SELAHATTİN DEMİRTAŞ SORUYOR, İKTİSATÇILAR CEVAPLIYOR –III. BÖLÜM

Söyleşi: Selahattin Demirtaş
6 Şubat 2023
Jean-François Le Minh
SATIRBAŞLARI

Her ekonomik krizde yoksullar daha da yoksullaşırken zenginler daha da zenginleşiyor. İçinde olduğumuz krizde de ekonomi göstergelerinde büyüme olmasına rağmen mutfaklarda yangın var. Emeğiyle geçinenler verilerde gösterilen büyümeden ne kadar pay alıyor? Günümüzdeki krizi nasıl tanımlarsınız? Bu krizden çıkış için muhalefete ne tür somut öneriler yaparsınız?

Korkut Boratav: Bu soru Türkiye’nin bugün yaşadığı toplumsal bunalımın taşıdığı özelliğe ilişkin önemli bir tespiti içeriyor: Bir yandan “ekonomi göstergelerinde büyüme”, bir yandan da “mufakta yangın” var. İktisat dili ile ifade edelim: Ekonomik çalkantılara rağmen milli gelir büyümüştür. Ama hayat pahalılığı mağduru çok sayıda insan vardır. Soruda bu insanlarımızın adresi de gösteriliyor: Toplumumuzun emeğiyle geçinen büyük çoğunluğu…

Selahattin Demirtaş

Milli gelir artışları sürerken, iktisatçıların genellikle tanımladıkları anlamda bir ekonomik krizden söz edilemez. Ekonomi büyürken emeğiyle geçinen tüm sınıf ve katmanların ağır geçim sıkıntılarına sürüklenmiş olması, Türkiye’nin çok ağır bir bölüşüm şoku yaşadığını ortaya koyuyor.

Emek karşıtı bu bölüşüm şoku 2016-2022’de yoğunlaştı. Sayıları aktarayım: Bu yedi yılda ekonomi ortalama yüzde 4,2 oranında büyüdü. Ama ücret gelirlerinin net milli gelirdeki payı 9,6 puan (yüzde 39,5 → 29,9) geriledi; sermayenin tüm gelirlerini de içeren “işletme fazlası”nın payı ise 10,5 puan (yüzde 47,8 → yüzde 58,3) arttı. Dönem sonunda enflasyon yüzde 85 eşiğine ulaştı, ücretlerin aşınmasına önemli katkı yaptı.

Bu bölüşüm şoku, yedi yıllık bir dönemde milli gelir artışlarının tümüyle, hatta fazlasıyla sermaye çevrelerine intikal ettiğini gösteriyor. Ücret payı gerilerken ücretli istihdam da artmıştır. Bu yüzden kişi başına ücretler reel olarak da erimiştir. Kullanılan enflasyon verisine göre, son yedi yılda işçi başına reel ücretlerin yüzde 15 veya yüzde 25 oranında gerilediği ve ortalama ücretli bir işçinin üç veya dört yılda mutlak anlamda yoksullaştığı hesaplanıyor.

Milli gelir artışları sürerken bir ekonomik krizden söz edilemez. Ekonomi büyürken emeğiyle geçinen tüm sınıf ve katmanların ağır geçim sıkıntılarına sürüklenmiş olması, Türkiye’nin çok ağır bir bölüşüm şoku yaşadığını ortaya koyuyor. Bu bölüşüm şoku Cumhuriyet tarihinde benzersizdir. Bu yüzden bugünkü durumu ekonomik kriz yerine toplumsal bunalım olarak adlandırmayı tercih ediyorum. –Korkut Boratav

Bu yoksullaşma olgusunun ekonomi büyürken gerçekleştiği dikkat çekicidir. Bu bakımdan yedi yılın bölüşüm şoku cumhuriyet tarihinde benzersizdir. Bu yüzden bugünkü durumu ben ekonomik kriz yerine toplumsal bunalım olarak adlandırmayı tercih ediyorum.

İlhan Döğüş: DİSK Araştırma Merkezi’ne göre, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) içindeki emeğin payı 2020’nin ikinci çeyreğinde yüzde 36,8 iken, 2022’nin ikinci çeyreğinde yüzde 25,4’e geriledi. Bu devasa düşüşteki iki temel faktör, büyük firmaların piyasa güçlerinin artmasını ima eden tekelleşme düzeyindeki yükseliş ve emek haricindeki hammadde, ara malı ve enerji gibi diğer girdilerin fiyatlarının ücretlerden daha hızlı artmış olmasıdır. Reel ücretler azalırsa veya reel ücretlerdeki artış verimlilik artışının altında kalırsa, emeğin GSYH içindeki payı düşer. Açık ki, buradaki kritik faktör, işçilerin pazarlık gücüdür. İşsizliğin yüksek olduğu, sendikaların zayıf olduğu ve öte yandan az sayıda firmanın piyasayı domine ettiği bir durumda işçilerin de pazarlık gücü zayıf kalmaktadır.

Muhalefetin hem işsizliği sıfıra indirecek hem de sendikalaşma ve grevler önündeki engelleri kaldıracak ve piyasadaki tekelleşme düzeyini düşürecek tasarımlar üzerine yoğunlaşması gerekiyor. Bunların başında kamu yatırımları ve kamu istihdamını artırmak ve işsizlik maaşının süresini, miktarını, kapsam oranını artırmak geliyor. –İlhan Döğüş

Dolayısıyla, muhalefetin hem işsizliği sıfıra indirecek hem de sendikalaşma ve grevler önündeki yasal ve diğer engelleri kaldıracak ve piyasadaki bu tekelleşme düzeyini düşürecek politik tasarımlar üzerine yoğunlaşması gerekiyor. Bunların başında kamu yatırımları ve kamu istihdamı yoluyla talebi güçlendirip yeni firmaların kurulmalarını tetikleyerek piyasa yoğunlaşmasını düşürmek, istihdamı artırmak ve işsizlik maaşının süresini, miktarını ve kapsam oranını artırmak geliyor.

İşsizlik maaşı emeğin pazarlık gücünde çok kritik bir önemi haiz, çünkü işsiz kaldığınızda ne kadar süreyle ne kadar işsizlik parası alacağınız, sizin işverenle anlaşamadığınız durumda ne kadar güçlü ayakta kalabileceğinizi belirliyor. Örneğin, Almanya’da olduğu gibi işsizlik parası olarak son maaşınızın yüzde 65’ini bir yıl boyunca alırsanız, hem maaş artışı ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi gibi taleplerinizi dile getirirken daha güvende olursunuz, hem de işsiz kaldığınız süre boyunca beğenmediğiniz çalışma koşullarını kabul etmek durumunda kalmazsınız ve işverenler de böyle bir durumda düşük maaşlı kötü çalışma koşullarını dayatamazlar.

İlhan Döğüş

Ayrıca, kamu sektöründe iyi çalışma koşulları ve görece yüksek maaş imkânları varsa ve bu kamu çalışanlarının tüketim harcamaları talebi canlı tutuyorsa, özel sektör de çalışanları kendi firmalarında çalışmaya ikna etmek için çalışma koşullarını iyileştirmek ve maaşları yüksek tutmak zorunda kalacaktır. Tüm bunların emeğin GSYH’dan aldığı payı artırıcı yönde hayati katkısı olacaktır.

Günümüzdeki krizi ağırlaştırılmış ve zamana yayılmış, ancak yükü şirketlerden ziyade çalışan hane halkları üzerine yıkılmış bir kriz olarak tanımlıyorum. AKP hükümeti özellikle kendisine yakın olan ve büyük olan firmaların iflaslarını ve borsanın çöküşünü bir şekilde engellemeye çalışırken, aslında borç-gelir oranı yüksek olan firmaların borçlarını çevirmelerine imkân sağlayarak bildiğimiz anlamda finansal çöküşlerin yaşandığı bir krizi şimdilik ötelemiş görünüyor. 2001 sonrası bankacılık sektörünün reformlarla güçlendirilmiş olması da finansal krizi engelleyen bir önemli faktör. Öte yandan, enflasyon karşısında birçok diğer finansal yatırım enstrümanının kadük kalmasından dolayı borsaya yaşanan aşırı fon akışı, hisse fiyatlarının aşırı şişmesine sebep oluyor. Fakat bu aşırı artan hisse fiyatları, firmaları gerçekte olmayan içi boş bir özgüvene yöneltip onları daha fazla borçlanmaya yönelttiği ölçüde daha sonraki bir süreçte firma iflaslarını tetikleyebilecek bir faktör olarak karşımızda duruyor.

Ali Rıza Güngen: Düzeltilmiş ücret payının (eğer kendi hesabına çalışanların gelirini ortalama ücretle eş tutarsak) 2010’lar sonunda yüzde 40 civarından 2022’de yüzde 30’a yaklaştığını görebilirsiniz. Kaba bir açıklama yapmak istersek (daha incelikli hesaplara veri izin vermiyor), çalışanların yüzde 70’ini oluşturan proleterler ve geri kalan kısmın büyük bölümünü oluşturan kendi hesabına çalışanlar ülkede üretilen toplam mal ve hizmetlerin üçte birine denk düşen bir pay almaktalar.

Çıkış için stratejik sektörlerden başlayarak kamulaştırma ve işçi denetimi şart. Kurumlar vergisinin hızla artırılması ve gelir vergisi oranlarının yeniden ayarlanması ilk adımlardan biri olabilir. –Ali Rıza Güngen

Türkiye ekonomisinin büyümesi bu nedenle geniş kitlelerin refahında pek bir artış yaratmıyor. Çare olarak düşünülebilecek bazı demokratik sosyalist önlemlerin HDP’nin son ekonomi programında yer aldığını düşünüyorum. Bunların benzerleri sosyalist partilerin metinlerinde de yer buluyor. Ancak, muhalefetin daha somut hamleler yapması gerek. Bir yandan bazı hesapları dökerek, örneğin vergi düzenlemeleriyle yaratılabilecek kaynağı göstermesi, demokratikleştirilecek devlet finansal kuruluşları ile yeni olanaklar yaratılabileceğini anlatması, diğer yandan da son derece radikal duran, ancak esasında basit olan adımların sloganlaştırılarak dillerde yer etmesini sağlamak gerek.

Çıkış için stratejik sektörlerden başlayarak kamulaştırma ve işçi denetimi şart. Kurumlar vergisinin hızla artırılması ve gelir vergisi oranlarının yeniden ayarlanması ilk adımlardan biri olabilir. Bu tarz önlemler sermaye boykotu ile karşılaşacaktır. İş bu aşamaya geldiğinde artık bankaların kamulaştırılması ve devlet bankalarının demokratikleştirilerek seferber edilmesi gerekir. Elbette bu takdirde, başka bir dönem başlamış demektir.

Ekonomik krizin kuşkusuz hem küresel hem bölgesel hem de yerel nedenleri olduğu biliniyor. Bunları nasıl açıklıyorsunuz? Tek adam rejiminin krizin Türkiye’de bu kadar derin yaşanmasındaki sorumluluğu nedir?

Korkut Boratav

Korkut Boratav: Toplumsal bunalım dönemi 2015 sonrasında başladı. Küresel bir etken rol oynadı: AKP’nin iktidar yıllarında Türkiye ekonomisine güçlü bir büyüme ivmesi sağlayan uluslararası sermaye hareketleri 2015’ten sonra yavaşladı. Bu yeni ortamdan Türkiye de payını aldı; önceki ve sonraki beş  yıllık ortalamalara baktığımızda, yabancı sermaye girişlerinin yarı yarıya gerilediğini gözlüyoruz.

2015’e kadar, AKP yabancı sermaye hareketlerinin bolluğundan sonuna kadar yararlandı, ama ekonomiyi ağır bir dış bağımlılık cenderesine sürükleyerek… Uluslararası ekonomik ortamın tersine dönmesi, ekonomi politikalarında ya dış bağımlılığı azaltacak ciddi bir onarımı ya da neoliberal reçeteyi izleyerek büyüme temposunu aşağı çekecek istikrar önceliğini gerektiriyordu.              

Dış bağımlılığı azaltmayı hedefleyen radikal bir onarım AKP’nin doğasına aykırıdır. Önceki 13 yıl boyunca neoliberal reçeteyi sadakatle uygulayan AKP, 2015 sonrası ortamında neoliberal istikrarı kabul etmek istemedi. Niçin? Türkiye’ye özgü siyasal etkenler önem taşıyor. Açıklayayım.

Parlamenter rejimlerin ana eğilimi Türkiye için de geçerliydi; AKP iktidarının “vadesi” aslında 2013’te gelmişti. Muhalefet dağınıktı, fırsatı kaçırdı. Dönüm noktası AKP’yi ilk defa azınlığa düşüren 2015 Haziran seçiminde geldi. Bu yenilgi sonrasında, “ne pahasına olursa olsun iktidarı korumak” AKP’nin stratejik hedefi oldu ve “tek adam rejimi”ne geçişin aşamaları başladı. Bu hedefi gerçekleştirmekte uygulanan baskıcı yöntemleri, şiddeti ayrıca hatırlatmam gereksiz. Ekonomi politikalarına yansımasını vurgulayacağım. 

Erdoğan 2015’teki sandık yenilgisi sonrasında, zedelenen biçimsel “meşruiyet” görüntüsünü sürdürmek için, sonraki seçimleri kazanmanın zorunlu olduğunu düşünmüş olmalıdır. Ekonomi 2014’te durgunlaşmış, sadece yüzde 3 oranında büyümüştür. Dış kaynak kısıntıları nedeniyle büyüme ivmesini frenleyen finansal istikrar ilkesini ve ölçütleri dikkate almamayı kararlaştırıldı. Bu tarihten itibaren TCMB Saray’ın iradesine uyacak, faizler enflasyonun altında tutulacak, şirketlere iktidarın öncelikleri doğrultusunda ölçüsüz ve ucuz kredi pompalanacaktır. Sonuçları bugün yaşıyoruz. 

13 yıl boyunca neoliberal reçeteyi sadakatle uygulayan AKP, 2015 sonrası ortamında neoliberal istikrarı kabul etmek istemedi. 2015 Haziran seçimi yenilgisi sonrasında, “ne pahasına olursa olsun iktidarı korumak” AKP’nin stratejik hedefi oldu ve “tek adam rejimi”ne geçişin aşamaları başladı. –Korkut Boratav

İlhan Döğüş: Kapitalist ekonomi temelinde bir borç ekonomisidir ve kapitalist ekonominin temel motoru olan yatırımlar özünde finansal kararlar olduğundan dolayı kapitalist krizler de aslında geri ödeyebilme kapasitesinin üzerindeki aşırı borçlanmaktan kaynaklanmaktadır. Kapasitenin üzerinde aşırı borçlanma ise yöneticilerin işler iyi giderken aşırı özgüvene kapılmasındandır. Aslında, Türkiye’de Erdoğan’ın sebep olduğu kriz de Erdoğan’ın bizzat kendisinin aşırı özgüvene kapılmış olmasındandır büyük ölçüde. Neo-Osmanlıcı fantezilere kapılıp, Türkiye’nin yönünü Batı’dan Ortadoğu’ya çevirip demokratikleşme sürecinden vazgeçmesi ile birlikte ve içeride otoriterleşmeyi tahkim etmesi ve giriştiği savaşlar sayesinde sebep olduğu politik istikrarsızlık, daha sonra özellikle döviz kuru üzerinden ekonomik istikrarsızlığı tetikledi. Otoriterleşme, devlet eli üzerinden eşitsizliği artırdığı ölçüde ekonomik ve finansal istikrarsızlığı da besledi ve büyümeyi baskıladı.

Ali Rıza Güngen: Türkiye’de yaşanan siyasal dönüşümün ağır bir ekonomik krizin başlamasında değil, ancak krizin daha da ağırlaşmasında rolü olduğunu düşünmek daha uygun. Türkiye’de büyük ölçekli ve daha fazla uluslararasılaşmış büyük sermayedarların daha fazla fayda sağladığı borca dayalı büyüme stratejisinin istenilen büyüme oranlarını sağlamayacağı 2010’ların ortasına gelmeden açığa çıkmıştı. O dönemin başbakanı olan Tayyip Erdoğan’ın faiz salvolarının başlaması ve farklı önerilerin siyasal çevrelerde daha hararetle gündeme gelmesi birer tesadüf değildir.

Krizin nedeni tek başına siyasal rejim değişikliği değildi. Türkiye ekonomisinin sorunu yapısal bir nitelik arz ediyor. Krizin ilk işaretleri ve yolun döşenmesi Türkiye’de 2018 rejim değişikliğini, 2016-2018 OHAL dönemini ve hatta 2014’ten itibaren çok açık tespit edilen anayasasızlaşmayı önceliyor. –Ali Rıza Güngen

2013’te ABD Merkez Bankası açısından başlayan yeni dönem, aralarında Türkiye’nin de olduğu çeşitli ekonomilere daha düşük miktarlarda sermaye girişinin gözleneceğini ve Türkiyeli şirketlerin ve devletin borçlanma maliyetinin kademeli olarak artacağını söylemeyi gerekli kılıyordu. Yüksek cari açık veren ve dışa bağımlı bir ekonomide bu koşullar altında kurun kontrol edilmesi daha uluslararasılaşmış sermaye kesimleri açısından bir öncelik halini aldı. Ancak 2014-2015 yıllarında bu tarz bir kararlılık Türkiye’nin birkaç çeyreklik bir resesyona girmesi veya uzun sürecek bir düşük büyüme platosuna oturması, takibinde çok sayıda küçük ölçekli şirketin iflası anlamına gelecekti.

Ali Rıza Güngen

AKP’nin tercihi kuru kontrol altında tutmak ve bunun için politika faizini yükseltmek değil, faizi düşürerek kredi genişlemesini desteklemek yönünde oldu. Lâkin, her çalkantı emaresi görüldüğünde faizlerin yukarı çekildiğini, bir önceki döneme göre bir kredi daralmasının gerçekleştiğini, ancak ilk fırsatta politika yapıcıların yeniden faiz düşürmeyi öncelik kıldığını gördük. Bu tercihi hem açıklamalardan hem para politikasından hem de kredi hacmi üzerinden izleyebiliyoruz. 2014-2015 yıllarında netleşen bu yönelim tek adam rejimi olarak da tanımlanan siyasal rejimin ortaya çıkmasını önceliyor.

Ancak, ilerleyen yıllarda işlerin genel olarak daha fazla sarpa sarmasında siyasal rejim değişikliğine eşlik eden bir dağınıklığın katkısını azımsamamak gerekiyor. Önce AKP hükümetlerinin, sonra Erdoğan yönetiminin çizdiği zikzaklar daha ağır bir kriz yaşanmasına neden oldu, fakat krizin nedeni tek başına siyasal rejim değişikliği değildi kanaatindeyim. Bu kadar çok döviz çalkantısı yaşanması ve bu kadar ağır bir biçime bürünmesi yeni siyasal rejimle ilgili olsa da Türkiye ekonomisinin sorunu yapısal bir nitelik arz ediyor. Krizin ilk işaretleri ve yolun döşenmesi Türkiye’de 2018 rejim değişikliğini, 2016-2018 OHAL dönemini ve hatta 2014’ten itibaren çok açık tespit edilen anayasasızlaşmayı önceliyor.

Ekonomik krizin Türkiye’nin hem ülke sathında hem de bölgede izlediği güvenlikçi-militarist politikalar ile ilişkisini nasıl görüyorsunuz? Barış yerine savaş tercihinin ekonomiye ve topluma maliyetini nasıl değerlendiriyorsunuz?  

İlhan Döğüş: Hepsinden önce savaş, çok sayıda insanın ölümüne sebep olduğu için üretebilecek genç insanların hayattan koparılması nedeniyle ölçülmesi utanç verici bir ekonomik maliyeti ima eder. Yani büyük bir insan kaynağı kaybıdır.

İkinci olarak, savaşa harcanan devasa maddi ve finansal kamu kaynaklarının toplumsal refaha ve kalkınmaya aktarılmamasının maliyeti söz konusudur. Üçüncü olarak, savaşın ve sebep olduğu politik istikrarsızlığın ekonomik istikrarsızlığı tetiklemesi, ekonomik krizi derinleştirir. Son olarak da, savaş harcamaları diğer kamu yatırımı harcamaları gibi ekonomiyi canlandırmadığı ve bu sayede yapılan harcamaların vergi gelirleri olarak devlete geri dönmesini sağlamadığı için, yarattığı bütçe açığı Türkiye özelinde enflasyonu artıran bir faktördür. Çünkü Türkiye’de vergi gelirlerinin yüzde 65 gibi büyük bir kısmı KDV, ÖTV gibi dolaylı vergilere dayanır ve IMF’nin dayattığı “denk bütçe” hedefi nedeniyle artan bütçe açığını kapatmak için devlet bu dolaylı vergileri veya çay, şeker, elektrik, doğalgaz, benzin, alkol gibi fiyatını devletin yönettiği ürünlerin fiyatlarını artırır.

Türkiye’nin 2002-2016 arasında hem döviz kurunu ve faizi hem de enflasyonu düşük tutmayı başarmasındaki temel faktör, AB üyeliği yönündeki demokratikleşme reformlarının ve Kürt sorununda çözüm arayışlarının sağladığı politik istikrar ve güven ortamı idi. Politik ve ekonomik istikrar ortamının cezbettiği yabancı sermaye sayesinde döviz kuru düşmüş, düşen döviz kuru enflasyonu baskılamıştır. Düşen döviz kurunun ucuzlattığı ithalat, dolaylı vergi gelirlerini artırdığı ölçüde bütçe açığını azaltmış ve bu nedenle hükümet zam yapmak durumunda kalmamıştır. 2016’dan sonra tekrar savaş politikasına dönülmesi ekonomiyi 1990’ların enflasyonist ortamına bu saydığım sebeple geri döndürmüştür.

Savaş harcamaları diğer kamu yatırımı harcamaları gibi ekonomiyi canlandırmadığı için, yarattığı bütçe açığı enflasyonu artıran bir faktördür. 2016’dan sonra savaş politikasına dönülmesi ekonomiyi 1990’ların enflasyonist ortamına geri döndürmüştür. –İlhan Döğüş

Kriz karşısında Erdoğan rejiminin uygulamaya koyduğu politikaların tutarlı bir bütünlüğü olduğunu düşünüyor musunuz? Bu politikaların sebeplerini, saiklerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve sonuç olarak hangi toplum kesimleri kazanıyor, hangi toplum kesimleri kaybediyor?

Korkut Boratav: Neoliberal modelin ihlâli “çapaçul” adımlarla gerçekleşti. Yukarıda açıkladığım gerekçelerle büyüme temposunu köstekleyen politikalar bertaraf edilmeliydi. Tabii ki riskli bir adımdı, ama tuttu. Zira, uluslararası sermaye bu ihlâllere karşı ağır yaptırımlar uygulamadı. ABD ile ilişkilerin “problemsiz” sürdürülmesi koşullarında, “sıcak para” hariç, sert yabancı sermaye çıkışları gerçekleşmedi. Üç sert döviz krizi yaşandı; birincisinin rahip Bronson gerilimi nedeniyle Trump’ın kişisel ve tehditkâr tepkisi sonrasında patlak vermesi rastlantı değildir.

Döviz krizleri “perakende” önlemlerle geçiştirildi; uluslararası finans kapital de bir dış borç krizini tetiklemekten uzak durdu. Ekonomi politikaları da “tek adam rejimi”nin damgasını içeriyordu. Bol kepçe kredi akımının dağılımında Saray’ın şirketlere dönük öncelikleri dikkate alınıyordu. Döviz borçlusu şirketlerin iflasları bu sayede önlendi, yaygınlaşmadı.

Emek örgütleri felce uğramış, sendikalaşma oranları sembolik düzeylere inmişti. Kamu maliyesinin bölüşüm ilişkilerini emek lehine kullanan araçları dumura uğramış, merkez devlet bütçesinde sermayeye kaynak aktaran ödeneklerin payı tırmanmıştı. Covid-19’un yarattığı istisnai koşullarda dahi merkezi devlet harcamalarının milli gelire oranını düşüren ender ülkelerden biri Türkiye oldu.

Hiçbir makro-ekonomik sınır gözetmeyen kredi genişlemesi, kaynak tahsisi ve bölüşüm süreçlerini Saray’ın gözetimi altında bankalara ve şirketlere teslim etti. Neoliberal modeli savunma işlevini üstlenen TÜSİAD’ın yakınmaları paylaşım çekişmesini yansıtır, ciddiye alınamaz. En büyük 500 sanayi şirketinde ve bankalarda da kâr payları ve artışları tarihsel rekorlar kırdı. Ortada tutarlı bir ekonomik model yoktur. Kapitalizmin vahşi dönemlerini andıran bir ortamda sermaye, blok olarak bir “altın çağ” yaşamaktadır.

Hiçbir makro-ekonomik sınır gözetmeyen kredi genişlemesi, kaynak tahsisi ve bölüşüm süreçlerini Saray’ın gözetimi altında bankalara ve şirketlere teslim etti. TÜSİAD’ın yakınmaları, paylaşım çekişmesini yansıtır, ciddiye alınamaz. Kapitalizmin vahşi dönemlerini andıran bir ortamda sermaye, blok olarak bir “altın çağ” yaşamaktadır. –Korkut Boratav

İlhan Döğüş: Açıkçası, Erdoğan’ın ve hükümetinin anaakımcı meslektaşlarımın iddia ettiği gibi ekonomi biliminden uzaklaştığı ve saçmaladığı kanısında değilim. Ekonomi farklı çıkarların çatıştığı bir alan ve eğer karar alma süreçleri merkezileşirse karar alıcılar da kendi çıkarlarını öncelerler ve kamusal faydayı gözetmezler.

Erdoğan, HDP’yi baskılamayı ve HDP ile muhalefetin ilişkisini engellemeyi başardığı ölçüde ve şu âna kadarki kutuplaştırma siyaseti sayesinde enflasyondan kaynaklı oy kaybını telafi edebileceğini gördü. Yani, eğer CHP ve diğer muhalif partiler, yasal ve meşru bir parti olan HDP ile Erdoğan’ın istediği gibi değil, kendi iradeleri ile demokratik bir ilişki kurabilselerdi, Erdoğan enflasyonu ve kamusal faydayı önemsemek zorunda kalacaktı.

Erdoğan ve onun ekonomi politikalarını yapanlar, CHP ve diğer muhalif partiler etrafında toplanmış anaakımcı iktisatçıların önerdiği iktisat teorisinin söylediği kısıtların geçerli olmadığını da fark ettiler. Örneğin, kamu harcamalarının vergilerle finanse edilmediğini, kamu harcamalarının kendi kendini finanse ettiğini, bankaların krediyi yoktan yarattığını, kendi para cinsinden borçlanan Hazine için iflas gibi bir sorunun olmadığını ve daha önemlisi, Batı kapitalizmi için Türkiye’nin jeopolitik konumunun çok önemli olduğunu idrak ettiklerinden, hareket alanlarını daha geniş tutabildiler ve önceliklerini kendilerine yakın sermaye gruplarına daha rahat verebildiler.

Erdoğan ve onun ekonomi politikalarını yapanlar, anaakımcı iktisatçıların söylediği kısıtların geçerli olmadığını fark ettiler. Ve daha önemlisi, Batı kapitalizmi için Türkiye’nin jeopolitik konumunun çok önemli olduğunu idrak ettiklerinden hareket alanlarını daha geniş tutabildiler. –İlhan Döğüş

Ali Rıza Güngen: Bu kriz emeğin milli gelirden aldığı payın son altı yıllık dönemde hatırı sayılır biçimde gerilemesine neden oldu. Bedelini geniş toplum kesimlerine ödeterek yönettikleri 2018-2019 krizinin ardından gelen pandemi başlangıcı sırasında Erdoğan yönetiminin “yeni Çin olacağız” tespiti yanlıştı. Bu anlayış sonraki döviz çalkantılarına katkıda bulundu. Kanımca, daha ziyade iktidar bloku içinde bir adım öne geçmiş görünen yeni ihracatçıların isteğiyle sert bir viraj alındı 2021 sonunda. Nihayetinde yedi yılı aşan bir süre boyunca devam eden zikzakları takiben yeni bir strateji ilan edilmiş olundu.

Yüksek enflasyona karşın yüksek istihdam ve yüksek ihracat getireceği düşüncesiyle alınan önlemlerin (2021 sonbaharından bu yana uygulanan politikanın) vaat edilen dönüşümü getirmediği açık. Ancak, bu politikalar demeti tamamen tutarsızlık barındırıyor demek pek uygun değil. Bu yeni yönelim disiplinli bir sınai teşvik mantığı olmadan, sermayeyi disipline edici katı önlemleri barındırmadan para politikası aracılığıyla sınai dönüşümü desteklemenin yeteceği gibi bir hatayla malûl.

Çok daha önemlisi, bu politikaların öncelikle ihracatçı sermayedarların tercihi olması. 2022 başından itibaren dövizin daha da değerlenmesinin önüne geçmek için alınan önlemleri takiben ihracat avantajını kaybetmekte olduğu şikâyetinde bulundu bazı sermayedarlar örneğin. Bu çekişmeyi geriye dönük olarak inceleyip “hiçbir tutarlı adım yok” demek kolay olanı. Esasında yaşanan, Türkiye ekonomisinin yapısal sorunları nedeniyle yüksek büyüme, yüksek ihracat ve düşük enflasyon gibi bir zincirin kurulamıyor olması.  

Kısaca, politikalardaki savrukluğu sermaye grupları arasında devam eden bir mücadelenin yansıması olarak değerlendirmek daha uygun.

Burada sermayeler arasındaki mücadeleyi vurgularken, bunların esnekliklerini de dikkate almak gerek. 2022’de bankacılık sektöründe elde edilen yüksek kârlar, getirilen tahvil tutma oranları ile ilgili örneğin. Bu nedenle yeni yönelimden çok memnun olmayan finansal sermaye, düşük faiz oranlı devlet tahvillerini almaya zorlanır ve orta vadede kayıp yaşayacağını hesaplarken, kısa vadede kâr üstüne kâr yazıyor.

Daha teknoloji yoğun üretim yapan ve uluslararasılaşmış sermaye grupları kur çalkantıları nedeniyle sıkıntı yaşar ve uzun vadede küresel rekabet için “beşeri sermaye yatırımı gerekli” açıklamalarında bulunurken, Erdoğan yönetiminin tercih ettiği model devamlılık arz ederse onlar da daha emek yoğun sektörlere yoğunlaşmayı, Türkiye’de emeğin bastırılmasından faydalanarak bir yatırım stratejisi çizmeyi düşünebilirler. Bu nedenlerle sermaye kesimlerinin itirazlarına karşın krizlerde zararlarını azaltacak çözümler geliştirmekte mahir olduklarını not etmeliyiz.

Kaybedenler emeğiyle geçinenlerdir.

İktidar bloku içinde bir adım öne geçmiş görünen yeni ihracatçıların isteğiyle sert bir viraj alındı 2021 sonunda. Yüksek enflasyona karşın yüksek istihdam ve yüksek ihracat getireceği düşüncesiyle alınan önlemlerin vaat edilen dönüşümü getirmediği açık. Esasında yaşanan, yapısal sorunlar nedeniyle yüksek büyüme, yüksek ihracat ve düşük enflasyon gibi bir zincirin kurulamıyor olması. –Ali Rıza Güngen

Gençlerin işsizliğini ve üniversite diplomalı işsizler ordusu olgusunu ve bunun toplumsal etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? İlk elde ne tür çözümler üretilebilir? Yeni teknolojiler özellikle gençliğin istihdamının artırılmasında belirleyici bir rol oynayabilir mi?

İlhan Döğüş: Bir ekonomi politikasının en temel başarı ölçütü, işsizliği sıfırlamış olması ve insanları yapmak istemediği işleri yapmak zorunda bırakmamış olması. Bu temel ilkeden hareketle, genç işsizlerin veya mevcut işini beğenmeyen insanların yetenekleri ve ilgileri doğrultusunda yapmak istedikleri işlere yönlendirilecekleri meslek eğitim kursları yoluyla kamu öncülüğünde bir program gerekmektedir. Yaratıcı gençlerin, inovasyon yapacak eğitimli insanların ülkede kalmasının temel öncülü ise ülkede, başta ifade özgürlüğü olmak üzere, demokrasinin ve barış koşullarının sağlanmasıdır.

Krizin yükünü halkın omuzlarından almak için nasıl bir politika izlenmeli? Krizin yarattığı adaletsizliklere karşı gelir adaletini nasıl sağlayabiliriz? Gelir dağılımı adaletini düzeltici bir perspektifle, emeğin lehine bir enflasyonla mücadele programı mümkün değil mi? Son yıllarda çokça tartışılan “temel yurttaşlık geliri”ne nasıl bakıyorsunuz?  

Korkut Boratav: Kısa dönemde öncelik toplumsal bunalıma son vermek, farklı bir ifadeyle, son yedi yılın bölüşüm şokunu telafi etmek olmalıdır. Bu şoku 2020 sonrasında ağırlaştıran enflasyonu önlemek bu açıdan önem taşıyor.

Bugünkü enflasyon büyük ölçüde arz kaynaklıdır. Önce Covid 19 salgını ve ABD’nin Çin’e karşı açtığı ekonomik savaş, sonra da Ukrayna’nın işgali, dünya ekonomisinin dayandığı ticaret akımlarını, tedarik zincirlerini sekteye uğrattı; dünya çapında bir enflasyon böyle başladı. Bu olgu AKP’nin yanlış politikalarıyla Türkiye’ye hızlanarak taşındı. 2018-2021 arasındaki üç döviz krizi TL’nin değerini aşındırdı, yükselen uluslararası fiyatlar Türkiye’ye katlanarak aktarıldı.   

Türkiye’de bölüşüm şokunun mağdurları arasında işçi sınıfının yanısıra köylülük de yer alıyor. AKP 1980 sonrasında tarımı destekleyen neoliberal reçeteleri devraldı, yaygınlaştırdı. 1980 öncesinde büyük önem  taşıyan tarımsal destekleme politikaları adım adım tasfiye edildi. Nihai piyasa fiyatları ile çifçinin eline geçen fiyatlar arasındaki makas açıldı. Gıda fiyatları enflasyonun tetiklenmesine ayrıca katkı yaptı.

Mevcut siyasal yelpaze içinde bugünkü politikalar 2023 sonrasında sürdürülemez. Altılı Masa veya AKP iktidarı neoliberal bir reçeteye teslim olacak, daraltıcı maliye ve para politikalarına öncelik veren neoliberal bir istikrar politikası gündeme gelecektir. –Korkut Boratav

Arz kaynaklı bu enflasyonu iç talebi kısarak önlemeye çalışmak hem etkisiz kalacak hem de bugünkü toplumsal bunalımı daha da ağırlaştıracaktır. Öte yandan, mevcut siyasal yelpaze içinde bugünkü politikalar 2023 sonrasında sürdürülemez. Altılı Masa veya AKP iktidarı (IMF’li veya IMF’siz) neoliberal bir reçeteye teslim olacak, daraltıcı maliye ve para politikalarına öncelik veren neoliberal bir istikrar politikası gündeme gelecektir.

Bu seçenek ekonominin durgunlaşması anlamına gelir. Türkiye’de bu tür bir programı varsayan IMF, önümüzdeki yıllarda yüzde 3’lük bir büyüme temposu öngörüyor. Türkiye ekonomisinde işsizlik oranlarının artmaması için en az yüzde 5’lik bir büyüme eğilimi gereklidir. 2016-2022’de bu eşiğe ulaşamayan büyüme temposu, faal nüfustaki artışın tümünü istihdama çekememiş, Türkiye’deki atıl emek oranı bu nedenle yüzde 20 eşiğinin üzerine çıkmıştı.  

Enflasyonla ekonomiyi durgunlaştırarak mücadele etmek, geçmiş yılların yetersiz istihdam artışlarını dahi frenleyerek, hatta durdurarak Türkiye halkının yaşadığı toplumsal bunalımı daha da ağırlaştıracaktır.

Emek yanlısı bir programın maliyeti ise, bu nedenlerle, son yılların bölüşüm şokundan fazlasıyla yararlanan sermaye çevrelerince üstlenilmelidir.

İç ticaret ve sanayide oligopolcü şirketler, ücretler dahil tüm maliyet öğelerini kâr marjlarını (katsayılarını) koruyarak, hatta zaman zaman artırarak nihai olarak tüketicilere aktarabilmektedir. Bu marjları izleyen, tekelci konumların imkân verdiği kâr artışlarının frenlenmesini, vergilenmesini hedefleyen bir denetim mekanizması oluşturulmalıdır.

Kamu maliyesi temel araç olmalıdır. Bankaların ve büyük şirketlerin enflasyon sayesinde olağandışı kârlar elde ettiği ortadadır. Kurumlar vergisinin artan-oranlı bir tarife içermesi gerekiyor. Servet dağılımındaki abartılı kutuplaşma etkili bir servet vergisini gündeme getiriyor, vergi sisteminin kalıcı bir öğesi olarak inşa edilmelidir.

Bütçe açığını mali kural ölçütleriyle frenlemek söz konusu olmamalıdır. 2022 öncesinde AKP astronomik özelleştirme tutarlarını bütçe gelirlerine taşıdığı için kamu açıklarının milli gelire oranını düşük tutabildi. Bugün ise sermaye katmanlarının vergi hasılatına katkısında anlamlı artışlar gündeme gelmeli ve bütçe dengesi gözetilmeden harcanmalıdır. Halk sınıflarının bölüşüm şokundan mağdur katmanlarına bütçe transferleri kısa dönemde öncelik taşır. Temel tüketim mallarında KDV oranlarının aşağı çekilmesi enflasyonla mücadelede bir araç olarak da kullanılabilir.

Enflasyon ortamında daraltıcı para politikaları gereklidir. Enflasyon ortamı ve bölüşüm şokunun en azından kısmen telafi öncelikleri aşıldıktan sonra, orta döneme dönük radikal bir onarım programı gerekiyor. Radikal onarım programı kamu maliyesinin ve devletin yatırımcı, üretken işlevlerinin yeni baştan canlandırılmasını, merkezi bir planlama ile bütünleştirilmesini gerektirecektir. –Korkut Boratav

Buna karşılık enflasyon ortamında daraltıcı para politikaları gereklidir. Enflasyonun altında seyreden kredi faizleri, bölüşümü şirketler lehine işleten araçlardan biri oldu. TCMB ve BDDK’nın belli sermaye çevrelerini gözeten, diğerlerini dışlayan müdahaleleri astronomik servet artışlarına, kaynak aktarımlarına  yol açtı. İzlenmesi, vergilenmesi gerekiyor.

Enflasyon ortamı ve bölüşüm şokunun en azından kısmen telafi öncelikleri aşıldıktan sonra, orta döneme dönük radikal bir onarım programı gerekiyor. Dış bağımlılığın azaltılması stratejik bir hedef olmalıdır. Bu hedef, sermaye hareketleri ve döviz işlemleri üzerinde sistematik, özenli denetimler inşa edilmeden gerçekleştirilemez.

Uluslararası sermaye hareketlerinin canlı olduğu konjonktürlerde (başta sıcak para olmak üzere) abartılı yabancı sermaye girişleri caydırılmalıdır. Olumsuz konjonktürlerde de, spekülatif yabancı sermaye çıkışları frenlenmelidir. Yerli rantiyelerin, şirketlerin dövize yönelmesini frenleyen yöntemler geliştirilmelidir. Hazine’nin yerli şirket ve rantiyelerden dövizle borçlanmasının önlenmesi bunlardan biridir.

Radikal onarım programı kamu maliyesinin ve devletin yatırımcı, üretken işlevlerinin yeni baştan canlandırılmasını, merkezi bir planlama ile bütünleştirilmesini gerektirecektir. Eğitim ve sağlık altyapısı da buna dahildir. Türkiye toplumunda insan gücü niteliğinde AKP yıllarında yaşanan aşınmanın giderilmesi zaman alacaktır. Ancak bu kazanım, Türkiye toplumunun atıl emek rezervlerini de zaman içinde tüketen dinamik bir büyüme patikasına yerleşmesi için gereklidir.

Halk sınıfları örgütleriyle birlikte iktidara ortak olmadıkça, bu öncelikleri içeren bir onarım programının gündeme gelmesi söz konusu değildir.

İlhan Döğüş: Gelir adaletini sağlamanın önemli enstrümanlarından biri, elbette ki vergidir. Özellikle 1980 sonrası dünyada ve Türkiye’de, kurumlar vergisi yatırımları tetikleyeceği iddiasıyla düşürülegeldi. Fakat firmalar reel yatırımlarını artırmadılar, aksine finansal yatırımlarını artırdılar. Nobel ödüllü Joseph Stiglitz, 20 Ocak 2022 tarihli yazısında, tarihin en zenginlerinden biri olan Elon Musk aslında sadece yüzde 3,3 oranında vergilendirilirken, Uganda’da fakir bir un satıcısının yüzde 40 oranında vergilendirildiğini yazdı. En zenginlerden Warren Buffett’ın sektreterinden daha düşük bir oranda vergi ödediği de 12 sene önce ayyuka çıkmıştı.

Vergi oranları artırıldığında firmaların yatırım yapmayacağı ya da yurtdışına kaçacakları ise bir şantajdır. Talep düzeyi, yatırımların temel belirleyicisidir. Maliyetleri düşürmek yatırımları tetiklemiyor; talebi güçlendirmek, yani geliri artırmak yatırımları tetikler. Firmaların kaçacağına karşı ise G-7 ülkeleri zaten pandemi sonrasında bunu önlemek üzere ortak bir vergi reformu üzerinde çalıştılar.

Pandemi sonrası dünya ölçeğinde artan enflasyonun, sadece girdi maliyetlerindeki artıştan değil, bunu bahane ederek fiyatlarını ve kâr paylarını aşırı şişiren özellikle büyük firmaların yüksek fiyatlaması kaynaklı olduğu aşikâr. Bu aşırı kârların vergilendirilmesi yönünde geniş bir yelpazede uluslararası kamuoyunda çağrılar da var.

Ne yazık ki, mevcut hâkim iktisadi tasarım, enflasyonun da, enflasyonu azaltmanın da yükünü çalışanlar üzerine yıkan bir tasarım. Şu an dünyadaki hâkim yaklaşım, işsizliği artırarak enflasyonu düşürmek temelinde. Oysa aşırı talepten kaynaklı olmayan, arz kısıtlarından kaynaklı olan bu enflasyonu talebi baskılayarak düşürmek doğru değil. Yapılması gereken, bu arz kısıtı sorunlarını halletmek ve üretimi artırarak birim maliyeti düşürme yönünde bir politika izlemektir. Üretimi artırmak içinse firmaların o ürettiği malı daha çok satacağına dair güçlü bir beklentinin oluşması gerekiyor ve bunun için de gelirlerin ve istihdamın artması gerekiyor.

Dünyadaki hâkim yaklaşım, işsizliği artırarak enflasyonu düşürmek temelinde. Oysa arz kısıtlarından kaynaklı olan bu enflasyonu talebi baskılayarak düşürmek doğru değil. Yapılması gereken, arz kısıtı sorunlarını halletmek ve üretimi artırarak birim maliyeti düşürme yönünde bir politika izlemektir –İlhan Döğüş

Eğer maaş artışı kendisinden daha büyük bir verimliliğe, yani üretim artışına sebep olursa birim maliyet artmaz, düşer ve enflasyon baskılanır. Ama üretim miktarı, emek ve diğer girdi maliyetlerinden daha çok düşerse, birim maliyet düşmez, artar ve enflasyon da baskılanmış olmaz. Ücret artışları enflasyondan düşük olmasına, yani reel ücretler düşüyor olmasına rağmen hâlâ ücretlerin enflasyonu tetikleyeceği iddia edilerek ücretlerin baskılanması yönünde politika önerileri sunulmaktadır.

Yoksulluğu ve gelir dağılımı adaletsizliğini azaltmak, hane halkı tüketim harcamaları içerisinde gıda, barınma, elektrik, doğalgaz gibi hemen yeniden üretilemedikleri ve stoklanamadıkları için enflasyonist olan temel ihtiyaçların payını azalttığı ölçüde ve talebi arttığında üretimi artırılan ve stoklanabilen dezenflasyonist dayanıklı tüketim mallarının payını artırdığı ölçüde enflasyonu da baskılayıcı olacaktır.

Temel vatandaşlık gelirine sıcak bakmıyorum, çünkü Bill Gates’e, Elon Musk’a, Ali Koç’a, Ali Sabancı’ya aylık düzenli para vermeyi anlamlı ve faydalı görmüyorum. Onlar zaten ihtiyaçlarının çok üzerinde gelirleri olduğu için bu parayı harcamayacaklar, tasarruf edecekler ve bu tasarrufları finansal piyasalara akacak. Onun yerine insanların işsiz kalmaları durumunda büyük refah kaybına uğramayacakları, işsizliğe uzun süre dayanabilecekleri ve bu sayede pazarlık güçlerini artıracakları şekilde işsizlik maaşının artırılmasını tercih ediyorum.

Ali Rıza Güngen: Emeğin lehine enflasyonla mücadele kapsamlı bir ekonomik planlamanın parçası olarak düşünülürse mümkün. Faizler ve bankaların kredi para yaratmasına yapılan müdahaleler üzerinden enflasyonla mücadele yerine geliri artırarak ve demokratik planlamayı devreye sokarak adım atmak mümkün.

Bu bağlamda temel yurttaşlık gelirinin de böyle bir programda yeri olduğunu düşünüyorum. Ancak, temel gelirin bir sosyal yardım unsuru olarak sunulması, kapsamının sınırlı olmasına ve yoksullukla mücadele programlarının parçası haline gelmesine yol açıyor. Daha kapsamlı bir dönüşümün ve talep artırıcı önlemlerle birlikte ekonomik refah stratejisinin parçası olarak tasarlanırsa temel gelir uygulaması sorunsuz çalışabilir. Kaynak hem gelir adaletsizliğini hafifletecek yeni vergi sisteminde hem de para ve kredi arzını devrimci ekonomik dönüşümün parçası olarak sevk ve idare edecek devlet finansal kuruluşlarından gelebilir.

Asgari ücret artışının ya da temel gelir uygulamasının enflasyon yaratıcı olduğunu düşünenler bazı ana akım iktisatçıların yaklaşım ve kavramlarının esiri olmuş masa başı hesap uzmanlarıdır. Ancak, ısrarla yanlışlıklarını, gerekirse hesaplayarak anlatmamız gerekiyor. 

Neoliberal sistem bir yandan maksimum kazanç hedefiyle emek dahil tüm kaynakların sınırsız sömürüsüne de çanak tutuyor. Kadınların eşit işe eşit ücret talepleri veya çalışma yaşamında cinsiyet temelli ayrımcılığa ilişkin neler söylersiniz? Türkiye’de siyasal dinciliğin ideolojik yaklaşımı sonucu giderek daha fazla şiddete, ayrımcılığa, sömürüye maruz kalan kadınların durumu demokrasi, eşitlik, adalet, ekonomi kavramları bağlamında gelir dağılımında adaletsizliği, yoksullaşmayı, sosyal sorunları nasıl etkiliyor? Bu başlıkta ne önerirsiniz?

İlhan Döğüş: Elbette bu konuda konuşmakta öncelik kadın hareketinin ve kadın iktisatçılarındır. Cinsiyet temelli ayrımcılığı ve maaş eşitsizliğini bertaraf etmenin öncelikli yolu, kamunun burada müdahil olmasıdır. Elbette ki buradaki kamu, “kadınlar çalışmaya başladığı için işsizlik arttı” diyen AKP zihniyetinin yönettiği bir kamu değil. Örneğin, Almanya’da kadınlar özel sektörde dezavantajlı olduğu için, kamu kurumlarına işe alımlarda kadın ve erkek adaylar yetenekleri ve birikimleri bakımından eş düzeydelerse kadın adayın öncelikli olması yönünde bir kural var. Türkiye’de de bu pekâlâ uygulanabilir.

1. bölüm: Başka bir ekonomi kurmak (Bengi Akbulut, Ümit Akçay, Ali Alper Alemdar)
2. bölüm: Toplumsal ücret ve kamu destekli toplumsal sektör (Alp Altınörs, Güldem Atabay)
4. bölüm: Kaybeden tüm kesimleri birleştirmek (Uğur Gürses, Ahmet İnsel, M. Murat Kubilay)
5. bölüm: Mor, yeşil, kırmızı program (Özlem Onaran, Özgür Orhangazi, İzzettin Önder)
6. bölüm: Timsah kapitalizmi ve pergelin sivri ucu (Bahadır Özgür, Dani Rodrik, Mustafa Sönmez, Gülay Günlük Şenesen)
7. bölüm: Olgular radikalleştiğinde çözümler de radikalleşmelidir (Mehmet Türkay, Galip Yalman, Yelda Yücel)

^