KÜRESEL MEDYA GEZİNTİSİ

Ragıp Duran
10 Ocak 2021
SATIRBAŞLARI
Siyah futbolcu Lilian Thuram Irkçılıkla Mücadele İçin Eğitim Vakfı kurdu. Mike Dibb 80 yaşında, hâlâ belgesel çekiyor. Neil Sheehan göçtü gitti, ama Pentagon Papers efsanesi hayatta. David Bowie’yi yitireli beş yıl oldu. Buyurun haftalık küresel medya gezintisine…

Seçimleri kaybettiği kesinleşince etraf biraz sakinleşmişti. 6 Ocak’ta, Kongre’nin Biden’ın başkanlığını tescil etmesi gereken oturumu Trump taraftarlarınca basılınca “cani palyaço” yine Batı medyasının manşet belası oldu. 2021’in bu ilk Küresel Medya Gezintisi’nde yine mecburen Trump var, ama çoğunlukla azil ya da değiştirilmiş 25. maddeyle görevden alınmasıyla ilgili haber ve yorumlarla.

ABD büyük bir krizin eşiğinden döndü. Belki de henüz tam olarak dönmedi. Çünkü New York Times, Washington Post ve Los Angeles Times gibi ciddi gazetelerin sadece serbest kürsü yazılarında değil, kadrolu köşe yazarlarında ve haberlerinde de artık “faşizm”, “Amerikan demokrasisi bitti mi?” ifadelerini içeren çok sayıda yazı yayınlandı. “Artık lütfen ‘Amerika bu değildir!’ demeyi de bırakın” diye yazan bile oldu. ABD toplumunun demokrat, akıl sağlığını henüz yitirmemiş kesimi ciddi bir yüzleşme, ciddi bir özeleştiri sürecine girmiş durumda. Trump’ın “maskaralık gösterisi”nden “korku filmi”ne geçişi, ABD dışındaki medyanın Kongre baskınını izleyip aktarma yöntemi, dış dünyadan gelen tepki ve yankılar, üç büyük ABD gazetesinde gayet düzgün yansıtıldı.

Sorun Trump’la sınırlı değil. Sorun ABD’yle de sınırlı değil. Aşırı-sağcı, neo-nazi, popülist akımların demokrasiye, demokratik kurum ve yaklaşımlara yönelik kimi zaman silahlı saldırıları nasıl önlenebilir? Demokrasi nasıl korunabilir, nasıl yerleştirilebilir, nasıl kök salabilir?

En az Trump kadar yer kaplayan ikinci önemli konu, haliyle Covid-19. Pandemi birinci yılını tamamlarken, ABD ve Batı Avrupa’da hiçbir siyasi lider salgına karşı başarılı mücadele verdiğini iddia edemiyor. İsveç ve Fransa, hatta bir nebze olsun İngiltere gibi ülkelerin hükümet sözcüleri eksiklik ve hatalarını itiraf ediyor.

Thuram Beyaz Düşünce başlıklı kitabında ırkçılığa karşı mücadele hakkında hem pratik örnekleri hem de teorik yaklaşımları yazıyor. Kurucusu olduğu Irkçılıkla Mücadele İçin Eğitim Vakfı’ndaki odasında Gandhi’nin bir portresi var, yanında da Mandela’yla çektirdiği fotoğraf.

Vaka ve ölümler, hâlâ ne yazık ki, soğuk ve somut birer rakam olmanın ötesine geçebilmiş değil. İlk başlardaki, “insanı ilgilendiren”, “insana değen” tanıklık, söyleşi ve röportajlarda da gözle görülür bir azalma var. İlk altı ay, günde 20 saat çalışan doktorların, nöbette yorgunluktan düşüp bayılan hemşirelerin, üç hafta entübe kaldıktan sonra hayata dönen hastaların, anasını, babasını, eşini, dayısını virüsten kaybeden insanların öyküleri yayınlanıyordu. Devasa toplumsal, tıbbi bir meselenin bireysel yansımalarını, etkilerini okuyorduk bu tür tanıklıklarda. Artık azaldı. Şimdilerde bir yandan mutasyona uğramış virüse karşı mücadele yöntemleri tartışılırken, aşı birkaç boyutuyla gündemde: Sağlanması, lojistiği, adil ve eşit dağılımı, etki süresi, farklı markaların rekabeti, vs.

Üçüncü dalga haberlerinde okulların ve işyerlerinin açılması hâlâ en sık rastlanan konu.

Geçen yılın, hatta son 20 yılın muhasebesi henüz tamamen bitmemişe benzer. Bilançolar, klasmanlar hâlâ yayında: Son 20 yılın en iyi kitapları, en iyi müzikleri, en iyi yemekleri, vs.

Bu hafta bir futbolcuyla başlayıp bir müzisyenle bitireceğiz. Araya da bir belgesel yapımcısı ile bir gazeteciyi yerleştireceğiz.

Thuram ofansif oynuyor

Libération “Lilian Thuram ofansif oynuyor” başlıklı portrede dünya ve Avrupa şampiyonu Fransa milli takımının efsanevi Siyah defans oyuncusu Thuram’ın futbolculuktan ırkçılıkla mücadele aktivistliğine geçişini anlatıyor. Özellikle geçen yıl ekim ayında yayınladığı Beyaz Düşünce başlıklı kitabında, Thuram bir yandan kendi başına gelen ırkçı tacizleri anlatıyor, bir yandan da ırkçılığa karşı mücadele hakkındaki hem pratik örnekleri hem de teorik yaklaşımları yazıyor. Bugün zamanının büyük kısmını Paris’te 6. bölgede, kurucusu olduğu Irkçılığa Karşı Mücadele İçin Eğitim Vakfı’nda geçiren Thuram’ın odasında Gandhi’nin bir portresi var, yanında da Mandela’yla çektirdiği fotoğraf.

Lilian Thuram

Thuram 49 yaşında. Fransa’nın denizaşırı kolonilerinden Karayipler’deki Guadelup’ta doğmuş. “Ben 9 yaşında Siyah oldum. O yıl Paris’e gelmiştik. İlkokul 5. sınıftayken arkadaşlarımdan biri bana ‘Pis Zenci’ diye hakaret etti. O gün de bugün de anlayamam bu tutumu. O yaşta bir çocuk nasıl böyle bir şey söyler? Bu yüzlerce yıllık koşullanmanın sonucu. Çünkü emperyalist ve egemen söylem Beyazların üstün, Siyahların ise geri ve akılsız olduğunu sokmuş kafalara” diye anlatıyor.

Beyaz Düşünce kitabı aslında tesadüfen iyi bir zamanlamayla çıktı. O dönem hem ABD’de Siyah Hayatlar Önemlidir hareketi sürüyordu hem de Fransa’da polisin, özellikle Siyahlara yönelik şiddetine karşı protesto eylemleri gelişiyordu.

Thuram beş çocuklu bir ailede babasız olarak yetişmiş. Aslında küçükken dindarmış. Hatta büyüyünce rahip olmayı istermiş. 17 yaşında A.S. Monaco’da profesyonel futbol hayatı başlamış. Şanslı, çünkü antrenörü Arsène Wenger. “Hoca bana iki şey öğretti: Gelişmek için sürekli kendimi eleştirmeliydim. Bir de ulaşacağım mevki makam için kendime bir sınır koymamalıydım.”

Barcelona’dan önce İtalya’da Parma ve Juventus’da oynadı. Fransa milli takımıyla 1998’de Dünya Kupası’nı, 2000’de Avrupa Kupası’nı kazandı.

Futbol oynarken saha içinde de dışında da, Fransa’da da İtalya’da da, gittiği her yerde ırkçılığı gördü, yaşadı. Gazeteci eşinden iki yetişkin oğlu var, ikisi de profesyonel futbolcu. Ama Thuram “Çocuklarımın maçları hariç artık TV’de futbol seyretmiyorum” diyor. En önemli derdi, hedefi eşitlik: “Eşitlik verilmez, mücadele ederek kazanılır” ilkesini benimsemiş. Bu süreçte Katolik inanç ve hissiyatından da uzaklaşmış. Kitab-ı Mukaddes yerine eşitlik gibi “kutsal” bir davaya adıyor kendini.

Doğrudan siyasetle ilgilenmiyor emekli futbolcu. Sarkozy iktidara geldiğinde “Çeşitlilik” Bakanlığı kurup Thuram’a bu görevi önermiş. Ama Siyah futbolcu tam da solculuğa yaklaştığı günlerde reddetmiş bu teklifi. Zaten bugün artık aktivistliği emekli futbolculuğunu aşmış durumda.

Dinleyen göz

Mike Dibb bugün 80 yaşında. Avrupa’nın, belki de dünyanın en önemli, en velut belgesel film yönetmenlerinden biri. The Guardian Dibb’i anlatmış.

Elli yıldır kamerası ve ekibiyle merak ettiği insanların, olayların peşinde. “Benim filmlerimi oluşturan, yönlendiren meraktır. İlgimi çeken insanları arar bulurum. Kim oldukları o kadar da önemli değil” diyor. Şimdiye kadar çektiği belgesellere bakacak olursak, Dibb’in ilginç bulduğu insanlar hiç de sıradan değil: Federico Garcia Lorca, Miles Davis, Edward Said, David Hockney, John Berger…

Avrupa’nın, belki de dünyanın en önemli, en velut belgesel yönetmenlerinden Mike Dibb “Kameranın dinleyen bir göz olmasını istiyorum” diyor. Bu aralar, ABD’de 24 yıldır bir hücrede tek başına kalan Donny Johnson adlı mahkûmun ressamlığını çekiyor.

Dublin’de, Trinity College’da İngiliz edebiyatı ve İspanyol dili eğitimi alan Dibb belgeselin altın çağını yakalamış bir yönetmen. BBC 2 ile Channel 4’ün de yayına başlamasıyla hem siparişler artmış hem de yayın mecraları. Belgesellerin başarısının bir sırrı da doğal çekimler. İnsanlarla TV stüdyoları yerine evlerinde ya da iş yerlerinde çekim yapmayı tercih ediyor. Belgeselleri günlük, sıradan bir muhabbet gibi akıp gidiyor. Nadiren sunucu kullanıyor. İzleyicinin doğrudan belgeselin kahramanı ya da konusuyla ilgilenmesini sağlıyor bu yöntem. “Kameranın dinleyen bir göz olmasını istiyorum” diyor. Meslek hayatının en zor tecrübelerinden birinin Keith Jarrett belgeseli olduğunu söylüyor: “Çok zor bir şahsiyetti.”

Dibb’in hayran olduğu yazar John Berger. Onunla Görme Biçimleri’ni BBC için çekmiş. “John hayatım boyunca yanı başımda kalan bir yazar oldu. Henüz sanatla yeni ilgilenmeye başlayan bir genç olarak Berger’ın kitaplarıyla tanışmıştım. Onun yazı tarzını çok sevdim. Dili kullanma yöntemi çok sadeydi. Cümleleri hiç uzatmazdı. Basında çıkan makalelerini kesip saklamaya başlamıştım” diyor.

80 yaşında çalışmaya devam ediyor. Bu aralar, ABD’de 24 yıldır bir hücrede tek başına kalan Donny Johnson adlı bir mahkûmun ressamlığını çekiyor. Resim malzemelerini cezaevine sokmak yasak olduğu için Donny saçından yaptığı fırçalarla ve başka doğal ya da yapay malzemelerden elde ettiği renklerle yapıyor tablolarını. Belgeselin başlığı Saçlarımla Yaptım Bu Resimleri olacak.

Dibb’in belgeselleri 26 Mart’a kadar whitechapelgallery.org’daki “A Listening Eye” bölümünde izlenebilir.

“Görme Biçimleri”nin yönetmeni ünlü belgeselci Mike Dibb hayranı olduğu John Berger’la.

Bir ifşaatın post-mortem öyküsü

New York Times’ın ABD basın tarihindeki önemli habercilik başarılarından biri olan Pentagon Papers hadisesinin bir numaralı kahramanı, Vietnam’da savaş muhabirliği de yapmış olan Neil Sheehan 84 yaşında vefat etti. Medya camiasının başı sağolsun, RIP Neil… Bu ölümün en önemli yan sonucu Sheehan’ın 2015’te bir meslektaşıyla yaptığı söyleşinin yayınlanabilmesi. Çünkü Sheehan Pentagon belgelerini nasıl ele geçirdiğini, kaynağını tüm ısrarlara rağmen, gazete yönetimi dahil, hiç kimseye açıklamamıştı. Bu sırrı gizlemesinin nedeni kaynağını korumaktı.

2015’teki söyleşi, Sheehan’ın koyduğu şart gereği, ancak ölümünden sonra yayınlanabilecekti. New York Times da orijinali dört saat süren bu söyleşinin içeriğini yansıtan bir haberi Sheehan’ın ölümünün ertesi günü yayınladı.

Sheehan’ın ortaya çıkardığı Pentagon Papers ABD Savunma Bakanlığı’nın Vietnam savaşı konusunda hazırlattığı ayrıntılı bir rapor. Toplam yedi bin sayfa. Raporun iki büyük özelliği var: Çok sayıda uzmanın katkısıyla hazırlanan rapordaki askeri ve siyasi analizler, ABD’nin bu savaşı kazanamayacağını öngörüyor, buna rağmen Beyaz Saray yıllarca savaşta ısrar ediyor.

İkinci özellik, rapor yayınlandıktan sonra ortaya çıktı: Pentagon ile New York Times arasındaki Yüksek Mahkeme’ye kadar giden hukuki anlaşmazlıkta, yargı hükümetle gazete arasındaki ihtilafı New York Times lehine karara bağladı. Yüksek Mahkeme’nin 1971 tarihli bu hükmü daha sonra ABD basını ve medyası açısından olumlu bir içtihat olarak kayıtlara geçti. Bu başarılı gazetecilik çalışması sayesinde, Sheehan’ın 1972’de Pulitzer Kamu Hizmeti Habercilik Ödülü’ne layık görülmesi de önemli.

Neil Sheehan’ın ortaya çıkardığı Pentagon Papers ABD Savunma Bakanlığı’nın Vietnam savaşı konusunda hazırlattığı ayrıntılı bir rapor. Yedi bin sayfalık rapordaki askeri ve siyasi analizler, ABD’nin bu savaşı kazanamayacağını öngörüyor, buna rağmen Beyaz Saray yıllarca savaşta ısrar ediyor.

Sheehan’ın 2015’te, Washington’daki evinde dört saat boyunca anlattıkları, en hınzır Hollywood senaristinin tahayyülüne bile taş çıkartır. Özellikle yedi bin sayfalık belgeyi ele geçirmesinden sonra bunların Boston’da değişik mekânlarda fotokopilerini çekmesi, sonra da eşinin de yardımıyla Washington’a götürmesi…Yedi bin sayfanın birkaç editörle birlikte incelenip haber haline getirilmesi…

Belki de en heyecanlı, en önemli öykü, kaynakla olan ilişkiler. Kaynak Savunma Bakanlığı’nda çalışan bir analist: Daniel Ellsberg. O da rapora bazı katkılarda bulunmuş. Bakanlıktan ayrılmadan önce gizlice ve yasalara aykırı olarak tüm raporu kopyalamış. Ellsberg de giderek savaşa karşı çıkıyor ve bu belgelerin yayınlanmasıyla hükümetin Vietnam savaşına son verebileceğine inanıyor. Ne var ki, bir yandan da devlet sırrını ifşa etmekten hapislerde sürünme tehlikesi var.

Neil Sheehan

Sheehan Ellsberg’le uzun süredir ilişkide. Gelgelelim, Ellsberg işkilli bir adam. Hem belgelerin New York Times’da kendi istediği şekilde yayınlanmasını istiyor hem de yayından önce birinin çıkıp belgeleri açığa çıkarmasından, ayrıca da kendi adını ifşa etmesinden olağanüstü çekiniyor. Sanıldığının aksine, belgeleri Sheehan’a veren Ellsberg değil. Ellsberg sadece, “Belgeleri okurum, not alırsın, ama fotokopi çekemezsin, çoğaltamazsın” diyor.

Sheehan New York Times’ın Washington bürosunda görevli, Ellsberg’le görüşmek için ikide bir Boston’a gidiyor. Nihayetinde, Ellsberg’in evde olmadığı bir dönemde, belgeleri çalıyor. Yedi bin sayfayı Boston’ın farklı semtlerindeki fotokopicilerde ve bazı tanıdıklarının ofislerinde çoğaltıyor. Sonra fotokopileri birkaç ayrı bavulda, birkaç ayrı istasyon ve havaalanındaki emanetçi dolaplarına koyuyor. Eşinin de yardımıyla tüm fotokopileri Washington’a ulaştırıyor. İş daha bitmedi. Sahte kimliklerle kaldıkları bir otel odasında bu belgeler birkaç editör tarafından incelenip haber haline getiriliyor. Bu arada Ellsberg’le ilişkiler de sorunlu. Washington-Boston seferleri devam ediyor. Nihayet, 13 Haziran 1971 günü Pentagon Papers dizisinin ilk bölümü New York Times’da yayınlanıyor.

Daniel Ellsberg 2002’de anılarını yayınladı. Orada olayı kendi açısından anlattı. Sheehan’ın anlatımıyla tamamen çelişen neredeyse hiçbir nokta yok. Ama gazeteci ile kaynağın yaklaşımları, endişeleri kaçınılmaz olarak her zaman birebir uymayabiliyor. Ellsberg’le Sheehan’ın belgelerin yayınından sonraki ilk görüşmelerinden bir diyalog:

– Neil, demek ki sen de benim gibi bu belgeleri çaldın!

– Hayır çalmadım.

– Nasıl ele geçirdin peki?

– Belgeleri ben çalmadım, sen de çalmadın. Bu belgeler ABD halkının mülkiyetindedir. Halk bu belgeler için Ulusal Hazine’ye katkıda bulundu, bu belgeler için çocuklarının kanını döktü. Dolayısıyla, bu belgeler üzerinde halkın hakkı var.

David bir tablodan yola çıkıp bir kitaba, oradan başka bir sanatçıya, ondan da bir felsefe metnine gidiyordu, seyahat ediyordu. Onu çok özlüyorum, çünkü bütün hayatını kinizme, hödüklüğe ve kötü niyete itiraz olarak yaşadı. Bugün bütün bunlar toplumsal hayata egemen oldu.

Bowie’siz beş yıl

The Guardian’da Lynsey Hanley “Hayatı kinizme karşı bir itirazdı –David Bowie’siz beş yıl bize neler öğretti?” başlıklı yazıda rock’un efsanevi şarkıcısı David Bowie’nin ölümünün ardından geçen beş yılda neler hissettiğini, Bowie’yi nasıl hatırladığını anlatıyor.

1980 yılında, John Lennon vurulduğunda, annemle babam gözyaşı dökmüştü. Bu olay üzerine anneme sormuştum: ‘Elvis Presley öldüğünde de ağlamış mıydınız?’ ‘Bütün gün ağlamıştım’ diye yanıt vermişti. Pop kültürün ilahlarıyla ilişkiler hepimizde bir şekilde umut ve insanlık hislerini çağrıştırır.

Benim kızım da geçenlerde bana sordu. ‘Anne, Bowie öldüğünde ağladın mı?’ Gözyaşları ve hıçkırıklar içinde ‘evet’ demiştim. Bunun sebebi şu olsa gerek: Bowie öldüğünden beri, tıpkı çocukluğumda olduğu gibi biraz kaybolmuş hissediyorum kendimi. Bowie başkalarıyla temas kurmakta zorlanan insanlar için bir rehberdi ve öyle kalacaktı.”

Ver ellerini bana / Çünkü şahanesin sen, şahane” diyordu 1972 yapımı Ziggy Stardust albümünde.

Bowie 11 Ocak 2016’da kaybetti hayatını. Üç gün öncesinde 69 yaşına basmış ve son albümü Blackstar

piyasaya çıkmıştı. 2014’te, bir konser sırasında sahnede kalp krizi geçirmişti. Sağlık sorunları vardı.

100 milyondan fazla plak satmış bir sanatçı. Şarkıcılığının yanı sıra sinema ve televizyon oyunculuğu da var. Rolling Stone dergisi onu “En Büyük 100 Sanatçı” listesine almıştı. Öldüğü yıl “En Büyük Rock Yıldızı” ilan etti.

Lynsey Hanley’e göre, Bowie 20. yüzyılın en büyük sanat öğrencisiydi. Acayip meraklıydı, acayip okurdu, araştırır sorardı. Hep yeniliklerin peşindeydi. Okuma listeleri, şarkı listeleri, şarkı sözleri paylaşırdı arkadaşlarıyla. Üvey abisi onu cazla ve Beat şiiriyle tanıştırmıştı. Ama o üvey abi 1984’te intihar etti gitti.

Bowie’nin 1971 tarihli “Five Years” şarkısı kâhinvari öngörülerle dolu. “Yerküre gerçekten ölüyor” diyor, haber sunucularından, telefonlardan filan söz ediyor, bugünkü insanın sıkıntılarını “Beynim çok zonkluyor” diye dile getiriyordu.

Tutkulu bir sanat eserleri koleksiyoncusuydu. Bowie’nin sanat koleksiyonunu 16 yıl boyunca yöneten küratör Beth Greenacre anlatıyor: “David bir tablodan yola çıkıp bir kitaba, oradan başka bir sanatçıya, ondan da bir felsefe metnine gidiyordu, seyahat ediyordu.” Ve ekliyor: “Onu çok özlüyorum, çünkü bütün hayatını kinizme, hödüklüğe ve kötü niyete itiraz olarak yaşadı. Bugün bütün bunlar toplumsal hayata egemen oldu.

Bowie Çağı kitabının yazarı gazeteci Paul Morley’nin dediği gibi, David Bowie bize “aykırı, acayip yaratıcı ve farklı eylem ve yaklaşımların önemini” gösterdi. Bütün mesele bizim bu eylem ve yaklaşımları denememizde yatıyor.

Siyah futbolcu Thuram ırkçılıkla herhalde ve maalesef daha uzun süre mücadele edecek gibi görünüyor. Dibb galiba son belgeselini bu aralar bitiriyor. Sheehan gitti ve ne yazık ki yakın gelecekte onun gibi gazeteciler görünmüyor ufukta. Keza Bowie gibi sanatçılar da…

^