Ekoloji mücadelesi açısından en sıcak gelişmeyle, Akbelen Ormanı direnişçilerinden Esra Işık’ın 31 Mart’ta tutuklanmasıyla başlayalım. Nasıl yorumluyorsunuz bu tutuklamayı?
Derya Sever: Esra Işık’ın tutsak edilmesi devletin ve iktidarın sermayeye verdiği sınırsız ve hukuksuz yetkinin boyutlarını gösteriyor. Hukuk, yaşam alanlarını koruyanlara karşı sopa olarak kullanılıyor. Esra Işık tutsak edilirken MAPEG’in (Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü) 317 sayılı “süper ihalesi” de şirketlere açıldı. Bu ihaleyle 549 bin hektar civarında, yani Nevşehir’den büyük bir alan maden şirketlerine verildi. Ayrıca, son dört günde 91 bin hektar şirketlere verildi. Bunlar yaşam alanlarımızı yok eden, işçileri katleden, yerli ve yabancı sermayeli maden şirketleri. Yerli sermayenin küresel emperyalist sermayeyle iç içe geçtiğini görüyoruz. Esra Işık 2019’dan beri Akbelen Ormanı’nı, zeytinliklerini ve evini savunmak için mücadele ediyor. Limak ve İçtaş holding linyit kömürü çıkarmak için Akbelen Ormanı’nı katletti. Şimdi de İkizköylülerin evlerine ve tarım alanlarına göz dikiyorlar. Bu saldırıyla müştereklerimiz, yaşamımız ve sağlığımız elimizden alınmaya çalışılıyor. Bu işgal ve hırsızlıktır. Tabii ki bu saldırılar İkizköy’e özgü değil. Sur’da, Samandağ’da, Gabar’da, Kanal İstanbul’da rezerv alan ve acele kamulaştırma kararlarıyla bu tür işgalleri gördük. Devam eden emperyalist savaşlar stratejik madenler ve petrol için yapılıyor. Bir taraftan da başka bir “savaş” acele kamulaştırmalar ve maden ihaleleriyle sürüyor. Saldırılar daha da artacak. Türkiye’nin her köşesinde bir yaşam savunusu var. Maalesef Esra Işık’a yapılan saldırı ilk değil, son da olmayacak.
3 ve 17 Şubat’taki polis operasyonlarıyla da Polen Ekoloji üyeleri gözaltına alınıp tutuklanmıştı. Giderek dozu artan saldırıları, bu baskı ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sever: Şubat baskınları sınıf mücadelesi, ekoloji mücadelesi, kadın özgürlük mücadelesi ve devrimci sosyalist mücadele yürütenlerin meşru, örgütlü iradesini tasfiye etmeyi amaçlayan bir saldırı. Cemil Aksu, Yağmur Apa, Pınar Gayıp ve Cemre Nayır gibi uzun yıllardır ekoloji mücadelesindeki arkadaşlarımız tutsak düştü. Ayrıca, Bakırtepe Çevre Platformu’ndan Aytaç Sarıkaya ve Aynur Ergül de tutsak edildiler. Gözaltı sürecinde gizlilik kararı vardı, ev baskınlarında çıplak arama yapılmaya çalışıldı. Avukatlar bile savcılık ifadesine kadar dosya içeriğini öğrenemedi. İki günlük gözaltı süreleri üç-dört güne uzatıldı ve savcı arkadaşlarımızı apar topar tutuklamaya sevk etti. Balıkesir Savcılığı’nın başlattığı 17 Şubat’taki ikinci operasyonda da dosya içeriği gizli tutuldu. Absürt nedenlerle tutuklamaya sevk edildiler, dört günlük gözaltından sonra Çise Yıldız ve Yücel Kurşun denetimli serbestlikle bırakıldı.
Balıkesir’in hedef alınmasının özel bir nedeni var mı?
Levent Büyükbozkırlı: Balıkesir son yıllarda madencilik saldırılarının yoğun olduğu bölgelerden. Balıkesir gibi yerler için “gözden çıkarılan bölgeler”, hatta “intikam alınan bölgeler” diyoruz. Şubatta açıklanan ihalelerle saldırı daha da arttı. Balıkesir Burhaniye Çevre Platformu ve Ayvalık Tabiat Koruma Derneği gibi yapıların etkin olduğu, mücadele pratiği güçlü bir yer. Buradaki örgütlü mücadeleye gözdağı vermek istiyor olabilirler.
Emekoloji ekolojik yıkımı sadece doğaya yapılan bir saldırı olarak değil, aynı zamanda işçinin bedenine, yaşamına ve psikolojisine yönelik bir yıkım olarak ele alıyor. Doğa üzerindeki tahakkümle emek üzerindeki sömürü aynı sistemden kaynaklanıyor. Sermaye bazlı “yeşil dönüşüm” veya “adil geçiş” gibi sistem içi reformist çözümleri reddediyoruz.
Tutuklanan Polen Ekoloji üyeleri ne ile suçlanıyor?
Sever: Cemil Aksu’nun dosyasında evinde Komünist Manifesto kitabının bulunması, Kanal İstanbul hakkında yaptığı bir telefon görüşmesi, Cemre Nayır’ın bir arkadaşına gönderdiği yemek ücreti, gazeteci Pınar Gayıp’ın Cumartesi Anneleri’nden Emine Ocak’ın cenazesine katılması ve Suruç anmalarını takip etmesi suç kapsamına alınmış. Meşru bir mücadeleyi kriminalize etmeye, mücadelemizi tasfiye etmeye çalışıyorlar.

Büyükbozkırlı: İlk operasyon ESP (Ezilenlerin Sosyalist Partisi) ağırlıklı görünse de, ikinci operasyon doğrudan Polen Ekoloji’yi kriminalize etmeye yönelik bir çaba gibi görünüyor. Bir itirafçının yalan beyanları üzerine kurulu, ipe sapa gelmez suçlamalarla karşı karşıyayız. Yasadışı örgütlerle ilişkilendirme çabası var, ancak bu iddiaların altı tamamen boş.
Polen Ekoloji’nin özellikle hedef alınmasının bir açıklaması var mı?
Büyükbozkırlı: Bu baskının temelinde Polen Ekoloji’nin Marksist bir perspektife sahip olması yatıyor. Politik ekoloji alanında çalışan, “emekoloji” kavramı ile ekolojinin tamamen sınıfsal ve politik bir mevzu olduğunu, ekolojik krizin kapitalist sömürüden ve mülkiyet rejiminden kaynaklandığını savunan çok az örgüt var. Polen Ekoloji olarak raporlar üretiyoruz, bu bilgiler ışığında yazılar yazıyoruz ve sahada örgütlenmeye çalışıyoruz. Polen Ekoloji’nin devrimci karakteri saldırıyı yapanlar tarafından tehdit olarak algılanıyor.
Sever: Ekoloji mücadelesinde Metin Lokumcu, Büyüknohutçu çifti, Reşit Kibar ve Hakan Tosun’un katledildiğine şahit olduk. Kapitalizm büyüyen krizlerle kendini yeniden var etmeye çalışırken faşizm de yükseliyor. Mülksüzleştirme politikalarına karşı çıkanlar kriminalize ediliyor. Son dönemde çıkarılan İklim Kanunu, “Süper Maden Yasası” veya milli parklarla ilgili kanun değişiklikleri sermayeye sınırsız alan açıldığını gösteriyor. Haliyle baskılar da artıyor. Marmaris’te Sinpaş’a karşı direnen Halime Şaman’ın emekli maaşının kesilmesi de cezalandırma stratejisinin bir parçası. Bizim ihaleleri ve maden süreçlerini takip eden çalışmalarımız diğer ekoloji örgütlerine de rehber oluyor. Sermayenin yıkımlarının boyutunu göz önüne serdiğimizi düşünüyorum. Genelde ekoloji mücadelesi ÇED süreçlerine odaklanarak, buna itiraz eden davalarla sürüyor. Biz ihaleleri inceleyerek, sermayenin doğaya ve halkların yaşamına karşı ne boyutta bir yıkıma yol açacağını öncesinden ortaya koyarak mücadeleyi tepkisellikten çıkarıp örgütlenmek için gerekli zamanı yaratmaya çalışıyoruz.
Ekstraktivizm yüksek hacimli ve yüksek yoğunluklu kazı faaliyetleridir. Bu kavram sadece madenciliği değil, endüstriyel tarımı, hayvancılığı da kapsıyor. Bu faaliyetlerin temel amacı elde edilen ürünü ihraç etmek. Yeraltından çıkarılan toplam minerallerin yüzde 6’sı doğrudan savaş araçlarının geliştirilmesinde kullanılıyor.
Büyükbozkırlı: İki yıl kadar önce Polen Ekoloji Enstitüsü’nü kurduk. Yasal dernek çatısı altında politik ekoloji eğitimleri veriyoruz. Bu eğitimlerin ve ortaya konan karşı-hegemonya potansiyelinin insanları etkilemesi, bir çıkış yolu göstermesi iktidarı endişelendiriyor olabilir. Bu potansiyelden, mücadelenin sol, devrimci karakterinden korkuyor olabilirler.
Sever: Ekoloji mücadelesini yereldeki tekil ve izole köylü direnişlerinden çıkarıp işçi mücadelesi ve kadın mücadelesiyle birleştirmeyi amaçlıyoruz. Neoliberal politikalara yönelik bu bütünsel eleştirimiz bizi liberal sınırlar içindeki “yeşil siyaset” çizgisinden farklılaştırıyor.

19 Şubat’ta İnsan Hakları Derneği’ndeki basın toplantısında “Polen Ekoloji Kolektifi olarak ekoloji mücadelesini, sınıf mücadelesinin kalbine ve üretim ilişkilerinin tam ortasına yerleştiriyoruz. İktidardakiler, patronlar yerel çevre direnişleri işçi sınıfıyla buluşmasın, emekoloji perspektifiyle fabrikadaki iş cinayetiyle doğadaki yıkıma karşı mücadele birleşik bir hatta dönüştürülmesin diye ellerinden geleni yapıyorlar” dediniz. Emekoloji ile ne kastediyorsunuz?
Büyükbozkırlı: Emekoloji ekolojik yıkımı sadece doğaya yapılan bir saldırı olarak değil, aynı zamanda işçinin bedenine, yaşamına ve psikolojisine yönelik bir yıkım olarak ele alıyor. Fabrikada veya madende çalışan işçi meslek hastalıklarıyla yavaş yavaş öldürülüyor. Biz doğa üzerindeki tahakkümle emek üzerindeki sömürünün aynı sistemden kaynaklandığını gösteriyoruz. Planlı bir ekonomiyi, müşterekleri ve demokratik katılımı savunuyoruz. Sermaye bazlı “yeşil dönüşüm” veya “adil geçiş” gibi sistem içi reformist çözümleri reddediyoruz. Bunlar sonuçta mülksüzleştirme ve kapitalist sömürüye dayanıyor. Eko-sosyalist çözümler öneriyoruz. Yani, köylünün yaşam alanına el konmasının sadece köylülerin sorunu olmadığını, kapitalist sistemin yarattığı yıkımın işçileri de, kentlileri de etkileyen bağlarını ortaya koyuyoruz. Emekoloji kavramı, emek mücadelesinin ekoloji mücadelesinin bir parçası olduğunu gösteriyor. Bu noktaları birleştirerek birleşik mücadeleyi örgütlemenin önemi üzerinde duruyoruz.
Sever: İnsan sömürüsünün ortadan kaldırılmadığı bir toplumda doğanın korunması mümkün değil. Sadece ücret artışına odaklanan dar bir sendikacılık anlayışı yerine işçinin sağlıklı konut hakkı, temiz hava soluma hakkı ve ailesiyle birlikte nitelikli bir yaşam sürme hakkını savunuyoruz.

Kaba bir özetle, emekoloji tabiriyle sendikal mücadelenin ekoloji mücadelesini, ekoloji mücadelesinin de emek mücadelesini görmesi gibi bir yaklaşım benimsediğiniz söylenebilir mi?
Büyükbozkırlı: Emekoloji kavramını emek ve ekoloji mücadelesi arasındaki köprüleri kurmak olarak da tanımlayabiliriz, hatta köprü görevinin ötesinde bir ortak çalışma. Dolayısıyla emekoloji kavramı işçinin maaşı, geçim koşulları gibi ekonomik konuların çok ötesine geçiyor. İşçinin ailesiyle birlikte sağlıklı bir konutta oturması, çevresel koşulların uygunluğu, çocukların parka gidebilmesi, bir bahçesinin olması, temiz hava soluyabilmesi gibi yaşamsal hakları da kapsıyor. Ekolojinin bu konuları da sorumluluk alanına dahil etmesi gerektiğini görüyoruz. Bu işçi sağlığı konusunun da ötesine geçiyor. İSİG’in (İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği) paylaştığı iş cinayeti verileri madenlerde her yıl ortalama 100 civarında işçinin ani ölümle hayatını kaybettiğini gösteriyor. Meslek hastalığı gibi yavaş ölümler bu sayıya dahil değil. Emek mücadelesi ile bu haklar arasında bağ kurulmasının sağlam ve yerinde bir başlangıç olduğu kanaatindeyim. Bu noktada el uzatan tarafın ekoloji mücadelesi olması gerektiğini düşünüyorum.
Sever: Emekolojinin güzel bir örneğini 2022’de Aliağa’daki asbestli Sao Paulo gemisinin sökümüne karşı verilen başarılı direnişte gördük. İşçiler ve ekoloji örgütleri beraber mücadele ederek kazandı. Sonuçta gemi Aliağa’ya demirleyemedi.
Son üç yılda, 1,5 milyon hektar ihalesiz satışa çıkarıldı. Bu Balıkesir’den daha geniş bir alan. Aynı dönemde 634 bin hektar maden şirketlerine satıldı. İhalesiz satışlar ihaleli olanların on katı civarında. Çıkarılan bakır, kurşun, krom, nikel gibi madenler çok büyük oranda ihraç ediliyor. Türkiye’de nokta koyacak boş yer kalmadı, tüm ülke dev bir maden sahasına dönüştürülüyor.
İşsiz kalma kaygısıyla işçiler bazı durumlarda sağlıklarını gözardı ederek hayatları için felakete neden olan işlere katlanmak zorunda kalıyor. Somut koşullarda bazı gerilimler ve çelişkiler de yok mu?
Sever: Var tabii. İklim krizi işçilerin çalışma ve sağlık koşullarının kötüleşeceği çok kritik bir süreci işaret ediyor. Mesela bir işçinin 40-45 derece sıcakta inşatta ya da tarımda çalışmak zorunda kalması güvenli çalışma koşulunu yok ederken, sermaye üretimin devam etmesini isteyecektir. Bağımsız sendikalarla ve işçi mücadelesi yürütenlerle bir araya gelerek buna karşı neler yapabileceğimizi konuşmamız gerekiyor. Halkların İklim Zirvesi’nde de bu meseleler tartışılıyor. Sendikalarla, özellikle de bağımsız sendikalarla işçi mücadelesi ve ekoloji mücadelesi arasında köprü kurarak yeni çözümler üretmeliyiz. Bu da toplumsal yeniden üretim meselesi üzerine düşünmemizi gerektiriyor. Sermayenin yeşil örtüsü ile gündeme gelen “adil geçiş” sürecinde işçiler yeni sömürü alanlarına yönlendirilmeye çalışılıyor. Mesela termik santraller kapatılırsa, işçiler sürdürülebilir enerji santrallerine ya da turizme geçecek. Sendikalarla konuştuğumuzda, bunun bir varoluş krizi olduğunu görüyoruz. Bugün Soma’da işten çıkarılmaların yaşandığını, Divriği’deki madenlerin küçülmesinden dolayı istihdam sorunlarının doğduğunu biliyoruz. Peki, çözüm ne? Bir araya gelmeliyiz ve sistem dışı bir çözüm üretmeliyiz. Öncelikle sağlam bir bilinç oluşturmamız gerekiyor.

Son yıllarda ekoloji hareketinde üzerinde çok durulan, Polen Ekoloji’nin metinlerinde de sık sık değinilen meselelerden biri de ekstraktivizm. Ekstraktivizmden bu kadar söz edilmesinin nedeni ne?
Büyükbozkırlı: “Extract” kelimesi köken olarak “kazıp çıkarmak” anlamına geliyor.Nispeten yeni bir kavram ve özellikle Güney Amerika’daki madencilik faaliyetleri bağlamında sık kullanılıyor. En basit tanımıyla ekstraktivizm yüksek hacimli ve yüksek yoğunluklu kazı faaliyetleridir. Ancak, bu kavram sadece madenciliği değil, endüstriyel tarımı, hayvancılığı ve hatta balıkçılık faaliyetlerini de kapsıyor. Bu faaliyetlerin temel amacı elde edilen ürünü ihraç etmek. Mega madenlerde çok yüksek miktarda üretim yapılır, ürünler ya hiç işlenmeden ya da çok az işlemden geçirilerek doğrudan ihraç edilir. Bu kapitalizmin üretim, tüketim ve lojistik döngülerinin ihtiyacını karşılamaya yönelik bir faaliyet. Ekstraktivizm kapitalizmin bir el koyma ve işgal modeli. Kapitalizmin doğayı kavrayışıyla ilişkili, bölgesel dinamikler ve yeni ifade biçimleriyle gelişen küresel bir olgu. Bu kavramın Amerika’nın keşfiyle başlayan sömürgecilik ve kolonyalizmle doğrudan bağı var. O dönemde altın ve gümüşün çıkarılması kapitalizmin ilksel birikimine zemin hazırlıyor. Kapitalizmin gelişmesi için gerekli olan sermayenin ilksel birikimi bu kaynakların transferiyle sağlanıyor. Günümüzdeyse bu süreç yeşil ekstraktivizm üzerinden, yeni sömürgecilik olarak adlandırabileceğimiz bir şekilde devam ediyor.
Her yerin maden sahasına dönüştürüldüğü ortamda iş cinayetleri artmaya devam edecektir. Riski ve zararlı etkileri azaltacak yüksek teknolojiler mevcut olmasına rağmen, ekonomik gerekçelerle bunlar tercih edilmiyor. Karmaşık simülasyonlar, modellemeler ve anlaşılması güç matematiksel hesaplarla dolu binlerce sayfalık ÇED raporları aslında “göz boyama” işlevi görüyor.
Ayrıca, ekstraktivizmin savaş siyasetine ihtiyacı olduğu gibi, savaş siyasetinin de ekstraktivizme ihtiyacı var. İlerleyebilmek ve yeni alanlar açabilmek için sistemin muhalif hükümetleri etkisiz hale getirmesi gerekiyor. Yeraltından çıkarılan toplam minerallerin yaklaşık yüzde 6’sı doğrudan savaş araçlarının geliştirilmesinde ve silahlanmada kullanılıyor. Tüm minerallerin yüzde 6’sının doğrudan savaş sanayiine ayrılması çok yüksek bir oran.
Polen Ekoloji’nin ÇED Projeleri Veri Raporu’na göre Türkiye’de sadece 2024-25 yıllarında 470 bin hektar alan maden alanı olarak ruhsatlandırılıyor. Sözünü ettiğiniz ekstraktivizmin bir sonucu mu bu?
Büyükbozkırlı: Ekoloji literatüründe mega maden tanımı 1.000 hektarın üzerinde bir alanın etkilenmesi ve yılda 1 milyon tonun üzerinde kazı yapılması olarak ifade ediliyor. Son üç-dört yılda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı MAPEG ihalelerini inceledik. Bunun dışında, çok az gündeme gelen, ama ciddi anlamda sorunsallaştırılması gereken Enerji Bakanlığı bünyesindeki taşınmaz komisyonu ve bu komisyonun kararları meselesi var. Bu komisyon aracılığıyla ihalesiz satışlar yapılıyor ve asıl buzdağının görünmeyen kısmı bu ihalesiz satışlar. İhaleli ve ihalesiz satışların toplamını düşündüğünüzde ortaya devasa boyutlar çıkıyor. 2023-25’i kapsayan son üç yılda, MAPEG kapsamında yaklaşık 1,5 milyon hektar ihalesiz satışa çıkarıldı. Bu Balıkesir’den daha geniş bir alana tekabül ediyor. Aynı dönemde 634 bin hektar maden şirketlerine satıldı. Bu alanların içinde büyüklüğü 1.000 hektarın üzerinde 279 tane mega maden bulunuyor. İhalesiz satışlar ihaleli olanların on katı civarında. Son üç yılda ihaleli satışlar binin biraz üzerindeyken, 2022’den bu yana Taşınmaz Komisyonu ruhsat devirlerinin sayısı on binin üzerine çıkmış durumda. Bunların tamamı metalik madenlerden oluşuyor. Metalik madenler tamamen ekstraktivizme hizmet ediyor.
Nasıl?
Büyükbozkırlı: Çıkarılan bakır, kurşun, krom, nikel gibi madenler çok büyük oranda ihraç ediliyor. Altın ihraç edilmiyorsa da sorunsallaştırılması gereken bir maden. Çünkü kullanım değeri yok. Bu verileri haritaya döktüğünüzde, Türkiye’de neredeyse nokta koyacak boş yer kalmadığını görüyorsunuz. Tüm ülke dev bir maden sahasına dönüştürülüyor.

Bu arada, koruma alanlarını işletmeye açacak, yaban hayata ciddi zararlar verecek Milli Parklar Yasası da TBMM’de kabul edildi…
Sever: Biyolojik çeşitliliğin ve ekosistemlerin korunduğu son alanların da sermayeye açılması büyük bir sorun. Dikkat çeken bir nokta da bu yasanın zamanlaması. Süper Maden Yasası, Mega Sanayi Bölgeleri planından hemen sonra gelen Milli Parklar Yasası’nın değiştirilmesi, koruma alanlarının statüleri düşürülerek madenlere ve sanayi bölgelerine açılacağını gösteriyor. Bir bölgenin “koruma alanı” statüsünde olması madencilik faaliyetleri için engel teşkil ediyor. Yapılan değişikliklerle bu engeller ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Milli parklar dağ ekosistemlerini, kıyı şeritlerini ve akarsuları kapsayan kilit noktalar. Bu alanların imara açılması zincirleme bir yıkımı getirir. Ayrıca, yaban hayatı ve avcılık üzerinden doğaya maddi bir değer biçiliyor. Caydırıcı cezalar yerine “yumuşatma” politikaları uygulanıyor. Mesela ruhsat iptali yerine sadece iki yıl men cezası veriliyor. Öte yandan, sistem koruma alanlarının kapılarını sermayeye sonuna kadar açarken, girişlerde halktan ücret talep ediliyor, ödemeyene ceza kesiliyor.
İhaleleri takip etme nedenimiz önleyici bir yöntem geliştirmek ve direnişi zamanında örgütleyebilmek. ÇED süreci başladığında şirket zaten bir şekilde projesini başlatmış oluyor. Durumdan önceden haberdar olarak örgütlenmek için zaman kazanmak, hukuk zeminine sıkışıp kalmamak, toplumsal direnişi örgütlemek önemli.
Madenlerin çok büyük bir bölümünün ihracata yönelik olduğunu söylediniz. Türkiye haritasına baktığımızda bütün coğrafyanın ihracat amaçlı Organize Sanayi Bölgeleri (OSB) ve maden alanlarıyla parsellendiğini görüyoruz, bu nasıl bir anlayışa işaret ediyor?
Sever: Küçük bir Çin ya da Afrika haline gelmiş durumdayız. ÇED sürecinde olan ve taşınmazlarda hiç görünmeyen haritalanmamış alanlar da var. Buralar da yapılaşmaya açılırsa, yaşayacak yer kalmayacak. Sistem artık işçiye, köylüye ya da bakım emeği veren kadına “sizin hiçbir öneminiz yok” diyor. Mesela Amed’de ve Trakya’da doğalgaz ve petrol kaynaklı çok büyük bir ekolojik yıkım olduğunu görüyoruz. Bu yıkım hem devlet kurumları hem de yerli ve yabancı şirketler eliyle yürütülüyor. Birçok ülkede yasak olan hidrolik kırma gibi çok tehlikeli yöntemler kullanılıyor. MESEM’ler aracılığıyla çocuklar da dahil olmak üzere, herkesin kölelik koşullarında proleterleşeceği bir düzen kuruluyor. İnsanların kentlerde izole edildiği, yoksullaştırıldığı, doğadan koparıldığı, kimliksizleştirildiği ve nitelikli eğitime erişemediği bir geleceğe doğru hızlı bir gidiş var. Kapitalizm ve emperyalizmin krizleri fırsata çevirdiği bu çağda Türkiye taşeron olarak kullanılıyor. Avrupa ve ABD sermayesi Türkiye’deki kaynaklar ve ucuz iş gücünden yararlanıyor. Bu durumu stratejik yoksulluk olarak görüyoruz. Emeğin ekolojisi erkek egemen ve metalaştırılmış emek gücü algısını tüm ezilenlere, kadınlara, çocuklara, işçilere, köylülere ve kentlilere taşıyor. Tüm bu noktaları birleştirmemiz ve ortak bir mücadelede buluşmamız gerekiyor.

Türkiye’de çıkarılan metaller hangi sermaye gruplarının aracılığıyla ihraç ediliyor?
Büyükbozkırlı: Bunun takibini yapmak imkânsız gibi. Veriler gözden kaçırılıyor veya paylaşılmıyor. Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’nün (MTA) raporlarından yararlanarak çıkarılan madenlerin şirketlerle bağını kurmaya çalışıyoruz, ama veriler eksik. İhraç edilen madenin hangi nihai ürüne dönüştüğünün takibi de imkânsıza yakın. Ama hangi minerallerin çıkarıldığının, bunların hangi ülkelere ihraç edildiğinin bilgisine ulaşmak mümkün. World Mining Data’nın 2023 verilerine göre Türkiye krom çıkarımında dünyada dördüncü. Dünyadaki krom çıkarımının yaklaşık yüzde 8’i Türkiye tarafından yapılıyor. Kromun yenilenebilir enerjide önemi malûm ve Türkiye çıkardığı kromu büyük oranda ihraç ediyor. Türkiye küresel ölçekte antimuan madeninin yüzde 3,7’sini çıkarıyor, bu alanda beşinci sırada. Antimuan Avrupa Birliği için kritik önemde. Bor çıkarımında ise Türkiye dünyada birinci, dünyadaki çıkarımın yüzde 40’ı Türkiye tarafından gerçekleştiriliyor. Feldspat çıkarmak için Latmos paramparça ediliyor. Aslında feldspat çok ucuz bir mineral, dünyada rezervi çok fazla ve kritik mineral sınıfında değil. Buna rağmen, Türkiye dünya feldspat çıkarımında yüzde 28’lik payla birinci sırada. Ayrıca, perlit üretiminde dünya birincisi, linyit kömürü üretimindeyse yüzde 12’lik payla dünya üçüncüsü.
Kentlerde mülksüzleştirme soylulaştırma, acele kamulaştırma ve rezerv alan ilanlarıyla ilerliyor. Kentsel ekstraktivizm kavramı üzerinden bir kent hakkı mücadelesi kurulması, örgütlenmede kentle kırın bir araya gelmesi önemli. Burada el uzatan, ortak mücadeleyi başlatan kenttekiler olmalı.
İliç ve Soma’da yaşanan maden felaketleri hafızamızda çok taze. Maden ruhsat alanlarının bu denli artışı kaza riskini de artırmıyor mu?
Büyükbozkırlı: Tabii. İstatistiksel olarak bakıldığında bu risklerin katlanarak artacağı aşikâr. Mevcut denetimsizlik ortamında personelin yeterli sayıda olması ya da gerekli denetimlerin yapılması mümkün değil. Her yerin maden sahasına dönüştürüldüğü bir ortamda iş cinayetleri maalesef artmaya devam edecektir. Özellikle metalik madencilikten, bu işin zirve noktası olan altın madenciliğinden bahsettiğimizde durum daha da netleşiyor. Atık barajları, zenginleştirme işlemleri ve altın madenciliğinde kullanılan yığın liçi gibi yöntemleri düşündüğümüzde, riski ve zararlı etkileri azaltacak yüksek teknolojiler mevcut olmasına rağmen, ekonomik gerekçelerle bunlar tercih edilmiyor. Daha fazla kâr elde etme hırsıyla ÇED raporlarında kamusal menfaatin gereklilikleri gözardı ediliyor. Karmaşık simülasyonlar, modellemeler ve anlaşılması güç matematiksel hesaplarla dolu binlerce sayfalık ÇED raporları aslında “göz boyama” işlevi görüyor. Maden işletmelerine baktığımızda bilim dışı, tamamen maliyet ve ekonomi odaklı bir anlayışın ön planda olduğunu görüyoruz. Tüm bunların sonucunda ekokırım riski, ciddi kazaların yaşanma ihtimali büyük. Bilinçli bir tercih söz konusu. Tehlikeleri bilinmesine rağmen madenler riskli bölgelere kuruluyor, yüksek rakımlı yerlere atık su barajları inşa ediliyor. Giresun ve Trabzon gibi dağlık ve yoğun yağış alan bölgelerdeki atık su barajlarını, zehirli atık yığınlarını düşünün. İşçilerin ve halkın sağlığı, yaşam hakkı bilerek riske atılıyor. Asit maden drenajı, mineral zenginleştirmede kullanılan siyanürün buharlaşarak hidrojen siyanüre dönüşmesi sonucu ciğerlerin hasar gördüğü biliniyor. Tüm bu zararlar öngörülmesine rağmen, ÇED raporlarında riskleri önlemeye yönelik bir kalite standardı bulunmuyor.

ÇED süreçlerine ek olarak ihaleleri takip etmeye çalıştığınızı söylediniz. İhaleleri incelemek neden önemli?
Sever: İhaleleri takip etme nedenimiz önleyici bir yöntem geliştirmek ve direnişi zamanında örgütleyebilmek. ÇED süreci başladığında şirket zaten ihaleyle alanı almış veya bir şekilde projesini başlatmış oluyor. Köye ya da madenin yapılacağı bölgeye haber sürecin en sonunda ulaşıyor. Muhtara sadece “sondaj yapılacak” diye bir haber gidiyor. Bu durum haliyle tepkisel bir direniş modeli doğuruyor. Ancak ihaleleri takip ettiğimizde doğrudan MAPEG verilerini görme imkânı buluyoruz. Burada stratejik açıdan önemli olan, o bölgede yaşayanların veya ekoloji mücadelesi sürdürenlerin durumdan önceden haberdar olarak örgütlenmek için zaman kazanması. Sürecin sadece hukuk zeminine sıkışıp kalmamasını sağlamak ve toplumsal direniş örgütlemek önemli. Kamuya açık veriler de giderek şeffaflığını yitiriyor. 2025 eylül ayından itibaren hangi şirketin nereden, ne amaçla ruhsat sahası aldığı, hatta hangi grubun maden için alım yaptığı bile gösterilmiyor. Bilgiler karartılıyor.
Genelde ekoloji mücadelesi kırsal bölgelerdeki saldırılara karşı direniş örgütlemeye çalışırken nüfusun yüzde 80’inin yaşadığı kentlerdeki ekolojik yıkım tali görülebiliyor. Ekoloji hareketlerinin kentlere dair gündeminde hangi sorunlar öncelikli?
Büyükbozkırlı: Kentler söz konusu olduğunda kapitalizm açısından mesele iki ana konuya indirgenebilir. Birincisi, sahip olduğumuz sadece maddi değil, manevi varlıkları da kapsayan müştereklere el koyup bunları sermayeye açmak. Diğeri, mülksüzleştirme, yani insanların yaşam alanlarına el koymak. Mülksüzleştirme acele kamulaştırmalarla, cumhurbaşkanlığı kararlarıyla gerçekleştiriliyor. Kenti her gün yeniden canlandıran emekçilerin kentin dönüşümünde, yaşamında ve şekillendirilmesinde söz sahibi olması lâzım. Bu noktadan yaklaştığımızda “kent hakkı” yaratıcı ve devrimci bir kavram. Kentli hakları ile kent hakkı kavramlarını birbirine karıştırmamak lâzım. Kentli hakları liberal bir kavramken, emekçilerin özne olmasına ve mücadeleye dayanan kent hakkı devrimci bir kavram.
Kentsel genişleme ve mega projelerle gıdaya adil erişim imkânsız hale getiriliyor. Son 25 yılda tarım alanları 4,1 milyon hektar azalarak betonlaştı. Kanal İstanbul gibi projelerle İstanbul’un gıda arzı için kritik olan milyonlarca metrekarelik tarım arazisi ve mera alanı yok olma tehdidiyle karşı karşıya.
Özellikle Arjantin’in başkenti Buenos Aires’ten, yani ekstraktivizmin yoğun olduğu bir bölgeden türeyen “kentsel ekstraktivizm” kavramını gündeme taşımak ve tartışmak önemli. Sermaye henüz piyasalaştıramadığı, sermaye birikimi sağlayamadığı ve ranta konu edemediği her varlığa el koyma çabasında. Bu süreç soylulaştırma, acele kamulaştırma ve rezerv alan ilanları gibi uygulamalarla adım adım ilerliyor. Dolayısıyla, kentsel ekstraktivizm kavramı üzerinden bir kent hakkı mücadelesi kurulması mantıklı görünüyor. Örgütlenme kentle kırın bir araya gelmesi şeklinde olmalı ve burada el uzatan, ortak mücadeleyi başlatan da kenttekiler olmalı.
Marmara Denizi’nde birkaç sene önce su yüzüne çıkan müsilaj felaketiyle ilgili, denizin giderek ölmesine karşı güçlü bir mücadele yürütülemedi. Örgütlenmedeki başlıca eksikler neler?
Büyükbozkırlı: Yüzü kırsala dönük bir kentli olarak anlatayım. Hep kırsalı örgütleme ve ona şekil verme çabasındayız. Çevre hareketlerindeki tipik profil genellikle emekli, kendi geçimini sağlayabilen, doğaya duyarlı, eğitimli kişiler. Çevre hareketindekilerin yaklaşık yüzde 80’i böyledir. Kent kökenli bu insanlar ya kırsala yerleşiyor ya da kentten kırsalın mücadelesini destekliyor. Fakat kentin çevresel sorunlarıyla ilgilenirken kent hakkı mücadelesini, yani temel sömürü düzenini gözden kaçırıyorlar. Son zamanlarda Polen Ekoloji’ye gençlerden katılım çoğaldı, pek çok üniversiteli arkadaşımız var. Bu profil değişimi ister istemez kentlerdeki ekoloji mücadelesine bakışı olumlu mânâda değiştiriyor.
Birçok alanda aksaklıklar yaşandığı aşikâr. Geçim derdi önemli bir sorun, yaşam şartları giderek zorlaşıyor. Öğrencilerin ve gençliğin çok ağır sorunları var. Bu yükler sadece ekonomik değil, sosyal hayatı ve geleceğe dair umutları da kapsıyor. Tüketim odaklı yaşam tarzı, vatandaş kimliğinden çıkıp tüketiciye dönüşmemiz, bireyselleştirilmemiz bizi ayrıştırıyor ve yalnızlaştırıyor. Temel politika insanları yalnızlaştırarak dayanışma ruhunu ve örgütlenme bilincini kırmak. Bunun panzehiri her şeye rağmen örgütlenmek. Politik partilerde örgütlenmekle yetinmemek, sosyal alanlarda, ekoloji hareketinde, göçmen, kadın, LGBTİ+ mücadelelerinde örgütlenmek çok önemli. Gezi sürecinde kurulan mahalle örgütlenmelerini çok önemsiyorum. Etrafımızdaki savaşların, büyük meselelerin içinde umutsuzluğa kapılıp dar ölçekli mücadeleleri değersizleştirmemek lâzım.

Polen Ekoloji’nin kentlerdeki örgütlenmesi nasıl?
Sever: İstanbul, İzmir ve Ankara’da gruplarımız var. İstanbul’da Kanal İstanbul projesi, Ömerli Barajı’nda kurulacak biyoteknoloji sanayi bölgesi, Sazlıdere Barajı’nın içme suyu yetkisinin kaldırılması için verilen kararnameler su varlıklarına, tarım alanlarına, ormanlara ve kent hakkına, suya erişime büyük zarar vereceği gibi, kentlerdeki yoksullaşma ve adaletsizliği de artıracak. Bunun için Kanal İstanbul’a karşı, Kuzey ormanlarının ve Belgrad ormanının yıkımına karşı Kuzey Ormanları Savunması, Çevre Mühendisleri Odası, Ya Kanal Ya İstanbul gibi kurum ve örgütlerce yürütülen çalışmaların içinde olmak önemli. Sur’dan Hatay’a, İstanbul’dan Siirt’e inşaat, sanayi ve maden faaliyetleri için yaşam alanlarına el konmasına karşı mücadeleyi büyütmeliyiz. Polen Ekoloji Ankara’da “Ankara’da neden su yok?” başlıklı bir gençlik çalışması yürütüyor. Daha önce İzmir’de Gediz’deki sanayi kaynaklı kirlenme ve gemi söküm faaliyetleri üzerine çalıştık. Ekoloji mücadelesini bir kent mücadelesine dönüştürmek ve bunu birleşik bir mücadele hattında örmek şart.
Tıpkı kırsaldaki gibi kentlerde de ekolojik sorunlar katmanlı. Bahsettiğiniz sorunlara ek olarak kentliler adil ve temiz gıdaya erişim, hava kirliliği gibi sorunlarla da boğuşuyor…
Büyükbozkırlı: Kentsel ekolojik yıkım sadece çevresel bir bozulma değil, sermaye birikim rejiminin doğa üzerindeki tahakkümünün ve “metabolik yarılma” sürecinin bir sonucu. Kapitalist üretim tarzı doğayı sonsuz bir hammadde kaynağı ve bedelsiz bir atık havuzu olarak kurgularken kentleri bu sömürünün lojistik ve finansal merkezleri haline getiriyor. Özellikle 1980 sonrası neoliberal politikalarla tarım alanlarının, su havzalarının ve temiz hava hakkının sistematik olarak tahrip edilmesiyle, doğanın kullanım değeri, yani su sağlama ve gıda üretimi tamamen gözardı edilerek bütünüyle ranta ve değişim değerine dönüştürüldü. Mesela su hakkı, hem miktar hem de nitelik bakımından ağır bir saldırı altında. Ergene havzasında olduğu gibi, sanayi atıkları nehirleri kanalizasyona veya ölüm çukurlarına dönüştürüyor. Nehir sularında siyanür ve kadmiyum gibi ağır metaller tespit ediliyor. Marmara Denizi’ndeki müsilaj felaketi de kirliliğin kaynağında çözülmesi yerine “derin deniz deşarjı” gibi yöntemlerle mekânsal olarak kaydırılmasının bir bedeli. Aynı zamanda su bir hak olmaktan çıkarılıp maliyet kurtarma prensibiyle ticarileştiriliyor.
Ekolojik krizin sınıfsal karakteri gıda ve hava kalitesindeki eşitsizliklerle belirginleşiyor. Üst sınıflar temiz gıdaya ulaşabilirken, yoksul kitleler denetimsiz pazarlardaki pestisitli ürünlere mahkûm ediliyor. İstanbul’da market ürünlerinin yüzde 61’inde çoklu pestisit kalıntısına rastlanması, halkın bir kimyasal kokteyl tükettiğinin kanıtı.
Kentsel genişleme ve “mega projeler” eliyle gıdaya adil erişim imkânsız hale getiriliyor. Son 25 yılda Türkiye’deki tarım alanları 4,1 milyon hektar azalarak betonlaştı. Kanal İstanbul gibi projelerle İstanbul’un gıda arzı için kritik olan milyonlarca metrekarelik tarım arazisi ve mera alanı yok olma tehdidiyle karşı karşıya. Bu durum kenti gıdada dışa bağımlı hale getirirken, yerel çiftçiyi mülksüzleştirerek kentsel yoksulluğa sürüklüyor. Tarım topraklarının asfaltla kaplanması sadece gıda arzını değil, yeraltı sularının beslenmesini de engelleyerek ekolojik krizi derinleştiriyor. Ekolojik krizin sınıfsal karakteri, gıdanın niteliği ve hava kalitesindeki eşitsizliklerle belirginleşiyor. Üst sınıflar temiz gıdaya ulaşabilirken, yoksul kitleler denetimsiz pazarlardaki pestisitli ürünlere mahkûm ediliyor. İstanbul’daki market ürünlerinin yüzde 61’inde çoklu pestisit kalıntısına rastlanması, halkın bir kimyasal kokteyl tükettiğinin kanıtı değil mi? Dilovası ve Aliağa gibi “ekolojik kurban bölgelerinde” hava kirliliği ağır metallerin anne sütüne kadar karışmasına ve kanser vakalarının dramatik artışına yol açarak temiz hava hakkını açıkça gasp ediliyor.
Çözüm yeşil kapitalizm veya teknolojik düzeltmelerde değil, üretim ilişkilerinin ve mülkiyetin, insanın doğa ile kurduğu metabolik etkileşimin radikal dönüşümünde. Su havzaları ve tarım arazileri üzerindeki şirket tahakkümü sonlandırılmalı, su ve toprak devredilemez birer müşterek olarak korunmalı. Kanal İstanbul gibi eko-kırım projeleri durdurulmalı. Bunun yerine, kentsel tarım, üretici kooperatifleri desteklenmeli. Adil gıda ve temiz su hakkı, ancak sermayenin doğa üzerindeki diktatörlüğüne son verilerek ve üretim araçlarının halkın demokratik denetimine geçmesiyle ve ihtiyaç kadar planlı bir üretim modeliyle güvence altına alınabilir.

Bu girift ve ağır sorunlarla boğuşurken, ayrıca yargı ve kolluk şiddetinin baskısıyla karşı karşıya olan ekoloji mücadelesinin öncelikleri neler olmalı?
Büyükbozkırlı: “Öncelikler şunlardır” diyerek bir liste dayatmak hem tepeden bir bakış gibi geliyor hem de başkalarına ulaşmak adına gerçekçi görünmüyor. Bana gerçekçi gelen, insanlara doğrudan etkilendikleri meseleler üzerinden ulaşmaya çalışmak. Örgütlenmeye çok ihtiyacımız var. Peki, örgütlenme nasıl olacak? Herkese kendi canının yandığı, kendi zarar gördüğü yerden dokunarak. Mesela kentte yaşayan, kapitalizme hizmet etmek zorunda kalan birine “hadi her şeyi bırak, kırsaldaki ekstraktivizme karşı mücadelemize katıl” demekpek inandırıcı gelmiyor. Oysa kırsaldaki insanı bu düşüncelerle çok daha kolay örgütleyebiliriz. Onlar zaten buna hazır. Biz ancak onlarla birlikte yürüyebilir, belki onlara teknik bilgi desteği sağlayabiliriz. Kentte yaşayanlar içinse öncelik kent hakkı ve müştereklerin savunulması olmalı. Önceliğimiz mutlaka dayanışma ve örgütlenme olmalı, karşılaştığımız sorunları politikleştirerek ekolojiyle bağ kurmalıyız. Münferit vakalarla uğraşmak, bürokratların sınırlı iyileştirmelerine veya reformlarına bel bağlamak yerine, toplumsal dönüşümleri hedeflemeliyiz. Kırsalda ekstraktivizm mücadelesini desteklemek önceliğimizdir. Çevre aktivistlerinin kırsaldaki maden felaketlerine veya enerji santrallerine karşı yürüttüğü mücadeleler kıymetli. Kentlerde yaşayanlar için de kent hakkı mücadelesi önceliklidir. Ancak nihayetinde, kent ile kırsal arasında mutlaka bir bağ, bir köprü kurulmalı. Kırsalın ve kentin ayrı ayrı mücadele vermesinin, günümüzdeki saldırıların boyutları karşısında kurtarıcı olmayacağını düşünüyorum. Kırsal ile kentin bir araya gelmesi mutlaka sağlanmalıdır, esas zorluğun ve çözümün burada olduğuna inanıyorum.
Sever: Ekolojik mücadelenin bir çevre mücadelesi olarak algılanması sorunlu. Çevre kavramı daha insan merkezli bir bakış açısını yansıttığı için doğanın birleşik yapısını ve etkileşimleri gözardı ediyor. Bir diğer sorun ise yereldeki direnişlerin yalnızca tekil, proje bazlı, tepki odaklı kalması. Bu durum, kapitalizmin güçlü örgütlülüğüne karşı koyabilecek bütüncül bir yapının kurulmasını engelliyor.
Bir yerde yerel öfke başladığında süreç genellikle şehirli aktivistler tarafından hukuki ve siyasi çerçeveye oturtuluyor. Örgütlü yapılarla ilişkide en temel sorun kadınların siyasi iradesinin araçsallaştırılması ve “direnişçi teyze” imgesiyle sınırlandırılması. Kadınlar jandarma önünde ikonik meşruiyet unsuru olarak kullanılırken stratejik kararlar erkekler tarafından alınıyor.
Farklı mücadelelerin bir araya gelebileceği, örgütlerin birbiriyle ilişkisini geliştirebilecek platformların kurulması bir çözüm olabilir mi?
Büyükbozkırlı: Geçen yıl düzenlediğimiz Yaşam Altından Değerlidir kampanyasında bunu vurgulamıştık. Hedefimiz madenciliğin zararlarıyla mücadele eden kapsayıcı bir platform kurmaktı. Bu platformun içerisinde emek örgütlerinin, halk sağlığı uzmanlarının, mühendislerin, mimarların ve meslek odalarının yer alması, bilimsel çalışmalar yaparak bilgi üretmeleri ve bu bilgiyi sahada örgütlemeleri temel amacımızdı. Bu tür çıkışlara ve örgütlenmelere ihtiyaç var: Geniş çaplı platformlar kurmak, sahada bilgi üretmek ve bu bilgiyi yine sahada örgütlemek.
Kırsaldaki direnişlerin lokomotifi yaşam alanlarını korumaya çalışan genellikle köylü kadınlar. Yaşam alanlarını korumaya çalışan direnişçi köylüler ile sözünü ettiğiniz platformların ilişkisi nasıl, arada kalıcı, sahici bir bağ var mı?
Sever: Maden ve enerji şirketleri işçilerin emeklerini ve sağlıklarını sömürürken aynı zamanda kadınların yaşam alanlarını, geçim kaynaklarını, müştereklerini ve tarihini, belleğini yok ediyor. Emekleri ve kültürel varlıkları doğrudan tehdit altında olan köylü kadınlar haliyle ekoloji mücadelesinde direnişin en başında yer alıyor. Kadınların doğaya ve toprağa olan derin bağlılığı sadece bir duyarlılık değil, tarımsal üretimden su teminine kadar üstlendikleri bakım emeğinin ve yaşam alanlarındaki otonomilerinin savunulması. Bir yerde yerel öfke başladığında süreç genellikle şehirli aktivistler ve ekoloji platformları tarafından hukuki ve siyasi çerçeveye oturtuluyor. Ancak, kadınların direniş alanlarındaki yüksek katılımına rağmen karar alma mekanizmalarında aynı ölçüde yer bulamaması gibi yapısal sorunlar görülebiliyor. Şehirlerdeki ekoloji/çevre derneklerinde, platformlarında ya da panellerde direnişin önündeki kadınların çok az yer almasında da bu sorunu görebiliriz. Örgütlü yapılarla kurulan ilişkide en temel sorun, kadınların siyasi iradesinin araçsallaştırılması ve “direnişçi teyze” imgesiyle sınırlandırılması. Medya ve platformlar kadınları jandarmanın önünde ikonik birer meşruiyet unsuru olarak kullanırken, strateji toplantılarında kararlar genellikle teknik dile hâkim uzmanlar veya erkekler tarafından alınıyor. Toplantıların şehir merkezlerinde yapılması ve dijital iletişim kanallarının kullanılması, tarlasını, hayvanını ve ev içi sorumluluklarını bırakamayan kırsalda yaşayan kadınlar için zaman ve mekân bariyeri oluşturuyor. Dolayısıyla, bu durum kırsalda yaşayan kadınları örgütlenmenin dışına itiyor. Kadınların hem direnişte hem de karar mekanizmalarında yer aldığı Akbelen Direnişi güzel örneklerden.

Platformlar ile yereldeki direnişçiler arasındaki makası kapamanın yolları neler olabilir?
Sever: Ekoloji ve çevre dernek/platformlarında karar alma mekanizmaları şehir ofislerinden ve dijital mecralardan çıkarılarak direnişin odağı olan köy meydanlarına taşınmalı, toplantı saatleri kadınların bakım emeği yükümlülükleri gözetilerek düzenlenmeli. Teknik ve akademik dilin tahakkümü kırılarak hukuki süreçler sadeleştirilmeli. Kadınların bitkilere ve suya dair bilgileri stratejik kararlarda uzman raporları ve bilimsel veriler kadar değerli kabul edilmeli. Ayrıca, kadınların eylemlere katılımını zorlaştıran çocuk ve yaşlı bakımı gibi sorumluluklar platformlar tarafından kolektif bir şekilde üstlenilmeli, böylece bakım emeği ile aktivizm arasındaki çatışma yapısal mekanizmalarla giderilebilir. Kadınlar direnişin sadece yüzü değil, strateji belirleyen aklı ve politik öznesi olarak konumlanabilmeli. Kırsal kadın yoksulluğu ile ekolojik yıkım arasındaki kopmaz bağ görülerek kadınların ekonomik bağımsızlığını destekleyecek kooperatifçilik ve yerel pazar ağları gibi alternatifler kadınlarla birlikte oluşturulmalı.
Yapısal sorunlara rağmen yereldeki direnişlerin yarattığı bir toplumsal dinamizm de yok mu?
Sever: Var tabii. Ekoloji Birliği ve İklim Adaleti Koalisyonu gibi platformlar yerelden pek çok dernek ve örgütün bir araya geldiği zengin oluşumlar. Ama bu platformlar da belirli aralıklarla düzenlenen miting, toplantı veya panellerin ötesinde diğer alanlardaki mücadelelerle birleşmede ve ekoloji mücadelesini toplumsal kurtuluşun bir ekseni haline getirme konusunda zorluklar yaşayabiliyor. Yerel tepkileri daha geniş ve kitlesel direnişlere dönüştüremiyoruz.
Mücadelenin bir diğer kısıtıysa ekoloji kavgasının ÇED raporlarına karşı dava açma sürecine sıkışması. Belli davalar kazanılsa bile sermaye bir şekilde alana geri dönüyor, aynı bölgede benzer bir projeyi tekrar başlatıyor. Bu durum yıpratıcı bir döngüye dönüşmüş durumda. Hukuk sistemi de sermaye yanlısı, kapitalizm tüm aygıtlarını sonuna kadar kullanıyor. Öyle ki, keşif ücretleri bile yüz binlerce lirayı bulabiliyor, dava açmak dahi imkânsız hale geliyor. Ekoloji mücadelesinin diğer toplumsal mücadelelerden kopuk ilerlemesi ve siyasetler üstü bir konumda tutulmaya çalışılması da çözülmesi gereken ayrı bir sorun.
Ekoloji mücadelesinin ÇED raporlarına karşı dava açma sürecine sıkışması yıpratıcı bir döngüye dönüştü. Yirmi sene önce dava açarak kazanımlar elde edebiliyorduk. Artık hukuk yoluyla sonuç alamıyoruz. Davaların kaybedildiği bu yeni dönemde ciddi bir toparlanmaya ve strateji değişikliğine ihtiyaç var.
Ekoloji mücadelesinin siyasetler üstü konumlanmasının meselenin kaynağını görünmezleştiren, odağı kaydıran bir etki yarattığı söylenebilir mi?
Sever: Ekoloji mücadelesinin politik bir kimlik kazanamaması önemli bir sorun. Bu mücadelenin siyasetler üstü tutulmaya çalışılması ve sadece “birleşelim” çağrılarına indirgenmesi kapitalizme karşı kararlı bir tavır alınmasını engelliyor. Birleşik mücadele olmazsa olmaz. Kapitalizmin ve erkek egemen sistemin işçiye, doğaya, kırsala, kadına ve çocuğa yönelik yıkımına karşı, ekoloji mücadelesinin işçi hareketinin, kadın mücadelesinin ve halkların özgürlük arayışının bir öznesi olması gerekiyor. Siyasetler üstü olma iddiası ekoloji mücadelesini basit bir çevre korumacılığına indirger. Bu da kendi köşesinde dava açan, etkisiz bir yapıya dönüşmesine neden olur. Ekoloji mücadelesini sosyalist partilerle, gençlik, kadın ve LGBTİ+ örgütleriyle, kent mücadeleleriyle ve işçi sınıfıyla birleştirirsek, örgütlü kapitalizme karşı çok daha kuvvetli ve örgütlü bir yanıt verebiliriz.
Büyükbozkırlı: En önemli sorunlardan biri köylüsüzleştirme. Doğu Karadeniz’e yaptığımız bir gezide, köylerde düzenli bir hayat süren köylülerin pek kalmadığını, çoğunun kentlere göç ettiğini ya da mevsimsel olarak kentlerde yaşadığını gördük. Aslında bu politikalar alttan alta uzun yıllardır işliyor ve bana göre çevre mücadelesi bu noktayı büyük oranda ıskalıyor. Ekoloji mücadelesinin asıl öznesi olan köylüler önemli bir erozyona maruz kalıyor. Köylüsüzleştirme sadece demografik bir değişim değil, aynı zamanda köylere marketlerin girmesi ve her şeyin parasallaşmasıyla köylünün geleneksel değerlerinin metalaşması söz konusu. Bu zihniyet değişimi ve kültürel kayıp çok ciddi boyutta.Bir köye maden ocağı veya enerji santrali kurulmak istendiğinde, orada direnecek yerel halkın varlığı çok kritik. Yerel hayat kent merkezli bir saldırı altında. Gerek köylüsüzleştirme, gerekse kentin kırsala tepeden bakarak şekillendirmesi sonucu ortaya çıkan kültürel aşınma nedeniyle toprağa tam anlamıyla sahip çıkamama sorunuyla karşılaşıyoruz. Süreç bu noktaya evrildiğinde, köylünün yerini alan yeni bir “çevre aktivisti” profili oluşuyor. Bu yeni profil köylünün bir nevi temsilciliğini üstleniyor. Hukuki süreçleri köylü adına yönetiyor. Ama bu yaklaşım köylünün yaşam kültüründen veya değerlerinden ziyade, doğrudan doğayı korumaya odaklanıyor. Köylülerle ilişki kurulsa da mücadelenin tanımlanmasında bir sorun olduğu aşikâr. Özetle, çevre mücadelesinde bir özne sorunu yaşıyoruz.
Nasıl?
Büyükbozkırlı: Köylünün kendi topraklarına sahip çıkamaması ve birçok yerde bu görevi onların yerine çevrecilerin üstlenmesi mücadeleyi zayıflatan unsurların başında geliyor. Çevrecilerin doğa koruma odaklı bakış açıları yerel halkla tam bir bütünleşme sağlanmasını engelliyor. Bu noktada eleştirim çevre aktivistlerine değil, aksine onlar büyük bir özveriyle, özel hayatlarından feragat ederek bu mücadelenin bir parçası oluyor. Ben de kendimi o grubun ve oluşumun bir parçası olarak görüyorum. Ama gerçek şu ki, yirmi sene önce dava açarak belirli kazanımlar elde edebiliyor, kurumların kararlarını etkileyebiliyorduk. Artık hukuk yoluyla sonuç alamıyoruz. Çevre davalarının yargısal ve siyasi süreçlerle zorlaştırılması, mücadeleyi tıkanma noktasına getirdi. Buradan yola çıkarak yapıcı bir özeleştiri yapmamız gerekiyor. Sürekli kendimizi tekrar ederek, yirmi yıl önceki yöntemlerle bugünün şartlarında nasıl başarılı olabiliriz? Davaların kaybedildiği bu yeni dönemde ekoloji hareketinin ciddi bir toparlanmaya ve strateji değişikliğine ihtiyacı var. Sadece çevreyle veya doğayla ilgilenenlerin değil, demokratik bir toplumda yaşama özlemi duyan herkesin sorunları politikleştirme sürecine ve politik ekoloji perspektifiyle örgütlenmeye katkıda bulunması gerektiğini düşünüyorum.




