“YENİLENEBİLİR ENERJİ” SÖYLEMİ ALTINDA SERMAYE BİRİKİMİ

Agit Özdemir
7 Mart 2026
Debra Scacco, “Network of Power”, 2020
SATIRBAŞLARI

Bitlis’in Adilcevaz ilçesine bağlı Çanakyayla Köyü’nde Kiler Holding tarafından yapılmak istenen 85 mw kapasiteli Çanakyayla Güneş Enerjisi Santrali projesi, yenilenebilir enerji söylemi altında köyün müşterek varlığı olan merayı, kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretildiği bir mekâna dönüştüren bir müdahale.

Bitlis’te ormanların rant ve güvenlik politikalarıyla tahrip edilmesi, nehirlerin HES projeleriyle akışlarının kesilmesi nasıl sistematik bir müdahale biçimi oluşturduysa, bugün de köylülerin temel geçim kaynağı olan meralar benzer bir anlayışla sermayenin yeni hedefi haline gelmiş durumdadır.

“Temiz, yenilenebilir enerji” söylemiyle meşrulaştırılan bu proje, kırsal bir topluluğun yaşam alanını sermaye alanına dönüştürmeyi ve yerinden edilmeye neden olacak bir politika pratiği olarak karşımızda duruyor. Toplumsal ekoloji perspektifinden bakıldığında, Çanakyayla GES projesinin devlet ve şirket işbirliğiyle yerelin müşterek alanlarının gasp edilmesine ve doğa-toplum ilişkilerinin tahribatına yol açacak bir hamle olduğu apaçık.

Bu makalede Çanakyayla GES projesine ilişkin teknik ve idari verilerden hareketle, müşterek varlıklara yönelik bu müdahalenin bölgedeki su varlıkları, endemik türler, kuşların yaşam alanları ve yöre halkının ekolojik ve ekonomik yaşamı üzerindeki etkileri ele alınıyor.  

Devamında, yerel halkın geliştirdiği direniş pratikleri ile devlet ve sermaye ortaklığının bu süreçte nasıl işlediği tartışılıyor, “barış” süreci ile beraber bölgede hız kazanan enerji yatırımlarının sermaye birikimi stratejileriyle ve bölgenin insansızlaştırılmasına dönük politikalarla kurduğu ilişki görünür kılınıyor.

Mera üzerinde “mega” GES projesi

Çanakyayla GES projesi, Adilcevaz ilçe merkezine kuş uçuşu 8,5 km mesafede, Çanakyayla Köyü sınırları içinde 113 ada 1 parsel numaralı mera arazisi üzerinde planlanıyor. Projenin sahibi, eski AKP Bitlis milletvekili Vahit Kiler ve ailesine ait Kiler Holding bünyesindeki Kiler Tekstil Enerji Yatırımları A.Ş. Yaklaşık 127 hektarlık bir alanı kaplayacak olan santral, 85 mw kurulu güce ve 85 mwh elektrik depolama kapasitesine sahip olacak.

Güneş santralinde yaklaşık 180 bin adet monokristal güneş paneli ile tek eksenli izleme sistemi kullanılacak, üretilen elektrik 50 invertör aracılığıyla şebekeye verilerek yıllık 170 gwh enerji üretimi hedefleniyor. Projenin yatırım değerinin 2,247 milyar TL’yi aşacağı belirtiliyor (Enerji Günlüğü, 2023).

Çanakyayla GES’i enerji üretimini kırsal toplumun yaşam alanını yok ederek ve dönüştürerek, geçimlik ekonomik faaliyetleri sekteye uğratarak ve bölgenin ekolojik dengesini bozarak gerçekleştirmeyi öngören bir anlayışa dayanıyor.

Bu veriler, projenin Türkiye ve Kuzey Kürdistan ölçeğinde en büyük GES girişimlerinden biri olduğunu ortaya koyuyor. Bu büyüklük ve veriler, yaratacağı ekolojik ve toplumsal yıkımın boyutlarını da açığa çıkarıyor, yerel bir sorun olarak ele alınamayacağını ve bölgenin tamamını etkileyecek sonuçlar doğuracağını ortaya koyuyor.

Proje alanı “mera” vasfıyla tescillenmiş, hayvancılık faaliyetlerinin yoğun biçimde yürütüldüğü bir alan. Bu alan, tarihten beri köylülerin ortak kullanımında olan müşterek bir otlak arazisi niteliği taşıyor.

Çanakyayla Köyü merası bölge hayvancılığının belkemiğini oluşturuyor. Halen 13 bine yakın küçükbaş hayvan bu alanda otlatılıyor ve köylülerin geçimi buradan sağlanıyor. Meralar geçimlik ekonomiyi destekleyen alanlar olduğu kadar, içinde yuvalayan, barınan ve beslenen tüm canlılar için yaşam alanları. Su döngüsünü destekleyen doğal sistemler. Çanakyayla merası havzasındaki dere ve yeraltı sularını besliyor.

Projeyi hazırlayanlar Çanakyayla GES’i Türkiye’nin en büyük güneş santrali projelerinden biri olarak lanse ediyor. Ancak, teknik veriler ne kadar “etkileyici” görünürse görünsün, projenin konumu ve niteliği onu sıradan bir enerji yatırımının ötesine taşıyan ciddi tartışmalar yaratıyor. Bu GES, enerji üretimini kırsal toplumun yaşam alanını yok ederek ve dönüştürerek, geçimlik ekonomik faaliyetleri sekteye uğratarak ve bölgenin ekolojik dengesini bozarak gerçekleştirmeyi öngören bir anlayışa dayanıyor.

Nathaniel Ancheta, “Then/Now/A Dream”, 2019

Ekolojik yıkım tehlikesi: Batmış Gölü havzasına müdahale

Çanakyayla Güneş Enerjisi Santrali’nin hayata geçirilmesi durumunda, bölgenin sahip olduğu kırılgan ekosistem üzerinde derin ve kalıcı tahribatlar ortaya çıkacak. Proje alanı, köyün en verimli ve yerleşime en yakın mera alanlarını kapsıyor. Bu alanlar yüzyılı aşkın süredir hayvancılıkla geçinen yerel halkın ortak yaşam mekânlarını oluşturuyor. Yaklaşık 127 hektarlık mera yüzeyinin on binlerce güneş paneliyle kaplanması bitki örtüsünün, doğal yaşamın tahrip edilmesine yol açacak.

Bununla birlikte, toprağın fiziksel yapısı, su tutma kapasitesi bozulacak, mikroklima tüm bölgeyi etkileyecek, köklü biçimde dönüşecek. Panel yüzeylerinden yayılan ısı doğal ekolojik döngüler üzerinde baskı oluşturarak yerel iklim koşullarını değiştirecek ve uzun vadede çölleşmeye benzer süreçlerin gelişmesine zemin hazırlayacak.

Toprağın fiziksel yapısı, su tutma kapasitesi bozulacak, mikroklima tüm bölgeyi etkileyecek, köklü biçimde dönüşecek. Panel yüzeylerinden yayılan ısı doğal ekolojik döngüler üzerinde baskı oluşturarak yerel iklim koşullarını değiştirecek ve uzun vadede çölleşmeye benzer süreçlerin gelişmesine zemin hazırlayacak.

Proje sahası, Batmış Gölü ve bu gölü besleyen mevsimsel ve sürekli akışlı dere yatakları üzerinde. Göl çevresindeki yüzey suları, dağlardan inen küçük dereler ve alüvyon yapılar aracılığıyla yeraltına süzülerek göl havzasını besliyor. ÇED raporlarında bu su yollarının önemsizleştirildiği ve bazı akışların yok sayıldığı görülse de aynı raporların harita ve hidrojeolojik verileri bu akışların varlığını açıkça ortaya koyuyor.

İnşaat sırasında yapılacak arazi tesviyesi, hafriyat çalışmaları ve yüzeyin yapay malzemelerle kaplanması, gölü besleyen bu doğal su sistemlerini kesintiye uğratacak, su havzası tamamen bozulacak. Aşırı iklim olayları ile son yıllarda su seviyesi kısmen gerileyen Batmış Gölü, böyle bir müdahale gerçekleştiğinde tamamen kuruma riskiyle karşı karşıya kalacak. Yörede başka yüzey suyu kaynağı bulunmadığı düşünüldüğünde, bu durum geri dönüşü olmayan bir ekolojik kayıp, yıkım anlamına geliyor.

Batmış Gölü havzası Doğu Anadolu’nun en önemli kuş üreme ve konaklama alanlarından biri olarak biliniyor. Batmış Gölü 2019’da, “Doğal Sit-Nitelikli Doğal Koruma Alanı” ilan edildi (Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, 2019). 2012 yılı gözleminde, küçük batağan, karaboyunlu batağan, bıyıklı sumru, bahri, sakarmeke, leylek, kızkuşu, tepeli patka, gri balıkçıl, pasbaş patka, angıt, elmabaş patka, karabaş martı, saz delicesi ve Van Gölü martısı görüldü. Küçük kerkenez, balaban ve bu turna alanda üremekte (Wikipedia)

Batmış Gölü ve Süphan Dağı

Yapılan gözlemler, göl ve çevresinde çok sayıda su kuşu ve kara kuşunun ürediğini ve göç dönemlerinde bu alanı yoğun biçimde kullandığını gösteriyor. Geniş alanlara yayılan güneş panelleri, inşaat sürecinde ortaya çıkacak gürültü, toz ve insan hareketliliği kuşların üreme döngülerini bozacak, yuvalama ve beslenme alanlarını ortadan kaldıracak. Sulak alanların kaybı, göçmen türler için kritik öneme sahip durakların yok olması anlamına geliyor. Bu durum, yalnızca yerel popülasyonları etkilemekle kalmayacak, bölgesel ölçekte biyolojik çeşitliliğin azalmasına yol açacak.

Proje alanı Süphan Dağı ekosistemine çok yakın bir konumda ve bu ekosistemle doğrudan etkileşim içinde. Çok sayıda endemik bitki ve hayvan türüne ev sahipliği yapan Süphan Dağı, bölgenin ekolojik bütünlüğü açısından kritik bir öneme sahip. Meranın ekolojik kimliğini yitirmesi bölgedeki bitki dokusunu tamamen değiştirecek.

Batmış Gölü havzası Doğu Anadolu’nun en önemli kuş üreme ve konaklama alanlarından biri olarak biliniyor. Batmış Gölü 2019’da, “Doğal Sit-Nitelikli Doğal Koruma Alanı” ilan edildi. Geniş alanlara yayılan güneş panelleri kuşların üreme döngülerini bozacak, yuvalama ve beslenme alanlarını ortadan kaldıracak.

GES inşaatı kapsamında yürütülecek yol açma, hafriyat ve panel montajı faaliyetleri, yaban hayvanlarının yaşam alanlarını daraltarak onları bölgeden göç etmeye zorlayacak. Panellerin yaratacağı ısı adası ve uzun vadede oluşacak mikroklima etkileri ise bitki örtüsünün yapısını bozarak dağın doğal dengesini zayıflatacak (Barron-Gafford et al., 2016).

Batmış Gölü suyuna bağlı canlıların suya erişiminde yaşanacak kesintiler, ekosistemin kırılganlığını daha da artıracak. Koruma alanlarına bu denli yakın bir bölgede büyük ölçekli bir tesisin kurulması, doğa koruma yaklaşımıyla örtüşmeyen ciddi bir müdahale anlamına geliyor.

Mera ve sulak alanların ortadan kaldırılması, yalnızca büyük memeliler ve kuşlar üzerinde etkili olmayacak.  Göl çevresindeki çayırlar ve yaban çiçekleri, arılar ve diğer tozlaştırıcı böcekler için temel yaşam alanlarını oluşturuyor. Bu bitki örtüsünün panellerle kaplanması, polen ve nektar kaynaklarının hızla azalmasına yol açacak. Bölgede sınırlı ölçekte de olsa sürdürülen arıcılık faaliyetleri bu durumdan doğrudan etkilenecek, tozlaştırıcıların kaybı tarımsal üretim ve ekosistemin genel sağlığı üzerinde zincirleme sonuçlar yaratacak.

Shanxi, Çin, 2019 (Fotoğraf: Sam Mcneil)

Bu tarz büyük ölçekli GES projelerinde on binlerce panelin temizlenmesi ciddi miktarda su kullanımını zorunlu kılıyor. Toz ve partikül birikimi nedeniyle panellerin düzenli aralıklarla yıkanması, su varlıkları üzerinde ağır bir baskı yaratıyor. Temizlik sırasında kullanılan su, panel yüzeylerinden ağır metaller, kaplama kalıntıları ve ince tozları bünyesine alarak kirleniyor. Bu kirli suyun nasıl toplanacağı ve nereye deşarj edileceğine dair projelerde açık ve bağlayıcı düzenlemeler bulunmuyor. Kontrolsüz biçimde toprağa sızan ya da yüzeysel akışla çevreye yayılan atık sular, yeraltı sularını ve yüzey sularını kirletme riski taşıyor. Bu durum bölgedeki ekosistemleri ve su varlıkları üzerinde ciddi ve kalıcı bir tehdit oluşturuyor.

Proje sahasında ve yakın çevresinde tarımsal faaliyetlerin sürdürüldüğü alanlar ile köyün kamusal altyapısı da bulunuyor. İçme suyu hatlarının bir bölümünün proje alanından geçmesi, inşaat ve işletme sürecinde bu altyapının zarar görme riskini artırıyor. Bu hatlarda yaşanacak herhangi bir arıza, en az on köyün suya erişimini, yaşam güvenliğini tehlikeye sokacak.

Bu tarz büyük ölçekli GES projeleri su varlıkları üzerinde ağır bir baskı yaratıyor. Kontrolsüz biçimde toprağa sızan ya da yüzeysel akışla çevreye yayılan atık sular, yeraltı sularını ve yüzey sularını kirletme riski taşıyor. Bu durum bölgedeki ekosistemleri ve su varlıkları üzerinde ciddi ve kalıcı bir tehdit oluşturuyor.

Tüm bu veriler bir arada değerlendirildiğinde, Çanakyayla GES projesinin ekolojik açıdan son derece hassas bir alanda konumlandırıldığı açıkça görülüyor. Sulak alan, mera ve yaban hayatı arasındaki dengenin bozulması, yalnızca tek bir köyü etkilemeyecek, daha geniş bir bölgede doğal varlıkların tahribini beraberinde getirecek.

Yenilenebilir enerji yatırımları, “temiz enerji” söylemi altında doğayı tahrip eden araçlara dönüşmektedir. Batmış Gölü havzası ve Süphan Dağı gibi müşterek doğal alanların özel şirketlere tahsis edilmesi, iklim krizinin derinleştiği bir dönemde korunması gereken ortak yaşam değerlerinin piyasa çıkarlarına feda edilmesi anlamına geliyor. Bu proje, sadece doğayı hedef almıyor. Doğrudan köylülerin geçimlik ekonomi faaliyetlerini de sekteye uğratıyor. Köylüler geçimlik ekonomilerini yitirirken projeyi yapan şirket(ler) sermaye birikimini artırıyor.

Yerel halkın geçimlik faaliyetlerinin yok edilmesi

Projenin en ağır sonuçlarından biri, Çanakyayla köy halkının geçimlik ekonomik faaliyetlerinin ellerinden alınması olacak. Çanakyayla ve civar köylerde ekonomi büyük ölçüde hayvancılığa dayanıyor. Köylüler nesiller boyu ortak meralarında sürülerini otlatarak yaşamlarını idame ettiriyor. Et, süt, yün üretimiyle hem kendi geçimlerini sağlıyor hem de yerel pazara katkıda bulunuyor.

Şimdi, bu mera alanının GES projesiyle telafisi mümkün olmayacak şekilde ortadan kaldırılması, bölge hayvancılığını bitirme riski taşıyor. Hayvancılıkla birlikte arıcılık ve küçük ölçekli tarım gibi diğer kırsal uğraşlar da olumsuz etkilenecek. Mera, köy yaşamının merkezinde yer alan, kolektif üretim pratiklerinin ve ortak yaşamın sürdürüldüğü bir müşterek alan.

Yerel halk meralarının ellerinden alınmasına ısrarla karşı çıkıyor. Çanakyayla köyü muhtarı Hikmet Karabalık, projenin gerçekleşmesi durumunda “köyün biteceğini” vurgulayarak, köylülerin temelli göç etmek zorunda kalacağını dile getiriyor (Mezopotamya Ajansı, 2024).

Muhtarın ifadesiyle, köyde 20 bin civarında hayvan bulunmaktadır ve “Biz bu hayvanları nereye götüreceğiz? Projeyi hayata geçirebilmeleri için önce bizi ezip geçmeleri lâzım” sözleri, köylülerin kararlılığını ortaya koyuyor. Proje yüzünden sadece hayvanların otlak alanı değil, köyün üç ayrı giriş yolu da şirketin kontrolüne girecek. Dahası, yukarıda belirtildiği gibi, birçok köyün içme suyu hattı proje sahasından geçtiği için, bu köylerin su kaynakları da kuruyacak (Mezopotamya Ajansı, 2024). Yani şirketin enerji üretimi uğruna, yöre halkının en temel ihtiyaçları– ulaşım, suya erişim, gıda üretimi– tehlikeye atılıyor

2022 yılında Bitlis’te kar kalınlığı dört metreyi bulmuş, Çanakyaylalı besiciler meralara çıkmakta zorlanmıştı

Bütün bu koşullar altında, Çanakyayla halkı adeta ekonomik bir göç baskısıyla karşı karşıya kalacak. Geçimini hayvancılıkla sağlayan köylüler, meraları ellerinden alındığında sürülerini besleyemeyecek duruma gelecek. Bu da, genç nüfus başta olmak üzere, insanların geçim derdiyle büyükşehirlere veya batı illerine göç etmeye zorlanması demek.

Nitekim, köylüler “Proje hayata geçirilirse köyümüzden temelli göç etmek zorunda kalırız” diyerek bu endişeyi açıkça dile getiriyor (Mezopotamya Ajansı, 2024). Geriye kalacak olan ise bomboş bir köy, kullanılmayan birkaç ahır ve panellerle kaplı çitle çevrili bir arazi olacak. Toplumsal ekoloji açısından bakıldığında bu senaryo, yerelin doğayla ekolojik bir yaşam kurduğu kırsal bir topluluğun dağıtılarak, yerelin müşterek üretim alanlarının sermaye tarafından gasp edilmesi anlamına geliyor.

Projenin en ağır sonuçlarından biri, Çanakyayla halkının geçimlik ekonomik faaliyetlerinin ellerinden alınması olacak. Çanakyayla ve civar köylerde köylüler nesiller boyu ortak meralarında sürülerini otlatarak yaşamlarını idame ettiriyor. Bu mera alanının GES projesiyle ortadan kaldırılması, bölge hayvancılığını bitirme riski taşıyor.

GES projesiyle üretilecek enerji, bu köyün ve çevresinin yüzyıllardır şekillenen ekolojik, ekonomik ve toplumsal dokusunun tahribi üzerinden elde edilecek. Enerji üretiminden doğacak artı değer, yerel topluma herhangi bir katkı sunmaksızın şirket sahiplerinin sermaye birikimini büyütecek bir mekanizma olarak kurgulanıyor.

Bugün Kürdistan genelinde hayata geçirilen enerji yatırımları, kırsal üretimi ve yaşamı tasfiye eden fiili göç politikalarına dönüşmüş durumda. Çanakyayla örneğinde açıkça görüldüğü üzere, müşterek varlık niteliği taşıyan mera arazisinin şirket çıkarına tahsis edilmesi, bir köyün toplumsal ve ekonomik olarak çözülmesini beraberinde getirecek. Bu proje kamu yararı iddiasıyla sunulsa da pratikte belirli bir sermaye grubunun çıkarlarını büyüten bir müdahale niteliği taşıyor. Yerel toplum açısından ise yoksullaşma ve göçle sonuçlanacak bir süreci dayatıyor.

Devlet-sermaye ortaklığı ve ÇED mekanizmasının işlevsizleşmesi

Çanakyayla GES projesi sürecinde, devlet kurumları ile sermaye ortak hareket ederek halk iradesini yok sayan bir tutum aldı. Proje sahibi Kiler Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Vahit Kiler’in uzun yıllar iktidar partisi AKP’den Bitlis milletvekilliği yapmış olması, bu işbirliğinin boyutlarını gözler önüne seriyor. AKP iktidarı boyunca büyüyen bu sermaye grubu, Bitlis’te ekonomik gücün yanı sıra siyasal ve idari nüfuz da kazandı.

Nitekim, bugün Çanakyayla’da yaşananlar, sermayenin siyasal iktidarla kurduğu bu güç ilişkisinin somut bir sonucu. Normalde tarafsız kalması gereken kamu makamlarının bile şirketin çıkarları doğrultusunda hareket etmesi, devlet-sermaye ortaklığının bölgede nasıl tezahür ettiğini gösteriyor.

Projenin Çevresel Etki Değerlendirmesi süreci, bu tabloyu açık biçimde ortaya koydu. Proje alanı belirlenirken bölgenin ekolojik, ekonomik ve toplumsal özellikleri gözetilmedi, yerel halka hiçbir bilgilendirme yapılmadı, karar masa başında yalnızca güneşlenme süresi, üretim verimi ve trafo merkezlerine yakınlık gibi teknik ölçütlere indirgendi.

Bu yaklaşım, daha en başında sürecin yanlış kurgulandığını ve kamu yararı iddiasının boşaltıldığını gösteriyor. Halkın katılımına dayalı toplantılar ve itiraz mekanizmaları, süreç boyunca etkisizleştirildi. 2023’te, ÇED kapsamında yapılan bilgilendirme toplantısı, köylülerin yoğun tepkisiyle karşılaştı ve toplantı sırasında güçlü itirazlar dile getirildi (Aygül, 2023).

Bu itirazların ardından, Kasım 2024’te, Ankara’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda gerçekleştirilen İnceleme-Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantısına Çanakyayla köy muhtarı, köylüler ve ekoloji örgütleri doğrudan katılım sağladı. Toplantıda GES alanının Önemli Doğa Alanları içerisinde yer aldığı, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından sunulan görüşlerin bakanlıkça ilan edilen Çevre Düzeni Planları’yla örtüşmediği, GES yapılması durumunda bölgede yaratacağı ekolojik tahribatlar, toplumsal huzursuzluklar açık biçimde ifade edildi.

Çanakyayla GES projesi sürecinde, devlet kurumları ile sermaye ortak hareket ederek halk iradesini yok sayan bir tutum aldı. Proje sahibi Kiler Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Vahit Kiler’in uzun yıllar AKP’den Bitlis milletvekilliği yapmış olması, bu işbirliğinin boyutlarını gözler önüne seriyor.

Köylülerin ve ekoloji örgütlerinin kararlı itirazları sonucunda, komisyon ÇED raporunu eksik ve sorunlu bularak süreci değerlendirmeye aldı ve projeyi durdurduğunu açıkladı. Buna karşın, şirket süreci sonlandırmak yerine, projeyi hayata geçirmek için yeni yollar aramaya devam etti.

Benzer bir süreç Mardin’de planlanan Taşlık GES projesinde yaşandı. Taşlık GES’e ilişkin ÇED kararına karşı açılan dava sonucunda ÇED iptal edildi, bu durum yerel halk açısından önemli bir hukuki kazanım olarak değerlendirildi (Mardin Haber, 2024). Ancak, proje sahibi şirket, söz konusu iptalin ardından projeden tamamen vazgeçmek yerine, proje alanında sınırlı bir yer değişikliğine giderek yeni bir ÇED süreci başlattı. Bu örnek, hukuki süreçlerin kazanımla sonuçlanmasına rağmen projelerin farklı idari ve teknik düzenlemelerle, halkın tepkilerine rağmen, yeniden gündeme getirilebildiğini gösteriyor.

Çanakyayla GES Projesi’nin şirket ve destekçileri, ilk girişimin başarısız olmasının ardından, projede kâğıt üzerinde küçük bir revizyona giderek yeniden başvuru yaptılar. İtirazları bertaraf etmek için Batmış Gölü’nün etki alanı sınırından proje alanı yalnızca 130 metre kaydırıldı. Sonrasında, Mart 2025’te, köylülerin ve kamuoyunun bilgisi dışında alelacele bir İDK toplantısı daha düzenlendi.

Çanakyayla Köyü sakinleri ÇED toplantısında, 16 Aralık 2023

Bu ikinci toplantıya Çanakyayla halkı bilgilendirilmediği için katılamadı, itirazlarını dile getirme fırsatı bulamadı. Bakanlık komisyonu, mart ayındaki kapalı devre toplantının hemen ardından, projenin ÇED raporunu onayladı ve resmi “ÇED Olumlu” kararını verdi. Böylece, ilk seferinde halk tepkisi nedeniyle durdurulan proje, ikinci denemede devlet kurumlarının desteğiyle onaylanmış oldu. Bu süreç halkın iradesinin ve katılımının açıkça yok sayıldığını gösteriyor.

ÇED olumlu kararının çıkmasının ardından, Çanakyayla köylüleri son çare olarak yargı yoluna başvurdu. Haziran 2025’te, projenin ÇED raporunun iptali için dava açıldı ve hukuki süreç başlatıldı. Van 4. İdare Mahkemesi, projenin “ekolojik, jeolojik ve diğer etkilerinin Proje Tanıtım Dosyası’nda yeterli ve bilimsel olduğu” ve “olumsuz etkilerin, dosyada yer alan taahhütler doğrultusunda en aza indirilmesinin amaçlandığının anlaşıldığı” gerekçesiyle davanın reddine karar verdi.

Ancak, bilirkişi raporları ve mahkeme kararında, proje sahibi şirketin ileri sürdüğü taahhütlerin somut, uygulanabilir ve denetlenebilir nitelikte olup olmadığı araştırılmadı, bu taahhütlerin fiilen yerine getirilip getirilemeyeceğine ilişkin herhangi bir teknik ya da hukuki değerlendirme yapılmadı. Öngörülen tedbirlerin yeterliliği ve etkinliği tartışılmadan, kararın yalnızca şirket beyanlarına ve taahhütlerine dayanılarak alındığı anlaşılıyor.

Bu süreçte şirketin fiili adımlar atmaya çalıştığı da yerel kaynaklarca aktarılıyor. Köylüler ise hem dava sürecini takip ediyor hem de arazilerini korumak üzere nöbet tutuyor, dayanışma çağrıları yapıyor.

Ortaya çıkan tablo, yürütülen mücadelenin sadece doğayı korumaya dönük bir çevre hassasiyeti olarak ele alınamayacağını, yaşam alanları üzerinde söz kurma, karar süreçlerine müdahil olma ve kamusal iradeyi yeniden inşa etme talebini içeren kapsamlı bir politik mücadele niteliği taşıdığını ortaya koymaktadır.

Devlet kanadı ise bu süreçte tarafsız kalmak bir yana, açıkça şirketten yana tavır aldı. Başta Adilcevaz Kaymakamı olmak üzere, yerel idari amirlerin şirket lehine devreye girdiği iddiaları bizzat köylüler ve gözlemciler tarafından dile getirildi. Bölge halkının ve DEM Parti Bitlis vekili Semra Çağlar Gökap’ın aktardığına göre, kısa süre önce Adilcevaz Kaymakamı, AKP İlçe Başkanı, AKP’li il genel meclisi üyesi ve şirket yetkilileriyle birlikte köy muhtarı ile bir görüşme organize etti, köylü üzerindeki baskıyı artırmaya çalıştı.

Kaymakam her ne kadar “tarafsızım” dese de böyle bir toplantıya bizzat aracılık ederek fiilen şirketin çıkarlarına hizmet eden bir tutum sergiledi. Tarafsız olması gereken bir mülki idare amirinin, yatırımcı şirketin lobicisi gibi davranması, devletin kurumsal yapısının nasıl sermaye güdümüne girebildiğinin çarpıcı bir göstergesi.

Yine iddialara göre, Vahit Kiler’in danışmanı, eski AKP Bitlis il başkanı gibi isimler ile Kiler Holding yetkilileri de köylülere doğrudan veya dolaylı yollarla ulaşıp “Projeye engel olmayın, karşılığında size bazı hizmetler getirelim” şeklinde teklifler sundu. Bu, şirketin köyde rıza üretmek için devlet bağlantılarını ve yerel iktidar ağını kullandığını gösteriyor (Çağlar, 2024).

Çanakyayla sakinlerinin itiraz dilekçeleri

Öte yandan, köylülerin resmi makamlara yaptığı başvurular ve itiraz dilekçeleri cevapsız bırakıldı. 240 köylünün imzasıyla Adilcevaz Kaymakamlığı’na verilen dilekçe dahi yanıtsız kaldı. İl Tarım Müdürlüğü başta olmak üzere, ilgili kurumlar köylülerin dilekçelerine tek bir cevap vermedi. Projeden doğrudan etkilenecek yöre halkının bu denli kararlı itirazlarına rağmen, sermaye ve devlet kurumları el ele projeyi gerçekleştirmekte ısrar ediyor.

Bu tablo, kamu kurumlarının tarafsız düzenleyici niteliğinin nasıl aşındığını ve sermaye lehine birer araca dönüştüğünü ortaya koyuyor. Bitlis’te iktidar gücünü arkasına alan belirli sermaye çevrelerinin baskı iklimi yaratarak hukuksuzlukları meşrulaştırabildiği, kamu yararı gözetmesi gereken kurumların adeta parti teşkilatı gibi hareket eder hale geldiği artık bilinen bir gerçek. Çanakyayla sürecinde de tam olarak bu yaşandı; devletin memurları ve yerel organları, şirketin projesini kolaylaştırmak için seferber oldu.

Çanakyayla GES sürecinde de Taşlık GES örneğinde olduğu gibi, halkın iradesi ve hukuki süreçler sistematik biçimde yok sayılıyor. Bu uygulamalar, yerel halk nezdinde mücadelenin proje sahibi şirketlere karşı yürütülen bir karşı çıkış olmadığını, karar alma, izin ve denetim süreçlerinde rol alan kamusal mekanizmalarla doğrudan ilişkili bir sisteme karşı verildiğini açık biçimde görünür kılıyor.

Hukuki kazanımlara rağmen, projelerin farklı biçimler altında yeniden gündeme getirilmesi, yerel halkta yalnızca yorgunluk yaratmıyor. Maddi ve manevi kayıplarla birlikte yaşama, geleceğe ve adalete dair umudu da aşındırıyor. Şirketlerin ısrarlı geri dönüşleri ve kaldıkları yerden yıkımı sürdürmeleri, toplumsal direnci zayıflatmayı hedefleyen bir siyasal iklim üretiyor.

Çanakyayla GES projesi, daha geniş bir coğrafi-politik bağlamın parçası. 2015 sonrası, çözüm sürecinin sona ermesiyle birlikte, Kürt coğrafyasında enerji ve madencilik yatırımlarının belirgin biçimde arttığı gözlemleniyor. Güvenlikçi politikalarla paralel yürütülen GES ve RES gibi “yeşil” yatırımlar mantar gibi türemeye başlamış bulunuyor.

Ortaya çıkan bu tablo, yürütülen mücadelenin sadece doğayı korumaya dönük bir çevre hassasiyeti olarak ele alınamayacağını, yaşam alanları üzerinde söz kurma, karar süreçlerine müdahil olma ve kamusal iradeyi yeniden inşa etme talebini içeren kapsamlı bir politik mücadele niteliği taşıdığını bir kez daha ortaya koyuyor.

Tüm bu baskılara rağmen Çanakyayla köylüleri de mücadelelerini politik olarak sürdürüyor. Hukuki mücadelenin yanı sıra sık sık basın açıklamaları yaparak, çeşitli platformlarda seslerini duyurarak ve ekoloji örgütleriyle dayanışma içinde olarak haklarını savunmaya devam ediyorlar. Toprağını, suyunu ve geleceğini korumak için verilen bu mücadele, yenilenebilir enerji adı altında yürütülen talana karşı kolektif bir müşterekler savunusu.

Barış süreci: Sermaye birikimi ve insansızlaştırma politikaları

Çanakyayla GES projesi, daha geniş bir coğrafi-politik bağlamın parçası olarak da değerlendiriliyor. Özellikle 2015 sonrası, çözüm sürecinin sona ermesiyle birlikte, Kürt coğrafyasında enerji ve madencilik yatırımlarının belirgin biçimde arttığı gözlemleniyor (Mezopotamya Ajansı, 2025).

Güvenlikçi politikalarla paralel yürütülen baraj inşaatları, maden ocakları, HES’ler derken, son dönemde GES ve RES gibi “yeşil” yatırımlar da adeta mantar gibi türemeye başlamış bulunuyor (JinNews, 2024).

“Barış ve demokratik toplum” çağrısının ardından, bölgede ekolojik yıkım duraksamadan sürdü, özellikle 2020 sonrasında devlet ve sermayenin el ele yürüttüğü kuşatma politikaları yoğunlaşarak tarihi ve kültürel değerler ile doğal varlıkların sistematik biçimde tahrip edilmesine yol açtı.

Yaklaşık kırk yıldır süren çatışma ortamı içinde uygulanan “özel savaş” politikaları, ekolojik alanda da derin ve kalıcı etkiler yarattı. Güvenlik barajları, denetimsiz madencilik faaliyetleri, geniş çaplı orman kesimleri ve petrol aramaları sonucunda Kürdistan coğrafyasının ekolojik yapısı ağır biçimde tahrip oldu, on binlerce insan zorla yerinden edildi. Bu tablo, bölgede ekolojik yıkım politikalarıyla insansızlaştırma stratejisinin iç içe geçtiğini açık biçimde gösteriyor.

2023 ÇED toplantısından

2013–2015 arasında yürütülen “Çözüm Süreci” boyunca da ekolojik tahribatın hız kesmeden sürdüğü, İnsan Hakları Derneği raporları ve ekoloji hareketlerinin hazırladığı çalışmalarla belgelendi. Barış umutlarının tartışıldığı bu dönemde dahi Kürdistan’da ekolojik yıkım politikaları durmadı, sermaye birikimi hedefi doğrultusunda daha geniş bir alana yayıldı.

Bu bağlamda, Çanakyayla GES projesi sermayenin bölgeye yöneliminde yeni bir prototip olarak değerlendirilebilir. Dün HESler, barajlar, orman yangınları ve madenlerle gelen tahribat, bugün güneş ve rüzgâr enerjisi projeleri şeklinde kendini gösteriyor.

Toplumsal ekoloji perspektifinden bakılırsa, ekoloji sorunlarının kökeninde toplumsal tahakküm ilişkilerinin yattığı görülür. Burada da benzer şekilde, devlet destekli büyük şirketler ekonomik kazanç uğruna hem doğaya hem de yerel topluma tahakküm kurmaya çalışıyor. Mera gibi müşterek alanlar şirketlere peşkeş çekilirken, halkın karar süreçlerine katılımı engelleniyor. Tepki gösterenler ya görmezden geliniyor ya da baskıyla susturulmaya çalışılıyor.

Güvenlik barajları, denetimsiz madencilik faaliyetleri, geniş çaplı orman kesimleri ve petrol aramaları sonucunda Kürdistan coğrafyasının ekolojik yapısı ağır biçimde tahrip oldu, on binlerce insan zorla yerinden edildi. Bu tablo, bölgede ekolojik yıkım politikalarıyla insansızlaştırma stratejisinin iç içe geçtiğini açık biçimde gösteriyor.

Barış süreci sonrası artan “yatırım” ve “kalkınma” dalgası, bir yandan bölgenin doğal varlıklarının hızla metalaştırıp sermaye birikimine katkı sunmayı hedeflerken, diğer yandan da kırsal nüfusu yerinden etme işlevi görüyor. Bölge ekonomi-politik olarak yeniden düzenleniyor ve dönüştürülüyor. İnsan topluluklarının yaşam alanlarından kopması, bölgenin insansızlaştırılması politikasıyla örtüşüyor.

Nitekim, Çanakyayla GES projesi de bunu teyit eden bir örnek: Enerji ihtiyacı ve yenilenebilir enerji iddiasıyla köy boşaltılma pahasına bir proje dayatılıyor. Bu da devlet aklının, bölgeyi insanlardan arındırıp güvenlikçi paradigmaya uygun hale getirirken, ortaya çıkan boşlukları sermaye yatırımlarıyla doldurma gibi çifte amaç güttüğüne işaret ediyorr.

Kürdistan’ın tamamında devreye sokulan projelerde ne doğanın ne de yerel toplumun çıkarı gözetiliyor. Çanakyayla’da mera, su, biyolojik çeşitlilik yok sayılıyor; köylülerin yaşam tarzı ve ekonomik varlığı yok olma riskiyle yüz yüze bırakılıyor. Buna karşın, projeyi savunanlar “milli enerji, kalkınma” gibi söylemlerle hareket ediydor.  

“Bu kalkınma kimin için?” sorusu sorulduğunda cevap açık: Yatırımın meyvelerini toplayacak olan, bölge halkı değil, siyasi bağlantıları sayesinde kamu arazilerini ve teşvikleri kapan sermaye çevreleri. Devlet de bu çıkar ilişkisinde kolaylaştırıcı rolü oynuyor.

Müştereklerin savunusu ve ekolojik toplum mücadelesi

Çanakyayla GES projesinin ortaya çıkardığı tablo, enerji politikalarının toplumsal ve ekolojik adalet ilkelerine uygun biçimde tasarlanmasının ne denli yaşamsal olduğunu gösteriyor. Bu proje özelinde kamu yararı gözetilmedi, kamuya ait mera alanı özel bir şirketin çıkarı doğrultusunda tahsis edilmek istendi. Devlet kurumları, yerelde sermayeyi koruyan ve şirket çıkarlarını önceliyor, yöre halkının itirazları dikkate alınmıyor.

Merkezi idareden yerel bürokrasiye uzanan bu sistem, şirketlere sağlanan yasal düzenlemeler, hukuki koruma mekanizmaları ve idari kolaylıklar aracılığıyla sermaye projelerinin önünü sistematik biçimde açıyor. Bu süreçte devletin yereldeki temsilcileri, tarafsız kamu görevlileri gibi davranmak yerine yatırımcı şirketlerin taleplerini hızlandıran, itirazları bastıran ve rıza üretmeye çalışan bir rol üstleniyor. Şirketler ise bu siyasal ve idari zemin sayesinde, yerelin ekolojik dengelerini, toplumsal ilişkilerini ve geçim pratiklerini dikkate almaksızın masa başında hazırlanan projeleri sahaya dayatabiliyor.

Temmuz 2025’te, madencilik, enerji ve imar alanlarında köklü dönüşümler içeren 7554 sayılı yasa ile Mera Kanunu kapsamında yapılan düzenlemeler, mera, yaylak ve kışlak olarak kullanılan alanların yenilenebilir enerji alanları için tahsisini mümkün hale getirdi. Bu, devletin sermaye birikim süreçlerini güvence altına alma yönelimini ortaya koyuyor.

Böylece, karar süreçlerinden halk dışlanıyor, müşterek varlıklar ve kamusal mekânlar sermaye lehine yeniden düzenleniyor ve yerel halk sonuçlarına katlanması beklenen bir “unsur” haline getiriliyor. Toplumsal ekoloji perspektifi, insan toplumunun doğanın bir parçası olduğunu ve hiyerarşik tahakküm ilişkilerinin hem toplumsal ilişkilerde hem de insan ile doğa arasındaki bağda yıkıcı sonuçlar ürettiğini vurguluyor. Çanakyayla’da da iktidar ile sermaye arasındaki ortaklık, toplumsal ve ekolojik tahakküm yaratarak bu yıkımı dayatıyor.

Dünya genelindeki çatışma çözümü ve barış süreçleri deneyimleri incelendiğinde, ekoloji meselesinin çoğunlukla tali bir başlık olarak ele alındığı görülüyor. Barışın tesis edildiği ya da çatışmasızlık dönemlerinin başladığı birçok örnekte, doğa üzerindeki tahribatın sona ermediği, aksine hız kazanan sermaye hareketleriyle yeni biçimler aldığı biliniyor.

Kolombiya süreci bu durumu en çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor (Özdemir, 2024). Barış söylemi eşliğinde hayata geçirilen politikalar, ekolojik adalet perspektifini dışarıda bırakarak kalkınmayı merkezine aldı, bu tercih doğa ve toplum üzerinde yeni tahakküm ilişkilerinin kurulmasına zemin hazırladı.

Türkiye ve Kürdistan’da barış sürecinin tartışıldığı bu dönemde, bölgede “kalkınma” söylemi altında yoğun bir sermaye hareketi hız kazandı, Gabar, Cudi, Cilo ve Amed başta olmak üzere, Kürdistan coğrafyasının geniş bir bölümünde yeni baraj projeleri, madencilik faaliyetleri ve enerji yatırımları devreye sokuldu (Özdemir, 2024).

Yalnızca enerji yatırımları üzerinden bakıldığında, Bitlis, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Mardin pilot olarak ele alındığında, 2020’den bu yana, lisans verilen, projelendirilen ve yapım aşamasında bulunan toplam 104 enerji projesi olduğu görülüyor.

2023 ÇED toplantısından

Bu projelerin önemli bir bölümünü oluşturan depolamalı GES’ler incelendiğinde ise Çanakyayla benzeri 65 projenin hayata geçirilmek istendiği anlaşılıyor (EPDK, 2025). Bu yönelim, bölgenin sermaye birikim süreçlerine bütünüyle eklemlenmesini hedeflerken doğa üzerinde ağır tahribatlar yaratıyor, yerel yaşamı ve toplumsal varoluşu ciddi bir baskı altına alıyor.

Barışın konuşulduğu bir dönemde, doğanın ve müşterek yaşam alanlarının sermaye projeleriyle kuşatılması, barışın yalnızca silahların susmasıyla sınırlı tutulduğunu, ekolojik varlıkların, yaşam alanlarının ve müştereklerin korunmadığı bir sürecin gerçek ve kalıcı bir barış üretemeyeceğini gösteriyor.

Çanakyayla örneği, Türkiye’de ve Kürdistan’da “yenilenebilir enerji” adı altında yürütülen projelerin nasıl yıkıcı sonuçlar doğurabildiğini açık biçimde ortaya koyuyor. Bölge halkının geçimini, kültürünü ve doğasını yok sayan projelere karşı çıkmak, toplumsal barışa katkı sunan bir tutum. Çünkü doğasını ve müştereklerini savunan bir halk, kendi geleceğine de sahip çıkıyor.

Sit Alanları’nda GES projelerinin önünü açan düzenleme ile “Kesin Korunacak Hassas Alanlara en az 300 metre ya da üniversitelerin ilgili bölümlerince hazırlanacak bilimsel rapor doğrultusunda Bölge Komisyonunca belirlenecek mesafede olması” yönünde bir ilke kararı getirildi (Resmi Gazete, 2017), bu kararla Kesin Korunacak Hassas Alan ilanı yapılan Batmış Gölü ile bütünlük oluşturan havza ve tampon bölge sınırları fiilen geçersiz kılındı.

Oysa, Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği, tampon bölgeyi hassas koruma bölgesi sınırından itibaren en az 2500 metre olarak tanımlıyor ve bu tür projeleri açık biçimde sınırlandırıyor. Yapılan bu değişiklikle, GES ve RES projelerinin sulak alanlar gibi korunması gereken hassas ekosistemlerde hayata geçirilmesinin önü açıldı.

Çanakyayla GES örneğinde, köylülerin kararlı mücadelesi, müşterek varlıkların savunulmasının mümkün ve gerekli olduğunu ortaya koyuyor. Bu sürece yöre ekoloji hareketleri, demokratik kitle örgütleri ve duyarlı kamuoyu da giderek daha güçlü biçimde dahil oluyor.

Temmuz 2025’te, yine ekoloji, madencilik, enerji ve imar alanlarında köklü dönüşümler içeren ve kamuoyunda geniş tepkilere yol açan 7554 sayılı yasa Resmî Gazete’de yayımlandı (Resmî Gazete, 2025). Bu yasa ile Mera Kanunu kapsamında yapılan düzenlemeler, mera, yaylak ve kışlak olarak kullanılan alanların yenilenebilir enerji kaynak alanları için tahsisini mümkün hale getirdi.

Bu düzenleme, devletin merkezi düzeyde yasalar ve yönetmelikler aracılığıyla sermaye birikim süreçlerini kurumsal olarak güvence altına alma yönelimini açık biçimde ortaya koyuyor. Merkezi düzeyde kurulan bu hukuki ve idari zemin, yerelde devlet kurumlarının sermaye lehine hareket etmesini kolaylaştırıyor, meralar üzerinde GES projelerinin önünü açıyor.

Çanakyayla GES örneğinde görüldüğü üzere, tarafsızlık yükümlülüğü bulunan kamu temsilcileri, yöre halkı üzerinde doğrudan ya da dolaylı baskı mekanizmaları kurabiliyor. Merkezi ölçekte kurulan devlet–sermaye ortaklığı, yerelde farklı araçlar ve yöntemlerle yeniden üretilen ve süreklilik kazanan bir sürece dönüşüyor. Bu nedenle, yerelde verilen mücadelelerin kalıcı kazanımlara ulaşabilmesi, proje bazlı yerel direnişlerle sınırlı kalmadan, bu tür merkezi yasal düzenlemelere karşı güçlü, örgütlü ve toplumsal bir politik mücadelenin inşa edilmesini zorunlu kılıyor.

Çanakyayla GES örneğinde, köylülerin kararlı mücadelesi, müşterek varlıkların savunulmasının mümkün ve gerekli olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor. Çanakyayla halkı, yaşamı, emeği, doğayı ve halkın iradesini savunduklarını ilan ederek direnişini sürdürüyor. Bu sürece yöre ekoloji hareketleri, demokratik kitle örgütleri ve duyarlı kamuoyu da giderek daha güçlü biçimde dahil oluyor.

Talepler açık ve meşru. Halkın katılımı ve onayı olmadan yürütülen bu GES projesinin iptal edilmesi, Çanakyayla’daki meranın ve ekolojik dengenin korunması isteniyor. Devlet kurumlarının sermaye lehine konumlanmak yerine, toplumsal yaşamı ve ekolojik dengeyi gözeten bir tutum alması gerektiği güçlü biçimde dile getiriliyor.

Sonuç olarak, Çanakyayla GES projesine karşı yürütülen mücadele, yalnızca bir köy merasının korunmasıyla sınırlı değil. Bu mücadele, toplumsal ve ekolojik adalet ilkelerinin, yaşamın savunusunu da içeriyor. Toplumun ve doğanın haklarını yok sayan politikalara karşı toplumsal ekoloji çizgisinde dayanışmayı büyütmek ortak bir sorumluluk. Çanakyayla’da süren direniş, müşterek değerlere sahip çıkma çağrısı. Bu çağrıya kulak vermek, ortak geleceğin kurulması açısından hayati bir önem taşıyor.

Kaynaklar

Aygül, S. [@sinanaygul]. (2023, Kasım 17). Çanakyayla GES Halkın Katılım Toplantısı’na ilişkin paylaşım [X gönderisi]. https://x.com/sinanaygul/status/1725659722131341754

Barron-Gafford, G. A., Minor, R. L., Allen, N. A., Cronin, A. D., Brooks, A. E., & Pavao-Zuckerman, M. A. (2016). The photovoltaic heat island effect: Larger solar power plants increase local temperatures. Scientific Reports, 6, Article 35070. https://doi.org/10.1038/srep35070

Çağlar, S. [@semra_caglar_]. (2024, Mart). Wêrankadi köyünde GES’e karşı yürütülen mücadeleye ilişkin paylaşım [X paylaşımı]. https://x.com/semra_caglar_/status/2004247032714711143

Enerji Günlüğü. (2023). Bitlis’te 85 MW’lik depolamalı güneş santrali kurulacak. https://www.enerjigunlugu.net/bitliste-85-mwlik-depolamali-gunes-santrali-kurulacak-55673h.htm

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu. (t.y.). Elektrik üretim ön lisans özet sorgulama. Erişim tarihi: 29 Aralık 2025, https://lisans.epdk.gov.tr/epvys-web/faces/pages/lisans/elektrikUretimOnLisans/elektrikUretimOnLisansOzetSorgula.xhtml

Mardin Haber. (2024). Mardin’de köylüler kazandı: GES projesi iptal edildi. https://mardinhaber.com.tr/haber/24746482/mardinde-koyluler-kazandi-ges-projesi-iptal-edildi

Mezopotamya Ajansı. (2024). Wêrankadi köyünde GES’e karşı mücadele kazandı. https://mezopotamyaajansi40.com/tum-haberler/content/view/258915?page=141

Mezopotamya Ajansı. (2025). “Barış süreci”nin gölgesinde Kürdistan’da ekokırım. https://mezopotamyaajansi.com/EKOLOJI/content/view/284065

Özdemir, A. (2024). Cilo Dağları’nın çığlığı: Festivalin gölgesindeki ekolojik ve toplumsal gerçekler. Yeni Yaşam Gazetesi. https://yeniyasamgazetesi9.com/cilo-daglarinin-cigligi-festivalin-golgesindeki-ekolojik-ve-toplumsal-gercekler/

Özdemir, A. (2024). Cudi’yi korumak barışın gereği. Yeni Yaşam Gazetesi. https://yeniyasamgazetesi9.com/cudiyi-korumak-barisin-geregi/

Özdemir, A. (2024). Ekolojik adalet olmadan kalıcı barış mümkün mü? Yeni Yaşam Gazetesi. https://yeniyasamgazetesi9.com/ekolojik-adalet-olmadan-kalici-baris-mumkun-mu/

Özdemir, A. (2025). Gabar Dağı’nda savaşın izleri ve barışın ekolojik imtihanı: Zorunlu göç, ormansızlaşma ve petrol ekstraktivizmi üzerine bir inceleme. Ekolojik Yaşam Dergisi, Madencilik Sayısı.

T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı. (2019). Batmış Gölü doğal sit alanı tescil ilanı. https://tvk.csb.gov.tr/batmis-golu-dogal-sit-alani-tescil-ilani-duyuru-380004

Türkiye Cumhuriyeti Resmî Gazete. (2017, 25 Ocak). Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinde değişiklik yapılmasına dair yönetmelik (Sayı: 29959). https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/01/20170125-15.htm

Türkiye Cumhuriyeti Resmî Gazete. (2025, 24 Temmuz). 7554 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun. https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2025/07/20250724-1.htm

Wikipedia. Batmış Gölü. https://tr.wikipedia.org/wiki/Batm%C4%B1%C5%9F_G%C3%B6l%C3%BC

^