KÜRESEL SINIR DIŞI ETME VE GÖZALTI REJİMLERİ –6

Söyleşi: Cemile Gizem Dinçer, Eda Sevinin
30 Ekim 2026
Anne Dushanko Dobek, "Perilous Journey" (Tehlikeli Yolculuk) serisinden
SATIRBAŞLARI

Bugün Birleşik Krallık’ta kimler “göçmen” sayılıyor? Sınır denetimi, gözaltı ve sınır dışı etme uygulamalarının doğrudan hedefi olanlar kimler? Örneğin, aşırı sağ göçmen karşıtı söylemleri üretirken zihninde nasıl bir figür canlandırıyor veya hedef tahtasına kimi koyuyor? Bunu belirli uyruklar üzerinden değil de, daha geniş anlamda sosyal ve politik bir figür olarak nasıl tanımlarsınız?

Tom Kemp: Bugün bildiğimiz haliyle Britanya’daki sınır denetimi rejimi, 1900’ler, 1960-70’ler ve 1990’larda yaşanan belirgin ivmelenmelerle birlikte 20. yüzyıl boyunca gelişti. Bu gelişmelere dışarıdan bakıldığında; bunun gözaltı,[1] sınır dışı etme ve gözetim kapasitelerinin tam teşekküllü bir sınır sistemine dönüşecek şekilde tutarlı ve mantıklı bir biçimde adım adım ilerlemesi olduğu söylenebilir.

Fakat her bir aşamada, sınır önlemlerinin bu denli genişletilmesi, aslında aşırı sağın ve sağ kanadın farklı insan grupları üzerinden kışkırttığı farklı krizlere verilen bir yanıttı. Yani, sınır kontrolünün hedefindeki grup her dönemde farklı bir şekilde inşa edildi, ki bunun da amacı, her türlü denetim uygulamasının genişletilmesini teşvik etmek ve meşrulaştırmaktı.

Örneğin, 1960’larda bu grup, ırk ilişkilerini bozduğu iddia edilen Hindistan ve Karayipler’den gelen İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth) vatandaşlarıydı. Ondan önce, 1900’lerin başında ise zulümden kaçan ve Londra’da güya suç ve yoksulluk yarattığı söylenen Doğu Avrupalı Yahudi göçmenler hedefteydi.

Daha sonra, 1990’lara geldiğimizde, sınır denetimleri üzerinden yaratılan o ahlâki panik ortamında toplumsal bir canavara dönüşen “sahte sığınmacı” (bogus refugee) figürü oldu.

Göçmenlere karşı silah olarak kullanılabilecek bir çatışma her zaman bulunuyor. Zaten vatandaşlık hukukunun yapısı gereği, Birleşik Krallık’ta gayrimeşru ya da kayıtsız birileri daima var olacak.

Dolayısıyla, göç ve sınır meseleleri etrafında her zaman bir kontrolsüzlük algısı oluşturulabilecek. Buna bir de Birleşik Krallık’a yasal göç kanallarının daralmasını eklediğinizde, göç etmek zorunda olan insanlar ister istemez yasadışı yollara başvuruyor.

Brexit sonrası dönemin şöyle tuhaf bir özelliği de var: Birleşik Krallık’a yönelik yasal göçte çok ciddi bir artış yaşanırken, yasadışılaştırılmış göç biçimlerinde küçük bir artış görülüyor. Bu oran hâlâ oldukça küçük olsa da, haber bültenlerinin gündemini epey meşgul ediyor.

Hal böyle olunca, sınırların kontrol altında olmadığını iddia edip şu söyleme sığınmak çok kolaylaşıyor: “Bu yeni yasadışı ve kontrolsüz göç dalgasıyla başa çıkmak için yeni teknolojilere, askerileşmeye ve suç tanımlarına ihtiyacımız var.” Günümüzde bunun karşılığı, Fransa ile Birleşik Krallık arasındaki Manş Denizi’ni küçük teknelerle geçmeye çalışan insanlar.

Oysa bu geçişler, toplam göçün aslında çok küçük bir kısmını oluşturuyor. Hatta Brexit sonrası dönemin şöyle tuhaf bir özelliği de var: Birleşik Krallık’a yönelik yasal göçte çok ciddi bir artış yaşanırken, yasadışılaştırılmış göç biçimlerinde küçük bir artış görülüyor. Bu oran hâlâ oldukça küçük olsa da, haber bültenlerinin gündemini epey meşgul ediyor.

Birleşik Krallık’ta bu sınır rejimlerine aktif olarak karşı çıkan hareketler olduğu da biliniyor. Birazdan bu hareketlere geleceğiz, ama önce Aktivizm ve Göçmen Gözaltıları adlı kitabınızda “politik olanı” nasıl anladığınızı sormak istiyoruz. Sizce günümüz siyasetindeki temel ikilem nedir? Bu ikilemi nasıl tanımlıyor ve tarif ediyorsunuz? Ayrıca, bu ikilem günümüzde politik hareketlerin gelişimini hangi açılardan kısıtlıyor veya sınırlandırıyor?

Nottingham Üniversitesi öğretim görevlisi Tom Kemp sınır denetimlerine karşı örgütlenme ve ceza sistemindeki gözaltı ve hapsetme pratiklerinin denetimi üzerine çalışıyor. Activism and the Detention of Migrants (Routledge, 2024) ve The Cruel Optimism of International Prison Regulation (https://doi.org/10.1017/lsi.2023.63) yayımlanan çalışmaları arasında. 

Benim bahsettiğim ikilem, eyleme geçmeden önce durup dünyayla konuşmayı ve dünyaya müdahale etmeyi bırakmanızı gerektiren soyut ve entelektüel bir ikilem değil. Bu, başkalarıyla birlikte eyleyerek aşmaya çalıştığınız bir durum. Önce durup düşünmek, ardından müdahale etmek bir hata olur.

Bu, bizzat içinden geçerek ve üzerine düşünerek yol aldığınız bir süreç. Bu yüzden, bunu belki de aktivizm çalışmalarının içinde sürekli yönünüzü bulmaya çalıştığınız, deneme-yanılma yoluyla ilerlediğiniz, bazen de daha kararlı bir şekilde müdahale ettiğiniz yapıcı bir gerilim olarak tanımlamak daha doğru olabilir.

Kitapta tarif ettiğim ikilem de bir tür temsil siyaseti ikilemi. Çünkü insanlar geri gönderme merkezlerinde hapsedildikleri için pek çok açıdan politik bir özne olarak hareket etmeleri engelleniyor ya da görünmez kılınıyorlar. Aktivistlerin bu duruma müdahale için en meşru ve etkili gördükleri yollardan biri temsil siyaseti yürütmek.

Bu siyaset hapsedilmiş ve haklarından mahrum bırakılmış göçmenler ile mahkemeler, siyasi iktidar veya genel kamuoyu gibi güç merkezleri arasında arabuluculuk yapmaya dayanıyor. Temsil siyasetinin baskın yöntemleri genelde şunlar: Hukuki savunuculuk, STK’lardaki siyasi vaka ve dosya takipleri, STK’ların veya aktivistlerin çerçevenin ne olacağına karar verdiği siyasi kampanyalar ve kamuoyu farkındalığı kampanyaları.

Bunların bir değişim yaratmada bazen ne kadar faydalı olduğu aşikâr. Ancak, temsil siyasetinin temel kısıtlarını da anlamalıyız. Bu söylemlerin etkili olabilmesi için bir kitleyi ikna etmeleri lâzım. Gözaltındaki insanların karmaşık tarihsel ve toplumsal koşullarını alıp ikna etmeye çalıştığınız kişi veya kurumların –ister göç hukuku bağlamında olsun, ister siyasi aktörleri belirli davaları benimsemeye ikna etmeye çalışırken olsun– anlayabileceği ve kabul edebileceği terimlere tercüme etmeniz gerekiyor.

Bu durum genellikle aktivist projenin politik ufkunu daraltıyor. Örneğin, gözaltındaki ya da sınır denetimlerine tabi olan kişilerin talep veya ihtiyaçlarını göç ve iltica hukuku terimleriyle ifade etmek, zorunlu olarak onların haklarını ve ihtiyaçlarını tam da o hakları dışlamak ve o kişilerin insan olarak tanınmasını silmek üzere tasarlanmış bir tanınma rejimine[2] uydurmaya çalışmak anlamına geliyor.

İnsanlar geri gönderme merkezlerinde hapsedildikleri için pek çok açıdan politik bir özne olarak hareket etmeleri engelleniyor ya da görünmez kılınıyorlar. Aktivistlerin bu duruma müdahale için en meşru ve etkili gördükleri yollardan biri temsil siyaseti yürütmek. Bu siyaset göçmenler ile güç merkezleri arasında arabuluculuk yapmaya dayanıyor.

Benzer şekilde, reform kampanyalarının da genellikle siyasetin ya da hükümetin çıkarlarına hitap edecek şekilde dile getirilmesi gerekir. Bu yüzden kampanya sözleri sık sık “ulaşmak istediğiniz hedeflere daha insani yollarla ya da daha etkili ve masrafsız yollarla da ulaşabilirsiniz” ifadesine bürünüyor.

Böylece, sınır dışı etmenin veya sınır kontrolünün siyasi zorunluluklarını peşinen kabul etmiş oluyorlar ve esastan bir karşı çıkma olmuyor. Politik ufkun daraltılması, siyasetin sık sık sekteye uğradığı başlıca yollardan biri ve bu, temsil siyasetinin sadece bir yüzü.

İşin diğer bir yüzü ise, bu durumun genellikle göçmenler veya hareket halindeki insanlar[3] ile vatandaş aktivistler arasındaki güç farklılıklarını yeniden inşa eden türden politik topluluklar doğurması ya da bunları uygulamaya dökmesi. Oysa sınır karşıtı aktivizm tam da bu ayrımı ortadan kaldırmaya çalışıyor.

Dolayısıyla, bu türden bir temsil siyasetine kalkışmak, aradaki güç farklarını pekiştiriyor. Çünkü temsil siyaseti gözaltındaki insanların geçmişlerine, ihtiyaçlarına ve taleplerine dair bir bilgi üretmeniz ve ardından bu bilgiyi aktivist aracılar üzerinden merkezi güce, hükümete veya diğer mercilere aktarmanız gerektiği fikri üzerine kurulu.

Buradaki aktif rol vatandaşların elinde; çalışmalarını hayata geçirmek için kendi uzmanlıklarını ve bilgilerini kullananlar vatandaşlar. Gözaltındaki insanlar ise aktivistlerin ve STK’ların çalışmalarının bir nevi pasif meşrulaştırıcıları haline getiriliyor. Yani, asıl kurucu ikilemimiz şu: Temsil, kapatma siyasetine dahil olmanın tek yolu gibi görünse de yarattığı sınırlılıklar ve sonuçlar yüzünden her türden aktivisti sürekli yönünü bulmak zorunda kaldığı bir gerilimin içine itiyor. İşte kitapta bahsettiğim ikilemlerden biri bu. Üzerine konuşabileceğimiz başka ikilemler de olduğunu düşünüyorum.

Londra’da göçmenlerle dayanışma gösterisi, Mart 2016

Tarif ettiğiniz bu temsil ikilemleri sadece kapatma siyasetine mi özgü, yoksa daha geniş anlamda göçmen dayanışma siyaseti için de geçerli mi? Örneğin, pek çok bağlamda politik katılımın göçmenler için çok riskli görüldüğü durumlarda, vatandaşlar genellikle göçmenlerin sesini duyurmak veya örgütlenmek için kendi ayrıcalıklarını kullanıyorlar, ki bu da muhtemelen benzer ikilemler yaratıyor. Sınır karşıtı temsil siyasetinin bu kurucu ikilemin ötesine geçmesini nasıl düşünebiliriz?

Bence bunun çok daha geniş bir uygulama alanı var, sadece sınır hareketinde değil, diğer özgürlük hareketlerinde de karşımıza çıkıyor. Gözaltı bağlamında çok daha yakıcı bir hal alıyor, çünkü gözaltında tutulan insanlar fiilen görünmez kılınmış ve gözaltında oldukları için politik olarak hareket edemez durumdalar. Haliyle bu ikilem daha da keskinleşiyor. Ama bu durum her yerde yaşanıyor. Kesinlikle çok daha geniş bir mesele, insanların sürekli başa çıkmaya çalıştığı daha genel bir sorun.

İkinci sorunuza gelince, bence aktivistler, kitapta temsil sonrası siyaset[4] olarak adlandırdığım şeyle meşguller. Bu çaba, temsiliyetten kaçmaya çalışmak değil. Hâlâ hangi tür sorunlarla ve insanlarla çalışacağımızı, nelere yanıt vereceğimizi ve taleplerimizi nasıl dile getireceğimizi seçmek zorundayız.

Sürekli bu sorularla hemhal oluyoruz aslında. Kiminle çalışacağınız, ne tür taleplerde bulunacağınızla ilgili seçimlerden kaçabileceğinizi düşünmüyorum. Mesele temsilden kaçmaya çalışmak değil, bu temsil sorunuyla ilişki kurmanın başka yollarını aramak. Daha spesifik olmak gerekirse, gözaltındaki insanların ve daha genel anlamda sınır denetimlerinin hedefi olan kişilerin politik failliğiyle çok daha yakından çalışmanın yollarını aramalıyız.

Buna dair hareketin içinden verebileceğiniz somut örnekler var mı?

Elbette. Bu aslında, yatay siyasetin imkânsız olduğunu kabul etmekle birlikte, mümkün olduğunca daha yatay örgütlenen bir siyaset doğrultusunda çalışmaya çabalamak demek. Uğruna çabalanması elzem olan, ama bir o kadar da zorlu bir şey bu. Deneme-yanılma yoluyla ilerlemek, pratikler geliştirmek ve tabandan başlayarak topluluklar, ilişkiler ve bağlar inşa etmeye çalışmak.

Kitapta temsil sonrası siyasetin üç biçiminden bahsediyorum. Birincisi, şehir merkezinde falan yürüyüş yapmaya çalışmayan, aksine doğrudan geri gönderme merkezlerine giden ve içerideki insanlara yönelen eylemler. Bu yöntem, protesto biçimini oldukça pratik bir şekilde hayata geçiriyor.

Aslında bu, geri gönderme merkezlerinin etrafını saran ve genelde STK’lardan, merkezin bizzat kendisinden ya da muhafazakâr kesimlerden oluşan o bilindik eşik bekçilerini (gatekeepers) aşıp içerideki insanlarla doğrudan temas ve bağ kurmanın bir yolu.

Temsil siyaseti gözaltındaki insanların geçmişlerine, ihtiyaçlarına ve taleplerine dair bir bilgi üretmeniz ve bu bilgiyi aktivist aracılar üzerinden merkezi iktidara, hükümete veya diğer mercilere aktarmanız gerektiği fikri üzerine kurulu. Gözaltındaki insanlar ise aktivistlerin ve STK’ların çalışmalarının pasif meşrulaştırıcıları haline getiriliyor.

Üstelik, bu temaslar içeride hayatta kalmaya ve sınır dışı edilmeye direnmeye dair bilgi paylaşmanın yanı sıra, insanların kendilerini değerli bir topluluğun parçası hissetmeleri için dayanışma gruplarıyla köprü kurmanın da bir yolu. Dahası, gözaltının ne olduğuna ve ne yaptığımıza dair politik analizleri paylaşmanın, içerideki insanlarla onların kendi gözaltı deneyimlerine dair konuşmanın ve sürece dahil olmanın da bir aracı.

Bu sadece içeridekilerin söylediklerini tek taraflı olarak öğrenmek değil, “Biz gözaltını böyle anlıyoruz. Peki siz içeride olup bitenleri nasıl anlıyorsunuz?” diyen iletişimsel bir süreç. Böylece, içeride olup bitenler hakkında bir tür diyalog kurmuş oluyorsunuz.

Yani, sloganları, çıkarılan sesleri ve pankartları devlete bir şeyleri göstermek ya da kanıtlamak için kullanmıyor bu protesto biçimi. Tam aksine, devletin hiç istemediği o gayrimeşru toplulukları yaratmak ve yeni bağları bunun üzerinden inşa etmek için kullanıyor.

İkincisi ise gözaltı ziyaretleri. Yani, dışarıdaki aktivistler ile gözaltında tutulanlar arasında bire bir ilişkiler kuran daha radikal ziyaret biçimleri. Bu ilişkilerin sınırları genellikle çok daha ucu açık. Belki bunu, “Göreviniz gözaltında tutulanlara destek olmak, sonra da hukuki süreçlerinde ve dosyalarında onlara yardım edip onları bu sürece bağlamak” diyen o daha ana akım ziyaret biçimleriyle kıyaslamak açıklayıcı olabilir.

Bazı ziyaret biçimleri vardır, ziyarete gidenlere “telefon numaranızı paylaşmamalısınız” denir ya da merkezin dışındaki protestolara katılmanıza izin verilmez. Rolünüz sadece onlarla arkadaşlık etmek, o an için onlara destek vermektir ve sonrasında işiniz biter.

Oysa daha ucu açık, daha ilişkisel gözaltı örgütlenmeleri, aktivistlere gözaltında olmanın ne demek olduğunu göstermeleri açısından çok daha önemlidir. Ben bu işleri yaparken, bu sınırların insanları daha politik bir katılımdan bir nebze de olsa ayırdığını düşünüyordum.

Eğer içeri girerken önceden belirlenmiş hazır bir rolünüz varsa, sistemi çözmeye ve onun içinde yolunuzu bulmaya çalışmanın ne kadar çaresiz bir his olduğunu doğrudan görmekten korunmuş oluyorsunuz. Çünkü tek yapmanız gereken içeri girmeniz, birilerine nazik davranmanız ve sonra çıkıp gitmeniz. Oysa bahsettiğim diğer biçimler doğrudan politik katılımla derinden bağlantılı.

Bir diğer biçim ise gözaltı ziyaretleri ve eylemlerden doğan “Gözaltındaki Sesler Projesi” (Detained Voices Project). Bu daha ziyade bir tanıklık toplama ve gözaltı sürecini duyurmak için yapılan bir projeydi.

Manş Denizi, İngiltere’ye kaçak yollardan girişin ölümcül güzergâhlarından biri (Fotoğraf: Gonzalo Fuentes)

Aktivistler, geri gönderme merkezlerinde tutulan insanlarla telefonda konuşup deneyimlerini, taleplerini ya da ihtiyaçlarını tamamen kendi istedikleri kelimelerle, son derece ucu açık bir şekilde yazıya döküyorlardı. Yani, hiçbir şeye müdahale etmeden, endişelerini ve taleplerini kendi diledikleri gibi ifade etmelerine alan açıyor, sonra da bunları bir blogda, Twitter’da ve benzeri mecralarda yayımlıyorlardı. Temelde yaptıkları tam olarak buydu.

Bu projenin ilginç yanı, aslında bunun da bir temsil biçimi olmasıydı. Proje geri gönderme merkezleri içindeki gerçekliği dışarıdaki bir kitleye aktarmanın bir yoluydu. Ancak, sadece telefondaki biriyle güven ve dayanışma kurmayı içeren oldukça ilişkisel bir süreçle yürütüldü. Aynı zamanda içeride eyleme geçen insanları dışarıdaki dayanışma hareketleriyle buluşturdu, içerisiyle dışarısı arasında iletişim ve koordinasyonu sağladı.

Bu yüzden de bu projenin temsil sonrası bir proje olduğunu düşünüyorum. Üstelik içerideki politik eylemi daha görünür kılarak gözaltında yeni politik eylemlerin filizlenmesini de daha mümkün hale getirdi.

İçerideyken oturma eylemi, avlu işgali, açlık grevi ve benzeri eylemler yaptığınızda çok daha politik bir fırsat yaratılmış oluyor. Daha görünür olduğunuzda, bu eylemler insanlar tarafından duyuluyor ve destekle, dayanışmayla, dışarıdaki eylemlerle ya da sürece dahil edebileceğiniz hukuki desteklerle karşılık buluyor.

Bu yolla gözaltı koşullarını daha görünür kılarak ve dışarıdaki insanların yanıt verebileceği bir hale getirerek değiştiriyorsunuz. Temsil sonrası siyasetin bu üç biçimi de aslında sonuçlarının ne olacağı konusunda oldukça belirsiz süreçler. Gözaltı mekânına doğrudan müdahale niteliği taşıyorlar, ancak illa doğrudan bir politik hedefleri olması gerekmiyor.

Mesele temsilden kaçmaya çalışmak değil, temsil sorunuyla ilişki kurmanın başka yollarını aramak. Gözaltındaki insanların ve daha genel anlamda sınır denetimlerinin hedefi olan kişilerin politik failliğiyle çok daha yakından çalışmanın yollarını aramalıyız.

Bir bakıma, insanlarla ilişki kurma süreci boyunca yaşanacaklara kendinizi bırakıyor ve bu bağları kurarken ne tür politik fırsatların ortaya çıkacağını izliyorsunuz. Bu, bazı açılardan faillikten feragat etmek anlamına geliyor. Örneğin, geri gönderme merkezlerinde gerçekleşen eylemlerin birçoğu aslında ilgacı eylemler değil ya da aktivistlerin illa destekleyeceği veya kendi elleriyle tasarlayacağı türden eylemler de değil. Genellikle reformist hedefleri var ya da mülteciler ile ekonomik göçmenler veya suçlular ile suçlu olmayanlar arasında ayrımlar gözetiyorlar.

Ancak, tüm bunlar süreç içinde çözülen, üzerinde konuşulan ve dayanışma içinde yürütülen şeylerdi. Yani ortada öyle pürüzsüz, saf bir siyaset yoktu. Bunlar çok büyük çaba gerektiren yerel, bireysel örgütlenmeler olsalar da tarihsel koşulların öyle denk geldiği zamanlar oldu ki, daha geniş çaplı siyasi tartışmalara bile müdahale edebildiler.

İçerideki insanların açlık grevleri veya belirli eylemlerinin, siyasi partilerin karar alma süreçleriyle ve daha geniş anlam taşıyan olaylarla bağlandığı anlar oldu. Yani, bir yandan insanların hayatta kalmasını sağlayan ve sınırın sürekli dönüşen tezahürlerine karşı duyarlı ağlar kuruyorsunuz. Ama öte yandan, fırsat doğduğunda karşılık verebilecek ve müdahale edebilecek ağlar da yaratıyorsunuz. Bu, bir nevi hazırlık aşaması siyaseti.

Londra’nın daha fazla göçmen ve sığınmacıya kapılarını açması için düzenlenen eylemden, Eylül 2016

Gözaltının ana akım siyasette nasıl tartışıldığını, teşvik edildiğini ya da ona nasıl karşı çıkıldığını biraz daha dinlemek isteriz. Birleşik Krallık’ta durum nasıl?

Hükümet cephesinden bakarsak, gözaltı caydırıcılık odaklı sınır denetimlerinin ve sınır dışı etme prosedürlerinin kaçınılmaz bir parçası. Yani, bu bir zorunluluk; üstelik, cezalandırıcı bir işlevden ziyade idari bir işlev olarak rasyonalize edilen ve öyle görülen bir zorunluluk. Temelde söylenen şu: “İnsanların bir yerden bir yere nakledilmesi gerekiyor ve gözaltı da bunu kolaylaştırıyor.”

Gözaltının cezalandırıcı bir pratik değil de idari bir kurum olarak görülmesinin çeşitli sonuçları var. Bunlardan biri, ceza infaz sisteminde var olan bazı yasal güvencelerin gözaltında geçerli olmaması. Örneğin, gözaltı üzerinde hiçbir yargı denetimi yok. Bu tamamen yürütmeye bırakılmış bir yetki.

Türkiye’de sadece mülteci olmak bile haklara ve hizmetlere erişimde başlı başına yapısal zorluklar barındırıyor. Siz bir de LGBTİ+ mülteci olduğunuzda, kesişimsellikten dolayı bu zorluk çok daha katmanlı bir hal alıyor.

Birleşik Krallık’ta gözaltı için belirlenmiş bir süre sınırı da bulunmuyor, bu yüzden insanlar [süresiz olarak] gözaltında tutulabiliyor. Ne zaman serbest bırakılacağınızı bilmiyorsunuz. Dolayısıyla, ana akım liberal gözaltı karşıtı hareketler için gözaltını sorunsallaştırmanın başlıca yollarından biri, gözaltı uygulamalarını masum insanları hedef alan, hapishanelerin sahip olduğu liberal güvencelerden yoksun olan gayrimeşru bir tür hapishane gibi görmek.

Aynı zamanda bunu sınır dışı etme hedefi için de pek işe yaramayan ve sınır denetimi taleplerini yerine getirmek için gereksiz bir uygulama olarak ele alıyorlar. Bu yüzden şöyle diyorlar: “İnsanları göndermek istiyor olabilirsiniz, ama insanları güven inşa edebileceğiniz, itirazlarının ve hukuki süreçlerinin daha adil bir şekilde yürütülebileceği toplumun içinde tutmak çok daha iyi. Böylece hukuki talepleri reddedildiğinde, insanlar sonucu kabullenir ve gönüllü olarak ayrılırlar.” Yani, özetle gözaltının iyi bir yol olmadığını söylüyorlar, çünkü…

İnsanları “kendi kendilerini sınır dışı etmeye” teşvik etmek için mi?

Aynen öyle. “İnsani değil, güvenceleri yok, bu şekilde yapmanın bir faydası yok” demeye getiriyorlar. Sınırın kendisini asla eleştirmiyor veya sorunsallaştırmıyorlar. Sadece gözaltı, sınırları hayata geçirmenin veya hedefe ulaşmanın iyi bir yolu değil diyorlar.

Kamuoyunun tepkisi ne yönde?

Belirli geri gönderme merkezleri üzerinden ihtilaflar, hatta krizler oldu. Gözaltı etrafındaki kitlesel seferberliğin en başarılı olduğu dönemler, tam da bazı geri gönderme merkezlerinin böylesi tartışmalı bir krize dönüştürülmesi sayesinde yaşandı.

Ancak, bu durum genellikle daha geniş çaptaki sistemi hedef almaktan ziyade, belirli bir kurumu devlet için bir problem haline getirmekle sınırlı kalıyor. Bu strateji en çok kadınların ve çocukların gözaltısında başarılı oldu.

Birleşik Krallık’ta kadınlara ayrılmış tek geri gönderme merkezi olan Yarl’s Wood 2016-2018 arasında kitlesel bir seferberliğin adresiydi. Bu bazı açılardan inanılmaz bir andı, zira kadın hareketleri, feminist hareketler ve sınır karşıtı hareket arasında, Yarl’s Wood’u hükümet için bir sorun haline getiren ve sınır denetimlerinin aslında toplumsal cinsiyete dayalı bir şiddet biçimi olarak nasıl işlediğini merkeze alan gerçek bir koalisyon kurulmuştu, ki bu elbette çok iyi bir şeydi.

Fakat siyah erkeklerin gözaltında tutulmasını bir sorun olarak sunmak ya da siyah erkeklerin şiddete veya gözaltına karşı savunmasız olabileceğini söylemek çok daha zor. Aşağı yukarı aynı dönemlerde, medya aracılığıyla Brook House adlı bir erkek geri gönderme merkezinde yaşanan şiddet olayları ifşa edildi. Bu durum adli soruşturmaya ve birtakım tavsiyelere yol açtı, ama bence ortada dişe dokunur hiçbir başarı yoktu.

Üstelik, görebildiğim kadarıyla, Yarl’s Wood etrafında örülen kampanyanın elde ettiği o kamusal ve politik etkinin çok azına ulaşabildi. Bu tablo, gözaltı karşıtı hareketin yapısal bir zayıflığına işaret ediyor: Irksallaştırılmış erkekler söz konusu olduğunda, kırılganlık ve masumiyet gibi kavramları kitleleri harekete geçirmek için kullanmak çok daha zorlaşıyor.

Bu yüzden, Yarl’s Wood kampanyasının o büyük başarısının içinde aslında hareketin zayıflığını da görüyoruz. Kampanya Yarl’s Wood’u geçici olarak kapatmayı başarmış olsa da, gözaltı sisteminin işleyiş biçimini neredeyse hiç değiştirmedi. Yarl’s Wood’da şu an ağırlıklı olarak erkekler var, kadınlar ise başka yerlerde gözaltına alınıyor.

Yarl’s Wood Geri Gönderme Merkezi sınırlarında protesto gösterisi, Aralık 2016

Eyleme geçme ve yapısal değişim etrafındaki bu zorlukları göz önünde bulundurduğumuzda, daha geniş çapta adalet talep etmek için sınır mücadelelerinin –militarizm karşıtı hareketler, işçi hareketleri veya feminist hareketler gibi– diğer toplumsal hareketlerle nasıl bağ kurabileceğini düşünüyorsunuz?

Sınır siyasetine nasıl dahil olacağımıza dair bahsettiğim diğer ikilemlere veya sorulara dönecek olursak, bunlardan biri de ölçek meselesi. Daha önce bahsettiğim ve benim de en aşina olduğum aktivizm türü tabandan örgütlenmek, sınırların hedef aldığı insanlarla topluluklar inşa etmek.

Bence bu, radikal aktivizmin elzem bir parçası ve mutlaka diğer parçalara entegre edilmesi gerekiyor. Ancak, aktivizmin belirli toplulukları, mahalleleri ve örgütleri gözaltı ve sınır dışı etme rejimine karşı mücadeleyle nasıl buluşturduğu üzerine de düşünebilirsiniz. Sendikaları sürece dahil etmek ya da göçmenlerin evlerine ve işyerlerine yapılan baskınlara direnmek için mahalle bazlı stratejiler geliştirmek gibi.

Temsil sonrası siyaset sonuçlarının ne olacağı oldukça belirsiz süreçler. Gözaltı mekânına doğrudan müdahale niteliği taşıyorlar, ancak illa doğrudan bir politik hedefleri olması gerekmiyor. İnsanlarla ilişki kurma süreci boyunca yaşanacaklara kendinizi bırakıyor ve bu bağları kurarken ne tür politik fırsatların ortaya çıkacağını izliyorsunuz.

Bir de sınırların bizzat ulusal siyasetin bir ürünü olduğunu gösteren o ulusal tablo var. Eğer Birleşik Krallık sınırlarının neden bu kadar sıkılaştırıldığını soracak olursanız, genellikle şöyle bir fikir öne sürülür: “Bunun nedeni İngiliz vatandaşlarının imparatorluğun çöküşü sonucunda hissettikleri statü kaybı. Finansal krizler ve kemer sıkma politikaları yüzünden ekonomik güvencesizlik ve durgunluk yaşayan insanların, cezalandırıp günah keçisi ilan edebilecekleri bir ‘öteki’ye ihtiyaçları var.”

İşte bugün yaşananları doğuran şey de bu yaklaşım. Ancak, sınırları her yerde karşımıza çıkan ve dünyanın nasıl değişmesi gerektiğine dair uluslararası bir yanıt ya da uluslararası bir tahayyül gerektiren küresel bir proje olarak düşündüğünüzde, bu açıklama temelsiz kalıp çöküyor.

Burada mesele eyleminizi hangi ölçekte çerçeveleyeceğinizi seçmek zorunda olmanız değil, belirli anlarda, belirli fırsat pencerelerinde bu farklı ölçekler arasında nasıl bir diyalog kurduğumuzla ilgili. Mesele farklı seviyelerde örgütlenebilmek.

Şu an Birleşik Krallık’ta ulusal düzeyin önemli bir fırsat sunduğunu düşünüyorum. Karşımızda Reform Partisi’yle yükselişe geçen bir aşırı sağ tehdidi var. Günün sonunda başarılı olurlar mı, pek emin değilim, ama İşçi Partisi’nin sınır denetimlerini, gözaltı uygulamalarını, sınır dışı pratiklerini ve militarizasyonu genişletirken attığı her adımı, yaptığı her şeyi aslında bu tehdit yönlendiriyor.

Bizim gerçekten de içinde sınır denetimlerinin radikal bir reddini zımnen barındıran, karşı-hegemonik farklı bir proje sunabilecek örgütlü bir sola, parti formatında örgütlenmiş bir sola ihtiyacımız var. Ancak, bu sol sadece göçmenlerin haklarını konuşmakla kalmamalı, aynı zamanda toplumun farklı kesimlerinin güvencesizlik, ekonomik durgunluk ve değerler etrafındaki endişelerine de hitap edebilmeli.

Göçmenlerle dayanışma eylemi, Bournemouth, 2025

Sanırım bu ikilemi ifade etmenin bir başka yolu da şu soruyu sormak: Sınır kontrolünün şiddetine ve adaletsizliklerine yanıt vermek için –akademik sınır çalışmalarının ya da sınır kriminolojisinin genelde yaptığı gibi– doğrudan koşullara, gözaltı kurumlarının içinde olup bitenlere, gözaltında tutulanların ve o kurumlarda çalışanların deneyimlerine mi odaklanmalı ve orayı mı merkeze almalıyız?

Yani sınır kurumlarının içinde mikro ya da sistemsel düzeyde gerçekten ne olup bittiğine mi bakmalıyız, yoksa sınırın neden tam da bu şekilde evrildiğini anlamak için, sınırdan bir adım geri çekilip onu ilişki kurmamız ve anlamamız gereken diğer toplumsal güçlerle olan iç içeliği üzerinden mi okumalıyız?

Sınır kurumlarının içinde mikro ya da sistemsel düzeyde ne olup bittiğine mi bakmalıyız, yoksa sınırın neden tam da bu şekilde evrildiğini anlamak için, sınırdan bir adım geri çekilip onu ilişki kurmamız ve anlamamız gereken diğer toplumsal güçlerle olan iç içeliği üzerinden mi okumalıyız?

Ulusal söylem düzeyinde dahi olsa, göç ve sınır meselelerini bu kadar ön plana çıkarmanın sınır mücadelelerine gerçekten ne kadar yardımcı olduğu sorusuyla ilgileniyorum. Sınır konusu haberlerde daha görünür olduğunda ya da daha fazla konuşulduğunda, insanlar meseleye daha sert, daha yasallaşmış ve kriminalize edilmiş bir yanıt verilmesi gerektiğini düşünmeye daha mı meyilli oluyorlar diye merak ediyorum.

O yüzden acaba sınırları daha az gösteriye (spectacle) dönüştürüp, konuşmanın yönünü ekonomik ve sosyal adaletin diğer boyutlarına kaydırmak, ulusal tartışmalara dahil olmanın çok daha iyi bir yolu olabilir mi diye sorguluyorum.

İlgilendiğim asıl konu, sınır mücadelelerinin –sınır şiddetine karşı verilen ve sınır adaleti talep eden bu mücadelelerin– militarizm karşıtı hareketlerle, barınma hakkı hareketleriyle, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı çıkan feminist hareketlerle ve diğerleriyle nasıl gerçekten ilişkilenebileceği ve birbirine nasıl bağlanabileceği üzerine düşünmek.

Üstelik, bunu sadece soyut düzeyde söyleyip geçmek yerine, gerçek insanları ve örgütleri birbirine bağlayan çok daha pratik yollarla nasıl yapacağımızı düşünmeliyiz.

Londra’da göçmenlerle dayanışma eylemi, Mart 2016

Birleşik Krallık siyasetinde ufukta böyle bir şey görüyor musunuz?

Evet! Göç mücadelelerini geniş çaplı toplumsal ve politik hareketlere entegre etmeye çalışan epey çalışma yürütülüyor. Burada işçi örgütlenmesi kilit bir rol oynayacak.

Esnek ve güvencesiz çalışma modeli olan gig ekonomisi içinde –Uber sürücüleri, kuryeler ve benzeri çalışanlar ile diğer kayıt dışı istihdam alanları, bakım hizmeti sektörleri– sendikalaşma faaliyetleri örgütleniyor. Mültecilerin koşullarını merkeze alan ancak herkesin barınma hakkını ileriye taşımayı amaçlayan barınma kampanyaları yürütülüyor.

Asıl konu sınır şiddetine karşı verilen ve sınır adaleti talep eden mücadelelerin militarizm karşıtı hareketlerle, barınma hakkı hareketleriyle, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı çıkan feminist hareketlerle ve diğerleriyle nasıl ilişkilenebileceği ve birbirine nasıl bağlanabileceği.

Ama sanırım bu durum Filistin dayanışması örgütlenmeleriyle de yakından ilgili. Zira, göç hukuku genellikle Filistinli aktivistleri hedef almak için de kullanılıyor. Birbiriyle kesişen bu mücadeleler üzerinden bir dayanışma ve ortak anlayış inşa etmek gerçekten çok mühim bir görev.

Göçmenleri yalnızca hak ihlâllerinin mağdurları olarak görmenin ötesine geçip onları ortak bir politik mücadelenin parçası olarak kabul etmek neden bu kadar zor?

Bence bu durum, göçmen hakları etrafında kurulan o retorik çerçevenin kısıtlılıklarına işaret ediyor. Yani, sınırlarla ilgili asıl sorunun, sadece “göçmenlerin bireysel haklarını ihlâl etmesi” ya da “onları insanlık dışı koşullara maruz bırakması” olduğunu söylemek… Çünkü “haklar çerçevesi”, göçmenleri aslında herkes için göstermemiz gereken o ortak empatiden ayırarak onları birer sempati ya da acıma nesnesi olarak sunan oldukça bireyci bir model.

Sanırım göç siyasetinde bu haklar çerçevesinin bu denli yaygın olmasının nedeni, bir bakıma göçmenlerin toplum içinde sahip oldukları güç eksikliğiyle doğrudan bağlantılı. Oysa işçilerin grev yapma hakkı var, yani siyasete katılım göstermenin doğrudan güç üzerinden işleyen bir yoluna sahipler.

Göç alanında ise bu hak iddiasının gücünü nereden alacağı konusunda ciddi bir kısıtlılık söz konusu. Bence çok daha koalisyona dayalı bir siyasete yönelmemiz gerekiyor. İşte dayanışmayı örmenin ve bu ilişkisellik ağlarını kurmanın bu kadar önemli olmasının sebebi de tam olarak bu. Çünkü insanlar, güçleri sayesinde, diğer insanlarla kurdukları etkileşim ve örgütlenme sayesinde politik bir özne olarak değer kazanırlar.


[1] Metinde geçen detention kelimesi, devletlerin göçmenlere yönelik bu uygulamasının doğrudan özgürlükten yoksun bırakan bir kolluk eylemi olduğunu vurgulamak amacıyla “gözaltı” olarak çevrildi. Mekânsal bir ifade olan detention center ise, Türkiye’deki göç pratiklerindeki en net karşılığı olması sebebiyle “geri gönderme merkezi” şeklinde kullanıldı.

[2] Metinde geçen tanınma rejimi (İng. regime of recognition) kavramı, devletin ve hukukun kimin hak sahibi bir özne olarak kabul edilip tanınacağı, kimin ise sistemin dışına itileceğine karar verdiği yapısal mekanizmayı ifade ediyor.

[3] Hareket halindeki insanlar ifadesi (İng. people on the move); devletlerin ve hukukun dayattığı göçmen, mülteci veya sığınmacı gibi ayrıştırıcı statüleri ve hiyerarşileri reddeden insanların yasal statülerinden bağımsız olarak eylemlilik hallerine ve bu süreçteki ortak deneyimlerine vurgu yapmak amacıyla kullanılıyor.

[4] Aktivizm ve sosyal bilimler literatüründeki temsil sonrası kavramı, ayrıcalıklı kişi veya kurumların ezilen gruplar adına ya da onları temsilen konuşma pratiğini terk etmesini ifade ediyor.

^