CÉLINE SCIAMMA İLE SON FİLMİ KÜÇÜK ANNE

19 Şubat 2022
SATIRBAŞLARI

“Eğer … olmasaydı bugün buraya gelemezdim.” Boşluğu nasıl doldurursunuz?

Céline Sciamma: Eğer kardeşlerim olmasaydı… Hayatımdaki en sabit ve temel unsur onlar. Benim için olmazsa olmazlar. Yaşamımın seyrine damga vuran dönüm noktalarının neler olduğunu düşünürken, hakikati gün ışığına çıkarmak için zamanda olabildiğince geriye yolculuk etmek gerekiyor. Kardeşlerim tam buna uygun bir şekilde sıralanıyor: benden üç yaş küçük kız kardeşim ve yedi yaş küçük erkek kardeşim. Hayatıma daha uzun süre eşlik etmiş başka kimse yok. Dahası, en koşulsuz desteği aldığım kişiler onlar. Dayanışma, güven ve karşılıklı ihtimama dayanan bir ittifak. Ve tabii oyunlar!

Sizi neşelendirirler mi?

Elbette. O kadar çok güleriz ki! Her gün haberleşiriz, telefonda sadece birkaç dakika seslerini duysam ve o esnada ciddi meselelerden bahsetsek bile kahkaha eksik olmaz. Kardeşlerim benim sırdaşlarım, birlikte büyümeye devam ediyoruz.

Céline Sciamma

Bu bağın gücünü her zaman hissettiniz mi?

Anımsadığım ilk hatıram kız kardeşimin doğumu. Ancak, esas erkek kardeşimin doğumuyla kardeş olarak birbirimize bağlandığımızı düşünüyorum. İkimizden çok daha güçlü bir üçlü hasıl oldu, o andan itibaren artık bir takımdık. Anne babamız çok gençti, ben doğduğumda 21 yaşındaymışlar. Büyük kardeş olarak bir sorumluluk hissettim, özenli, yaratıcı ve nazik bir rol modeli olmalıydım. Bunlar hep oyunlar vasıtasıyla gerçekleşti, şarkı söyleyerek, dans ederek, spor yaparak… Çevremiz de buna müsaitti, çocuklar için tasarlanmış yeni şehirlerden Cergy-Pontoise’da yaşıyorduk. Sürekli dışarıda oynayan çocuklar olarak tattığımız özgürlüğü hayal edebiliyor musunuz? Her birimizin oyunları ve merakları için yeterince alan vardı. Ve hiç bitmeyen bir mizah hali. Tek bir arabaya rastlamadan şehrin bir ucundan öbür ucuna gidebiliyorduk, hatta bir koru bile vardı.

1980’lerde genç bir İngiliz kızı bir kitapçıda ya da kütüphanede lezbiyen edebiyatına ayrılmış koca bir raf bulabilirdi. Ancak, Fransız kütüphanelerinde bu mümkün değildi. İçinde kendimi bulabileceğim bir kitaba ulaşmak bir hazine avını andırıyordu. Ve bir gün müthiş bir şey oldu. Colette’e denk geldim, sonra da Virginia Woolf’a. Düğümü bir yerinden çözünce kuir varoluşların bulunduğunu fark ediyorsunuz.

Küçük Anne’de çocukların oynadığı koru o mu yoksa?

Tabii, o koruda yaşıyordum! Odamın penceresi o koruya bakıyordu. Çekimler sırasında mekâna bu kadar hâkim olmak müthiş bir şey. Çocukluğumun dekorları filmin de en mahrem bölümünü oluşturuyor. Bu kent herhangi bir yerde bulunabilecek bir doğal dekor, ama piramidi (Cergy sosyal tesisi içindeki gölün ortasında yer alan taş yapı) ve göletleriyle hemen tanınabilen özelliklere de sahip. Benim için Cergy başından beri bir sinema dekoru. Görüntü yönetmenim Claire Mathon’la birlikte çocukluğumu geçirdiğim koruya bir kulübe inşa etmek, çocukluğumuzdaki oyunlar ve hayallerle ilişkimizi ve sinemamı birbirine bağladı. Ayrıca, hayatım boyunca gitmeyi hayal ettiğim Cergy Gölü’nün ortasındaki piramide gitmeyi de başardım, anlayacağınız çocukluk hayallerim resmen gerçek oldu!

Çocukluğun neşesi ve ışığının çekiciliği

Öyle, ama ondan ibaret de değil. Küçük bir kızken mütemadiyen ötekileştirilme ve yetersizlik hisleriyle cebelleşiyordum. Muğlak, kafa karıştırıcı ve ifade etmesi zordu. Erken yaştan beri toplumun bana sunduğu tahayyüllerle uyumsuz olduğumun farkındaydım. Başka şeyler düşlüyordum, itaatkâr değildim. Kardeşlerimle oluşturduğumuz ekip yalnızlığı ve mahremiyeti olanaksız kılan türden değildi. Hareketli ve mutlu bir çocuk olsam da bazı şeyleri kendime saklamaya çalışıyordum.

Romancı Nina Bouraoui’nin “erkek Fatma” tabir ettiği gibi bir çocuk muydunuz?

Kalbimin kimin için attığının son derece farkındaydım. Yasak olduğunu hızlı bir şekilde fark ettiğim bazı tuhaf duyguları hissetmeme sebep olan çeşitli ipuçları vardı. 1980’lerin başından bahsediyorum, internet öncesi dönem, kendinizi yansıtabileceğiniz hiçbir bilgi ya da imge mevcut değil. Eşcinselliğin kültürel alanda yeri yok, lezbiyenlerin adı bile anılmıyor. Tam olarak tanımlayamadığınız bir hisle baş etmeniz gerekiyor. Büyük bir ıstırap olduğunu söyleyemem, ama bir şeylerin başlamasını ebediyen beklememeyi, bir an önce büyüyüp kendi hayatıma yön verebilmeyi arzu ediyordum.

Küçük Anne‘nin başrollerini Joséphine ve Gabrielle Sanz üstleniyor

Bu konuyu ebeveynlerinizle konuştunuz mu?

Tabii ki hayır! Bu konuyla ilişkim mahremdi. Hakkında konuşulması ya da yüzleşilmesi zor bir mevzu olmasından ziyade sahip olduğum muazzam merakı ve duygusal yazgıma dair kurduğum hayalleri koruma isteğimden diyebilirim. Bu hayale karşı koymak değil, hayalimi beslemek istiyordum. Bana bir umut vaat ediyordu. Ancak bu hayali henüz yaşamadan başkalarına açmak söz konusu bile olamazdı.

Merakınızı nasıl giderdiniz?

1980’lerde genç bir İngiliz kızı bir kitapçıda ya da kütüphanede lezbiyen edebiyatına ayrılmış koca bir raf bulabilirdi. Ancak, kategorilerin temalara göre değil daha evrensel bir şekilde belirlendiği Fransız kütüphanelerinde bu mümkün değildi. İçinde kendimi bulabileceğim bir kitaba ulaşmak bir hazine avını andırıyordu. Kütüphanelerde arayarak, inceleyerek ve umut ederek çok vakit geçirdim. Ve bir gün müthiş bir şey oldu. Colette’e denk geldim, sonra da Virginia Woolf’a. Kalbinizden vuruluyor ve düğümü bir yerinden çözünce büyük kadın yazarların romanlarında ya da bizzat kendi yaşamlarında kuir varoluşların bulunduğunu fark ediyorsunuz. Dişil ve feminist edebiyata ilginiz derinleştikçe de başkalarıyla tanışmaya başlıyorsunuz. Bu, harikulade bir his.

İnsanı ele geçiren, rahatını kaçıran, sorgulayan filmler yapmak istiyorum. Büyümemize yol açan filmler. Hayat dolu hissettiren ve çıktığınızda kalbinizin çarpmasına neden olan filmler. Güzellikler yaratmak istiyorum. Hatta şiirler. Yeni fikirler yeşerten, yaşamanın ve düşünmenin başka yöntemlerini keşfe çıkaran hisler sunuyorum.

Toplumsal, kültürel alanda temsiliyetin böylesine yetersiz olması ne tür hislere yol açıyor?

Bugün olsa dışlanma hissi derim. Ama o zamanlar, kendinizden ve sezgilerinizden şüphe duymanıza yol açıyordu. Çok yalnız, koca dünyada tek başınaymışsınız gibi hissediyordunuz. Eğer hislerinizle toplumda görünür imgeler, öyküler ve davranışlar arasında bir bağ kuramazsanız onları nasıl keşfedebilirsiniz ki? O yüzden, bir mucize sonucu kendinizi tanıyabildiğiniz zaman, o ânı asla kaçırmayacağınızı temin edebilirim. Öylesine güçlü ve karşı konulmaz bir şey ki geri dönüşü mümkün değil. Eğer bir arzu toptan yok edilmeye ve görünmez kılınması için harekete geçirilen duygusal zorbalığa karşı koyabiliyorsa, o arzunun sizi kuvvetli bir şekilde ele geçireceğine kalıbımı basarım.

Yolunuz sinemayla nasıl kesişti?

Benzer bir şekilde, bir gecede. Çıkış noktası edebiyattı. 13-14 yaşımdan itibaren haftada üç kez tek başıma sinemaya giderdim. Cergy-Pontoise’daki harika Utopia sineması sağ olsun, her filmi izleyebildim. Hayatım bunun etrafında dönüyordu, bebek bakıp sinemaya gidecek parayı kazanıyordum.

Bu zevkinizi paylaştığınız kimse var mıydı?

Yakın zamanda vefat eden müthiş anneannem. 1930’larda Kahire’de geçirdiği çocukluğundan beri tam bir sinema düşkünüydü. Evinde bütün uydu kanalları vardı, birlikte sessiz bir şekilde izleyeceğimiz filmleri kılı kırk yararak seçerdi. Beni Capra’yla, Hitchcock’la, en sevdiği aktör olan James Stewart’la, dahası İspanyol ve İtalyan sinemasıyla o tanıştırdı. Sayısız sinema kitabı ve ansiklopedisi vardı evinde, hayalci bir genç kızı ona muhayyel bir hayat tecrübe etme imkânı sunan sinema konusunda eğitti. Fikirlerle dolup taşıyordum, kalbim çarpıyordu. Öylesine yoğun bir histi ki, tek gayem bu oldu. Olanaksız görünecek kadar güçlü sevdalar hayal ediyordum. Gerçek hayatta kimseyle öpüşmemiş olduğum gibi, perdede de aynı cinsiyetten biriyle öpüşen kimseyi görmemiştim. Böyle bir şey görmüş olsam etkilenir ve cesaretlenirdim.

Sinemada hâkim bakış açısının hem eril hem de heteroseksüel olduğunun farkında mıydınız?

Kesinlikle hayır! Sinemaya hayrandım, klasikleri yalayıp yutmuştum. Sinema geleneğe ve geleneğin tekrarına dayanan bir sanat. Kurallar, kaideler, üsluplar ve modellere sahip otoriter bir gelenek. Sinemanın en büyük esin kaynaklarından biri sinemanın kendisi. Bir meslektaşınızdan ilham aldığınızı söyleyebileceğiniz az sayıda sanattan biri, bunu çok hoş buluyorum. Ama sonuç olarak mesafenizi de yitiriyorsunuz. Bu tektipleşmiş evrene kendinizi kaptırıyor, ondan besleniyor ve içinde yuvarlanıyorsunuz. Ve bir gün Noémie Lvovsky’nin La vie ne me fait pas peur (Hayat Beni Korkutmuyor, 1999) filmini keşfettim, bir kadının yönettiği bilgisiyle izlediğim ilk film. Benim için şok ediciydi. Sadece genç bir yönetmenin bana bu mesleğin kadınlar için de erişilebilir olduğunu göstermesi açısından değil, film farklı bir şey sunuyordu, bana hassas bir noktamdan dokundu ve kelimenin tam anlamıyla sarstı. O günden sonra, sadece filme değil, yönetmene de dikkat etmeye başladım.

Sinema eğitimi almayı da düşündünüz mü?

Hayır, henüz o noktada değildi. Öğrenmeye büyük açlığım vardı, ders çalışmayı seviyordum. Bir hocam bana yüksek okul hazırlık programına tekabül eden “hypokhâgne”dan bahsetti. Aklıma yattı. Paris beni çağırıyordu! Yaşasın bağımsızlık! Sonuçta, kendimi Neuilly’de bir rahibeler okulunda buldum. Deli gibi çalıştım, ama hayatı başka kızlardan oluşan bir topluluk içinde tecrübe ettim. Harikaydı! Cana yakın, destekleyici ve şenlikli. Farklı geçmişlere sahip, taşradan gelenlerden Paris’in orta-üst sınıf mensuplarına, solcu kızlardan muhafazakâr Cumhuriyet İçin Birlik Partisi destekçilerine uzanan bir yelpazede öğrenciler vardı. Birçok şeye açıktım ve bu dişil günlük hayata bayılıyordum. Yaşamımın geri kalanının öyle olmasını hayal ediyordum.

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi (2019) Cannes Film Festivali’nde Queer Palmiye ve En İyi Senaryo ödüllerini almıştı. Céline Sciamma filmin başrol oyuncuları Noémie Merlant ve Adèle Haenel’le birlikte 

Arzuladığınız neydi?

Dost canlısı bir topluluğu, birbirini dinleyen, anlayan ve basitçe seven insanların arasında olmayı arzuluyordum. Her şey çiftlerden ve ailelerden ibaret değil. Dostluk da yaşamanın bir zemini olabilir. Benim hayatımı bugün de dostluklar düzenleyip şekillendiriyor, buna günlük bakım ve diğer hizmetleri paylaşmak dahil. Erkek dostlarım da var, hayalini kurduğum topluluktan oğlanları dışlamam. Ama tek cinsiyetli bir topluğun eşsiz bir hoşluk ve özgürlük sunan bir sığınak olduğunu itiraf etmeliyim. Buradaki düşünce, sanılanın aksine, başkalarını dışarıda tutmak isteyeceğimiz kumpaslar kurmak ya da gizli sohbetler etmek değil. Amaç çok daha basit: Dinlenmek ve rahatlayabilmek. Kendimizi bazı lakırdılardan ve davranışlardan sakınabilmek. Bireyselliğimizi dolu dolu yaşamak.

Dünyayı değiştireceğiz! Bu yola baş koydum. Filmlerime istesem kaçınabileceğim politik bir sesi yansıtmayı tercih etmemin sebebi de bu. Dünyanın her yerinden, çok farklı kültürlerden izleyicilerle bir cemiyet oluştu. Dostluk, dayanışma ve karşılıklı desteğe dayalı bir bağ. Bu beni duygusallaştırıyor. Aynı zamanda kırılgan kılıyor. Kendini bir şeye adamak insanı her zaman savunmasız bırakır.

Bakışınızın ve tarzınızın aykırılığı sinema okulu sonrası çektiğiniz ilk film olan Nilüferler’den itibaren dikkat çekiciydi.

O filmi çekmekten çok zevk aldım! Yolculuğun her aşamasından, her karşılaşmadan ve eylemden. Genç ve cılızdım, tecrübesizdim, farkındalıktan yoksundum, ama siyasi bir sezgiye ve beni bugün de harekete geçiren radikal bir yaklaşıma sahiptim. Evet, o dönemi bizzat yeni yeni geride bırakmama rağmen ergenliğin sıkıntılarına, ek olarak kadınların maruz kaldığı baskı ve istismara dair bir şeyler söylediğim doğru. #MeToo (Ben de) hareketinden önceydi, ama şiddetten de kaçınmadım. Hatta karakterlerden biri kendisine uyguladığı şiddete karşılık bir oğlanın ağzına tükürüyordu. O dönem bazı izleyiciler bu sahneden tiksinti duyduklarını söylemişti. Bugünse insanların kutladığı muzaffer bir görüntüye dönüştü. Niyetim de buydu. Filmin elde ettiği başarı ve çekerken aldığım zevk yapmak istediğim şeyin ne olduğunu anlamamı sağladı. Böyle yaşamak istiyorum, müşterek bir şekilde yaratmanın verdiği yoğun hissin, film çekerken oluşan kısa ömürlü hemhal oluşun içinde. 

Peki amacınız ne? Ne türden filmler yapmak istiyorsunuz?

Sinemanın genç bir izleyici olarak benim yaşamım için ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Sinema hayat kurtarabilir. İnsanı ele geçiren, rahatını kaçıran, sorgulayan filmler yapmak istiyorum. Büyümemize yol açan filmler. Hayat dolu hissettiren ve çıktığınızda kalbinizin çarpmasına neden olan filmler. Güzellikler yaratmak istiyorum. Hatta şiirler.

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’nin dünya çapında elde ettiği başarıyı nasıl yaşadınız?

Filmle birlikte öyle çok seyahat ettim ki, başarısı sadece soyut sayılardan ibaret kalmadı. Somut verilere dönüştü, Kore’de 300 bin, Türkiye’de 45 bin izleyici. (Film ayrıca ABD’de 3,7 milyon dolar hasılat yaptı.) Filmin salon gösterimlerine katılma kararı aldığım için çok mutluyum, bu sayede filmin çevresinde uluslararası bir topluluk oluşturmayı başardık. Pek çok mesaj alıyorum. Bu çok heyecan verici bir şey.

Küçük Anne anne-kız bağının farklı potansiyellerini mercek altına alıyor. Bir bakıma, çocuklara zaman kazandırmaya çalışıyor film. Derdi çocukların olaylara bazen en meraklı bakışlarla yaklaştığını, insanları anlamaya en büyük hevesi beslediklerini yetişkinlere anlatmak. Maksat, çocukları olabilecek en hızlı şekilde suçluluk duygusundan sıyırmak.

Siyasi ve toplumsal bir etki yaratmayı da arzuluyor musunuz?

Elbette! Ama siyasi broşür hazırlayarak değil. Herkesi gıcık eden siyasi sinema kodlarıyla da değil. Tartışma yerine tecrübe sunarak. Başka çehreleri, tavırları ve ilişkileri göstererek. Kurmacanın her yerine sinen çatışma dramaturjisini geride bırakarak. Filmlerim bir gölde dalgacıklar yaratmayı hedeflemiyor. İbretlik hikâyeler, çıkarılacak dersler yok, hakikatler dayatmıyorum. Yeni fikirler yeşerten, yaşamanın ve düşünmenin başka yöntemlerini keşfe çıkaran hisler sunuyorum. Böyle fırsatlar gerçek hayatta pek karşımıza çıkmıyor. Kanun koyuculara hitap etmiyorum, sadece seyircileri ve onların hislerini düşünüyorum. Filmi sinemadan çıkarken beraberlerinde götürüp tamamladıklarını, hakkında hayal kurduklarını, ondan beslendiklerini tasavvur ediyorum. Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’nin setinin ikinci gününde, iki kadın kahraman sahilde birbirlerini öpüp ayrılmak zorunda oldukları için ağlarken görüntü yönetmenime dönüp “Dünyayı değiştireceğiz!” demiştim.

Yani, amacınız bu!

Tabii ki! Sinemayı çok ciddiye alıyorum. Filmlerime istesem kaçınabileceğim politik bir sesi yansıtmayı tercih etmemin sebebi de bu. Bu yola baş koydum. Dünyanın her yerinden ve çok farklı kültürlerden hayran ve aktivistten bu aşk hikâyesinin hayatlarını değiştirdiğine dair mesajlar almak beni mutlu ediyor. Gerçek bir cemiyet oluştu, filmle kurulan bağ filmi seven insanlar arasında kurulan bir bağa dönüştü. Dostluk, dayanışma ve karşılıklı desteğe dayalı bir bağ. Bu beni duygusallaştırıyor. Aynı zamanda kırılgan kılıyor. Kendini bir şeye adamak insanı her zaman savunmasız bırakır.

Utopia’da izlediği filmlerde kendini hiçbir zaman bulamayan Cergy-Pontoise’de yaşayan genç kız da film yaparken aklınıza geliyor mu?

Tam da ona uzanıp ulaşabilecek filmi yaptım.

Küçük Anne’de niyetiniz anne-kız ilişkisini arketip biçimler dışında ele almak mıydı?

Evet, öncelikle anne-kız bağının çok aşikâr olduğunu düşünmüyorum. Küçük Anne bu bağın farklı potansiyellerini mercek altına alıyor. Son derece arketipal bir durumdan yola çıkarak da ondan uzaklaşabileceğimi söyleyebilirsiniz. Fakat bence bu kötü bir kurmaca iskeleti olurdu. Kaynaştırıcı bağ bence normlar değil. Ayrıca benim deneyimim de böyle olmadı. Filmde birkaç hipotez olsun istedim: “Anne ve kız aynı yaşta olursa… aynı anneye sahip olabilirler mi?” Yani kahramanın anneannesi, ikisinin de annesi. Ayrıca ikili ilişkiden çıkmak gerekiyordu, bu çok önemliydi. Anneler ve kızlarının ikili bir füzyon hücresinde bulunmasından ziyade, üçlü ilişkiler içinde soylar arası sonsuz bir aktarım içinde olması… Aile fikriyatı da dahil olmak üzere kapsama alanının genişlemesi.

Anne-kız arasındaki hiyerarşiyi sarsarak aile içinde bir çeşit kız kardeşlik mi kurmak istediniz?

Roller ve ilişkiler, büyük ölçüde yapılar tarafından belirlenip değişmez halde donduruluyor… Bence annelerimizle tanışmalı, bir araya gelmeli, onları anlamalıyız. Bu sayede üzerimize yüklenen işlevlerin dışına çıkabiliriz. Dünyadaki feminist hareketin tüm okumalarında bizden önce var olmuş bu sert sınırlara ilişkin nesillerarası bir bilinç edimi mevcut. Birer kadın olarak, yaşamlarımızın özerklik ve özgürlük açısından neler kazandığını iyice görebiliyoruz. Annelerimizle siyasi açıdan tanışmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Her halükârda bu iyi olur. Aynı zamanda yetişkin kadınlar olarak tanışma imkânı da verir bu. Bir bakıma, çocuklara zaman kazandırmaya çalışıyor film. Derdi çocukların olaylara bazen en meraklı bakışlarla yaklaştığını, insanları anlamaya en büyük hevesi beslediklerini yetişkinlere anlatmak. Yetişkinler için bu yaşaması zor bir şey haline gelebilir. Maksat, çocukları olabilecek en hızlı şekilde suçluluk duygusundan sıyırmak.

Filmi terapi sürecinde olduğu gibi aktif olunabilecek bir kurgu şeması önermek için bir fırsat olarak gördüm, bu şema sayesinde yeni anılar yaratmak mümkün olabilmeli. Başka bir hayal dünyasına dayanan yeni bir psikanaliz aracı. Ne Oidipus rekabeti ne çatışma ne de yoksunluk.

Annenizle onun gençliğinde karşılaşmak gibi bir fanteziniz var mıydı?

Evet, hep hayalini kurduğum şeylerden biriydi bu. Eğer bana iyi gelen bir tarafı olmasa bu fikir beni bu kadar etkisi altına almaz, içine çekmezdi. Bu biraz, dönüşmeye olanak veren mahrem ve kolektif bir oyun alanı gibi. Bu anlamda sinemanın da dünyayı dönüştürme kapasitesine inanıyorum.

Bu anlatıda psikanalizin yerini nasıl konumlandırdınız?

Filmi terapi sürecinde olduğu gibi aktif olunabilecek bir kurgu şeması önermek için bir fırsat olarak gördüm, bu şema sayesinde yeni anılar yaratmak mümkün olabilmeli. Başka bir hayal dünyasına dayanan yeni bir psikanaliz aracı gibi düşünebilirsiniz. Ne Oidipus rekabeti ne çatışma ne de yoksunluk. Onun yerine karşılaşma, çocuktan çocuğa aktarım aracı. Bence film, kişinin kendi hikâyesi etrafında deneyim edinmesinin, kendini teselli etmesinin bir yolunu öneriyor. Kendini anneyle, başkalarıyla çocuk olarak bir arada hayal etmenin bence son derece rahatlatıcı bir yanı var. Ben uzun zamandır kaybettiğim insanlarla ya da artık yanımda olmayanlarla bunu yapıyorum. Eşitliği sağlamak gibi. Bağ kurmamıza engel oldukları için bazı hiyerarşi biçimlerini bertaraf etmek gibi. 

Psikanalizle aranız nasıl?

Edebiyat eğitimi aldım, dolayısıyla psikanalizle ilgili metinler hep önüme çıktı. Önce bir analiz aracı olarak ilgimi çekti. Ardından ben de hâlâ devam ettirdiğim psikoterapi görme şansı buldum. Ancak analizde ilerledikçe, insanda daha da fazlasını keşfetme arzusu uyanıyor… Tabii uygulanan yönteme göre ve terapistten terapiste değişir. Ancak ben, müşterek kültürel bir varlık olarak psikanalizde bize iyi gelecek, insan olarak kendimizi daha fazla şimdiki zamanda ve daha mutlu hissedebileceğimiz bir şey olduğunu düşünüyorum. Fakat gerçekten insanın dönüşmesine olanak verip vermediğinden emin değilim… Neyse ki farklı amaçlar, farklı uzlaşılar ve otonomi içinde başka terapi yolculuklarına da çıkabiliyoruz.

Kendini anneyle, başkalarıyla çocuk olarak bir arada hayal etmenin son derece rahatlatıcı bir yanı var. Ben uzun zamandır kaybettiğim insanlarla ya da artık yanımda olmayanlarla bunu yapıyorum. Eşitliği sağlamak gibi. Bağ kurmamıza engel oldukları için bazı hiyerarşi biçimlerini bertaraf etmek gibi. 

Anne, anılarını kızına sözlü olarak çok az aktarıyor, daha çok eşyaları ve sesleri kullanıyor. Filmi tasarlarken anne ve kız arasında anı aktarımını nasıl işlediniz?

Birden fazla dönemi aynı potada eriten bir filmin tek bir dekora sahip olması sezgilere aykırı bir fikirle oluştu. Yirmi beş yıl arayla tıpatıp aynı görünen bir ev söz konusu. Yıpranmamış, eskimemiş… Ev stüdyoda inşa edildiği için ortam sesi yoktu, dolayısıyla ortam sesini post-prodüksiyon aşamasında üretmemiz ve ses montajı yapmamız gerekti. “Müşterek” sesler geliştirdik: bir evden diğerine aynı buzdolabı sesi, aynı dışsal sesler, aynı akustik… Film, her açıdan büyük bir “müşterek” arayışındaydı. Kostümler için elli yıllık çocuk giyim müştereği, savaş sonrası Fransa’sının mobilya müştereği, 1980’lerin çocuğuyla 2020’lerin çocuğunun müştereği. Kesişim noktaları aramam ve bütün kalbimle çalışmam gerekti.

Céline Sciamma ve Adèle Haenel Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’nin setinde

Küçük kızların koruda inşa ettiği kulübe anlatı içinde bir başka boyuta geçiş işlevi görüyor gibi. Kulübe size neler çağrıştırıyor?

Yine müşterek düşüncesi. Çocukların içinde yaşadığı bağlam ne olursa olsun, kulübe inşa etmek zevk ve hayal demek. İnanıyorum ki bugün, dijital dünyaya doğmuş olanlar da kulübe hayalleri kuruyor. Çocukken ben de kulübe inşa etmeye bayılırdım. Ama filmdeki kadar güzelini hiçbir zaman yapamamıştım! Hep çatı yapmak istemişimdir. Dört duvarlı bir kulübe. Oysa Kızılderili çadırı çok daha iyi.

Filmografinizde Küçük Anne bir önceki filminizden epey farklı görünüyor. Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi kadar “barok” diyebileceğimiz bir filmden hemen sonra derin bir yenilenme ihtiyacı mı duydunuz?

Sonuçta her film, hep aynı projeyi, yani her şeye yeniden başlama arzusu ve düşünü derinleştirmeye yarıyor. Film yapmak istediğinizde mutlaka sıfırdan başlıyorsunuz. Bu nedenle de filmlerim arasında geçen zaman hep değişiyor. Küçük Anne çok hızlı gelişti çünkü fikir zaten aklımdaydı ve bir kere düşümde canlandı mı hikâye kendiliğinden şekilleniyor ve çok hızlanıyorum.

Filmin en etkileyici yanı duyguları rüyadaki gibi hissettirmesi. Çocukken oynadığımız, hikâyeler uydurduğumuz, ertesi gün aynı hikâyeleri anlattığımız, ama her şeyin düş anında gibi gerçekleştiği oyunları andırıyor.

Filmdeki bir şarkının sözleri şöyle: “Seninle birlikte çocuk olma hayali”. Bu dize ve şarkı post prodüksiyonun sonunda şarkı sözlerini yazarken çıktı ve bence filmi güzel özetliyor. Afişe bile koyabilirmişim! Seninle çocuk olma hayali… Burada “sen” herkes olabilir. Ebeveynlerimiz, yetişkin hayatımızda tanıştığımız, sevdiğimiz bir insan. Filmin sihirli cümlesi bu. Her şey, bu hayali olabildiğince basit, açık ve bir o kadar da sıradan hale getirmek için. Son derece mahrem bir anlatı olmakla birlikte bizleri karakterlerin mahremiyetine de boğmuyor. Ev boşalıyor, kişilere dair çok az ayrıntı, çok az geri plan öyküsü var, benim anlatılarımda hep olduğu gibi. İzleyicilerin hem öyküyle hem de filmle ilişkilenmesi için mahrem bir atmosfer yaratmak istedim. Film izleyiciyle öykü arasında ortaklık kurma hayaline dayanıyor. Bence izleyiciyle en çok işbirliğine giren, izleyicinin mahremiyetine en çok seslenen filmim bu. Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’nde başladığım bir şeydi bu, buradaysa epey radikal bir biçim aldı.

Ahtapotların Doğuşu (Naissance des pieuvres, 2007), Erkek Fatma (Tomboy, 2011), Kızlar Çetesi (Bande de filles, 2014), Kabakçığın Hayatı (Ma vie de Courgette, senarist olarak, 2015) birbirlerinden çok farklı olmakla birlikte filmlerinizin ortak yönü çocukluğa, özellikle de ergenlik çağına odaklanmaları. İnsanın karakterini inşa ettiği bu dönemde sizi en çok etkileyen ne?

Bunun derinlik meselesiyle bir ilgisi olduğunu düşünüyorum. Genç insanlar, özellikle de çocuklar meseleleri son derece samimi, büyük bir derinlik ve yoğunlukla yaşıyor. Ve çocukların başlarından geçenlere verdikleri tepkileri görmenin hoşuma giden bir yoğunluk duygusu var. Bir çocuğun anne babasının üzüntüsüne ilişkin kafasından geçen sorular devasa sorulardır. Sanırım bunu seviyorum. Ayrıca başka bir sinema tahayyülünü işin içine katma imkânı da veriyor, yani çocuklara hitap eden sinema, dolayısıyla da daha oyunbaz, biraz büyülü, çocukların hoşuna gidecek çözümlerin tercih edildiği bir sinema.

Sonunda hep daha iyi anlayacakları şeyler seçtim, bu küçük ayrıntılarla film her zamankine kıyasla daha fazla macera içeren bir biçime büründü. Örneğin küçük kız, kendi eviyle aynı olan küçük annesinin evini ilk gördüğünde bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor ve kızlar eve girmek için koşuyor. O sahnede, rolü canlandıran Joséphine’den küçük bir patinaj yapıp kaymasını istedim. Küçük Golcü’deki Tsubasa gibi. Hikâyeye Indiana Jones’umsu bir hava veren böyle bir şeyi asla bir yetişkinden isteyemezdim. Burada oyunsu olan şu, böyle büyük hamleler yapmaya cesaret etmemize olanak veren çocukların hızla çarpan kalbi ve içlerindeki duygusal yoğunluk. Doğrusu, çocukların hayata bakışı bence sinemaya çok uyan bir ciddiyete sahip.

Filmin “çocuk seviyesinden baktığı” çok sık dile getiriliyor, ama asıl ayırt edici yanı masalsılığı ve tematiği. Gönlünüzden geçen gerçek bir masal çekmek miydi?

Gerçek hayatta imkânsız olan bir durumu ele almak ve onu Cergy-Pontoise’da bir koruya taşıyarak somutlamak, ama bir yandan da fantastiğe yaklaşmak. Yani bodoslama anlatımlar ve bolca mizah yapmayı seçmek, zira fantastik sinemada bu da çok var. Bazen de hokkabazlıklar kurgulamak! Bu çok hoşuma gidiyor, çünkü bu türe giderek daha fazla ilgi duyuyorum.

Çeviren: Damla Kellecioğlu, Yiğit Atılgan

Kaynaklar: Le Monde, Trois couleurs, Le Bleu du miroir   

^