BUDAPEŞTE MEKTUBU

András Bíró
11 Kasım 2018
SATIRBAŞLARI

Macarlar Türk mü? Yoksa Türkler mi Macar? Tarafların milliyetçi-ırkçı ideologları hangi iddialarla nasıl sonuçlara ulaşır kestiremeyiz, ama iki ülkenin rejimi arasında bir akrabalık olduğu ortada. Anna Karenina’nın açılış cümlesine nazireyle söylersek, bütün otoriter rejimler birbirine benzer, renklerinin tonu değişir sadece. Orbanistán’daki gelişmelere ülke muhalefetinin tanınmış isimlerinden András Bíró’nun 1+1 Forum için kaleme aldığı yazıyla yakın plan yapıyoruz. 

Vergüenza ajena: Sadece İspanyolca konuşulan ülkelerde geçerli ve tercümesi neredeyse imkânsız olan acı verici bir duygu ifadesi. En yakın tercümesi şöyle olabilir: bir başkasının söyledikleri ve yaptıkları adına insanın utanç duyması, yüzünün kızarması. Bugün Orbán Macaristan’ında yaşarken her gün içimizde hissettiğimiz son derece rahatsız edici duygu bu işte.

Demokrasi kavramına kendisi tarafından icat edilip yapıştırılmış sözüm ona sofistike “illiberal” (hasta anlamındaki ill ve bir şeyin yokluğunu imleyen “il” önekini buluşturarak “hastalıklı özgürlük/ özgürlüksüzlük” çift anlamını taşıyan sözcük) tanımlamasını boş verin. Bu iki kavram asla yan yana gelmemeli, çünkü bugün demokrasi dediğimiz ve özünde özgürlükçü olan şeye hayat vermiş olan, Amerikan ve Fransız devrimleri. İnsanın aklına Doğu Avrupa’daki otoriter komünist rejimlerin kendilerine “halk demokrasisi” adını verdikleri geliyor.

“Anavatanın tehlikeli düşmanları” kervanına bir süre önce yeni aktörler katıldı: evsizler, akademi ve özel olarak da Orta Avrupa Üniversitesi.

Evsizleri hedef alan gaddarlığa mazeret bulmaya yönelik bir girişim, rejimin eski bakanlarından Lázár’ın beyanatıydı: “Bir insanın sahip olduğu şey hiç ise kendi değeri de ondan fazla değildir.” Bu uygulamanın ek motivasyonlarından biri, sokakları bu “iğrenç” varlıklardan temizleyerek zenginleri memnun etmek gibi görünüyor.

Evsizleri hedef alan gaddarlık

Orbán’la benzer zihniyette olsalar da kimi zaman meclis çoğunluğu tarafından alelacele geçirilmiş anayasaya aykırı kanunları reddedebilen yargıçlardan oluşan Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak bir başvurunun önünü kesmek için, hükümetin son hilesi anayasada değişikliğe gitmek oldu. Böylece, Orbán’ın iradesinin önüne hiçbir şey geçemeyecekti. Meclis çoğunluğunun oylarıyla değiştirilen yedinci madde şöyle:

“Kamu düzenini, kamu güvenliğini, halk sağlığını ve kültürel değerleri korumak amacıyla, bir kanun veya bir yerel yönetim kararnamesi kamusal alanı daimi olarak mesken tutmayı kamusal alanın belirli bir kısmı bakımından yasadışı hale getirebilir.”

Yeni yasanın yürürlüğe girdiği 15 Ekim’den bu yana iki şey oldu. 100’den fazla evsiz gözaltına alınıp mahkeme önüne çıkarıldı. Ama öte yandan, yasanın geri çekilmesini talep eden güçlü bir kampanya başlatıldı: Yüzlerce akademisyen, sosyal bilimci ve kamu görevlisi –ki aralarında 2010’dan bu yana ilk kez, yalnızca bu gayri insani politikaya karşı çıkmakla kalmayıp “suçluları” hapse atmayı da reddeden yargıçlar bile var.

Evsizleri hedef alan bu gaddarlığa mazeret bulmaya yönelik bir girişim rejimin eski bakanlarından Lázár’ın beyanatıydı: “Bir insanın sahip olduğu şey hiç ise kendi değeri de ondan fazla değildir.” Bu uygulamanın ek motivasyonlarından biri, sokakları bu “iğrenç” varlıklardan temizleyerek zenginleri memnun etmek gibi görünüyor.

Orbán hükümetinin ilk yüz kızartıcı icraatı değildi bu. Macaristan makamları, kamplardaki erkek mültecilere yemek vermeyi reddetme ve daha da kötüsü, aile üyelerini yemeklerini baba veya kocayla paylaşmaktan men etme uygulamasını, Avrupa Mahkemesi’nden kınama gelene kadar bırakmadılar. Bu kararın arkasındaki mantık, bu uygulamanın kulaktan kulağa yayılmasının muhtemel mültecileri Macaristan sınırlarından uzak tutacak olmasıydı. Halihazırda sığınma başvurusu yapmış sadece 150 kişinin olduğu Macaristan’da dikenli teller yeterince caydırıcı gelmemiş demek ki.

Macaristan makamları, kamplardaki erkek mültecilere yemek vermeyi reddetme ve daha da kötüsü, aile üyelerini yemeklerini baba veya kocayla paylaşmaktan men etme uygulamasını, Avrupa Mahkemesi’nden kınama gelene kadar bırakmadılar. Bu kararın arkasındaki mantık, bu uygulamanın kulaktan kulağa yayılmasının muhtemel mültecileri Macaristan sınırlarından uzak tutacak olmasıydı.

Akademiye cepheden saldırı

“Toplumsal cinsiyet ideolojisi” hükümet söylemindeki yeni parola ve semantik anlamından koparılarak, sağcı dinci aktivistler tarafından geleneksel aile değerlerine karşı çıkan eşcinsellerin ve feministlerin öncülük ettiği hareketi tanımlamak üzere sunuluyor. Szeged Üniversitesi profesörlerinden Erzsébet Barát, bu durumu şöyle değerlendiriyor: “‘Toplumsal cinsiyetin’ feminist ideolojinin ana kategorisi olarak yaftalanması, Macaristan’da 2010’dan bu yana devletin siyasi söyleminin merkezi unsuru haline geldi.”

Hazırlıkları süren bir kararnamede, önde gelen Macar üniversitelerine toplumsal cinsiyet çalışmaları bölümlerini kapatma çağrısı yapılıyor. Üniversitelere bu konuda incelemelerini tamamlamak için 24 saat veriliyor. Bu hızlı prosedür –ki hükümet uygulamalarının alameti farikası haline geldi– muhalif ve eleştirel sesleri her daim susturmak için Demokles’in kılıcı rolünü oynuyor.

Orbán, partisi Fidesz’in (Macar Yurttaş Birliği) 16 yıldır Transilvanya’nın Macarca konuşulan kesimindeki bir kaplıcada düzenlediği “özgür üniversite” toplantılarını kendi stratejik düşüncelerini dile getirdiği bir platform olarak kullanıyor. Bu yaz yaptığı konuşmaya, henüz fethedilmemiş olan tek yere, üniversitelerin ve Bilimler Akademisi’nin özerkliğine cepheden bir saldırıyla başladı –özerklikten geriye ne kaldıysa yok etmek üzere.

Konuşmasında kültürün günün siyaseti ile eşgüdümlü olması gerektiği uyarısını yaptı. Bu uyarı hemen etkisini göstermiş görünüyor, zira Bilimler Akademisi bir yazarın toplumsal cinsiyet konulu makalesini “siyasi” buldu. Daha da kötüsü, hükümet bu alanda faaliyet gösteren araştırma enstitüleri için ayrılan bütçeyi Akademi’den almaya niyetli. Akademi bu saldırıya karşı direniyor, ama ne kadar sürer?

Kamu üniversitelerinin özerkliği yeni ve muhtemelen nihai bir darbeyle karşı karşıya. Saldırı önce en prestijli olandan, Corvinus Üniversitesi’nden başladı. Bu üniversitenin devlet hamiliğinde kurulacak bir vakıfa devredilmesine ve dolayısıyla kendi kendini finanse eden bir varlığa dönüştürülerek bir nevi özelleştirilmesine karar verildi. Her şekilde kazançlı çıkacakları bir hamle, zira hem hükümet bütçesi yükten kurtuluyor hem de üniversitenin öğretim politikası tamamen ele geçirilmiş oluyor. Bundan böyle hangi öğrencinin kamudan destek alabileceğine ilgili bakanlık karar verecek ve Corvinus’un bu konudaki tüm yetkisi elinden alınacak.

Bu adım, Orbán’ın, Macaristan’ın beyaz yakalılarının en parlak kesiminin demokratik Batı ülkelerine gitmesini, son yıllarda yaşanan bu önemli beyin göçünü telafi etme amacıyla dile getirdiği uzun vadeli planla mükemmel bir uyum içinde: Bir süre önce ideolojik olarak devlete bağımlı, uyumlu bir entelijansiya yaratmak için 2030 yılını telaffuz etmişti.

“Toplumsal cinsiyet ideolojisi” hükümet söylemindeki yeni parola ve semantik anlamından koparılarak, sağcı dinci aktivistler tarafından geleneksel aile değerlerine karşı çıkan eşcinsellerin ve feministlerin öncülük ettiği hareketi tanımlamak üzere sunuluyor. Toplumsal cinsiyetin feminist ideolojinin ana kategorisi olarak yaftalanması, Macaristan’da 2010’dan bu yana devletin siyasi söyleminin merkezi unsuru haline geldi.

Orta Avrupa Üniversitesi’nin şeytanlaştırılması

Orta Avrupa Üniversitesi efsanesi yavaş yavaş sona yaklaşıyor. 31 Aralık 2018, tarafların anlaşmayı imzalaması için verilen son tarih. Hükümet tarafından iki yıldır bu “Soros üniversitesini” ülkeyi terke mecbur etmek için kullanılan engeller ve hileler, uluslararası gündeme taşınan bir mesele haline geldi. Kampanyalara sadece Nobelli bilim insanları değil, Budapeşte sokaklarını hükümetin manipülasyonlarına karşı dolduran on binlerce kişi imza verdi. 

Fidesz’in de üyesi olduğu Avrupa Parlamentosu’ndaki Avrupa Halkları Partisi, aksi halde saflarından atmakla tehdit ederek Macar ortağından bu anlaşmayı imzalamasını istedi. Öyle görünüyor ki, Orbán için tanınmış filantrop George Soros kişisel bir kan davasına ve Brüksel karşıtı iletişim stratejisinin merkezi şahsiyetine dönüşmüş durumda. Bu konuda tavrını değiştirmeye yönelik tüm girişimler, hatta Trump’ın adamı olan ABD’nin yeni Budapeşte elçisinin şahsi müdahalesi bile gözardı edildi. Kendisi de yirmili yaşlarının başında Soros vakfından burs almış olmasına rağmen, veya belki de bu yüzden, bu inatçı didişme bilinçaltını ele geçirmiş şahsi bir kinin eseri olsa gerek.

Bu kısa genel bakışta, Orbanistán’daki otokratik rejimin en göze çarpan ve en yeni ahlâksızlıklarından söz ettik. Yaşanabilir ve barışçıl bir gündelik varoluştan geriye kalmış olana cepheden saldırı tam kapasite devam ediyor. Son anketler Fidesz’in nisandaki seçimlerde kaybettiği yarım milyon oyu yeniden kazandığını gösteriyor. Komplo teorilerinin bilinçli olarak yaygınlaştırılmasının ve göçmenlerin ülkeyi işgal edeceğine dair korku tellâllığının, iktidarın bu söylemleriyle büyülenmiş, eksik ve çarpık bilgilendirilmiş seçmenler üzerinde halen etkili olduğu görülüyor.

Çeviri: Serap Güneş

 

^