.

Bir yandan da yayıncılığa devam ediyorsunuz…

Kendimi politik bir insan olarak gördüm göreli, yayıncılık hep hayatımın merkezinde oldu. Dipnot’ta Türkiye sosyalist hareketi ve demokrasi mücadelesi, Alevilik araştırmaları, kadın çalışmaları üzerine dizilerin yayıncılığını yaptım. Bu arada, 7 Haziran 2015 seçimlerindeni tibaren HDP’nin seçim çalışmalarında aktif olarak yer aldım.

Daha sonra, aralarında İdris Baluken, Selahattin Demirtaş, Gültan Kışanak gibi isimlerin bulunduğu çok sayıda arkadaşım hapse girdi. Arkadaşlarımızın hapse atılması partide daha fazla çalışmayı hepimiz açısından zorunlu hale getirdi. Bu esnada onların hapiste ürettikleri metinleri kitap olarak yayınlamak benim açımdan hep buruk bir sevinç kaynağı oldu. Demin de söylediğim gibi, şimdiye kadar onların içerideki sözünü dışarıda yükseltmeye çalıştık, şimdi de onları dışarı çıkarıp beraber haykırmak için mücadeleyi yükseltiyoruz.

Selahattin Demirtaş ve Emirali Türkmen

Aynı zamanda HDPnin Seçim İşlerinden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı konumundasınız; aday belirleme sürecini nasıl yürüttünüz?

İlk aşamada, aday adaylarının başvuru süreçlerinin işletilmesinde doğal olarak aktif rol oynadım. Partide bileşenlerin de yer aldığı Seçim Koordinasyon Merkezi’nin sekretaryasını yürüttüm. Fakat benim de aday adaylığım söz konusuydu, partinin etik kuralları dolayısıyla adayları belirleyen Mutabakat Komisyonu’nda yer almadım.

Mutabakat Komisyonunun belirlediği bazı isimler parti tabanında eleştirilere, tepkilere neden oldu. Komisyonun aday belirleme süreci nasıl işletildi?

Aday adaylığı için partiye 2700’den fazla dosya geldi. Bu kadar başvuru içinden 600 kişiyi seçmek, onların içinden de sıralamayı belirlemek, bunu yaparken de tepki, eleştiri almayacak ideallikte bir liste oluşturmak kolay iş değil. Ne yaparsanız yapın, bazı arkadaşları dışarıda tutmak, dolayısıyla eleştirileri göze almak durumundasınız. 7 Haziran 2015 sürecinde de benzer eleştiriler, küskünlükler olmuştu, ama seçime yaklaşıldığında liste dışında kalan arkadaşlar da canla başla mücadele etmişti. Açık söylemek gerekirse, 7 Haziran’dan bu yana gördüğüm üzere aday adaylığı için başvuran her arkadaş bu partinin milletvekilliğini yapma kudretine sahip.

HDP’nin şimdiye kadar Meclis’e taşıdığı milletvekillerinin, bazı istisnalar dışında, hepsi sol, sosyalist kimliktendir. Demokrat olmayan ise yoktur. Cemal, Çandar gibi arkadaşlarla ideolojik açıdan aynı hatta olmasak da, onların partide üstlenecekleri roller olduğunu biliyoruz. Bu isimler sosyalist olmayabilir, ama Kürt sorununun çözümü konusunda çabaları olan insanlar.

Adaylar hangi kriterlere göre belirlendi?

HDP çok bileşenli bir parti ve bileşenlerin de parlamentoda vekillerinin bulunması gerekiyor. Dolayısıyla, öncelikle bu husus dikkate alındı. İkincisi de, biz aynı zamanda Emek ve Özgürlük İttifakı’nın bir parçasıyız. İttifak’ın TİP haricindeki bileşenleri adaylarını Yeşil Sol Parti listesinden gösterdi. Keza bölgede de Kürdistani İttifak kuruldu ve oradan da kontenjanlar ayrıldı. Ancak bundan sonra diğer adayların belirlenmesi söz konusu olabilirdi. Böyle bir tabloda tüm talepleri karşılamak zaten mümkün olamazdı. Fakat iyi çalışır ve milletvekili sayımızı 100 bandına çıkarabilirsek, listeye yönelik eleştirileri de büyük ölçüde ortadan kaldırmış olacağız.

Listenizin genel kamuoyunda en çok tartışılan isimleri Hasan Cemal ve Cengiz Çandar oldu. Bir yoruma göre, bu isimlerin listede yer alması olası bir çözüm sürecinde oynayacakları rolle ilgiliydi. Bu isimlerle ilgili tepkiler sandığa yansır mı?

HDP çok bileşenli bir parti ve bu bileşenlerin çoğunluğu sosyalist. Bu sosyalist yapılar yıllardır liberallerle ideolojik bir mücadele içinde oldukları için, Cengiz Çandar’a, Hasan Cemal’e tepkileri şaşırtıcı değil. Tabanın da belli bir kısmı, o arkadaşların geçmişteki siyasi söylem ve tutumlarına eleştirel yaklaşıyor, ki bu da olağan. Ancak unutmayalım ki, bu parti Celal Doğan, Dengir Mir Mehmet Fırat gibi isimleri de vekil yaptı. Fakat bu isimlerin parti içindeki faaliyetlerinin kötü olduğunu kimse söyleyemez.

HDP’nin şimdiye kadar Meclis’e taşıdığı milletvekillerinin, bazı istisnalar dışında, hepsi sol, sosyalist kimliktendir. Demokrat olmayan ise zaten yoktur. Dolayısıyla, birkaç isim üzerinden tüm listeyi beğenmezlik etmek büyük haksızlık olur. Ayrıca, Hasan Cemal, Cengiz Çandar gibi arkadaşlarla ideolojik açıdan aynı hatta olmasak da, onların partide üstlenecekleri roller olduğunu biliyoruz.

Bu isimler sosyalist olmayabilir, ama demokrat kişiler. Kürt sorununun çözümü konusunda önerileri, fikirleri, çabaları olan insanlar. Adını andığım adaylarımızın oy kaybına yol açacağına dair değerlendirmeleri doğru bulmuyorum. Seçmenimiz adaylardan ziyade partilerine oy veriyor. Biz de adaylardan ziyade partimizin ilkelerine, fikirlerine, hedeflerine vurgu yapıyoruz. Belirlenmiş hiçbir adayımız da bu ilkelerin, fikirlerin ve hedeflerin hilafına bir pozisyonda olmazlar.

Aday listelerine yönelik bunca eleştiriyi parti olarak nasıl karşılıyorsunuz?

Bu eleştirileri dikkate almazsak sistem partilerine benzer, hantallaşır, devrimci-dönüştürücü özelliğimizi yitiririz. Ama bu hareket bunca kapatmaya, baskıya rağmen her seferinde küllerinden yeniden doğmuştur. Kendimizi yeniden var ettiğimiz o külün içinde devletin baskıları olduğu kadar halkımızın, dostlarımızın eleştirileri de var. Bugünkü eleştiri ve tartışmaları geleceğimizin can suyu olarak görüyoruz.

Bizim sabah gidip oy istediğimiz seçmen, öğlen aynı ittifaktaki TİP’li arkadaşların ziyaretini kabul ediyor. Elbette Yeşil Sol Parti’nin tabanı açısından karar değişmez, ama bu ikilik tabanda da üzüntüye neden oluyor. Önemli olan bu süreçte birbirimizi kırmamak ve hep beraber kazanmaya odaklanmak.

İktidarın değişmesi halinde Kürt sorununun çözümü için yeni bir süreç başlatılacağı söyleniyor. Bu konuda, örneğin CHP ile yaptığınız görüşmeler var mı?

Kamuoyuna açıkladığımız tutum belgesinde, ana hatlarıyla temel taleplerimizi paylaşmıştık. Güçlü demokrasinin inşası, Kürt sorununun TBMM’de, demokratik yöntemlerle çözümü, ama genel olarak Türkiye’deki faşizme son verecek demokratikleşme hamleleri eksenindeki taleplerdi bunlar. Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendisi de bu konuda çeşitli beyanatlar verdi. “Kürt sorununun çözüm adresi parlamentodur” dedi. Ama bu, bizim çözüm konusundaki mücadelede rehavete sürükleneceğimiz anlamına gelmez. Antenlerimiz açık. İktidara kim gelirse gelsin, demokratikleşmeden yana ısrarımızı ve mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Varlık nedenimiz bu zaten.

Emek ve Özgürlük İttifakı içinde olup seçime kendi adaylarıyla giren TİP üzerinden yapılan tartışmalarda, HDP kendi tabanından daha uzlaşmacı bir tavır takındı, ama bu sürecin ittifak içinde bir yıpranmaya neden olduğu görülüyor. Emek ve Özgürlük İttifakı, seçim sonucundan bağımsız olarak, 14 Mayıs sonrasında varlığını sürdürebilecek mi?

Evet, biz sadece seçim için bir araya gelmiş politik yapılar değiliz. Ezilenler lehine çok uzun bir mücadele yolumuz var. Anlaşamadığımız, tartıştığımız konular olsa da, ortak bir paydamız var. O da bu ülkeyi demokratikleştirmek ve sınıfsal uçurumu ortadan kaldıracak bir eşitlik düzenini kurmak. Biz HDP olarak seçime aynı partiden, ortak listeyle girmemizin kazanımlarımızı artıracağı görüşündeydik, ama TİP’teki arkadaşlar bu görüşe katılmadılar. Bu görüş ayrılığı bizi karşı karşıya getirmez. Bu özgüvenle zaten tüm süreci, tartışmaları halkımızın önünde yürüttük.

TİP’teki arkadaşlar partilerinin bir yükseliş içinde olduğunu ve bunu kullanmak istediklerini söylüyor. Olabilir. Ama sonuçta farklı patikaları tercih etsek de, aynı yolun yolcusuyuz. Ayrıca unutulmamalı ki, Emek ve Özgürlük İttifakı sadece TİP ve Yeşil Sol Parti’den oluşmuyor. Biz hem ittifak içinde çok farklı partileri barındırıyoruz hem de HDP olarak çok bileşenli bir partiyiz.

Neden hapisteki isimler arasından hiç aday göstermediniz?

Bunun iki temel nedeni var. Bir kere, geçmiş dönemden de bildiğimiz üzere, AKP mahpus adaylarımız kazansa bile onların milletvekilliğine el koyabiliyor. İkincisi, hapiste binlerce arkadaşımız var. Kimi aday göstersek, diğerine haksızlık olacaktı. Bununla birlikte, TİP’teki arkadaşların Hatay’da Can Atalay arkadaşımızı aday göstermesi önemlidir ve onun milletvekili olarak hapisten çıkmasını, sadece TİP için değil, hepimiz için de bir kazanım olarak görürüz.

Yeşil Sol Partinin de Hatayda adayı var ama…

Biz zaten 81 ilde aday çıkardık, istisnası yok. Bunu TİP’teki arkadaşlara da söyledik. “Gelin, ortak listeyle güçlü bir kazanım elde edelim” dedik, olmadı. Onların bu tercihi karşısında belli bölgelerde ister istemez elbette rekabet içine girmiş oluyoruz. Sonuçta, bizim sabah gidip oy istediğimiz seçmen, öğlen aynı ittifaktaki TİP’li arkadaşların ziyaretini kabul ediyor. Elbette Yeşil Sol Parti’nin tabanı açısından karar değişmez, ama bu ikilik tabanda da üzüntüye neden oluyor. Önemli olan bu süreçte birbirimizi kırmamak ve hep beraber kazanmaya odaklanmak. Biz de bunu yapıyoruz. Eğer seçimde hep beraber kazanırsak, aynı halaya dururuz.

Ankara’da nasıl bir seçim kampanyası yürütüyorsunuz?

Aday olduğum 1. Bölge’de, Gölbaşı’ndan başlayıp Haymana’ya kadar giden hatta ciddi bir Kürt nüfus var. Daha Osmanlı zamanında buraya sürülmüş Kürt nüfusun bize ilgisi çok yoğun. Gençlik yıllarımda sokaklarına afiş astığım, yazılama yaptığım Tuzluçayır semtinin de içinde bulunduğu Mamak’ta, 1990’larda köyleri boşaltıldığı için gelen kalabalık bir Kürt nüfus, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden göç eden yoksullar, Aleviler, sosyalistler var. Mamak’ta çok belirgin bir güce sahibiz. Sokak sokak bildiğim Mamak 1970’lerden itibaren çok sayıda sol, sosyalist hareketin de yeşerip büyüdüğü bir ilçe. Burada Sivaslısından Erzurumlusuna, Kırşehirlisinden Nevşehirlisine, Vanlısından Ağrılısına, çok güçlü köy dernekleri var. Kadın, ekoloji, LGBTİ+ hareketlerinin çok güçlü olduğu Çankaya’da ise Yeşil Sol Parti olarak hem ciddi bir örgütlülüğümüz hem de kentli orta sınıflarda büyük bir karşılığımız bulunuyor.

Neredeyse kırk yıldır Kızılay’da yayıncılık yapıyorum ve neredeyse hangi binanın ne zaman tadilat gördüğünü bile biliyor, buradaki halkı çok iyi tanıyorum. Onlar da bizi tanır. Sonuç itibarıyla, tüm bu bilgilerin üstünde yeni bir mücadele hattı kuruyoruz Ankara’da ve buradan çok güçlü çıkacağımıza inanıyoruz. Ankara 2. ve 3. bölgede de aday arkadaşlarım yoğun bir kampanya yürütüyor.

Siz AKP ve Gökçek öncesi Ankara’yı da biliyorsunuz, Gökçek sonrasını da. Ankara nasıl bir dönüşüm yaşadı, yaşıyor?

Melih Gökçek öncesindeki Ankara, Türkiye’de kültürel hayatın, entelektüel üretimin en önemli, en canlı merkezlerinden biriydi. Öğrenci kentiydi, bugün de öyle. Fakat Gökçek’le birlikte yaşanan dönüşüm buradaki entelektüel kapasitenin İstanbul’a göçüne neden oldu. Yıllar içinde öğrenciler ve öğrenci hareketleri üzerindeki ağır baskılarsa, üniversiteleri şehrin politik, kültürel aktörleri olmaktan uzaklaştırdı. 1980’lerin darbe yıllarında bile konserlere, sergilere yetişemezdik. Yeni Türkü o yıllarda burada doğdu. Türkiye’nin önde gelen gazetecileri, yazarları, tiyatrocuları, şairleri Ankara’dan İstanbul’a göçtü. Yayıncılar hakeza. Sol hareketlerin teorik zemini Ankara’da kurulurdu. 1980’lerde “Ankara düşünür, yazar, söyler, İstanbul yapar” denirdi. Ankara’daki üniversiteler Türkiye’deki akademik üretimin merkezini oluşturuyordu. Tüm bunlar AKP’li yıllarla birlikte ciddi bir darbe aldı ve Ankara’yı çakarlı araçların kol gezdiği bir taşrapole dönüştürdü.

14 Mayıs’ta AKP gitmezse, ne olur?

Öyle bir ihtimal olduğunu düşünmüyorum. “Gitmezler” demek için fazla umutsuz olmak gerekiyor, ki bizi mücadeleye sevk eden umuttur. Soyut bir duygu olarak umut değil bu. Gidecekler. Gözlemlerimiz de bunu söylüyor. Seçim çalışmaları için Ankara sokaklarında dolaşırken bile bunu çok iyi görebiliyorum. Ama öte yandan, 12 Eylül cuntasına karşı yürütülen mücadelenin devamcısıyız bizler. Yine mücadele ederiz. Fakat 21 yıllık AKP iktidarı bu seçimde gitmezse, ağır siyasi ve ekonomik baskılara rağmen yürüttüğümüz mücadeleyle toplumda yeşermiş umutlar büyük bir hayal kırıklığına dönüşebilir. Bu hayal kırıklığını halkımıza yaşatmayacağız.

^