ORHAN CEM ÇETİN İLE “GALİP” ÜZERİNE

Söyleşi: Anıl Olcan
12 Mart 2019
SATIRBAŞLARI

Bundan 19 sene önce, 48 yaşındayken ardında iki cümlelik veda mektubu bırakarak aramızdan ayrılan fotoğrafçı Galip Caner’den kalan bir kutu fotoğrafın ortaya çıkması… Bu evrak-ı metrukenin verdiği esinle yirmi sanatçının bir araya gelmesi… Bağımsız sanat alanı Pasajist’te atölye çalışmaları yürütmesi ve arşiv-miras-intihar-ölüm temalı bir “süreç sergi”nin vücut bulması: “Galip” Eda Emirdağ koordinatörlüğünde sürdürülen bellek tazeleme sürecinin ilk aşaması 1 Şubat-16 Mart tarihli ön sergiydi. Projenin açılış konuşmasını yapan Orhan Cem Çetin’in kapısını çaldık, fotoğraf sanatının duayen ismiyle “Galip”in temalarında gezindik.  

 

Galip ile yolunuz nasıl kesişti?

Orhan Cem Çetin: Eda Emirdağ üzerinden bir rica geldi. “Böyle bir arşive ulaştım, çok ilgimi çekiyor, bir yandan neden ilgimi çektiğinden de emin değilim” dedi. Eda’nın fotoğrafçılıkla ilgilendiğini bilen komşuları, Galip’in kullanmadığı fotoğraf makinesini hediye ediyor ve sonrasında arşivini veriyorlar. “Bunun üzerinden bir iş yapmayı düşünüyorum. Bu sefer bir sanatçı olarak değil, biraz dışında durup bunu tetikleyen kişi, öğrenen olmak istiyorum. Bu konularla sizin de ilgilendiğinizi biliyorum, psikoloji bilimi geçmişiniz var, buluntu fotoğraflarla yazdığınız yazılar var, bu projenin açılış konuşmasını siz yaparsanız herkes için zihin açıcı olacak” dedi.

İntihar o kişinin hayatına farklı bir anlam yüklememize neden oluyor. İntihar nedenini tam olarak bilemiyoruz, ama düşünmeye yatkın olduğumuz yer intihar edeni biraz daha ‘’kaybeden’’ ve ‘’dışlanmış’’ olarak tahayyül etmek. Bu Galip’in hayatına bakışımızı biraz hatalı ve eksik hale getirmiyor mu?

Kesinlikle… Bizim empati kurabilmek gibi bir yeteneğimizden bahsediliyor ya, bu yeteneğin hiç çaba göstermeksizin sahip olduğu yegâne alan, galiba ölüm karşısında hissettiklerimiz. Birisinin ölümüne tanık olduğunda kendi ölümünü düşünmekten kendini alıkoyamıyorsun. Özellikle doğal yollardan olmayan ölümlerde bir şaşkınlık yaşıyoruz, intihar başta olmak üzere. Kendisini düşünüyor insan. “Acaba ben yapar mıydım böyle bir şey” diye. Çok korkutucu bir şey olarak görünüyor. Ancak çok çaresiz bir kişi bunu yapabilir diye düşünülüyor. O yüzden Galip hakkında konuşmaktansa bu intihar bilgisi ile ilgili konuşmayı daha uygun buldum. Geriye kalan fotoğraflardan Galip’in sanatçı kişiliği veya fotoğrafçılığı ile ilgili bir sonuç çıkarmak mümkün değil. Hatta şöyle diyebiliriz, kimsenin ilgilenmediği, ilgi çekmeyen fotoğraflar bunlar.

Orhan Cem Çetin (Fotoğraf: Eda Yiğit)

Fotoğrafların çoğu ailesi tarafından dağıtılmış.

Evet, dağıtılmış, eşe dosta verilmiş. Geri kalanlar kimsenin almaya tenezzül etmediği şeyler. Galip karakteri üzerinde durmaktansa, Galip’i işaret ederek, Galip’in öne çıkarma dürtüsünün ne olduğu ve yarattığı aura ile ilgili konuşmayı daha uygun buldum.

Bu aura sizce sadece intihar mı?

İntihar ve ölüme atfettiğimiz o kabullenememe meselesi. Bütün insanlık kültürünün temel meselelerinden biri olan ölüm ve onun yarattığı çelişkili duygu. Madem ölüm var, yani yok olacağız bir noktada, bu hayatı anlamlı kılmanın yolu var mı? Hayatın mânâsı ne? Bunlar en temel sorularımız.

Projenin açılış konuşmasında, kalıcı olma çabasının beyhude olduğunu söylediniz. Sanatı ölümle, ölüm fikriyle başa çıkabilmenin etkili bir yolu olarak tarif edenler var.

Sonlu bir varlık olduğunu kabullenmenin yollarını aramak gerek –sanat veya felsefe yoluyla. Ağrı tedavisinde bir yöntem olduğunu öğrenmiştim. Ağrıyı geçirmiyor, ağrıyı umursamamanı sağlıyor. Ağrı orada duruyor, ama eskisi kadar “canını yakmayan” bir şeye dönüşüyor. Sanat veya felsefe ölümlü olmanın önüne geçemez, ama bununla başa çıkmanın yolunu açabilir. İçinde bulunulan ânın daha tatminkâr ve farkında yaşanmasını sağlayabilir.

Galip’in elimizde olan arşivi de kendisine ait pek bir şey açık etmiyor aslında…

Yalıları çekmiş mesela. Ailesi yalıları keyfi için çektiğini söylüyor, ama fotoğraflara baktığımızda Galip’e bir iş olarak verilmiş gibi geldi bana. Oradan bir tahlil yapamayız. 15 yıl reklam fotoğrafçılığı yaptım. Akla hayale gelmeyecek şeylerin fotoğraflarını çektim. Tavuk yeminden kapı kulpuna kadar. Buna bakarak benim hakkımda hiçbir şey söylenemez. Ne anlayacağız oradan benimle ilgili?

Ağrı tedavisinde bir yöntem olduğunu öğrenmiştim. Ağrıyı geçirmiyor, ağrıyı umursamamanı sağlıyor. Ağrı orada duruyor, ama eskisi kadar “canını yakmayan” bir şeye dönüşüyor. Sanat veya felsefe ölümlü olmanın önüne geçemez, ama bununla başa çıkmanın yollarını açabilir. Anın daha tatminkâr ve farkında yaşanmasını sağlayabilir.

Sizin ölümünüzden sonra arşivinizle ilgili konularda yanlış anlaşılma kaygınız var mı?

Var, evet. Reklam fotoğrafçılığı yaptığım süre içinde ürettiğim sayısız fotoğraf var, hiç bahsediyor muyum onlardan? Hiçbirini göstermiyorum. Çok ender, sadece sanat alanında müzisyenler için çektiğim şeyleri paylaşıyorum. Biraz da sanatçı dayanışması gibi, kendimle iftihar edebileceğim şeyler. Otomobil parçasının fotoğrafını çektiğim zaman iftihar edecek değilim, hakkımda hiçbir şey söylemez. Galip’in elimizdeki arşivi de öyle. Bir şarap şişesini çekmiş mesela, muhtemelen bir reklam fotoğrafı. O fotoğrafa bakıp Galip’in şarapla kurduğu ilişkiyle ilgili bir şey söyleyemeyiz.

1 Mayıs 1979, İzmir; Galip’in fotoğrafladığı tarihsel anlardan biri.

Flashblack sergisiyle (27 Nisan – 26 Mayıs 2018) Maryam Şahinyan’ın arşivinin kamuya açılması üzerine bir etik tartışması yaşandı. O konuda ne düşünüyorsunuz, Şahinyan’ın arşivinin kamuya açılması doğru muydu?

Bence hiç değil. Bu konuyu Tayfun Serttaş’la (sanatçı, sosyal bilimci) tartıştım. Çünkü kamusal alanda çekilmiş fotoğrafları sergilemek gibi bir hakkımız olabilir. İnsanlar zaten görüntülendiğini varsayıyorlar ve kendilerini bakışa sunmuş durumda. Ama stüdyo fotoğrafı fotoğrafçıyla fotoğraflanan arasında cereyan eden bir olay. Sadece o kişinin kendi kullanımı için üretilen bir fotoğraf. Teşhir edilmesi öngörülmemiş fotoğraflar. Bunu ortaya koyarken problem yok mu? Tayfun bunu reddediyor, stüdyonun da bir kamusal alan olduğunu iddia ediyor. Yani Maryam’a fotoğraf çektiriliyor olmasını bunların sergilenmesine zımnen izin verilmiş gibi kabul ediyor. Sadece içinde çıplaklık olan bazı fotoğrafları kullanmaktan imtina ettiğini söylüyor. Yani o çizgiyi çekerken kendisi bazı kararlar vermiş. Tam olarak ikna olmuş değilim. Galip’te daha az problem var. Galip zaten bunları albümlere koymuş. İnsanlar intihar etmeden önce bir hazırlık yapar, nasıl ki bir intihar mektubu bırakıyorsa, bu fotoğrafları da imha edebilirdi. Her şeyi öylece bıraktı ve bunların görülmesinde bir sakınca bulmadı. Fotoğraflarda görünen insanlar açısından da tehlikeli olabilecek bir şey yok ortada.

Fotoğrafın bulunuşu resimde bir kırılma noktası, çünkü dokümantasyon resim ile yapılıyordu. Fotoğrafın bulunmasıyla beraber resim bu yükten kurtuldu ve fotoğraf görsel tarih oluşturmanın bir numaralı aracı haline geldi. Ta ki dijital devrime kadar. Şimdilerde bu yük yavaş yavaş videonun sırtına yükleniyor.

Ölümünün yarattığı aura bir yana, aslında Galip’in yaşamı daha etkileyici. Kendi kendine fotoğrafçı olması, dönemin devrimci mücadelesinin içinde olması… Bu “kendi kendine”lik yaşamın içinde bir “ölü’’ olarak devam ettiği hissini veriyor. Arzu politikalarının bu kadar yoğun olduğu zamanlarda bunun farkına varıp bu sömürü alanından çıkabilmek çok değerli. Akla gelen bir kavramsallaştırma “zombi’’. Fiziksel olarak öldürülebileceklerini bildiklerinden bir tür direniş pratiği olarak kurguladıkları söylenebilir. O yüzden bazıları “bizi öldüremezlerdi ki, biz ölüydük’’ diyor.

Zombi bir yandan çok paradoksal bir karakter aslında. Bir yandan ölümsüz, hayata geri dönmüş bir ölü… Ölüm fikriyle baş etme konusuna geliyoruz tekrar tekrar. Yani bir şey üretmek, düzeni değiştirmek, klasik bir sanat eseri yaratmak, bütün bunları yapmıyorsak eğer, yaşayan bir ölüye mi dönüşüyoruz yani? Bir kedi mesela, yaşayan ölü müdür?

Galip’in objektifinden 1 Mayıs 1978, Taksim; katliamdan bir yıl sonra.

Aslında öyledir! Kediyi kendi hayatına sahip bir varlık olarak değerlendirebiliriz. İnsan üzerinde kurulan arzu politikalarının bir kedi için önemi yok. Arzu kontrolünün dışında başka bir hayatı kavramsallaştırmak için zombi dedim. Galip’in bu sınırlı arşivine bakarak hayatı böyle görülebilir gibi geliyor. Böyle bir yorumda bulunmak çok mu fazla olur?

En azından şunu söylemiş olduk: Esasen bütün insanlar zombi. Ne yapıyorlarsa yapsınlar fark etmez. Benim de kendime biçtiğim, kendi hayatım için kullandığım strateji “şimdi ve burada’’ olmak. Yani, kalıcı bir şey yapmak gibi bir derdim hiçbir zaman olmadı. Bu bir hülya. Sadece bir menzil yaratıyor, o menzilin de bana ve etrafımdaki insanlara yetecek kadar olmasından başka bir gayem yok. O nedenle “şimdi ve burada’’ olan etkileşim ve deneyimlenen şeyler daha çok ilgilimi çekiyor. Çünkü varım ve farkındayım bunun. Hazları da şu anda yaşıyorum. Bunları ertelemek anlamlı gelmiyor.

1970’lerde muhalif ve devrimci alanda var olan fotoğraf estetiği ile bu dönemdeki arasında ne gibi farklılıklar var sizce?

Fotoğrafın bulunuşu resimde bir kırılma noktası, çünkü dokümantasyon resim ile yapılıyordu. Fotoğrafın bulunmasıyla beraber resim bu yükten kurtuldu ve fotoğraf görsel tarih oluşturmanın bir numaralı aracı haline geldi. Ta ki dijital devrime kadar. Fotoğrafların manipülasyona açık olduğu, fotoğraflarda görünen her şeye inanmamamız gerektiği bilgisi yayıldıktan sonra, şimdilerde bu yük yavaş yavaş videonun sırtına yükleniyor. Bahsettiğin dönem henüz fotoğrafın tartışma götürmez kesin bir gerçekliği temsil ettiğine inanıldığı, fotoğrafın öncelikli misyonunun dokümantasyon olduğuna inanıldığı bir dönemdi. Bunu bütün dünya için söylemem ama, çünkü görselliğin tarihçesi Batı’ya göre bizde çok farklı. Fotoğrafın da yaygın misyonu gerçekçi fotoğraf üretmekti. Fotoğrafla ilgili pek sanat kurumu yoktu ortalıkta, ama İfsak, Afsad gibi kurumlar biraz o bayrağı taşıyor. Belgesel fotoğrafçı diyebileceğimiz fotoğrafçıların çoğu sosyal belgesel olduğuna inandıkları işler çekiyorlardı. Metafor üreten daha kavramsal fotoğraf anlayışı yok gibi bir şeydi. Birkaç kişi vardı, onlar da fotoğrafçı sayılmıyordu –Şahin Kaygun gibi. Dijital devrim ve Türkiye’de de fotoğraf eğitiminin kurumlaşmasıyla ve akademiye girmesiyle beraber 1990’lardan itibaren farklı yaklaşımları görüyoruz. Ama tabii şöyle bir sorunumuz var: Fotoğraf gelene kadar Batı’da Camera Obscura’nın kullanımı, perspektif ve oradaki yüzeyin fotoğrafa çok benziyor olmasından ötürü gelenek olarak kuram, eleştiri ve görüntülerin felsefesi; bunların üzerine fotoğraf geldiği için kesintisiz devam ediyor. Burada öyle bir şey yok. Minyatür var, “tak’’ diye fotoğraf var peşinden. Yani öncülü olan başka bir düşünsel platform yok. O yüzden fotoğraflarla ne yapacağımızı bu topraklar pek iyi bilemedi galiba. Bir minyatür veya tezhibe bakış ile fotoğrafa bakış arasında, temsil anlayışıyla ilgili dağlar gibi farklar var.

Galip’in DİSK Genel Kurul Toplantısı’nda çektiği 24×36 mm. dialar; 1977 veya 1978.

Bir dersinizde karanlık odada bir fotoğrafın oluşumunu gördüğünüzde büyülendiğinizi söylemiştiniz. Bir arşiv aynı şekilde yüzeye çıktığında benzer bir etki uyanıyor mu sizde?

Arşivine bağlı. (gülüyor) Bugüne kadar o kadar çok fotoğraf gördüm ki. Ama hâlâ bir fotoğrafın oluşmasını ve onun çağrışımlarının büyüleyici olduğunu düşünüyorum. Yaşayan bir şey olduğunu düşünüyorum fotoğrafın, çünkü nesne olarak fotoğrafın eskimesi veya o hatıralarla birlikte bakıyor olmamız onu sürekli yaşayan bir şeye dönüştürüyor. 59 yaşındayım ve bu demektir ki elli yıla yakındır ben fotoğraf yapıyorum ve sıkılamadım bundan. Ama bir yandan da milyonu bulduğu için her fotoğrafın heyecanlandırması pek mümkün değil. O yüzden de her arşive aynı heyecanla bakamıyorum.

Diyelim, bir kurumun elinde binlerce fotoğraf var. Öyle bir seçki çıkarırsın ki, geçmiş başka türlü görünür. Seçilen tekil fotoğraflarla bambaşka bir tarih oluşturulabilir.

Kişisel arşivciliğin gelişmesi olumlu bir şey, öte yandan bazı fotoğraf ve arşivleri bağlamından koparıp fazlasıyla “nostaljik’’ nesne kılan bir bakış var. Bu türlü bir bakış o fotoğrafı veya arşivi değerlendirirken bizi hataya götürebilir, öyle değil mi?

Haklısın. Bir çeşit memento mori işi de görüyor, değil mi? Yani ibret alınacak bir şey olarak görülüyor. Bir de çoğu insan bu arşivleri aldıktan sonra şunu hissediyor: Benim fotoğraflarım, mail’lerim ben öldükten sonra ne olacak? Böyle pazara mı düşecek? En iyisi ölmeden önce yakayım bunları. Birçok kişi bunu söyler. Hem onları iştah ve şehvetle topluyor insanlar, hem de bu kendi başına gelmesin istiyor.

Tarih yapma serüvenimizde arşivin çok önemli bir yeri var. Bazı arşivler saklanabilirken bazıları, Galip’in arşivi gibi, dağıtılabilir, tarihten ötelenmeye çalışılır. Hangi arşivin daha değerli olduğuna karar vermek ideolojik bir karar değil mi?

Evet, öyle. Geçmişte yaşandığına dair bazı kanıtlar var, bunların şahitleri yok ortalıkta ve bunların üzerine spekülasyon yapılıyor. Tarih bundan ibaret ve bir yorum. Yanılma payı çok fazla olan ve şerh konması gereken bir konu. Niye bir arşiv daha kıymetli diğerinden? Birinin geçmişi daha iyi temsil ettiği gibi bir inanış var o yüzden. Decisive moment (karar ânı / belirleyici an) diye bir kavramı var Bresson’un. Mesela bir trafik kazası oldu ve bir makara fotoğraf çektin. Hepsi aslında o süreci gösteren kareler, hepsi o an çekildi, ama içlerinden birini o ânı daha bir yansıtıyor gibi bir kararla seçiyorsun. Arşivlere de aynı şey yapılıyor, “beklentilere ve tahayyüle daha mı uygun acaba?” denerek. Diyelim, bir kurumun elinde binlerce fotoğraf var. Öyle bir seçki çıkartırsın ki, geçmiş başka türlü görünür. Seçtiğin tekil fotoğraflarla bambaşka bir tarih oluşturabilirsin. Bu da tehlikeli bir şey. Kültürün kendisi böyle. Her birimiz fotoğraf çekerken bir karar sonucu çekiyoruz o fotoğrafı. O an fotoğraflanmaya değer, onu tekrar hatırlamak istiyorum. Geviş getirmek diyorum buna. O yüzden de Galip’in tercihleri üzerinden şekillenen bir arşiv var. Ama bu Galip’in gerçek hikâyesi mi acaba? Hayır, onun hatırlamak istediği hikâyesi. Her birimiz bunu yapıyoruz.

Esasen bütün insanlar zombi. Ne yapıyorlarsa yapsınlar, fark etmez. Benim de kendime biçtiğim, kendi hayatım için kullandığım strateji “şimdi ve burada’’ olmak.

Tartışılan bir “an-arşiv” kavramı var. Yani hükmeden ve resmi tarih diyebileceğimiz kavrama karşılık farklı tarihselliklerin de yer aldığı bir arşiv tarifi…

Daha önemlisi, bunun bir yöntemi olması lâzım. O da şöyle bir şey galiba: Ben yüksek lisansı tez aşamasında bıraktım, en önemli derslerimizden biri araştırma yöntemleriydi. Sosyal psikolojide çok fazla tutum ölçümü yapılır. Yani belli bir topluluk bir konuda ne düşünüyor, ne hissediyor, ölçmek durumundasın. Bir örneklem yapmak gerekiyor. Öyle bir yöntemle yapacaksın ki, toplamı temsil eden bir grup çekeceksin aradan ve onlardan elde ettiğin bilgiyi topluma yansıtacaksın. Bunun bile hata payı ölçülüyor, ne kadar yanılmış olunabileceğine dair bir oran veriliyor. O yüzden de, belli bir fotoğrafçı üzerinden görsel tarih oluşturuyorsan, o fotoğrafçının rastgele seçilmemiş olması lâzım. Hangi yöntemlerle bu fotoğrafları üretti, bir dizge içinde mi yaptı, fotoğrafların tamamına mı ulaştık? Hangi motivasyonla ve nasıl çekildi bu fotoğraflar? O yüzden de, parçalı arşivler çok ilgimizi çekebilir, ama tarih hakkında yorum yapabilmek için yeterli değil.

Ne de olsa serde devrimcilik var.

Galip’in arşivinin etrafında dönen bu tartışmaların, yani tarih ve fotoğraf ilişkisinin ideoloji ile olan bağlantısı da önemli…

Evet ama, eğer derdimiz gerçekten bu olsa yapılabilecek başka şeyler var. DİSK’e gidilebilir mesela, bir tek Galip çekmedi ki bu fotoğrafları. Cumhuriyet gazetesinin arşivine gidebiliriz. Galip’in ablası fotoğrafları eşin dostun aldığını söyledi. Demek ki kime gittiği biliniyor. Galip’in çektiği fotoğraflar üzerinden dönemin tarihini aydınlatmayı hedeflesek bütün bunlar yapılabilir. Ama bununla ilgilenilmiyor. Galip’ten geri kalanla yetinip onun üzerinden bir kurgu oluşturuluyor. O zaman da, bana kalırsa, elimizdeki tek ve en önemli parça intihar notudur. (intihar notunu okuyor)Aslında ben hepinizi seviyorum. Sevgide yetersizim, çok kimseyi sevmek istediğim için.” Bu notla bulunmuş. Bu, defterinin son sayfası. Asıl konuşulacak şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Yani sevgiyi odaklayamamak, odaklamayı istememek. Bunun canına kıyacak kadar onu mutsuz etmiş olduğunu söylüyor. İtibar etmek zorundayız. “Bunu ne kadar kurdu kafasında, bu bir ölüm sebebi olabilir mi?” diye tartışmaya da gerek yok. Bir ölüm kalım meselesi haline de gelebiliyor demek ki bu. Ama biz ne yapıyoruz, çok da itibar edilemeyecek birtakım ipuçları üzerinden tahlil yapmaya çalışıyoruz. Bu intihar notu dururken başka neye hacet var?

Fotoğraf resim sanatının evrimini çok hızlı bir şekilde takip ediyor. Kalburüstü insanlar, yüce konular, kahramanlık hikâyeleri, hükümdarlar, şehitler, burjuva hayatı, varoluşsal konular ve giderek sanatçının kendisi. Resim sanatına 13. yüzyıldan itibaren çok hızlı bir şekilde bakıldığında aynısı görülür.

İnsanların kişisel arşiv toplama merakının artmasının yanısıra, birçok fotoğrafçının doğrudan kendi belgesellerini yapmak gibi bir merakı da gözlemleniyor. Bir hikâyeyi anlatmak için kendinden yola çıkmaktan öte, doğrudan kendi belgesellerini yapma dürtüsünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

İstanbul Modern’de yaptığımız Yakın Menzil diye bir sergi vardı, oto-belgesel üzerinden kurgulanmıştı. Bir toplumda neyin eksikliği hissedilirse sanatta bu dile getirilir. Özellikle siber devrimle birlikte internetin mekân haline gelmesi ve vazgeçilmez olmasıyla birlikte, sürekli ikinci el bilgiyle yaşamamız gerçeklik duygusunu ortadan kaldırdı biraz. Şu anda sadece kendi deneyimlediğimiz şeyden emin olabiliyoruz. Ve bunu da böyle aktarmayı seçiyoruz galiba. Fotoğrafçının kendisini hikâyenin içine koyma eğiliminin bundan kaynaklandığını düşünüyorum. Sübjektivitenin kaçınılmaz olduğunun anlaşılmasıyla beraber, giderek kişisel hikâyelerle, bir sanatçının kendi hikâyesini anlatıyor olması ile karşılaşıyoruz. Belki modern resmin temelinde de olan, büyük meselelerin değil de kişisel hikâyelerin anlatılması, doğrudan doğruya kendi, basit, sınırlı hayatının anlatılıyor olması gibi. Fotoğraf aslında enteresan bir şekilde resim sanatının evrimini çok hızlı bir şekilde takip ediyor. Kalburüstü insanlar, yüce konular, kahramanlık hikâyeleri, hükümdarlar, şehitler, burjuva hayatı, varoluşsal konular ve giderek sanatçının kendisi. Resim sanatına 13. yüzyıldan itibaren çok hızlı bir şekilde bakıldığında aynısı görülür. Fotoğrafta da böyle bir şey var. Eninde sonunda kişisel hikâyelere ulaşacaktı. Edebiyatta da benzer bir şey olduğunu söyleyebiliriz. Bunun beklenen bir şey olduğunu düşünüyorum.

Eğitmen olarak öğrencilerinizin ilgilendiği konularda yıllara bağlı olarak değişim gözlemliyor musunuz? İfade özgürlüğünün daraldığı bir ortamda kendilerini anlatmak için nasıl bir taktik geliştiriyorlar?

Bunu net bir dizge içinde söyleyemem, ama ödevlere veya mezuniyet projelerine baktığınızda dönem dönem ortaklaşılan şeyler oluyor. Daha çok, küçük ve korunaklı grupların bir anlam arayışı şeklinde olduğunu söyleyebilirim. Kişisel özgürlük alanı yaratma çabası gibi bir şey görebiliyorum. Toplumunun genel normlarına karşı çıkış çok gündemde. Queer meselesi o yüzden revaçta. Bazen persona meselesi gündeme geliyor, başka bir grubun içinde intihar konusu veya oto-erotizm gündeme gelebiliyor. Bu insanlar kendi konseptlerini geliştirirken iletişim halinde olmadıklarına göre, o dönemin gündemi bu diye düşünmeden edemiyorsun. Ama böyle sıralı bir şey gibi olduğunu söyleyemem. Galiba şöyle bir şey olabilir: Bireysel inisiyatifle bir kimlik inşa etme çabası, empoze edilen kimliği reddedip doğal olarak eğilim duyduğu kişiliği koruma ve inşa etme çabası. Öyle bir saldırı var çünkü. Tabii konjonktüre bakmak lâzım. Şu anda örgütlenmek o kadar kolay değil. Daha küçük inisiyatifler, daha metaforlu işler, daha dolaylı dile getirmeler…

Son söz?

Aklımda evirip çevirdiğim bir şey var bugünlerde. Sanatın genelinde kamplaşmalar var, bunu çok üzücü bulduğumu söylemeliyim. Son tahlilde dünya tahayyülü üç aşağı beş yukarı aynı. Herkes ona yönelik hareketler yaptığı iddiasında ve o niyetle davranırken bir yandan da en doğru yöntemin kendisininki olduğu, diğerlerinin beş para etmediği iddiası içinde. Dayanışmanın çok gerekli, kamplaşmanın çok yanlış bir şey olduğunu söylemek istiyorum. Yöntemlerimize bakmaksızın kesişmeler yaratmanın çok daha değerli olduğunu düşünüyorum.

^