KATALUNYA’DA VAHİM KORONA TABLOSU VE “İSPANYOL MODELİ”NİN AÇMAZLARI

Ulus Atayurt
29 Temmuz 2020
SATIRBAŞLARI

“İspanya Modeli”nin tabutunun son çivisi korona günlerinde nasıl çakıldı? Katalunya’daki vahim tablo bakım emeği krizi adına neler söylüyor? Ekonomik tsunami kapıda mı? Uzun yıllardan sonra turistlerden özgürleşmiş Barcelona’da kent sakinleri neler yaşadı? Kentin sokaklarında, parklarında dolaşıyoruz.

 

Aşağı Guinardó mahallesi parkındaki xiringuito’da boş masa bulmak imkânsız. Xiringuito (okunuşu “çiringitu”) yerine göre, mesela bir kasaba sahilinde ise “büfe-meyhane”, Barcelona’nın orta sınıf mahallesi Guinardó’daki gibi bir kent parkının içindeyse “bira bahçesi” ya da bir nehir kenarında müzik çalan bir mekânsa “büfe-bar” diye çevrilebilir. Bir büfe ve etrafında yer alan masalardan müteşekkil xiringuito’larda hem atıştırmalık meze hem de kahve ve içki servisi yapılır, çocuklar açık havada etrafa saçılıp oynar. Guinardó parkında pinpon raketlerinin sesine, geniş ve sığ havuzda tenis topu peşinde koşan köpeklerin mutlu mesut havlayışları, ağaçların gölgesinde maç yapan çocukların bağırış çağırışları karışıyor. Parkı sınırlayan Marina ve Lepant sokakları üzerindeki iki yaşlı bakımevinde ise kelimenin düz anlamıyla ölüm sessizliği hakim.  

Dürüst bir sayım, vahim bir tablo

Katalunya’da ilk Covid19 vakası 25 Şubat’ta tespit edildi. 6 Mart’ta 87 yaşında bir kadın koronavirüsten ölen ilk kişi oldu. 14 Mart’ta OHAL ilanının ardından çeşitli bölge hükümetlerinin önlemlerin artırılması talebi merkezi hükümetçe reddedildi. Havalimanlarından denetimsiz girişler devam ederken işin vahameti mart sonuna doğru anlaşılınca 28 Mart-14 Nisan arası sıkı bir sokağa çıkma yasağı uygulandı. Ama kritik eşik çoktan aşılmıştı.

Katalunya Sağlık Bakanlığı 15 Nisan’da virüs kaynaklı ölümleri hesaplama yöntemini değiştirdiğini açıkladı. İspanya hükümetince kabul görmeyen bu yeni yönteme göre, PCR ve hızlı testler yanında, semptomların görüldüğü vakalar, cenaze evlerine gelen şüpheli ölümler, yaşlı bakımevleri ve evlerdeki vefatlar da hesaba dahil edildi. 17 Temmuz itibarıyla, İspanya Sağlık Bakanlığı’na göre, Katalunya’da 5.678, Madrid bölgesinde ise 8.446 kişi koronavirüsten vefat etti. Katalan hükümetine göreyse Katalunya’da gerçek sayı 12.633. Böylece, Katalunya 100 bin kişide yaklaşık 165 ölümle dünyada birinci sıraya oturdu. Bu oranda, eşine rastlanmayan dürüstlüğün payı olsa da, dile kolay, ülkede her 650 kişiden biri hayatını kaybetti.

Katalunya Sağlık Bakanlığı virüs kaynaklı ölümleri hesaplama yöntemini değiştirdi. 17 Temmuz itibarıyla, İspanya Sağlık Bakanlığına göre, Katalunya’da 5.678 kişi vefat etti. Katalanlara göre gerçek rakam 12.633. Dile kolay, ülkede her 650 kişiden biri hayatını kaybetti.

Bu vahim tablo için çeşitli nedenler ve varsayımlar ileri sürüldü. İspanya hükümetinin gerek havalimanlarını gerekse otonom bölgeler arasındaki sınırları kapatmaya ayak diremesi (“ulusal birlik” takıntısının tezahürü) kuşkusuz bir etkendi. BM Turizm Örgütü’ne göre dünyada en çok turist çeken ikinci ülke konumundaki İspanya’da mart ortasında hâlâ binlerce turist, özellikle Madrid ve Barcelona sokaklarında volta atıyordu. Ülkede tespit edilen ilk üç vakanın da turist olması tesadüf değil. Başka bir açıklama da ortalama hayat beklentisinin uzunluğuna (kadınlarda 86.3) dayanıyordu. Öte yandan, Barcelona Avrupa’da Paris’ten sonra en yoğun nüfusa sahip kent. Ancak, asıl neden tüm bu açıklamalardan başka bir yerde, feministlerin uzun yıllardır dile getirdiği bir gerçekte yatıyordu: bakım emeği krizi. 

Alenileşen bakım emeği krizi

Katalunya’da ölenlerin yüzde 69’u 80, yüzde 88’i ise 70 yaşın üzerindeydi. 80 yaşın üzerindeki 8724 ölümün yaklaşık yarısı yaşlı bakımevlerinde gerçekleşti. Bu insanların çoğu hastaneye dahi ulaşamadı. Katalunya’da bakımevlerinde ikamet eden, yaş ortalaması 84 olan 64.039 kişinin yüzde 78.5’inin test sonuçları pozitif çıktı. Yaşlılara yönelik bakım emeği krizinin iki önemli boyutu korona günlerinde gözler önüne serildi. İlki, söz konusu emeğin hızla özelleştirilmesinin,  kâr hırsına teslim edilmesinin sonuçlarıydı.

İspanya’daki 5457 yaşlı bakımevinin yüzde 75’i uluslararası şirketlerin ve yatırım fonlarının denetiminde. “Sektörün” yıllık cari işlemler hacmi 5 milyar avroya dayanmış durumda ve her yıl düzenli olarak yüzde 4 artıyor. Unidos Podemos (Birlikte Başarabiliriz) ve antikapitalist cephe üyesi Raúl Camargo özel bakımevlerini “tam bir mezbaha” olarak  tanımlıyor. Azora gibi “akbaba” yatırım fonları devlet teşviklerine konmak için yaşlı yurtlarını hızla ele geçirip çalışanlarını güvencesizliğe mahkûm ederken korona günlerinde ölüm oranlarının özel sektörde kamunun neredeyse 10 katı olması tesadüf değil.

Bakım emeğindeki krizin bir diğer boyutu, özellikle kapitalist merkezlerde, ancak tüm dünya genelinde yaşanan demografik değişim. Meseleyi kendi hayatından verdiği örnekle ortaya koyan ekolog feminist Yayo Herrero’ya kulak verelim: “Bir anneye bakmakla yükümlü beş kardeşiz. Babamız hayatta değil. Aramızdan sadece üçümüz ‘çoğaldık’, birer çocuğumuz var. Bunun dışında, ben ayrılıp yeniden eşleştim. Yani kızımın annesi ve babası, onların da birer yeni eşi var. Bu durumda kızım ilerde iki değil, dört kişinin bakımını üstlenecek. Çocuk yapmamış iki dayısının bakımını da kısmen üstlenmek zorunda kalabilir.”

İspanya’daki yaşlı bakımevlerinin yüzde 75’i uluslararası şirketlerin denetiminde. “Sektörün” yıllık cari işlemler hacmi 5 milyar avroya dayanmış durumda ve her yıl düzenli olarak yüzde 4 artıyor. Ölüm oranlarının özel sektörde kamunun neredeyse 10 katı olması tesadüf değil.

Yaşanan bu baş döndürücü dönüşüm kadınlar üzerine çifte yük bindirip hem çalışma hayatının hem de erkeklerin üstlenmediği bakım emeğinin sorumluluğunu onların omuzlarına yüklerken, bakım emeğinin maddi ve duygusal zeminini erozyona uğrattı. Böylece korona günlerinde feminist siyaset bilimci Nancy Fraser’ın ısrarla üzerinde durduğu olgu görünür hale geldi: “Aslında ne doğanın ne de sosyal yeniden üretimin kapasitesi sonsuz. İkisi de çöküşün eşiğine dek sürüklenebilir.”

Ortaya çıkan vahim tablo Katalunya’da hararetli tartışmaları ve çözüm önerilerini getirdi. Akla gelen ilk çözüm, özellikle de ölüm oranları arasındaki dehşetengiz fark göz önüne alındığında, bakımevlerini yeniden kamulaştırmaktı. Dayanışmacı ekonomi saflarından yükselen sesler kamulaştırmanın devletleştirme anlamına gelmediğinin altını çizdi: Amaç halihazırda örnekleri bulunan, emekçi sınıflardan ve göçmenlerden oluşan bakım emekçileriyle bakımevi sakinlerinin, kamu bütçesiyle müşterek yönetecekleri, kâr amacı gütmeyen kooperatif ve benzeri yapıların sayısını arttırmak olmalıydı.

Feministler uzun zamandır bakım emeğinin ücretsiz, “doğal bir armağan” sayılmasına karşı çıkıyor, toplumsal üretim ve yeniden üretim arasındaki bağın kurulmasını, hatta geriye dönük bir muhasebeyi de talep ediyor. Dünya genelinde, 2019’da, hemen tamamını kadınların üstlendiği bakım emeğinin yaklaşık 10.8 trilyon dolara tekabül ettiği hesaplanıyor. Bu bağlamda, birçok ortak ögeye sahip çeşitli ekonomik program önerilerinde Evrensel Temel Gelir (ETG) istisnasız yer aldı. Aileden ziyade bireyi hedeflediği için kadını özgürleştirme potansiyeline de sahip ETG’nin temel hizmetlerin yeniden kamulaştırıldığı bir ortamda emekçilerin elini güçlendireceği de açık. Çünkü 2008 krizi sonrasındaki özelleştirmeler ve “gırtlak sıkma” politikalarının ardından İspanya ve Katalunya hükümetlerinin elindeki “geleceğe kaçış” senaryoları çok zayıf. 

Hızlı çöküş                                                      

Xiringuito’da sabahları ve öğleden sonra dörder saat garsonluk yapan, 40’lı yaşlarının sonundaki Maria kimi zaman Katalanca kimi zaman İspanyolca konuşarak masalar arasında koşturuyor. “Evet çok sıcak, ama şikâyet edemem, en azından tekrar bir işim var” diyor.     

OHAL’in ilan edilmesinden beş hafta sonra, 21 Nisan’da, İspanya Merkez Bankası “ülkenin içsavaştan beri görülmemiş” bir krize girdiğini, ekonominin 2020’de yüzde 6 ile 13 arasında küçüleceğini açıkladı. İşsizlik yüzde 21.7 tahmin edilirken, bu orana emekçi maaşlarından yapılan kesintilerle oluşturulan Geçici İstihdam Düzenleme Ödeneği’ne (ERTO) başvuran çalışanlar dahil değil. Maaşın yüzde 70’ine denk gelen ödemeyi alan işçiler de eklenirse oran yüzde 30’u aşıyor.

2008 krizinin ardından İspanya devlet borcunun GSYH’ye oranı çoğunluğu banka kurtarma operasyonlarına aktarılan meblağ nedeniyle yüzde 40’tan yüzde 100’e fırlamıştı. İspanya’nın 1999’da avro bölgesine dahil olmasının ardından sanayisizleşme ve özelleştirmelerde son dönemece girilirken ülkenin Franco döneminden beri ekonomik faaliyetinin yapı taşlarını teşkil eden turizm ve inşaatta gaza basıldı. Koronavirüsle beraber “sermayenin ikinci çevrimine” dahil bu sektörlerde çok hızlı bir çöküş yaşandı. 

İşsizlik yüzde 21.7 tahmin ediliyor. Ancak bu orana emekçi maaşlarından yapılan kesintilerle oluşturulan Geçici İstihdam Düzenleme Ödeneği’ne başvuran çalışanlar dahil değil. Onlarla beraber oran yüzde 30’u aşıyor.

Tabutun çivileri

Önlemlerin yedi hafta boyunca tedricen azaltılmasının, 21 Haziran’da OHAL’in kaldırılmasının ardından, temmuzda turizm faaliyetleri kıpırdanmaya başlasa da, 2020’de turizm kaynaklı 80 milyar avroluk bir gelir kaybı bekleniyor. Katalunya’da tahmin edilen 12 milyarlık kaybın yanı sıra, ülkede istihdamın yüzde 14’ünü, GSYH’nin yüzde 12’sini oluşturan sektörde sadece Barcelona’da en az 150 bin kişi çalışıyor(du).

Doğrudan üretim ve elzem ihtiyaçlarla alâkası olmamasına rağmen, İspanya’nın gelirlerinde bunca pay sahibi sektörün ayağa kaldırılması adına hükümet garabet kararlar almak zorunda kaldı: 15 Haziran’da Alman, İngiliz ve Fransız turistlerin başı çektiği Balear Adaları’nda turizme ivme kazandırmak için “güvenli turizm koridorları”nın açıldığı ilan edildiğinde yerel halkın adalardan çıkış yasağı devam ediyordu. Gerçek işsizliğin yüzde 35 sınırına dayandığı ülkede gerek İspanya gerekse Katalunya hükümetleri, turizm şirketlerine ucuz kredi, vergi muafiyetleri ve nakdi yardımlar içeren paketleri haziran sonunda art arda açıkladı. 2008 krizinin ardından sayıları sadece birkaç binle ifade edilen turizm izin belgeli dairelerin sayısı ise Barcelona’da karantina öncesinde 80 bini aşmıştı. Şimdi hepsi umutsuzca müşterilerini beklerken yüz binlerce Barcelonalı kiralarını, ipotek taksitlerini ödeyememenin eşiğinde.

İşportacı göçmenlerin kendi atölyelerinde ürettiği maske

2008 öncesinde emlâk sektörü GSYH’nin yüzde 10’una tekabül ediyordu. Mülk sahipliğinin yüzde 85’e ulaştığı İspanya’da, kriz öncesinde yatırım fonları emlâk sektörüne yılda 7 milyar avro akıtıyordu. Kriz sonrasında, emlâk fiyatları, antropolog Jaume Palomore’nin deyişiyle, “suni teneffüsle” yüksek tutuldu. Suni teneffüsün kaynakları, Avrupa Merkez Bankası’nın bankalara sağladığı nakit yağmuru, başta Wall Street ile Çin ve Rusya gibi ülkelerden gelen sermayenin emlâk sektörüne aktarılmasını kolaylaştıran düzenlemelerdi. Oysa koronavirüs sonrası bu imkânların hiçbirinin eski düzeyde devreye girmeyeceği belli oldu.  

İspanya’da halihazırda 3,5 milyon boş konut bulunurken, ev kredisine başvuramayacak kadar az gelire sahip genç nüfusun artmasıyla kiracı oranı hızla artıyor. Ülkede kiraların en yüksek olduğu Barcelona’da oran yüzde 35’i aştı. 6 trilyonluk ipotek piyasasında yer alan binlerce aile kredilerini ödeyemez duruma düşme ihtimaliyle karşı karşıya kalırken emeklilik hesaplarını ikinci evlerini kiralamak üzerine yapanlar ile kiralarını ödemekte zorlananlar arasındaki gerilim tırmanıyor. Öte yandan, korona günlerinde konut fiyatlarının yaklaşık yüzde 20 düştüğü tahmin ediliyor.

İnşaata ve turizme, kuzey sermayesini bu sektörlerde masetmeye dayalı “İspanya modeli”nde sacayağının zayıf unsuru sanayileşme. Franco döneminde örgütlü işçi sınıfı yaratmasından korkulduğu için geç ve kerhen 1950’lerde başlayan sanayileşmenin sembolü SEAT ise dünyadaki diğer otomobil fabrikaları gibi korona günlerinde üretimi durdurdu. 2008’den beri uzatmaları oynayan “İspanya modeli” böylece rigor mortis [ölüm katılaşması] aşamasına geçti. 

Turizmi ayağa kaldırmak adına garabet kararlar alındı: 15 Haziran’da Alman, İngiliz ve Fransız turistler için Balear Adaları’nda “güvenli turizm koridorları” açıldığında yerel halkın adalardan çıkış yasağı devam ediyordu.

Aciz bir koalisyon

Yapısal krizin koronavirüsle birlikte derinleşmesi yüksek işsizliği de beraberinde getirdi. 7,5 milyonluk Katalunya’da sadece 14 Mart-16 Nisan arasında 509 bin kişi Geçici İstihdam Düzenleme Ödeneği’ne başvurdu. Nisan sonunda İspanya genelinde sayı 3,4 milyona ulaştı. Üstelik bu sayıya sözleşmeli işçi olmadıkları için serbest çalışanlar ve esnaflar dahil değil. Katalunya’da sayıları yarım milyonu aşan bu grup için ucuz kredi sağlanırken ekonominin yüzde 59’una, istihdamın yüzde 80’ine tekabül eden KOBİ’lerin geleceği meçhul gözüküyor.

Bu ahvalde, Kasım 2019’da hükümete gelen İspanya Sosyalist Partisi (PSOE) ve Unidos Podemos (Birlikte Yapabiliriz) koalisyonu en hafif tabirle aciz kaldı. Mart sonunda çoğunluğu ucuz kredi olarak tarif edilen 100 milyar dolarlık bir paket açıklandı. Ancak finans çevrelerini ürkütmemek için pandemi öncesinde taahhüt edilen kira tahdidi uygulaması dahi devreye sokulmadı.

29 Mayıs’ta açıklanan ve kamuoyuna “düzenli asgari gelir” diye tanıtılan, bir ölçüde Evrensel Temel Gelir tartışmalarını boğmak için devreye sokulan uygulama yaklaşık 850 bin aileye, toplamda 2,3 milyon kişiye 462 avro, yani asgari ücretin yarısı oranında aylık ödenek taahhüt ediyor. Bu insanların yaklaşık bir milyonunun yıllık geliri zaten 3.000-4.300 avroyla açlık sınırının dahi çok altında bulunuyor.

Üstelik, söz konusu gelire hak kazanmak için öne sürülen şartlar, “altın kafes” demokrasisinin her zaman yaptığı gibi, utanç duygusu yaratmasının yanı sıra, insanları bürokrasinin kıskacında bitap düşürüyor. Düzenli bir banka hesap akışınızın ve ailenizde herhangi birinin mülkünün bulunmaması, hane gelirinin yıllık 10.500 avroyu geçmemesi, eğer gençseniz, en az üç yıldır ebeveynlerinizden ayrı yaşıyor olmanız gibi şartlarla bin dereden su getiriliyor. Dahası, tüm bu şartları yerine getirseniz dahi, ücrete ancak bir sonraki mâli yılda hak kazanıyorsunuz.

Yardımlaşma ağının tedarik faaliyeti

Öte yandan, Avrupa Komisyonu 20 temmuzda salgından daha fazla etkilenen ülkelere 750 milyar avroluk bir yardım paketi öngördüğünü açıkladı. Paketin yaklaşık yarısının hibe olarak planlanması, 2008 krizi sonrasında sürekli kredi ve borç genişlemesiyle yola devam eden AB için bir ilki temsil etse, dolayısıyla yeni bir yönelimin kapısını aralasa da, planda kıtadaki “birikim modeline” dair bir değişiklik öngörülmüyor. Ekonomisinde avro bölgesine yaptığı ihracatın önemli yer tuttuğu Almanya’da, eğer ikinci koronavirüs  dalgası gerçekleşmezse, gelecek yıl yüzde 10’luk büyüme beklentisinin nedenlerini de bu statik birikim modelinde aramak yerinde olur. 

Paradigma değişikliğine dair sesler

Korona günlerinde İspanya modelinin tabutunun son çivileri çakılırken ekonomide zaruri hale gelen paradigma değişikliğine dair bazı başlıklar da kamuoyunda tartışılmaya başladı. Ülkenin GSYH’sinin yüzde 20’sine tekabül eden ve vatandaş başına 680 avroya denk gelecek ETG uygulamasına yönelik destek hızla artarken servet vergisi, vatandaşlar arası gelir eşitsizliğinin azaltılması da başlıklar arasında sıklıkla yer buldu. Kuşkusuz bu gibi başlıkların geniş halk kitleleri nezdinde destek görmesi için kapsamlı bir ekonomik programın propagandası şart.

İşte böyle bir programın genel çerçevesi Katalunya dayanışmacı ekonomi çevrelerinde hızla belirmeye başladı.

Sosyalist Parti ve Unidos Podemos koalisyonu finans çevrelerini ürkütmemek için pandemi öncesinde taahhüt ettikleri kira tahdidi uygulamasını dahi devreye sokmadı. “Düzenli asgari gelir” 2.3 milyon kişiye 462 avro, yani asgari ücretin yarısı kadar aylık ödenek taahhüt ediyor.

Farklı taslakların öne çıkan ortak noktalarını, dayanışmacı ekonomi kuramcısı Jordi Garcia Jané’nin “Pandemiden Ekososyal Dönüşüme” başlıklı makalesinden özetleyelim: Göçmenler dahil tüm toplumun temel ihtiyaçlarının kamu kaynaklarınca karşılanması. Bu amaçla ETG uygulamasına geçilmesi, konut fiyatlarının denetlenmesi ve temel ihtiyaçlardaki KDV’nin kaldırılması. Özellikle bakım, sağlık ve eğitim alanında kamu sektörünün tekrar yaygınlaştırılması. Ekolojik ve sosyal dönüşüme hız kazandırmak amacıyla bir kamu yatırım bankasının kurulması. Üretim sisteminin ekolojik dönüşümünün gerçekleştirilmesi için araştırma, geliştirme ve pazara yönelik bir ekosistemin tasarlanması. Ekolojik yeniden bölüşümü gerçekleştirecek mali politikaların planlanması. Bu amaçla servet vergisinin, üst gelir gruplarına yönelik vergilerin, miras vergisinin arttırılması ve vergi cennetlerine kaçışı engellemek için hukuki altyapının güçlendirilmesi. Karbon salınımı yüksek ürünlere yönelik vergilerin artırılması. Silahlanma harcamalarının azaltılması. Bakım emeğinin demokratikleştirilerek sorumluluğunun tüm topluma yaygınlaştırılması. Tüm kamu kurumlarının harcamalarına dair kısıtlamaların esnekleştirilmesi, belediyelerin yerel üretim ağlarını güçlendirmesine el verecek düzenlemelerin hayata geçirilmesi. Katalunya hükümetinin gıda, enerji ve finansal bağımsızlığını sağlayacak uzun vadeli planların hazırlanması. Sadece piyasaya arz edilen ürünler üzerinden hesaplanan GSYH yerine, Gerçek İlerleme Göstergesi (GİG) gibi toplumsal refahın birçok boyutunu göz önünde bulunduran iktisadi göstergelerin kullanılması. Ve son olarak, Katalunya özelinde hızla yayılan dayanışmacı ekonomi örgütlerine desteğin arttırılması. 

Yalancı şehir

Korona günlerinde, en azından haziran ayında, şehirde yürürken insanın aklına ister istemez antropolog Manuel Delgado’nun 2008 krizinin eşiğinde, 2007’de yazdığı Yalancı Şehir: Barcelona Modelinin Sahtekârlığı ve Başarısızlığı kitabı düşüyor. Kitapta şehre duyduğu sevgiyi saklamayan Delgado 1980’lerden itibaren “yaratıcı kent” söylemiyle Barcelona’nın nasıl da sakinlerine değil, kentsel rant yatırımcılarına, gelgeç turistlere, her biri potansiyel bir Steve Jobs addedilen genç girişimcilere seslenen bir kent haline getirildiğini anlatıyor. 1981’de, temelde bina cephelerinin yenilenmesine yönelik ortaya atılan Süslen püslen Barcelona (“Barcelona posa’t guapa”) sloganıyla Barcelona modeli tüm şehre nüfuz ettikçe, altında kırılgan emekçi sınıfların mücadele verdiği, emlâk spekülasyonunun barınma hakkını tehdit ettiği, beşeri hafızanın iki-üç günlüğüne şehre gelenlerce boğulduğu bir makyaja dönüştü. Koronavirüs o makyajı, kısa bir süreliğine de olsa hızla sildi.

1980’lerin ortasında doğmuş bir Barcelonalının hafızasında turist bakışına göre tezyin edilip düzenlenmemiş bir kent imgesi mevcut değildir. O yüzden kısıtlamaların tedricen kalkmasıyla beraber, sokağa çıkan bu kuşak farklı, bu sefer “gerçeği” söyleyen bir şehirle karşılaştı. Ancak bu söylem, geçmişteki “sahici bir öze” avdet ediş, Katalan felsefeci Marina Garcés’in deyişiyle “retropyaya kaçış” manasına gelmiyordu. Garcés gerek solda gerekse sağda “geçmişteki güzel günlere” duyulan özlemi kıyasıya eleştirirken, bu durumun en son örneklerinden biri olarak “hakikat sonrası” söylemini anıyor. “Oysa” diyor, “hakikat geride bıraktığımız bir şey değildir. Geçmişte ne daha fazla ne de daha az hakikat bulunur. Tersine, her dönemde bizi ezen zulme karşı farklı mücadele yöntemleri mevcuttur.” 

Süslen püslen Barcelona sloganıyla Barcelona modeli şehre nüfuz ettikçe, altında kırılgan emekçi sınıfların mücadele verdiği, emlak spekülasyonunun barınma hakkını tehdit ettiği, beşeri hafızanın turistlerce boğulduğu bir makyaja dönüştü. Koronavirüs o makyajı hızla sildi.

Öteki Barcelonalılar

Barcelona modelinin ilk adımlarının atıldığı 1980’lerin başından itibaren bataklık alanlara yapılan plajlarla, tarihi kent merkezini soylulaştıran özelleştirmeyle ya da Forum gibi yüksek katlı spekülasyon alanlarıyla sadece şehrin topografyası değiştirilmedi, Barcelona sakinleri demografik açıdan da radikal bir dönüşüme uğradı. Bugün itibariyle kentin ikametgâh belgesine sahip sakinlerinin yüzde 20,2’si ne Katalunya ne de İspanya doğumlu. Kökleri başka coğrafyalara dayanan Barcelonalılar arasında İtalyanlar, Çinliler, Pakistanlılar, Fransızlar, Faslılar ve Kolombiyalılar başı çekiyor. Üstelik, bu orana evraksız göçmenler dahil değil. Kentin nüfusuna sadece 2018’de, çoğu evraksız 80 bin “yabancı” katıldı.

Çoğu emekçi sınıfına mensup, dünyanın dört bir yanından gelen bu “öteki Barcelonalılarla” beraber, tüm kent ahalisi uzun yılların ardından, bu yaz başında, normalde turistlerle dolan park ve bahçelerin, iflas etmemiş kafe ve meyhanelerin keyfini sürdü. İtalyanların yoğun yaşadığı mahallelerin barlarında, sohbetlerdeki İtalyanca-İspanyolca-Katalanca geçişgenliği baş döndürürken, kimi mekânlarda insan kendisini orta ölçekli bir İtalyan kentinde hissediyordu.

Altını itinayla çizmek şart: Korona günlerinde belediyenin zor durumdaki insanların ihtiyaçlarını karşılamakta aciz kaldığı ve bu yüzden çokça eleştirildiği bir ortamda, bu hakiki kozmopolit ahalinin kurduğu dayanışma ağları sayesinde, evraklı evraksız, neredeyse hiç kimse aç kalmadı. Aynı zamanda dayanışmacı ekonomi ağı içindeki, sekizi göçmenlerin kurduğu örgütler olmak üzere, 25 kooperatife kaynak aktarıldı. 

Cerdà Planı

Kenti çizen adam

Xiringuito’nun yer aldığı Guinardo parkının deniz tarafındaki sınırını Travessera de Gràcia (Gràcia Geçidi) çizer. Sokak aynı zamanda, Eixample ilçesinin batıda, denizden ters istikametteki sınırlarından birini de teşkil eder. Eixample kelimesinin birebir çevirisi “genişleme”.

1855-1859 arasında Barcelona’nın genişleme planını hazırlayan Ildefons Cerdà birçok kesim tarafından kıyasıya eleştirilmişti. Bugünkü Barcelona’ya karakterini veren Cerdà Planı’nın yaratıcılığı bir yüzyıl boyunca gözardı edildi. Tüm sokakları Katalunya’nın önemli şahsiyetlerinin isimlerini taşıyan kentte, “kenti çizen adamın” ismi ancak planı yapmasından 101 yıl sonra, 1960’ta bir meydana verildi.

Ağır monarşi baskısının yaşandığı bir ortamda, Cerdà’nın Madrid tarafından atanması nedeniyle plan Barcelona Belediye Meclisi’nin öfkesini çekti. Cerdà demokratik federalizmi savunduğu için İspanyolcular, belediye meclisinde emekçileri temsil ettiği için burjuva fraksiyonu, mühendis olduğu için mimarlar tarafından kıyasıya eleştirildi. 1876’da borç harç içinde, gözlerden ırak öldü.

Gerek Eixample ilçesinde gerekse Barcelona planında, zamanla üzerleri bir perdeyle örtülse de,  Cerdà’nın şu dört yönelimi gözden kaçmaz: İlk gençliğinde tutkuyla okuduğu ütopyacı sosyalistler, geometri ve astronomi sevgisi, kır-kent biraradalığına yaptığı vurgu ve kuvvetli öngörüleri. Planda tarihi kent merkezinden civar kasabalara doğu ızgara şeklinde genişleyen kentin her bir yapı adası geniş caddelerin arasına yerleştirilmişti.

Pandemi sırasında Barcelonalılar şehirlerini araba istilasından kurtulmuş buldu. Rasyonel bir akıl Barcelona’da neden bu kadar çok araba bulunduğunu anlamakta zorlanır. Çünkü Barcelona 15 hat raylı sistemi, sıkı otobüs ağı, bisiklet yollarıyla arabasız yaşanabilecek bir kent.

Yapı adalarının birleştiği cadde ağızlarında kenarlar birleşmeden önce, 45 derece açıyla yeni kenarlar oluşturuyor, böylece ortaya sekizgen meydancıklar çıkıyordu. Cerdà yapı adalarının sadece iki kenarına bina kondurmuş, ortalarına bol ağaçlı kamusal avlular yerleştirmişti. Böylece, uzun caddeler boyunca yürüyen bir kişi “kentin kırsallaştığı, kırsalın da kentselleştiği” bir manzaranın tadını çıkaracaktı. Kentin farklı kısımları arasında bir hiyerarşi kurmayan, dolayısıyla tüm sınıflara eş düzeyde kent hakkı tanıyan plan burjuvazinin Cerdà’ya duyduğu öfkeyi arttırdı.

Cerdà bu ızgara planı, gerçekten de coğrafi meridyen ve paralellere uygun Meridiana ve Paral·lel caddeleriyle ya da kenti verevine kesen Diagonal caddesiyle çeşitlendirmişti. 20, 30 ve 60 metre genişliğindeki yollara aydınlatma, su gibi altyapı hizmetlerinin yanı sıra 100 bin ağaç dikilmesini öngörmüştü. Ancak  Cerdà’nın yolları bu kadar geniş tutmasının nedenlerinden biri de Fransa’da gördüğü raylı sistemden aldığı ilhamdı. “Şehrin içinden, tüm sokaklarından ve evinin önünden tren geçmesini istemeyen tek bir kentli bile bulamazsınız” diyordu. Bugün Cerdà’nın arzusunun aksine, yapı adalarının dört kenarı inşaatla dolsa, avlular çoktan özel mülke çevrilmiş olsa ve öngörülenden çok daha yüksek binalarda yine öngörülenden dört kat bir nüfus yaşasa da, Exiample hâlâ Cerdà’nın hayal gücünün damgasını taşır.  

Kulağın Özgürleşmesi

Xiringuito’dan çıkıp, Marina Caddesi üzerinden, Exiample ilçesi boyunca dümdüz aşağıya vurunca, 50 dakikalık tırıs adım yürüyüşün ardından plaja ulaşılır. Haziran boyunca, geniş caddede sığırcık, kırlangıç, martı seslerine arada papağanların ötüşleri ekleniyordu. Dikkatli kulaklar çınar ve defne ağaçlarının seslerini duyabiliyordu. Bu hafif ses cümbüşü koronavirüsün Barcelonalılara bir armağanıydı.

Sokağa çıkma yasağının kısmen gevşetildiği mayıs boyunca Barcelonalılar şehirlerini araba istilasından kurtulmuş halde buldu. Rasyonel bir akıl Barcelona’da neden bu kadar çok araba bulunduğunu anlamakta zorlanır. Çünkü insanlar için değil, kentsel saçılmaya, banliyöleşmeye ve araba tüketimine göre örgütlenmiş ABD kentlerinin, örneğin Atlanta’nın aksine, Barcelona 15 hat raylı sistemi, sıkı otobüs ağı, bisiklet ve paten yollarıyla rahatlıkla arabasız yaşanabilecek bir kent. Belki de nedeni pazarın rasyonalitesinde aramak daha doğru. İktisatçı Mariana Mazzucato otomobil ve petrol gibi sektörleri “izlek bağımlı pazarlar” olarak tanımlıyor. Yani, bu sektörlerin çevresel meseleleri göz önünde bulundurması beklenemez. Kısıtlanmaları ya da topyekûn kaldırılmaları gerekir.

Aşağı Guinardó mahallesi parkı

Cerdà’nın her sokaktan geçmesini hayal ettiği trenin aksine, Barcelona planının onaylanmasından 42 sene sonra seri üretimine başlanan otomobiller tüm şehri peyderpey istila etti. 2019’da kent merkezine günde ortalama 360.618 araç giriyordu. Dünyada 2010’dan beri her yıl 70 milyonun üzerinde araba satılıyor. AB’de sadece araç trafiği karbon emisyonlarının 21.6’sından sorumlu.

Otomobilli yaşamın bu toplu intihar eğilimi bir yana, korona günlerinde Cerdà’nın tasarımı geniş caddelerin büründüğü sessizlik kısa bir süre için de olsa işitme duyusunu şaşılacak derecede özgür kıldı. Haziranda artan trafikle beraber bu hatıra toplumsal hafızanın arka raflarına geri çekilmiş gibi gözüküyor, Meridiana caddesi üzerinde, trafik yoğunluğu yüzünden insanlar kimi zaman bir buçuk saat arabada bekliyor.

Esaslı bir doğum

İtalyan göçmeni turizm rehberi Samuel, Aşağı Guinardó mahallesi parkının xiringuitosu’nun tüm kentte nam salmış özel soslu patatas bravas’ından bir çatal alıp lafa giriyor. “Bilmiyorum, bir karantina dalgası daha gelirse, belki bisikletle kuryeliğe başlar, ev kredisini ödemeye devam edebilirim” diyor. Garson Maria araya girip bu senaryoyu düşünmek bile istemediğini ekliyor.

Temmuzda gerek Kuzey İspanya’da gerekse Katalunya’da irili ufaklı kentler ve kasabalara giriş çıkışlar kısıtlanmaya başladı. 7 Temmuz’da vakaların arttığı Lleida kentine giriş çıkış yasaklanırken, bir yasak da 14 Temmuz’da Katalunya’nın en nüfus yoğun kentlerinden Hospitalet’e geldi. Haziran sonunda Covid-19 vakalarında ortalama yaş erkeklerde 47, kadınlarda 51’e indiği için vaka sayılarındaki artış ölümlere yansımasa da, 17 Temmuz itibariyle Barcelonalılara 15 gün sokağa çıkmamaları salık verildi. 23 Temmuz’da, tüm Katalunya genelinde, son 14 günde 6870 vaka, dört ölüm kaydedilmişti.

Otomobilli yaşamın toplu intihar eğilimi bir yana, korona günlerinde geniş caddelerin büründüğü sessizlik işitme duyusunu şaşılacak derecede özgür kıldı. Haziranda artan trafikle beraber bu hatıra toplumsal hafızanın arka raflarına geri çekildi.

Marina Garcés Prenses Şehir başlıklı, birinci ağızdan bir tefekkür günlüğü biçiminde kaleme aldığı kitabında, Barcelona İşgal Evleri Meclisi’nce geri alınan tarihi Princessa Sinemasının 1996’da polislerce cebren boşatılmasından, 1 Ekim 2017’deki Katalunya bağımsızlık referandumuna kadar geçen 21 yılda kentin bağrından kopan çeşitli toplumsal hareketler, ayaklanmalar arasında bir gezintiye davet eder okurları. Kolektif bilinç, dayanışma ve arkadaşlık üzerine kurulu geniş tabanlı oluşumlar barınma hakkından kamulaştırmaya, güvencesizler hareketinden dayanışmacı ekonomiye, göçmenlerle omuz omuza mücadeleden feminist örgütlenmeye uzanan hayranlık verici kalkışmaların resmi geçidi gibidir.

Garcés mensubu olduğu bu kalkışmaları şöyle tanımlıyor: “Doğum yeni bir şeye başlamak değildir. Doğum geri dönüşsüz bir yer değiştirmedir. Dünyaya varmak, tanıdık mekânları terk etmek, kıyılarda dolaşmak, bakış açısını değiştirmek, tekrar dönmek üzere dışarı çıkmak…. Barcelona’daki tüm hareketler gündelik sıradanlığı sekteye uğrattı, önceden hazırlanmış planları sabote etti ve daha önce düşünülmemiş perspektifler açtı. Bu tam da bir doğumdur.”

Xiringuito’da güneş batarken hafiften Rumba Catalana çalmaya başlıyor. Gerçeği söyleyen şehrin sakinleri korona günlerinin ardından esaslı bir doğumu arzuluyor. 

^