BUENA VISTA SOCIAL CLUB I: WIM WENDERS’İN KALEMİNDEN

Wim Wenders
8 Ocak 2022
SATIRBAŞLARI

Daha önce Havana’ya hiç gitmemiştim, hiç belgesel çekmemiştim, hatta konser bile çekmemiştim, tamamen dijital bir çekim yaptığım da vaki değildi. Kalkıştığımız işe hakikaten hazırlıklı değildim. Ve bu iyi bir şeydi.

Ama kesin olan bir şey vardı: Bu müziği seviyordum, ilk duyduğum andan beri, CD olarak çıkmasından çok önce, miks edilmemiş, tamamlanmamış biçimiyle bir demo kaseti olarak dinlediğimden beri.

Şimdi baktığımda, bu film o anda başlamıştı, çekimlere başlamamızdan iki yıl önce, bir gece
Los Angeles’da arabayla dolaşırken. O bandı Ry Cooder vermişti, pek bir şey söylemeden, tarzı olduğu üzre, şatafatlı bir girizgah yapmadan, “şuna bir bak” demişti, Küba’da yaptığım kayıt”. Tamamen hazırlıksız bir halde, “Chan Chan”ı ve “Dos Gardenias’’ı ve öteki şarkıları ilk kez arabamda dinlemiştim… Bu müzik, o güne dek dinlediğim hiçbir şeye benzemiyordu. Sıcak bir banyo kadar rahatlatıcı, soğuk bir duş kadar dirilticiydi. Zeki ve yatıştırıcı olduğu kadar yakalayıcı ve canlıydı. İlk dinlediğimde, bu müziğin hayatıma nasıl nüfuz edeceğini tahmin etmem mümkün değildi. Ama, ona müptelâ olacağımı anlamıştım. Yıllar sonra, hâlâ hemen her gün o müziği dinliyorum.

Ve işte, bu filmi yapmamın temel sebebi: Bu müziği yapanların nasıl insanlar olduğunu keşfetmek. Ertesi gün Ry’a sordum tabii ki. Fakat Compay, İbrahim, Omara veya Ruben hakkında dinlediklerim tecessüsümü gidermedi, aksine artırdı. Havana hakkında anlattıkları, daha doğrusu Havana’yı anlatırkenki hali de aklımdan çıkmıyordu. Ne zaman zihninde oraya gitse, sesinde coşku, gözlerinde parıltı hasıl oluyordu…

O şehri ve o müziği, o şarkıları çalıp söyleyenleri keşfetmek, iki yıl boyunca gizli bir rüyaydı benim için. Şubat 1998’de Havana’ya uçtuğumuzda, zihnimde o rüyanın haricinde pek bir şey yoktu. Ry, yolculuğa hazırlanmam için bana bir hafta mühlet vermişti. “Hatırlıyor musun, ‘bir daha Küba’ya gidersen ben de gelmek istiyorum’ demiştin. Haftaya gidiyoruz, ikinci bir albüm yapmak istiyoruz, İbrahim assolist.”

Havana’ya indiğimizde, daha havaalanından şehre giden yoldayken farkettik ki, her şeyin başka türlü olduğu bir yerdeyiz. Derhal aşikâr olan ve fiziksel olarak hissedilebilen bir şey vardı: Burada, başka bir zaman ölçeği geçerliydi. Önümüzdeki bir-iki haftada Küba zamanını daha iyi tanıyacaktık. Bildiğim hiçbir zamana benzemiyordu.

Bir ekip kurmak, bir miktar para toparlayabilmek için bir haftam vardı. Havana’da ne çekmek istediğime dair düşünmek içinse vakit yoktu. Digi-Beta’nın yanısıra iki Sony Mini-DV almıştım yanıma. Eğer bu “tüketici teknolojisi” profesyonel kamerayla bir araya getirilebilirse, sonuçta… Sonucun ne olacağını kestiremiyordum…

Bildiğim tek şey, “mantra”mdı: Müzik kendisini anlatmalı. Benim o müzik hakkında ne düşündüğümün, tanışacağım o insanlara ilişkin ne hissettiğimin önemi yok. Onlar, o olağanüstü müzikleriyle birlikte kendilerini anlatmalı…

Merida havaalanında eşim Donata’yla birlikte Küba vizelerimizi ve uçak biletlerimizi elden geçiriyoruz. ABD’den Küba’ya ancak Meksika üzerinden gidilebiliyor, çünkü ABD için Küba diye bir ülke yok. Haritadan silmişler. Birkaç hafta önce Grammy’de Buena Vista Social Club’ın En İyi Latin Amerikan Albümü ödülü alması bayağı bir sansasyon olmuştu. Yeni bir bilincin ilk işareti mi acaba?

Wim Wenders ve Ry Cooder Havana’da

Havana’ya indiğimizde, daha havaalanından şehre giden yoldayken farkettik ki, her şeyin başka türlü olduğu bir yerdeyiz. Ortalık karanlıktı bir defa. Sokaklar ve evler gecenin derin karanlığında yitip gitmişlerdi. Yoldaki birkaç arabanın farlarının titrek ışığı altındaki kaldırımlarda gölgeler geziniyor, bir grup bitap köpek karşıdan karşıya geçmeye çalışıyordu.

Los Angeles’dan, gecelerin gündüz gibi aydınlatıldığı bir şehirden geliyorduk. Neonların ve elektriğin birdenbire gözümüze lüks bir şey olarak gözükmesi çok çarpıcıydı. Derhal aşikâr olan ve fiziksel olarak hissedilebilen bir şey vardı: Burada, başka bir zaman ölçeği geçerliydi. Önümüzdeki bir-iki haftada Küba zamanını daha iyi tanıyacaktık. Bildiğim hiçbir zamana benzemiyordu. Öyle mi acaba? Çocukluğumdan bildiğim bir zaman mıydı yoksa?
50’lerin Amerikan arabaları, mitolojik varlıklar misali cirit atıyordu ortalıkta. Çocukluk rüyalarımın “Amerika”sından fırlamış gibiydiler. Fakat, nihayetinde Amerika’da değil miydik zaten?

Şehrin “eski Havana”sında, “Amerika” adlı sinemanın fuayesinde, Küba’daki her şey gibi tozun altında kalmış devasa bir mozaik göze çarpıyordu. O mozaikte büyük ölçekte bir Kuzey ve Güney Amerika haritası vardı. İki kıtanın ortasındaki büyük koyda, Küba, anne-babasının arasındaki bir bebek veya topraktaki bir tohum gibi yatıyordu. Havana bu haritanın çekim merkeziydi.

Havana şehri, elle renklendirilmiş devasa bir kartpostaldı. Hiçbir yerde böyle renkler görmemiştim. Çocukken kartpostal biriktirirdim, yabancı ülkelerin yabancı pullu kartpostallarını. Çoğunluğu renkli değildi, sonradan renklendirilmiş siyah-beyaz fotoğraflardı. Havana’nın o elle boyanmış yüzeyi, o dökülen boya tabakaları, şehrin büyülendiğini, dondurulmuş bir zamana çakılıp kaldığını ima ediyordu.

Havana’da çocukluğumu, unutulmuş zamanları hatırlatan sadece arabalar ve enkaz halindeki evler değildi. Onlar sadece yüzeydi, satıhtı. Şehrin içinden, şehrin kalbinin derinliklerinden gelen bir şey giderek ifşa etti kendisini. Bu şey, gözlerdeydi. Tanıştığımız herkes, hiç gözünü kaçırmadan doğrudan yüzümüze bakıyordu.

Her şey “mükemmel bir sükûnet” içindeydi. Ve aynı zamanda, sanki bir savaş henüz sona ermiş gibiydi. Bütün sokaklar bombardımana maruz kalmışçasına yıkık döküktü. Fakat çocukluğumu, unutulmuş zamanları hatırlatan sadece arabalar ve enkaz halindeki evler değildi. Onlar sadece yüzeydi, satıhtı. Şehrin içinden, şehrin kalbinin derinliklerinden gelen bir şey giderek ifşa etti kendisini. Bu şey, gözlerdeydi. Tanıştığımız herkes, hiç gözünü kaçırmadan doğrudan yüzümüze bakıyordu. Bir defa bile karanlık bir bakış, kıskanç veya mütehakkir bir ifade görmedik. Aksine, sabahtan akşama neşe dolu gözlerle karşılaştık: Her gülümsememiz bir gülümsemeyle mukabele gördü. Buradaki dil, gözlerin diliydi ve oyunun kuralları şunlardı: Su katılmamış dostluk, dürüstlük ve doğrudanlık. Sekiz yaşındaki bir balerin peşimizden koşa koşa geldi, Donata’nın çantasından düşürdüğü 20 dolarlık banknotu vermek için. O ufaklık, babasının o parayı kazanabilmesi için kaç saat çalışması gerektiğini biliyordu. Fakat, karım neredeyse teşekkür etme fırsatı bile bulamadı, çünkü hemen dönüp gitti, yüzünde rahatladığını gösteren bir gülümsemeyle. Donata’yla donup kaldık, gözlerimiz doldu. Bu küçük olay, bu şehir ve insanları hakkındaki duygularımızın özeti sayılır. Bazen, özellikle de bitip tükenmek bilmeyen montajlar esnasında, şu duyguya kapılıyordum: Havana ve Küba’yı sadece hayal meyal görebiliyordum. Sanki, ekibim ve ben, istediğimiz kadar net göremiyorduk ve sanki her şeyi olduğu gibi görmeyi hak etmiş değildik. Biz gelecekten, 1998’den gelmiştik, aşırı-enformasyon çağından… Her şeyi tüketmeye alışmıştık; gözlerimiz ve midelerimiz tıka bısa doluydu. Her şeye kendi zaman ölçeğimizden ve dijital kameralarımızla bakıyorduk. (Eski Leica’sı ve siyah-beyaz fotoğraflarıyla Donata, Küba zamanına bizden daha yakındı.)

Geriye dönüp baktığımda net olarak gördüğüm ve algıladığım tek bir şey var gibi geliyor –zaten en başta da görmek ve keşfetmek istediğim şeydi bu: O müziği yapan insanlar. Çekimlerin sonunda, her biri, gözümüzde ve kalbimizde, daha da büyümüştü. Çekimler esnasında, çoktan farketmiştim ki, bir belgesel yapmıyorduk… Bir hikâye keşfetmiştik ve onu takip ediyorduk. Compay, İbrahim, Ruben, Omara, Eliades, Pio ve diğerleri bu hikâyenin ta kendisiydi, başka bir ifadeyle söylemek gerekirse, hikâyenin başrol oyuncuları değil, “asli kahramanları”ydı.

Ne var ki, bu gerçek bir hikâyeydi. (Ve dolayısıyla, bu bir hikâye değildi.) Anlatılan “hikâye”, uğradıkları bütün hayal kırıklıklarına, aldıkları bütün darbelere rağmen ayakta kalan bu insanların sarsılmayan maneviyatlarıydı. Teslim olmamışlardı ve bu geç yaşta (filmi yaptığımızda Compay doksanını aşmıştı) gelen başarı ve şöhretin kendilerini baştan çıkarmasına müsaade etmeyeceklerdi.

Roll, sayı 42, Mayıs 2000

^