AKP İKTİDARININ TOPLUM MODELİ VE KADIN HAREKETİ-II

Söyleşi: Tuba Çameli
22 Haziran 2020
SATIRBAŞLARI

Pandemi koşulları kadınları nasıl etkiledi, neleri daha görünür kıldı? Resmi makamlar, kurumlar ve toplumsal kuruluşlar kadınların sorunlarına nasıl bakıyor? Diyanet’in gündemin başköşesine kurulması bize ne anlatıyor? Yapılan araştırmalar kimin marjinal olduğunu söylüyor? Eşitlik İzleme Kadın Grubu sözcülerinden Hülya Gülbahar’ı dinliyoruz.
Fotoğraflar: Viviana Rasoulo

 

Pandemi günlerini kadınlar nasıl yaşıyor, salgın koşulları kadınları nasıl etkiliyor?

Hülya Gülbahar: Covid-19 salgını küresel krizinin ortaya çıkardığı en önemli tartışma virüsün herkesi eşit etkileyip etkilemediği, aynı gemide olup olmadığımız tartışmasıydı. Žižek gibi iddialı felsefeciler de ifade etti bunu. Žižek daha önce de yaptığı bazı yorumların özeleştirisini vermişti, bunun da verir mi, bilmiyorum, ama pandemiyle ilgili olarak, “aynı gemideyiz” demişti.
Oysa bugün herkes görüyor ki, pandemi tüm insanları kesinlikle aynı biçimde etkilemedi. Hiyerarşik olarak bölünmüş toplumlarda, özellikle yoksullaştırılmış kesimler, evde ve işte çalışan emekçiler pandemi krizinden çok daha fazla etkileniyor. Kolombiya’da bir şirket, hastanın ölümü halinde tabuta dönüştürülebilen mukavvadan bir yoğun bakım yatağı üretti, elbette ki yoksullar için. Yoksulsan, hayatın gibi cesedin de değersiz, çöp gibi… Ama yine aynı Kolombiya’da birileri karantinanın romantikleşmesinin bir burjuva şımarıklığı olduğunu söyleyen bir pankartla bu girişimlere gereken yanıtı verdi. Biz de pandemi süresince EŞİTİZ (Eşitlik İzleme Kadın Grubu) olarak altı bölümlük bir zoom söyleşi dizisi yaptık, Covid-19’un etkilerini ve kadınların önerilerini yerel yönetimlerle, barolarla, kadın örgütleriyle, akademisyen ve hak savunucularıyla konuştuk. Orada yapılan değerlendirmeler sonucunda gördük ki, Covid-19 pandemisi ve peşi sıra gelen karantina uygulamaları sınıf, ırk, etnisite, cinsiyet farklılıkları üzerinden ayrımcılığın daha net hissedilmesini sağladı. Bölgesel ya da yöresel krizlerin, afetlerin, çatışmaların kadınları daha fazla etkilediğini biliyorduk, ama bunu küresel bir bilgi ve bilinç haline getiremiyorduk. Örneğin, iklim krizinin Bangladeş’te yarattığı sel baskınlarının erkeklerden daha çok (çocuklara göz kulak olma, evde yaşama, tarlada çalışma gibi nedenlerle) kadınların ölümüne yol açtığı gözden kaçabiliyordu. Yaşananlar bölgesel çapta olduğunda göremeyebiliyoruz, ancak pandeminin küresel çapta cinsiyetler açısından ürettiği farklı sonuçları görebilmek daha kolay. Pandemi cinsiyetçiliğin küresel bir sorun olduğunu ve böylesi kriz dönemlerinde yeniden ve katmerli olarak üretilebileceğini de görmemizi sağladı. Örneğin, Panama’da sokağa çıkma izinleri erkek ve kadınlar için ayrı ayrı günler olarak düzenlendi. Malezya’da kadın bakanlığı ülkeyi karantinada evde kalan kadınların şık giyinip makyaj yapmaları ve kocalarına “dırdır etmemelerini” tavsiye eden afişlerle donatmaya kalktı, protestolar sonucunda geri çekti. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.
Dünyanın birçok ülkesinde pandemi karantinaları döneminde kadınların doğum kontrol araçlarına erişimi sınırlandı, kürtajlar yapılamadı. Polonya gibi kimi ülkeler yeni kürtaj yasakları getirmeye çalıştı. BM’nin 144 ülkede 47 milyon kadın üzerinden yaptığı bir değerlendirmeye göre, bu sene 7 milyon istenmeyen çocuk doğacak örneğin. Ayrıca, pandemi birçok Avrupa ülkesinde, evlere kapanılan karantina koşullarında artan şiddet nedeniyle varolan kadın sığınaklarının kapasitelerinin ve şiddete karşı kadın ve çocukları koruyucu mekanizmaların ne kadar yetersiz olduğunu da gözler önüne serdi. Bu nedenle Fransa gibi kimi ülkelerde otellerle anlaşmalar yapıldı. Alışveriş merkezlerinde şiddete karşı danışma masaları oluşturuldu.
İspanya’da başlayan ve başka ülkelere de yayılan şiddet tehlikesi altındaki kadınların bunu “Covid-19 Maskesi” gibi kodlarla eczanelere bildirmesi, eczanelerin de emniyet birimlerini derhal harekete geçirmesi gibi yeni şiddetle mücadele yöntemleri geliştirilmeye çalışıldı. Uganda’da bir ayda cinsiyete dayalı şiddet olaylarında üç kat artış kaydedilince, ek bir sığınak açıldı ve olay yerine ulaşırken zaman kaybedilmemesi için 30 avukata seyahat izni verildi.
Fransız yetkililere göre, kısıtlamaların yürürlüğe girdiği 17 Mart’tan ay sonuna kadar ülkedeki resmi kayıtlara giren ev içi şiddet olaylarında yaklaşık yüzde 30 oranında artış yaşanmış. Uganda Çocuk Yardım Hattı karantinanın başlamasından mart ayı sonuna kadar 881 vakayı ele almış. Oysa eski ortalama 248 imiş. Bambaşka koşullarda iki ayrı ülkeden verilen bu istatistikler ve benzerleri, karantina döneminde tüm dünyada kadın ve çocuklara yönelik şiddetin ciddi bir biçimde arttığını ortaya koyuyor. Bazı ülkelerde kadına yönelik ev içi şiddetin dokuz kata kadar arttığı belirtiliyor.

Cinayet mekânları sıralamasının ortaya koyduğu ürkütücü gerçek şu: Ev yüzde 72,8; sokak yüzde 15; açık araziler yüzde 3,3; işyeri yüzde 3,2. Kadınların evde kaldığı, evden çıkmasının bile kontrol/izin mekanizmalarına bağlı olduğu koşullarda, şiddetin sihirli bir el değmişçesine azalacağını beklemek komik.

Pandemi sürecinde Türkiye’de de kadına yönelik şiddet vakalarında bir artış yaşandı mı, bu konuda sağlıklı veriler var mı?

Bu konuyu EŞİTİZ zoom toplantılarında da tartıştık. Çeşitli kentlerden bazı kadın örgütleri ilk günlerde başvuruların azaldığını, daha sonra hatlarının açık olduğu duyuldukça başvuruların arttığının altını çizdiler. Çok ilginç veriler çıktı ortaya. Örneğin, Bursa Mor Salkım Derneği’ne şiddet ihbarı için yapılan komşu başvurularında yüzde 100 artış yaşanmış.
Evde şiddete maruz kalan kadınların, fail erkekle birlikte aynı evdeyken yetkili birimlerden nasıl yardım isteyebileceği çok ciddi bir sorun olarak ortaya çıktı. Dünyada buna karşı eczaneler, vb. açık yerlerde şifreli ihbar yöntemleri geliştirilmesi, market ve benzeri yerlerde kriz masaları oluşturulması, online hatlar açılması gibi yeni yöntemler geliştirilirken Türkiye’de mevcut hatların bile sistem arızası vererek açılmadığı zamanlar oldu. Şiddete karşı acil telefon hatlarını açık tutmazsanız, şiddet rakamları da düşük çıkacaktır doğal olarak. Kaldı ki, kadınlar ilk günlerde, bu telefon hatlarının, karakolların, adliyelerin kapandığını düşündüler. Varolan bütün mecralardan, akla gelen tüm yöntemlerle “evde kal” çağrıları yapılırken, evdeki şiddeti durdurmak, şiddet gerçekleştiyse mağdurlara destek olmak için hiçbir duyuru yapılmadı. Aile Çalışma ve Sosyal Hizmet Bakanlığı web sitesinde 8 Nisan 2020 ve 7 Mayıs 2020 tarihli iki açıklamayla şiddete uğrayan kadınlara 7/24 hizmet sunulduğunu söylerken iki örnek verebildi: 45 bin kadına SMS atılmış. Neden bu kadar az kadın? Neden sadece SMS? O SMS mesajlarında ne yazıyordu? Sorular soruları doğuruyor. İkinci örnek, 81 ildeki ŞÖNİM’ler (şiddet önleme ve izleme merkezi) ve şiddet mağdurlarına sığınak hizmeti vermekte olan, 3.482 kişi kapasiteye sahip 145 kadın konukevi dezenfekte edilmiş. Bunca annelik güzellemesine rağmen, 10 Mayıs 2020 Anneler Günü’nde bakanlığın anneler için yaptığı tek hizmet bakanın huzurevlerinde kalan 20-30 kadar şehit annesinin anneler gününü video konferans yöntemiyle kutlaması!
Karantina günleri boyunca, kadınların darp raporu almak için gidecekleri hastanelerin belli olmaması gibi nedenlerle kadınlar güvenlikleri ve sağlık durumları arasında bir seçim yapmak zorunda bırakıldılar, hastaneye, karakola, adliyeye, baroya, belediyeye, vb. gitmekte tereddütler yaşadılar. Gidenlerin bir bölümü de zaten ilgisizlikle karşılaştı. Birçok durumda şiddete uğrayan kadınlar ya da şiddetin tanıkları, saldırganın korona günlerinde sağlıksız koşullarda kalacağından kaygılanıp şikâyetçi olmaktan vazgeçti.
İstanbul Barosu korona sürecindeki ilk 41 günde 178 çocuk istismarı vakası için avukat görevlendirmiş.
Aile içine kapandıkça okul, sağlık hizmetleri, sosyal hizmetlerle bağlar kopunca çocuk da yalnızlaşıyor ve şikâyet mekanizmalarına erişmesi imkânsızlaşıyor. Kadınlara ve erkeklere “evde kal” dediğiniz zaman, evlerin kadınlar için tehlikeli mekânlar olduğunu da hesaba katmalı ve onları uyarıcı/koruyucu önlemleri de almalısınız. Koronavirüs tespit edildikten sonra ilk 15 gün içinde erkekler tarafından öldürülen 18 kadının 12’sinin cinayet mahalli “evleri”ydi.

Evlerde hijyenin sağlanması, karantina günlerinde sürekli evde olan tüm aile bireylerinin yemek, çamaşır, bulaşık, vb. işlerinin yapılması, çocukların evde eğitimiyle ilgilenmek, hasta-yaşlı bakımı ağırlıkla kadınlar üzerindeydi. Bu süreçte zorunlu olarak çalışmaya devam eden sektörler de ağırlıkla kadınların yoğun olarak çalıştırıldığı sektörlerdi.

İstanbul Emniyeti pandemide aile içi şiddet arttı derken İçişleri Bakanlığı kadın cinayetlerinin azaldığını duyurdu…

“İstanbul’da, 2019 Mart’ta 1804 aile içi şiddet olayı yaşanırken, 2020’nin aynı ayında olay sayısı 2493’e yükselerek, önceki yıla göre 38,2 artış gösterdi” dendi. Günde ortalama 80,4 aile içi şiddet olayının meydana geldiği kentte olayların yüzde 99’unun aydınlatıldığı belirtildi. Ama daha sonra, İçişleri Bakanlığı’nın resmi sitesinde, 28 Nisan 2020’de yayınlanan bir açıklamayla, 11 Mart-27 Nisan 2019 arasında 44 kadının, 11 Mart-27 Nisan 2020 arasında ise 24 kadının öldürüldüğü açıklandı. Geçen yılın aynı dönemine göre bu yıl yüzde 45’lik azalış meydana geldiği iddia edildi.
Unutmayalım ki, Türkiye’de gerçeğe en yakın kadın cinayeti/kadına karşı şiddet verilerine ulaşabilmek için –kaynak resmi otoriteler, kadın örgütleri, medya da olsa– verilen sayıyı üç ile çarpmak gerekiyor. Bunun dışında şiddet tüm dünyada artarken, hiçbir ek önleyici tedbirin alınmadığı, varolan kimi tedbirlerin de uygulanmadığı koşullarda Türkiye’de nasıl azalabilir ki? Üstelik eve kapanma/kapatılma koşullarında…
Birleşmiş Milletler (BM) Kadın Birimi, 2019’da kadınlar için en tehlikeli yerin kendi evleri olduğunu açıklayan bir rapor yayınlamıştı. 2017’de işlenen 4 binin üzerinde kadın cinayetinin yüzde 60’a yakınında katilin aile üyelerinden biri olduğunu gösteren rapora göre, her gün 137 kadın aile bireylerinden biri tarafından öldürülüyor.
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Kasım 2019’da düzenlenen Kadına Yönelik Şiddet İzleme Komitesi toplantısında kadın cinayetlerinin en çok işlendiği mekânın yüzde 72,8 oranıyla kadının evi olduğunu açıklamıştı. Polis Akademisi Yayını “Dünyada ve Türkiye’de Kadın Cinayetleri Verileri ve Analizler”e göre, kadınların en yakınları olan erkekler tarafından öldürüldükleri mekânların tasnifinde ev ilk sırada geliyor. Cinayet mekânları sıralamasının ortaya koyduğu ürkütücü gerçek şu: Ev yüzde 72,8; sokak yüzde 15; açık arazi yüzde 3,3; işyeri yüzde 3,2; diğer yüzde 5,7. Kadınların evde kaldığı, evden çıkmasının bile kontrol/izin mekanizmalarına bağlı olduğu koşullarda, şiddetin sihirli bir el değmişçesine azalacağını ummak ya da buna inanmamızı beklemek gerçekten komik kaçıyor. 


Varolan koruyucu mekanizmalar açısından bakarsak durum nedir?

Maalesef Türkiye’de kadınların pandemi nedeniyle ağırlaşan iş yükü ve ev içi şiddet nedeniyle ek önlemler almak bir yana, varolan mekanizmalar bile etkisizleştirildi. Örneğin, kimi sığınaklar “tadilattayız” diyerek kapatıldı, şiddet için başvuru hattı olduğu iddia edilen 155, Alo 183 hatlarına birçok durumda ulaşılamadı, karakollar şiddete maruz kalan kadınları işlem yapmadan geri gönderdi, Hakimler Savcılar Kurulu “6284 sayılı şiddet yasasıyla ilgili uzaklaştırma kararı verirken, önce şiddetçi erkeklerin sağlığını düşünün” anlamına gelen bir talimat yayınladı. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, ezici çoğunluğu erkek 90 bin kişi, tehlikeli suçlar, şiddet uygulama potansiyeli taşıyanlar vb. hiçbir kritere bakılmaksızın salıverildi.
Çoğunlukla muhalefete ait kimi belediyelerin olumlu uygulamaları ise bu belediyelerle sınırlı ve bütünsel politikalar ortaya koymaktan uzaktı. EŞİTİZ Covid-19 söyleşilerinde, kadınlar olarak bir kez daha fark ettik ki, belediyeler dahil çeşitli kurumların bu süreçteki tüm olumlu işlerinin arkasında inanılmaz bir kadın emeği var. Trabzon Barosu’nun fırınlarla anlaşarak ekmek paketlerinin içine şiddete karşı başvuru hatlarının telefon numaralarını yazan notlar koyması, kadınlara adli yardımdan avukat atanırken devlet dairelerinden belge getirmelerini beklememesi örnek uygulamalar. Ama baro başkanı kadın olmasa, bunlar belki de akla bile gelmeyecekti.

Evde ve işte kadının yükünün arttığı da su götürmez bir gerçek…

Her ne kadar hayatlarımız hakkında karar veren “erkek kurumları” bunu görmek istemese de, pandemiyle mücadele eden cinsiyet ağırlıkla kadınlardı. Evlerde hijyenin sağlanması, karantina günlerinde sürekli evde olan tüm aile bireylerinin yemek, çamaşır, bulaşık, vb. işlerinin yapılması, çocukların evde eğitimiyle ilgilenmek, hasta-yaşlı bakımı ağırlıkla kadınlar üzerindeydi.

DİSK, KESK, TTB, TMMOB yedi maddelik acil önlem çağrısı yaptığında tek bir kadın kelimesi geçmiyordu metinde. Buna karşı kadınlar itirazlarını yükseltiler, taleplerini içeren yeni bir açıklama yaptılar. Aslında, toplumun sağlık, huzur ve refah içinde yaşayabilmesi için evde ve ev dışında kadın emeğinin ne kadar başat bir rol oynadığını bir kez daha görmüş olduk.

Evde pandemiyle mücadele ağırlıkla kadınların işi olarak görülürken, bu süreçte zorunlu olarak çalışmaya devam eden sektörler de ağırlıkla kadınların yoğun olarak çalıştırıldığı sektörlerdi. Kriz dönemlerinde otomobil üretimini durdurabilirsiniz, ama gıda üretimini, ilaç-tıbbi malzeme üretimini durduramazsınız. Kadın-yoğun sektörler olarak kurgulanan, kadının evdeki işinin uzantısı niteliği taşıyan tarım işçiliği, gıda üretimi, eczacılık, hekimlik, ebelik, hemşirelik, hastabakıcılığı, satış-pazarlama, marketlerde kasiyerlik, öğretmenlik gibi yaşamsal önem taşıyan, ürettiği değere ihtiyaç duyulan işlerin ezici çoğunluğunun kadınlar eliyle yapıldığını en azından kadınlar daha net gördü. Sendikaların, partilerin, meslek kuruluşlarının bunu –kısmen de olsa– fark etmesini sağladılar. DİSK, KESK, TTB, TMMOB yedi maddelik acil önlem çağrısı yaptığında tek bir kadın kelimesi geçmiyordu. Buna karşı kadınlar itirazlarını yükseltiler, kadınların taleplerini içeren yeni bir açıklama yaptılar. Aslında, toplumun sağlık, huzur ve refah içinde yaşayabilmesi için evde ve ev dışında kadın emeğinin ne kadar başat bir rol oynadığını bir kez daha görmüş olduk.

Zorla ücretsiz izne çıkarılan ve işten çıkarılanlar da yine kadınlar oldu, bu bir çelişki değil mi?

Tabii ki bir çelişki. Kadın emeğinin değersiz görülmesini, ayrımcılığa maruz bırakılmasını bu konuda da görüyoruz. Ama kadının ev içi emeğinin uzantısı sayılan, dişil kabul edilen sektörlerde kadının işgücünden vazgeçemez kapitalizm. Evde ve dışarıda ucuz emek gücü olarak gördüğü kadının emeğini yine isteyecek, bu kadınlar çalışmaya devam edecek, ama öncelikle kalifiye sektörlerdeki kadınlar işsiz kalacak. İş yaşamına devam eden kadınlar da hak ve ücret kaybı yaşayacaklar. Böylece erkeklerin gelirine bağımlılık artacak, bu da kadına yönelik şiddeti artıracak. AB Temel Haklar Ajansı (FRA) Direktörü Michael O’Flaherty’nin 29 Nisan 2020’de Avrupa Toplumsal Cinsiyet Enstitüsü (EIGE) Direktörü Carlien Scheele ile birlikte yaptığı ortak açıklamada belirttiği gibi, Tecritlerin sona erdirilmesi yeni güçlükleri de beraberinde getirecektir. Gelir ve iş kaybına bağlı mali güvencesizliğin yanı sıra bizleri bekleyen ekonomik durgunluk, kadına karşı şiddeti tetikleyen ilave unsurlar olarak ortaya çıkabilir; dolayısıyla istismara dayalı bir ilişkiyi bitirmek mağdurlar bakımından daha zorlaşabilir. FRA’nın daha önce yaptığı bir araştırmaya göre, geçimini güçlükle sağlayan kadınların yüzde 30’u, geçim sıkıntısı çekmeyen kadınların ise yüzde 18’i eşlerinden ya da partnerlerinden şiddet görmektedir.”

Diyanet Anayasa’nın hem ayrımcılık yasağı ve eşitlikle ilgili 10. maddesini, hem aileyle ilgili 41. maddesini, hem de uluslararası sözleşmelerin iç hukukun bir parçası olmasını düzenleyen 90. maddesini bilerek, isteyerek ihlâl ediyor.

Karantina günlerinde uluslararası kuruluşlar, örgütler, sendikalar hemen harekete geçemedi. Bunu nasıl değerleniyorsunuz?

Bütün bu uluslararası veya yerli kurumlar artık oldukça hantallaşmış yapılar. EŞİTİZ olarak yaptığımız çalışma da bunu ortaya koydu zaten. Kurumsal ve kalıcı çok az olumlu uygulama var. Pandemi sürecinde şunu iyice gördüm ki, kurumlar hayatın çok gerisinde kalmış durumda. Kişiler var, onların çabaları var. Kurumsal, ama sanal devasa yapılar yaratıyoruz. Hepsinin kendine dönüp bakması gerekiyor. Uluslararası kuruluşlar, siyasi partiler, meslek örgütleri, sendikalar; bunların tümünün kurumsal kapasiteleri bireylerin veya bağımsız platformların çok gerisinde kaldı. Halbuki kurumsal yapıların kapasiteleri ile bireylerin önlerini açması beklenir. Barolar, sendikalar dahil bütün kurumlar bireysel emeklerle bir şeyler yapabildiler. Örgütlü yapı çok önemli oysa. Ama anlamlı bir şey üretemiyorsan, hak arayışlarının önünü tıkıyorsun o zaman. Bütün bu yapıların silkelenmesi ve yeniden organize olması lâzım.
Kadınların mücadelesi ve emeği bu konuda da umut veriyor. Kadına karşı şiddetle mücadele konusunda, Avrupa Konseyi üyesi ve İstanbul Sözleşmesi’nin tarafı olan devletler 20 Nisan 2020’de salgın sırasında uygulanması gereken standartları ve önerileri içeren rehber niteliğinde bir bildiri yayınladı. Tabii ki devletler bunu kendiliğinden yapmadı, bunun da arkasında yoğun bir kadın emeği var. Ayrıca, küresel hareketler içinde yer alan feminist örgüt ve aktivistler, Covid-19 salgını döneminde toplumsal cinsiyet eşitsizliği başta olmak üzere derinleşen hak ihlâlleri ve adaletsizlikler karşısında toplumsal cinsiyet eşitliğini ve insan haklarını merkezine alan; eşit, adil ve özgür bir dünya düzeninin tesis edilmesi yönünde feminist ilke ve politikaların salgınla mücadelenin merkezinde olması gerektiğini söyleyen Covid-19’la Mücadelede Feminist Politika belgesini yayınladılar. Umarız bu çağrılara kulak verilir, bu belgelerin gerekleri yerine getirilir.


12 Haziran’da, HDP milletvekili Hüda Kaya
Diyanet, Diyanet’liğini yapacaksa, din adına konuşacaksa, hırsızlık için, çocuk tecavüzleri için konuşmalı” dedi Meclis’te yaptığı konuşmada. Siz de “Ailenin huzurunu Diyanet bozuyor” diyorsunuz bir söyleşinizde. Diyanet bunu neden ve nasıl yapıyor?

“Nasıl”ı çok basit, kadın erkek eşitliğini savunmayarak, bizim vergilerimizle, bizim paramızla 7/24 bize karşı çalışmalar yürüterek. Diyanet bunu anayasayı ihlâl ettiğini bilerek yapıyor. Anayasa’nın hem ayrımcılık yasağı ve eşitlikle ilgili 10. maddesini, hem aileyle ilgili 41. maddesini, hem de uluslararası sözleşmelerin iç hukukun bir parçası olmasını düzenleyen 90. maddesini bilerek, isteyerek ihlâl ediyor. Kadın hareketi olarak, içinde erkeklerin kadınlara, kadınların çocuklara hiyerarşik bir üstünlük kurduğu, söz ve mülkiyet hakkı ilan ettiği bir aile yapısının kimseyi mutlu etmeyeceğini, şiddetten başka bir şey üretmeyeceğini on yıllardır söylüyoruz. Bu nedenle kadın hareketi olarak Anayasa’nın 41. maddesine “Ailenin eşler arasında eşitlik ilkesine dayalı olması gerektiği” kuralını eklettik. Aynı şekilde, Medeni Yasa ile kimsenin kimseye reislik taslamayacağı, evlilik içinde tüm hakların ve ödevlerin eşler arası eşitlik ilkesi çerçevesinde paylaşılacağı, bunun doğal sonucu olarak evlilikte edinilen malların –boşanma veya ölüm halinde– eşit olarak paylaşılacağı, aile içinde veya aile dışında, aile için harcadığı emek nedeniyle hiç kimsenin mağdur edilmeyeceği bir aile yapısı getirmeye çalıştık.
Diyanet ile iki konuda farklı düşünüyoruz: Bizler insanlara tek yaşam seçeneği olarak heteroseksüel çekirdek ya da geniş aile seçeneğinin sunulmasına, bunun dışında yaşam biçimleri tercih edenlere karşı ayrımcılık yapılmasına, Diyanet’in yaptığı gibi “lanetlenmelerine”, hedef gösterilmelerine karşı çıkıyoruz. İnsanların kime aşık olacaklarına, kiminle birlikte yaşayacaklarına kendilerinin özgürce karar verebilmeleri hakkını savunuyoruz. İkinci olarak, bizler aile olarak yaşamayı tercih edenlerin hem haklarda, hem yükümlülüklerde eşitlik üzerine kurulu, kimsenin kimseye reislik yapmadığı, hizmet ve itaat etmeye zorlanmadığı, şiddet uygulamadığı bir aileyi savunuyoruz. Hangi hayat biçimi, hangi aile modeli daha mutlu, daha huzurlu bir toplum yaratır?

Diyanet AKP iktidarının zihnindeki aile ve toplum modelinin sadece ajitasyon ve propaganda aracı değil, toplumun hücrelerine kadar yaygınlaştırdığı aile irşat büroları gibi kurumsal mekanizma ve kadrolarla bu modelin inşasını sağlayan dev bir devlet mekanizması olarak işlev görüyor.

“Neden”ine gelince… Diyanet, AKP iktidarının zihnindeki aile ve toplum modelinin sadece ajitasyon ve propaganda aracı değil, toplumun hücrelerine kadar yaygınlaştırdığı “aile irşat büroları” gibi kurumsal mekanizma ve kadrolarla bu modelin inşasını sağlayan dev bir devlet mekanizması olarak işlev görüyor. Bu anlamda, örneğin, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ders kitapları ve programları eliyle toplumun inşası konusunda yaptıklarının hem bütçe, hem etki alanı hem de kadro olarak birkaç katını seferber ederek çalışıyor. Diyanet konusunu birkaç fetva veya başkanının birkaç açıklaması ile değerlendirmek büyük hata olur. Diyanet birçok bakanlıklarla yaptığı protokollerden aldığı güçle paralel bir devlet organizasyonu oldu artık. Hüda Kaya’nın eleştirilerinden sonra da gördük, Diyanet’in açıklama ve uygulamalarına karşı çıkanlar “marjinalleştirilmek” isteniyor.

Gerçekte marjinal kim, kadın hareketi mi, karşısında yer alanlar mı?

Yıllardır kadın hareketinin partiler, siyasetler üstü bağımsız bir hareket olduğunun, Türkiye’nin en önemli toplumsal ve siyasal hareketlerinden biri olduğunun altını çizmeye çalışıyorum. Birçok araştırma da bu tespitin doğruluğunu kanıtlıyor: Adil Gür’ün sahibi olduğu A&G Araştırma Şirketi’nin 2015’te okuma yazma bilen bilmeyen, farklı kesimlerden, yaşlardan kadınların katılımıyla köyleri dahil 26 ilde yaptığı bir araştırma Türkiye’de kadınların yüzde 86’sının kadın örgütlerine güvendiğini ortaya koyuyor. Kadir Has Üniversitesi’nin toplumsal cinsiyet algısı araştırmasında ise feminizmin, kadın erkek eşitliğini savunduğunu, pozitif tınılı olduğunu dile getirenlerin oranı yüzde 60. Bir erkeğin eşine şiddet uygulayabileceğini düşünenlerin oranı yüzde 5. Bu araştırmaları kadın hareketi yaptırmadı. Ancak bu gerçeklik görülmek istenmiyor.
O halde, 12-13 yaşında kız çocuklarının bedeninin doğum için “süper” olduğunu düşünenler, kadına iddet müddeti kadar (üç ay) nafaka verilmesi gerektiğini; babaların kız çocuklarına 9, erkek çocuklarına 12 yaşına kadar nafaka vermelerini, bundan sonrasının haram olduğunu iddia edenler, kadına yönelik şiddeti önlemek için çıkarılan yasaları ve İstanbul Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmeleri ortadan kaldırmak isteyenler, erkeklere hizmet ve itaatte kusur eden kadınlara şiddet uygulanabileceğini, hatta öldürülebileceğini savunanlar Türkiye toplumu açısından marjinal bile sayılmazlar, bunlara marjinalin marjinali demek yerinde olur.
Araştırmalar kadar sahada da görüyoruz bunların sayılarının çok olmadığını. 6284 sayılı Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Yasası’na karşı Galatasaray Meydanı’nda eylem yapmak istediler, kimse gelmedi, pankartı sokağa atıp gittiler. Ülke çapında camilerde toplu namazlar kılmak, basın açıklamaları yapmak istediler, bildirilerini okutmak için üç-beş kişiyi zor buldular; onlar da bu görüşleri savunan erkeklerin eşleriydi.
Yakın zamanda Müslüman-Feminist Havle Kadın Derneği’nin yaptığı bir araştırmaya göre, toplumun büyük bölümü ideal evlilik yaşını kadınlar için 24, erkekler için 26 olarak görüyor. “Kızınızı 18 yaşından önce evlendirir misiniz?” sorusuna yüzde 91,8 “hayır”,  yüzde 7.1 “emin değilim” diyor. Muhafazakâr, inançlı kesim kız çocuklarının erken evlendirilmesini istiyor algısı yaratılmak isteniyor, oysa araştırmanın sonuçları çok açık: Bu kesimin yüzde 92’si buna karşı. “Marjinalin marjinali” dediğim kesimler, Fatih Erbakan’ın başkanlığını yaptığı Yeniden Refah Partisi gibi, Hüda-Par gibi küçük partiler, Hakyol gibi oluşum ve tarikatlarla sınırlı.

Kadına yönelik şiddeti önlemek için çıkarılan yasaları ve İstanbul Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmeleri ortadan kaldırmak isteyenler, Türkiye toplumu açısından marjinal bile sayılmazlar, bunlara marjinalin marjinali demek yerinde olur.

Buna karşılık A&G’nin araştırmasının da ortaya koyduğu gibi kadın hareketine duyulan güven yüzde 86…

Evet, bunu biz söylemiyoruz, araştırmalar söylüyor. Bunun içinde doğal olarak AKP’li kadın da var, MHP’li, HDP’li, CHP’li, İYİ Partili kadın da… Partiler üstü muhteşem bir koalisyon bu. Yüzde 86’lık bu grup mu marjinal, yoksa kadın düşmanı olarak değerlendirebileceğimiz kesimler mi? Her toplumda mizojini (kadın düşmanlığı) yapanlar olur. Bu noktada artık Diyanet İşleri’nin de, siyasi partilerin de kimin yanında duracağına karar vermesi gerekiyor. Siyasi iktidarın yarattığı medya ve kamu bürokrasisine atanan kadrolar hep bu marjinalin marjinali arasından seçildiği için hep onların söylemlerini duyuyoruz ve maalesef Türkiye’yi bunlar temsil ediyormuş, çoğunluk olan bunlarmış gibi görünüyor. Oysa tam aksine, yapılan araştırmalar ve kadın hareketinin yan yana geldiği tüm zeminler Türkiye toplumunun ezici bir çoğunluğunun yaratılmak istenen toplum modeline karşı olduğunu, kadınları, kadınların taleplerini ve kadın hareketini desteklediğini ve hatta daha da önemlisi toplumsal birçok sorunun çözümü konusunda kadınlara güvendiğini gösteriyor.
Biz marjinal derken kimseye hakaret etmiyoruz, kimseyi küçümsemiyoruz. Yaratmaya çalıştıkları algının tersine, belli argümanlar açısından toplum içinde azınlıkta kalanların kendileri olduğu söylüyoruz. Sırtlarını dayadıkları devlet olanaklarına ve gece gündüz boy gösterdikleri medya desteğine rağmen her gün biraz daha marjinalleştiklerini anlatmaya çalışıyoruz. “Siz bir avuç marjinal feministsiniz, Türk kadınını, Müslüman kadını, Anadolu kadınını temsil etmiyorsunuz” iddialarının altının ne kadar boş olduğunu gösteriyoruz.
Maalesef sadece karşıtlarımızda değil, dost bildiğimiz siyasi partiler, sendikalar, meslek örgütleri gibi yapılarda da, özellikle erkeklerinde ama ne yazık ki –sayıları artık çok azalsa da– bazı kadın yöneticilerinde de, aynı tavrı görüyoruz. Covid-19 acil önlemleri diyerek kadınları unutmak, çocuk istismarına affı engellemek için çalışan kadınların kampanyasını baltalayıp hedef gösterdikten sonra bir özür bile dilememek gibi eril kibir gösterileri bizi daha fazla incitiyor, hızımızı kesiyor çünkü. Bu dostlara da hatırlatmak isteriz ki, Türkiyeli kadınlar olarak biz öncelikle ve özellikle kendi bağımsız duruşumuza ve kendi dayanışmamızdan aldığımız güce güveniyoruz. Siyasi kariyerini düşünerek feministlerle fotoğraf vermemeye, bulunduğu hiçbir yere feministleri sokmamaya çalışan sevgili arkadaşlarımız, belki bu tavrınızdan ötürü hiç özür dilemeyeceksiniz, ama inanın gün gelecek en büyük feminist benim diyerek, hepimize dirsek atarak öne çıkmaya, bizim sesimizi bastırmaya çalışacaksınız. Çünkü feminizm kazanacak. Geleceğin kurucu fikirlerinden biri de feminizm olacak.

^