BERLİN EYALET SEÇİMLERİNİN MUHASEBESİ

İlker Ataç
11 Ekim 2026
Elif Eralp 20 Eylül akşamı zafer konuşmasını hem Almanca hem Türkçe yaptı
SATIRBAŞLARI

20 Eylül’de yapılan Berlin eyalet seçimlerinden Sol Parti (Die Linke) yüzde 25,7 ile birinci parti çıktı. Bu zaferde gençlerin, daha önce sandığa gitmeyen seçmenlerin ve göçmen kökenli Almanya vatandaşlarının desteği önemli rol oynadı. Doğu Almanya’da aşırı sağ Almanya için Alternatif (AfD) yükselirken son kamuoyu yoklamalarında oy oranı yüzde 22 civarında seyreden Sol Parti, Berlin eyalet ve belediye başkanlığı seçimlerinden beklentileri aştı.

Destekçilerinin partinin yerel iktidara gelip gelemeyeceği konusunda şüpheleri olsa da Sol Parti oy oranını bir önceki seçilmelere göre iki katından fazla artırdı. Halihazırda belediye başkanlığını elinde tutan ve kamuoyu yoklamalarında oy beklentisi yüzde 21 olan Hristiyan Demokrat Birlik (CDU), Sol Parti’nin hemen arkasındaydı.

Seçimden önceki son dönemecin atmosferini Sol Parti ile CDU arasındaki rekabet belirledi. Ancak, CDU bir önceki seçime göre 9,5 puan kaybederek yüzde 18,8’de kaldı. Üçüncü sıradaki AfD oyunu 7,2 puan artırarak yüzde 16,3’e ulaştı. Bu, aşırı sağ AfD’nin Berlin’de bugüne kadar aldığı en yüksek oran.

Gelgelelim, diğer eyalet seçimlerinin aksine, AfD Berlin’de oyunu ikiye katlayamadı. Yeşiller yüzde 14,3 ile dördüncü, Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) ise yüzde 12,1 ile beşinci sıraya geriledi. Her iki parti de bir önceki seçime kıyasla dört ila altı puan arasında oy kaybetti.

Sol Parti’nin zaferinde gençlerin payı belirleyiciydi. 16-24 yaş grubundaki seçmenlerin yüzde 47’si Sol Parti’ye oy verdi. 25-34 yaş grubunda ise neredeyse her iki oydan birini aldı. Ancak, daha da belirleyici olan, Sol Parti’nin daha önce sandığa gitmeyenleri harekete geçirebilmesiydi. 2023’te oy kullanmayan 75 bin kişinin oyunu aldı.

Gençler, sandığa dönenler, göçmenler

Sol Parti’nin zaferinde gençlerin payı belirleyiciydi. Seçimlerde ilk kez 16 ve 17 yaşındakiler de oy kullanabildi. 16-24 yaş grubundaki seçmenlerin yüzde 47’si Sol Parti’ye oy verdi. Bu grupta ikinci parti olan Yeşiller yalnızca yüzde 11 oy alırken AfD yüzde 10, SPD yüzde 9 ve CDU yüzde 8’de kaldı.

25-34 yaş grubunda ise Sol Parti neredeyse her iki oydan birini aldı. Elbette Berlin yüksek genç nüfusu, eğitim seviyesi, meslek çeşitliliği, kozmopolit toplumsal yapısıyla ve her şeyden önce tarihsel açıdan sola yatkınlığıyla Almanya’nın diğer şehirlerinden ayrışıyor.

Ancak, zaferde daha da belirleyici olan, Sol Parti’nin daha önce sandığa gitmeyen seçmenleri harekete geçirebilmesiydi. 2023 seçimlerinde oy kullanmayan 75 bin kişinin oyunu aldı. Sol Parti böylece, önceki seçimde sandığa gitmeyen 65 bin seçmenin oyunu kazanan AfD’yi bu grupta da geride bıraktı.

Oysa Berlin seçimlerinden iki hafta önce yapılan Saksonya-Anhalt eyaleti seçimlerinde AfD başarısını büyük ölçüde daha önce oy kullanmayan seçmenlerin desteğine borçluydu. Sol Parti ayrıca bir önceki seçimde Yeşiller’e oy veren 51 bin ve SPD’ye oy veren 37 bin kişinin desteğini de yanına çekmeyi başardı.

Berlin’deki sonuç sandığa gitmeyen seçmenlerin kaçınılmaz olarak sağa yönelmediklerini gösteriyor. Gazeteci Sebastian Friedrich’e göre, AfD tarafından güçlü biçimde mobilize edilmesiyle Almanya’da çok tartışılan bu seçmen grubu, toplumsal ya da siyasi açıdan homojen değil. Grubun bir kısmını her seçimde oy kullanmayanlar, daha önce desteklediği partilerden dolayı hayal kırıklığına uğrayanlar ve gençler oluşturuyor. Düşük gelirli ve sosyo-ekonomik durumu zayıf kesimlerin bu grup içindeki oranı oldukça yüksek. Dolayısıyla, asıl mesele bu seçmenlerin taleplerine kimin karşılık verebildiği ve biriken hoşnutsuzluğun hangi siyasi kanala aktarıldığında yatıyor.

Berlin’de daha önceki seçimlerde oy kullanmayanlar arasında göçmen kökenliler de önemli bir yer tutuyordu. Sol Parti’nin belediye başkan adayı Elif Eralp’e oy vererek kendilerini temsil edilmiş hissedenler sadece Türkiye kökenliler değil, aynı zamanda farklı göçmen topluluklarından seçmenlerdi. Elif Eralp seçimin ertesi günü düzenlenen basın toplantısında bunun altını çizdi: “Onlarca yıldır burada yaşayan insanlar yabancı değil, Berlinlidir.” Bu cümle, göç geçmişine sahip Berlinliler için yeni bir siyasi özgüvenin ve anlayışın ifadesi olarak okunabilir.

Sol Parti’nin arkasındaki en önemli güçlerden biri yıllardır akbaba fonlarının elindeki konutların kamulaştırılması için mücadele veren kiracı örgütleri. Arkadaki pankart: “Yaşam alanlarıyla spekülasyona hayır!”

Sağın yükselişi kader değil

Yine eylül ayında, Doğu Almanya’daki iki eyalette, Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern’da yapılan seçimlerde, AfD kendisini hükümete, yerleşik partilere ve siyasi statükoya karşı temel alternatif olarak sunmayı başardı. Seçimler büyük ölçüde AfD’nin iktidara gelip gelmeyeceği sorusu etrafında şekillendi. Diğer partilerin seçmenleri de oylarını önemli ölçüde muhtemel bir AfD hükümetinin nasıl engellenebileceği sorusuna göre belirledi. Buna rağmen AfD her iki eyaletten de birinci parti çıkmayı başardı.

Bu başlı başına başka bir yazının konusu. Ancak Doğu Almanyalı sosyolog ve aktivist David Begrich’in AfD’nin ırkçı söylemlerine dair tespiti dikkat çekici. Begrich’e göre, pek çok AfD seçmeni aslında ekonomik zorlukların olası bir AfD hükümetiyle düzelmeyeceğinin ziyadesiyle farkında. Ancak, onların durumu iyileşmese de “ötekilerin”, yani göçmenlerin, sığınmacıların ve kuirlerin durumunun kötüleşeceği beklentisi, aşırı sağ partinin çekiciliğini artırıyor. Toplumsal dayanışmanın çözülmesi ve çoklu krizler karşısında yaygınlaşan “alternatifsizlik” duygusu sağı güçlendiren önemli etkenlerin başında geliyor.

Berlin’de ise siyasi hoşnutsuzluk farklı kimlikler arasındaki çatışmayı şiddetlendirmek yerine somut talepler ve hedefler doğrultusunda sınıf temelli bir siyasete evrilebildi. Bu da Doğu Almanya’daki seçim sonuçlarıyla beraber iyice görünür hale gelen sağın yükselişinin kader olmadığını gösteriyor.

Sınıf temelli strateji

Sol Parti Berlin nüfusunun büyük çoğunluğunu doğrudan etkileyen konulara odaklandı: Fırlayan kiralar, ateş pahası toplu taşıma, artan gıda ve spor tesisleri fiyatları. Kentin birçok bölgesinde nadiren temizlenen sokaklar ve çöp sorunu da kampanyanın gündemindeydi. Sol Parti mahalle lokantalarıyla herkesin uygun fiyatlı ve nitelikli yemeğe erişebilmesini önerdi. Bu talepler, kapı kapı yürütülen saha çalışmaları ve geniş katılımlı bir “kiracılar meclisi” gibi doğrudan temasa dayalı yöntemlerle kamuoyuna taşındı.

Kutuplaşma çağında sınıf temelli bu strateji ziyadesiyle bilinçli bir tercihti. Bu yüzden kampanyanın kalbine vahim konut sorunu yerleştirildi. Yüksek kiralar ve barınma hakkı seçimin ana gündem maddesi haline gelirken Sol Parti meselede çatışmacı bir tutum takındı.

Örneğin, 26 Eylül 2021’deki halk oylamasında Berlinlilerin çoğunluğunun onayladığı büyük konut şirketlerinin kamusallaştırılması yönündeki talebin hayata geçirilmesini olası bir hükümet ortaklılığının ön koşulu olarak kabul etti. Böylece, Sol Parti toplumdaki temel çatışma hatlarından birini bizzat sahiplenmiş oldu.

Sol Parti’nin seçim programı toplu taşıma fiyatlarındaki artış durdurmayı, öğrencilere ücretsiz toplu taşıma hizmeti vermeyi ve düşük gelirliler için sosyal bileti aylık dokuz avroya indirmeyi amaçlıyor.

Sol Parti Berlin nüfusunun büyük çoğunluğunu doğrudan etkileyen konulara odaklandı: Fırlayan kiralar, ateş pahası toplu taşıma, artan gıda ve spor tesisleri fiyatları. Kutuplaşma çağında sınıf temelli bu strateji bilinçli bir tercihti. Bu yüzden kampanyanın kalbine konut sorunu yerleştirildi.

Programa göre, 18 yaşın altındaki herkes kamu yüzme havuzlarına ücretsiz girebilecek. Her ilçede açılacak “mahalle lokantalarında” üç avrodan başlayan fiyatlarla sağlıklı yemek sunulacak. İlk 100 gün içinde eyalete ait konutlarda kiralar bir yıl süreyle dondurulacak. Ardından, kira artışları yılda en fazla yüzde bir ile sınırlandırılacak. Sol Parti ayrıca her yıl 7500 yeni belediye konutu inşa etmeyi ve lüks gayrimenkullerden daha fazla vergi almayı vaat ediyor.

Seçim stratejisinin ilham kaynağı da pek gizli değil. Parti yöneticilerinin birçoğu, New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin kampanyasını yerinde inceledi. Berlin’i uygun fiyatlı hale getirmek (“Berlin bezahlbar machen”) sloganı Amerikan Demokratik Sosyalistlerinin (DSA) New York’ta yürüttüğü “affordability”, yani yaşanabilir fiyatlar kampanyasının izdüşümüydü.

Kiracı hareketinin etkisi

Seçim başarısı kentte uzun yıllardır çok sıkı örgütlenen kiracı hareketi göz önünde bulundurulmadan anlaşılamaz. 26 Eylül 2021’de yapilan halk oylamasında Berlinlilerin yüzde 59,1’i büyük konut şirketlerinin kamusallaştırılmasına evet dedi. Üstelik, oy verme hakkı bulunmayan göçmenler de hesaba katıldığında, neredeyse her beş Berlinliden dördü kamulaştırma talep etti.

“Deutsche Wohnen & Co. Enteignen” (DWE) kampanyasını yürüten kiracı örgütleri uygun fiyatlı, piyasa ekonomisinin dışında, demokratik biçimde yönetilen bir konut modelini kentin ezici çoğunluğunun desteklediği somut bir çözüm önerisine dönüştürmeyi başarmıştı.

Bu zafer kiracı hareketinin yıllara yayılan sabırlı bir örgütlenme çalışmasının sonucuydu. Nisan 2018’de 25 binden fazla kişinin katıldığı büyük kira protestosunun ardından kentin en büyük konut şirketi olan Deutsche Wohnen ve benzerlerinin kamulaştırılmasını talep eden yeni bir ittifak kuruldu.

İttifak, Deutsche Wohnen kiracılarını, kira mücadelesi veren örgütler ve aktivistleri bir araya getirdi. Kreuzberg’deki Kottbusser Tor’da yıllardır eski belediye konutlarının yeniden kamulaştırılması için mücadele eden Kotti & Co girişimi de sürecin öncüleri arasındaydı.

Seçim başarısı yıllardır çok sıkı örgütlenen kiracı hareketi göz önünde bulundurulmadan anlaşılamaz. 2021’de yaplan halk oylamasında yüzde 59,1 büyük konut şirketlerinin kamusallaştırılmasına evet dedi. Oy verme hakkı bulunmayan göçmenler de hesaba katıldığında, neredeyse her beş Berlinliden dördü kamulaştırma talep etti.

Kampanyanın temelini kapı kapı dolaşarak yapılan yüz yüze sohbetler oluştururken, toplantılar herkesin kolayca dahil olabileceği meclisler şeklide düzenlendi. Böylece örgütsel bilgi bilinci tüm kente nüfuz etti. Yerel kiracı inisiyatifleriyle kurulan işbirliği ve mahallelerde örgütlenen ekipler kampanyanın kilit unsurlarıydı. Bu yapılar sayesinde kampanyaya binlerce aktivist dahil oldu ve konutla ilgili talepler geniş bir toplumsal destek kazandı.

Kampanyanın hukuki dayanağını Almanya Anayasası’nın bugüne kadar uygulamaya geçirilmemiş 15. maddesi oluşturuyordu. Madde, toprağın ve üretim araçlarının tazminat karşılığında kamu mülkiyetine devredilmesine olanak tanıyor. Kabul edilen halk oylaması, Berlin’de üç binden fazla dairesi bulunan özel konut şirketlerine ait dairelerin kamu hukukuna tabi bir kuruma devredilmesini öngörüyordu.

Bu sayede kamusallaşan yaklaşık 240 bin daire piyasa ekonomisinin dışına çekilecekti. Böylece, konutlardaki kiralar denetlenebilir hale gelecek, kamu konut sektörünün payı iki katına çıkarak yüzde 40’a ulaşacaktı. Bu durumun özel kira piyasası üzerindeki kamusal etkiyi artırması da bekleniyordu.

Kampanyanın en esinlendirici yanlarından biri de hedefin konutları kamusallaştırmak değil, toplumsallaştırmak olmasıydı. Konutların devredileceği kamu hukukuna tabi bağımsız kurumun yönetim kurulunun çoğunluğu kiracı örgütleri ve sivil toplum kuruluşları üyelerinden oluşacaktı. Bu sayede demokratik bir şekilde yönetilecek kurumun tüzüğünde konutların yeniden özelleştirilmesi yasaklanacak ve şirketlere piyasa değerinin altında bir kamulaştırma bedeli ödenecekti.

Konut bir meta ya da devlet mülkü değil, ortak bir toplumsal değer haline gelecekti. Zira, konutların doğrudan eyalete ait kurumlara devredilmesi durumunda, kiracıların söz hakkı sınırlanabilir, yönetim hiyerarşikleşebilir ve konutlar hükümet değiştikçe yeniden satılma riskiyle karşı karşıya kalabilirdi.

Ancak, oylanan metin bağlayıcı bir yasa değil, Berlin Senatosu’ndan toplumsallaştırma için gerekli adımları atmasını talep eden bir karar taslağıydı. Daha sonra iktidara gelen CDU-SPD koalisyonu farklı bir yol izledi, tek bir konutu bile toplumsallaştırmayan, suni teneffüs mahiyetindeki bir çerçeve yasayı meclisten geçirmekle yetindi.

Filistin dayanışmasıyla politikleşen genç kesimler büyük ölçüde Sol Parti’ye oy verdi

Sol Parti’de yapısal dönüşüm

Sol Parti’deki hızlı dönüşüm üye yapısında da açıkça görülüyor. 2024 sonunda Berlin’de 8300 olan üye sayısı 2026 Eylül ayı itibarıyla 19 bini aştı. Böylece, Sol Parti seçim yılında Yeşiller’i geride bırakarak Berlin’in en çok üyeye sahip partisi haline geldi. Benzer bir tablo ülke genelinde de mevcut.

Sol Parti’nin 2023’te 50’nin üzerinde olan üye yaş ortalaması 2026’da 40’ın altına düştü, Federal Meclis’te en genç üye profiline sahip hale geldi. Kadın üyelerin oranı son beş yılda 8 puandan fazla artarak yüzde 45,5’e yükseldi. Partiye katılan yeni üyelerin önemli bir kısmını Filistin’deki soykırıma karşı düzenlenen protestolarla birlikte siyasallaşan gençler oluşturuyor.

Berlin’in güneyinde yer alan, son yıllarda hızla soylulaşmaya maruz kalan işçi ve göçmen ilçesi Neukölln’ün parti örgütü son birkaç yılda partinin radikal kanadının merkezi aktörlerinden biri haline geldi. Parti eylül seçimlerinde Kuzey Neukölln’de oyların yarısını alıp rakiplerine ciddi bir fark atarak üç milletvekilliği kazandı.

Ferat Koçak örneği

Bu başarı tesadüf değildi. Ferat Koçak Şubat 2025 federal seçimlerinde Batı Almanya sınırları içerisinde kalan bir seçim bölgesinden doğrudan milletvekili seçilen ilk Sol Parti adayı olmuştu. Kreuzberg’de doğup Neukölln’de büyüyen, ilk gençliğinden beri ırkçılık ve faşizm karşıtı mücadelenin ön saflarında yer alan 47 yaşındaki Koçak, kendisini “mecliste bir aktivist” olarak tanımlıyor. Partinin toplumsal hareketlere en yakın isimlerinden biri. Filistin diasporasının Almanya’daki en kalabalık topluluklarından birinin yaşadığı Neukölln’den seçilen Koçak İsrail’e silah ihracatının durdurulması taleplerini açıkça ilk savunan siyasilerden.

Göçmenlerin yoğun şekilde yer aldığı Koçak’ın kampanyasında çok dilli bir örgütlenmeyle yaklaşık 100 bin ev ziyaret edildi. Kampanya antifaşizme özel bir vurgu yaparken, ödenebilir kira ve sosyal adalet talepleri merkeze alındı. Filistin yanlısı gösterilere yönelik polis müdahaleleri sert dille eleştirdi. Çok sayıda aktivistin katılımı ve mahalle halkının seferber edilmesi gelen başarının ayrılmaz bir parçasıydı.

Sol Parti’deki dönüşüm üye yapısında da açıkça görülüyor. 2024 sonunda Berlin’de 8300 olan üye sayısı 2026 Eylül’ünde 19 bini aştı. Sol Parti Berlin’in en çok üyeye sahip partisi haline geldi. 2023’te 50’nin üzerinde olan üye yaş ortalaması 2026’da 40’ın altına düştü, Kadın üyelerin oranı son beş yılda 8 puandan fazla artarak yüzde 45,5’e yükseldi.

“Soykırımı Durdur” şarkısının yarattığı kriz

Öte yandan, Neukölln Berlin seçimlerine birkaç hafta kala Sol Parti’nin seçim kampanyasındaki en büyük krize de sahne oldu. İlçe örgütünün Kapitalizme Öfkeliyiz sloganıyla düzenlediği seçim etkinliğinde sahneye çıkan Kürt-Alevi kökenli rapçi Dahabflex, Soykırımı Durdur (“Stop the Genocide”) adlı şarkısının sözlerini binlerce kişiye haykırdı: “Haydi haydi İntifada – Batı Şeria, Filistin, Gaza / Ölüm İsrail Ordusuna”.

Olay Berlin çapında büyük bir tartışmaya yol açarken Sol Parti’ye yönelik antisemitizm suçlamaları gündemin merkezine oturdu. SPD, CDU  ve Yeşiller Sol Parti’nin hükümet sorumluluğunu üstlenmeye hazır olup olmadığını kıyasıya sorguladı. Partinin anketlerdeki oyu kısa bir süre için bir-iki puan geriledi.

Sol Parti’nin Berlin eyalet başbakanı adayı Elif Eralp Dahabflex’in sözlerini “şiddet içerdiği” gerekçesiyle eleştirirken Neukölln ilçe örgütü sanatçıya açıktan destek verdi. Ardından, 20 kişiden oluşan parti eyalet yönetimi olağanüstü toplandı ve her türlü şiddetin reddedildiğini oybirliği ile açıklandı.

Gerilim hattı: hükümet mi, hareket mi?

Sol Parti Berlin seçimlerini oldukça özgün koşullar altında kazandı. Yakıcı konut sorunu seçim gündeminin en belirleyici konusu haline gelirken, Filistin soykırımı özellikle Neukölln gibi semtlerde sert bir kutuplaşmaya yol açtı.

Seçimden önce parti içinde hükümete katılmaya karşı çıkan bir kesim de vardı. Başlıca gerekçe Berlin’in devasa bütçe açığıydı. Bu kesimde Sol Parti belediye başkanlığını üstlense dahi mali hareket alanının oldukça sınırlı olacağı fikri hakimdi. Toplumsal hareketlere yakın kanatlar bu nedenle hükümete katılım konusunda bazı net kırmızı çizgiler belirledi.

Bunların başında büyük konut şirketlerinin kamulaştırılmasından vazgeçilmemesi ve Sol Parti’nin yeni sosyal kesintilere ortak olmaması geliyordu. Devletin daha otoriter bir yönde yeniden yapılanmasına karşı durulması ve özellikle Filistin’le dayanışma hareketine yönelen polis şiddetinin sona erdirilmesi yüksek sesle dile getirilen talepler arasındaydı.

Önümüzdeki dönemde cevaplanması gerekecek önemli sorulardan biri, muhtemel bir koalisyon hükümetindeki Sol Parti ile radikal toplumsal hareketler arasındaki ilişkinin nasıl şekilleneceği. Koalisyon hükümeti kurmanın getireceği uzlaşma baskısıyla muhalif çizgi arasında bir gerilim hattının ortaya çıkması şaşırtıcı olmayacak.

Öte yandan, Sol Parti’inin beklentileri aşan oy oranı hükümete katılıma şüpheyle yaklaşanların parti içindeki konumunu zayıflattı. Bu yüzden çoğunluk koalisyon görüşmelerinin başlamasına onay verdi.

Tam da bu noktada ilginç bir gerilim ortaya çıkıyor. Partinin önemli bileşenleri konumundaki toplumsal hareketler ve radikal kanat Berlin’deki başarının başlıca faillerinden. Oysa Sol Parti, Yeşiller ve SPD ile koalisyon kurarsa birçok konuda ister istemez uzlaşmak zorunda kalacak.

Dolayısıyla, önümüzdeki dönemde cevaplanması gerekecek önemli sorulardan biri, muhtemel bir koalisyon hükümetindeki Sol Parti ile radikal toplumsal hareketler arasındaki ilişkinin nasıl şekilleneceği. Eyalet meclisinde toplumsal hareketler kökenli çok sayıda milletvekili bulunduğu düşünüldüğünde, koalisyon hükümeti kurmanın getireceği uzlaşma baskısıyla söz konusu milletvekillerinin izleyeceği muhalif çizgi arasında yeni bir gerilim hattının ortaya çıkması hiç de şaşırtıcı olmayacak.

Antisemitizm polemiği ve Berlinli Yahudiler

Elif Eralp seçim gecesi kutlamalarını “Kentimizde sevgi ve adalet nefrete karşı kazandı” sözleriyle başlatmıştı. Ancak, seçimi takip eden günlerde yaşananları Sol Parti’ye yönelik bir nefret patlaması diye nitelendirmek yanlış olmaz.

Tepkilerin tonunu daha seçim akşamı AfD Genel Başkanı Alice Weidel belirledi. Weidel, “kıpkızıl bir ittifaktan“, “Sol Parti’nin zenginleri kurşuna dizip kapitalistlerin malına el koymak istediğinden”, kamulaştırma ve kira tahdidi tehlikesinden şikâyet ederek olası bir Sol Parti hükümetini hemen hedef aldı.

Liberal kapitalizmin önemli savunucularından, küresel medya devi Alex Springer grubunun önde gelen kalemşorlarından gazeteci Ulf Poschardt şöyle yazıyordu: “Herkes 1933’ten korkuyor. Oysa asıl tehlike 1949. Doğu Almanya (Demokratik Almanya Cumhuriyeti), üstelik bu sefer bünyesinde Arap İslâmofaşistlerle geri dönüyor.” Medyada Neukölln Sol Parti örgütüne İslâmcı ve Stalinist çevrelerin sızmış olduğu suçlamaları gırla gitti.

Sol Parti karşıtı tepkiler aşırı sağla da sınırlı değil. Dünyanın en büyük yatırım fonu BlackRock’un eski Yönetim Kurulu Başkanı, CDU lideri, Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Berlin’de aylardır giderek radikalleşen ve artık açık şekilde dile getirilen bir antisemitizmin hüküm sürdüğünü iddia etti. İsrail’in Almanya Büyükelçisi, Sol Parti’nin zaferinden sonra Berlin’deki Yahudi toplumu için “doğrudan bir varoluş tehdidinden” söz etti. Bavyera Başbakanı Markus Söder Eralp’in belediye başkanı olması durumunda Berlin’i eyaletler arası mali dengeleme sisteminden çıkarılmakla tehdit etti.

Elif Eralp siyasi yelpazenin çok farklı konumlarındaki insanlara ulaşmayı başardı. Sünni çevrelerde olduğu kadar Alevi ve Kürt topluluklarında da karşılık buldu. “Nereden gelirse gelsin, neye inanırsa inansın, kimi severse sevsin, geliri ne olursa olsun” sözleriyle tüm insanların sesinin duyulduğu bir kent örgütlenmesini vurguladı.

Sosyolog Peter Ullrich’e göre, bu tartışmanın çok somut bir işlevi var: Sol Parti’yi zayıflatmak, SPD ve Yeşiller’e onunla koalisyon kurmamaları için baskı yapmak ya da koalisyon görüşmelerinde partinin somut taleplerini sulandırmak. Ullrich, antisemitizm suçlamalarının bu süreçte stratejik bir işlev gördüğünü söylüyor. Bununla birlikte, antisemitizm tartışmasının yalnızca bilinçli bir siyasi strateji olmadığının da altını çiziyor: Bir iddianın yeterince tekrarlanması, zamanla insanların ona gerçekten inanmaya başlamasına ve kendi kendini doğrulayan kolektif bir sanrının ortaya çıkmasına yol açıyor.

Ullrich’e göre, Sol Parti’nin seçilmesiyle Berlin’in Yahudiler için güvensiz hale geleceği iddiasının hiçbir dayanağı yok. Aksine, partinin antisemitizme karşı net kararları bulunuyor ve yöneticileri bu konuda açık bir tutum sergiliyor. Aynı zamanda partide birçok Yahudi solcu yer alıyor. Ullrich araştırmaların antisemitizmin sağda çok daha yaygın olduğunu ve siyasi yelpazenin soluna doğru azaldığını işaret ettiğini hatırlatıyor.

Öte yandan, Ullrich Sol Parti’nin İsrail-Filistin meselesi ve Almanya’daki antisemitizm konusunda halen bir tutum arayışı içinde olduğunu da vurguluyor. Parti içinde farklı dünya görüşleri çarpışıyor. Kimi kesimler Filistinlilerin yaşadığı acıları merkeze alırken, diğerleri Almanya’da yükselen antisemitizme öncelik veriyor. Almanya’da antisemitizm aynı zamanda bir kimlik ve devlet aklı (Staatsräson) meselesi. Polis şiddeti, baskılar, damgalayıcı medya haberleri ve yasaklar ise Filistin dayanışma hareketinin saflarını giderek daha da sıklaştırıyor.

Seçimden birkaç gün sonra, 150’yi aşkın Berlinli Yahudi “Sosyal ve güvenli bir kent için” başlıklı açık mektuplarıyla Sol Parti’nin arkasında durdu ve başkentte bir Sol-Yeşil-SPD koalisyonu çağrısında bulundu. Mektup Almanya Yahudileri Merkez Konseyi‘nin Sol Parti’nin Yahudiler için bir tehlike oluşturduğu ve katılacağı bir hükümetin Yahudi cemaatleri için güvenlik riski teşkil edeceği iddiasına karşı çıkıyor.

İmzacılara göre, antisemitizm en çok aşırı sağ ideolojiyle ve antidemokratik eğilimlerle buluştuğunda tehlikeli hale geliyor. Sol Parti’yi sürekli antisemitizmle suçlamak İsrail politikalarına yönelik eleştiriyi antisemitizmle bir tutan bir siyasi araçsallaştırma. Mektupta, Yahudi ailelerin de tüm Berlinliler gibi artan kiralardan, güvencesiz işlerden, aşırı kalabalık okullardan, zorlanan sağlık sisteminden ve derinleşen toplumsal ayrışmadan etkilendiği hatırlatılıyor.

Elif Eralp etkeni

Hükümete geldiği takdirde Berlin’in ilk göçmen kökenli başkanı olacak Elif Eralp, kentteki Yahudi toplumuyla iyi ilişkileri bulunan bir politikacı. Antisemitizmle mücadele partinin programında önemli bir yer tutuyor. New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani ile karşılaştırıldığında Eralp’in Gazze’deki soykırım konusunda daha temkinli bir dil kullandığı söylenebilir.

Mamdani bu konuda açık ve doğrudan konuşurken, Eralp Almanya’nın özgün siyasi iklimi içinde daha dikkatli adımlar atıyor. Yine de İsrail hükümetini eleştirmekten ve “soykırım” tanımlamasını kullanmaktan geri durmuyor. İlaveten parti kongresinden alınan kararla “soykırım” sözcüğü kurumsal hale de geldi. 

Sol Parti’nin Berlin’deki zaferinin üç temel nedeni var. Birincisi, partinin radikal toplumsal politikaları merkeze alan tutarlı çizgisi. İkincisi, Filistin soykırımı etrafında gerçekleşen örgütlenme. Üçüncüsü ise partinin kentin çeşitliliğini yansıtması.

Eralp 14 Ocak 1981’de Münih’te dünyaya geldi. Ailesi 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından Türkiye’den kaçmak zorunda kalarak Batı Almanya’ya iltica etmişti. Hamburg’da büyüyen Eralp, burada hukuk okudu ve göç hukuku ile insan hakları alanında uzmanlaştı. 2010’dan 2021’e kadar Sol Parti’nin Federal Meclis grubunda hukuk politikaları danışmanı olarak çalıştı. Siyasi çalışmalarının merkezinde ırkçılık ve ayrımcılık karşıtlığı ile konut politikası yer aldı. 2021’den bu yana Berlin Eyalet Meclisi’nde milletvekili.

Siyasi mülteci olarak Almanya’ya gelmiş bir ailenin kızı olan Eralp’in kişisel ve siyasi tarihi, kentin çeşitliliğiyle tam manasıyla örtüşüyor. Bugün Sol Parti Berlin’i tüm genişliğiyle en iyi temsil eden parti konumunda. Berlin’de yaşayanların yüzde 42’si göç geçmişine sahip, ancak bu insanlar siyasi sistemde şimdiye dek ancak ikincil roller oynayabilmişti.

Eralp farklı toplulukları arkasında birleştirmeyi ve muhafazakârlardan ilericilere, siyasi yelpazenin çok farklı konumlarındaki insanlara ulaşmayı başardı. Sünni Müslüman çevrelerde olduğu kadar Alevi ve Kürt topluluklarında da karşılık buldu. Seçim sonuçlarının açıklanmasından sonra yaptığı konuşmada Almanca ve Türkçe arasında sürekli geçiş yaptı. Kreuzberg’deki salonda, “Nereden gelirse gelsin, neye inanırsa inansın, kimi severse sevsin, geliri ne olursa olsun” sözleriyle tüm insanların sesinin duyulduğu bir kent örgütlenmesini vurguladı.

“Postgöçmen” kent

2000’lerin sonunda Berlin’in tiyatro sahnelerinde ortaya çıkan postgöçmen (postmigrantisch) kavramı, Berlin’de yaşananları anlamaya yardımcı olabilir. Shermin Langhoff’un Kreuzberg’deki Ballhaus Naunynstraße’de başlattığı postgöçmen tiyatro, göçmen kökenli sanatçıların kendi hikâyelerini kendi sesleriyle anlattığı bir alan yarattı. Langhoff daha sonra Maxim Gorki Tiyatrosu’nun başına geçti ve bu sayede kavram kısa sürede akademide de yankı buldu.

Sosyolog Naika Foroutan gibi araştırmacıların geliştirdiği yaklaşıma göre, postgöçmen toplumda göç artık bir istisna değil, toplumun tamamını biçimlendiren bir olgu. Bu yaklaşım göçü kültürel farklılıklar ya da entegrasyon sorunu olarak değil, toplumsal meseleler ve çatışmalar üzerinden okuyor.

Bu çatışmalar, eşitlik vaadinin kâğıt üzerinde kalmaması için mücadele eden yeni gelenler ve onların çocuklarıyla, eşit katılım, tanınma ve yeniden bölüşüm taleplerine direnenler arasındaki gerilimler şeklinde anlaşılıyor. Çatışma alanlarını konut, eğitim, iş ve siyasi temsil gibi somut meseleler oluşturuyor.

Berlin seçimi bu açıdan postgöçmen toplumun siyasete tercümesi diye okunabilir. Göçmen kökenli seçmenler seçimlerde yabancılar değil, kira artışlarından, pahalılıktan ve yoksullaşmadan etkilenen Berlinliler olarak harekete geçti.

Sol Parti’nin Berlin’deki zaferinin üç temel nedeni var. Birincisi, partinin radikal toplumsal politikaları merkeze alan tutarlı çizgisi. İkincisi, Filistin soykırımı etrafında gerçekleşen örgütlenme. Üçüncüsü ise partinin kentin çeşitliliğini yansıtması. Partinin bugün bu kadar yoğun bir baskıyla karşı karşıya kalmasının nedeni de bu üç yöneliminde yatıyor.

Bu etkenler hep beraber, Almanya’da egemen olan neoliberal, milliyetçi ve İsrail yanlısı politikalara karşı toplumsal adaleti ön plana çıkaran bir karşı hareketin sonucu. Aşırı sağın gölgesinde, göçmen kökenli bir kadının Mamdani’ninkine benzer bir programla Avrupa’nın en büyük başkentlerinin birinin yönetimine talip olması çok değerli. Berlin önemli bir eşikte. Eşiğin aşılıp aşılamayacağını ya da ne şekilde aşılacağını yakında göreceğiz.

NOT: 

Bu yazı yayınlanmak üzereyken şu haber geldi: Sol Parti, SPD ve Yeşiller, koalisyon görüşmelerine başlamadan önce antisemitizm, ırkçılık ve organize suçla mücadele konusunda ortak bir protokol imzaladılar. Bu protokolü görüşmelerin ön koşulu haline getirenler SPD ve Yeşiller oldu.

Protokole göre, belirlenmiş ilkeleri çiğneyen parti ve meclis grubu üyeleri ihraçla karşı karşıya kalabilecek. Sol Parti Eyalet Başkanı Kerstin Wolter de İsrail’in var olma hakkının “pazarlık konusu edilemeyeceğini” açıkladı. Partinin sol kanadından tepkiler gecikmedi. Aralarında 17 Federal Meclis üyesi ve üç yeni seçilmiş Berlin eyalet milletvekili de bulunan yaklaşık 120 Sol Parti’li siyasetçi, “Asla Yalnız Değil, Her Zaman Birlikte! Springer ve Ortaklarının Bölme Girişimlerine Karşı” başlıklı bir bildiri yayımladı.

Bildiriye göre, protokol, haftalardır süren medya kampanyasının söylemini benimsiyor ve İsrail politikalarına yönelik her türlü eleştiriyi susturmayı amaçlayan bir antisemitizm tanımı kullanıyor. İmzacılar, SPD ve Yeşiller’in partiyi “iyi” ve “kötü” solcular olarak bölmeye çalıştığını, Berlin’deki müzakere heyetinin bu baskıya boyun eğmesinin ise “bir an önce düzeltilmesi gereken ağır bir siyasi hata” olduğunu yazdı. Böylece hükümet etmek ile hareket olmak arasındaki gerilim koalisyon görüşmelerinin ilk adımında su yüzüne çıktı.

^