“BİR BAŞKADIR”I YAZAN VE YÖNETEN BERKUN OYA

Söyleşi: Merve Erol, Yücel Göktürk
14 Kasım 2020
SATIRBAŞLARI

12 Kasım’da başlayan ve oyunculuklarıyla, müzikleriyle, senaryosuyla, rejisiyle büyük tezahürat toplayan “Bir Başkadır”, ayağının tozuyla Türkiye dizi tarihinin zirvelerinde yerini aldı. Ve haliyle gözler yönetmen-yazar Berkun Oya’ya çevrildi. Oyunlarındaki maharetini televizyon ekranına yeniden taşıyan Berkun Oya’yla, “Bir Başkadır”a verdiği ilham çokça hatırlatılan Krek Tiyatro Topluluğu oyunları “Güzel Şeyler Bizim Tarafta” ve “Hoop Gitti Kafa”nın sahnelendiği günlerde, sanata ve hayata bakışını enine boyuna konuşmuştuk. Bir+Bir dergisinin Nisan 2011 sayısına zaplıyoruz.
Berkun Oya (Fotoğraf: Şahan Nuhoğlu)

Biz seni Defakto’yla tanıdığımız için oradan başlayalım. Çok merak ettiğimiz bir konu var, programına konuk olan Erkin Koray’a ünlü John Lennon hikâyesini sordun (Cannes film festivalinde Erkin Koray Lennon’ın kulağına bir şey söyleyip hiçbir gazetecinin yapamadığını yapıyor, Arda Uskan için bir söyleşi randevusu alıyor, ama Lennon’ın kulağına ne dediğini hâlâ kimse bilmiyor), o da eğilip kulağına bir şey söyledi. Ne dedi?

Berkun Oya: Bir şey demedi.

Der gibiydi.

Ayıp olur adama, bana kalsın.

O zaman defaktoluk yapacağız. Erkin Koray’ın ne dediğini öğrenmeden seni buradan çıkarmayız…

Defakto’yu da benden çıkaramadılar. Geçen gün, “Defakto neden bitti?” diye sordu biri. Program beş sene önce bitmiş. “Abi o program CNBBC’deydi değil mi?” diye soruyor hatta!

Program ne kadar sürmüştü?

12 program yaptık. Zaten 13. programı yayınlamamışlardı. Yıldırım Mayruk’tu konuğumuz. “Orada bir dur” demişlerdi! Sürekli papaz oluyordum, telefon aç, aka boka izin al; yok İstiklâl Marşı’ydı, VTR’ydi… Durmadan bir ayar çekiyorlardı. Yıldırım Mayruk’u yaptığımda “artık yetsin” dediler galiba, bitirdik. O program da yayınlanmadı yani. Bence en iyi bölüm oydu. O kaydı bulamıyorum. Bizde zaten Defakto’lar yok, CNN’in arşiviyle de, o tiplerle de bir alâkam kalmadı. Yani “Efe bey, merhaba” gibi bir durumum yok, o herif için de ben “bir tip vardı, geliyordu, gidiyordu” gibi bir adamım. O sırada ekipte Can diye bir arkadaşımız vardı, o gitti CNN’in arşivinden Defakto’ları çaldı. Yıldırım Mayruk’lu bölüm yok ama…

Kaydı kapatmaya razıyız, Erkin Koray ne dedi?

Gerçekten bir şey demedi.

Peki… Onu çağırman nasıl oldu?

Beni Erkin Koray buldu. “Senin programına çıkmak istiyorum” dedi.

Hayret.

Defakto’ya bir pilot çekmiştim bir arkadaşımla. Kanaldakiler “biz bu programı yapamayız, konuk da gelmez” dedi. Sonra olay bambaşka bir şeye dönüştü. Her hafta konuk olarak gelmek isteyenler oluyordu, onların arasından biz seçiyorduk.

Bir kafanın içine giriyorsun, o kafanın içinde ne yaparsan yap, sen de Seda Sayan’sın. Televizyon dünyası öyle bir dünya. Bana gelip şöyle diyorlar: “Defakto gibi bir program yapsana.” Aslında onun kafasında beklediği şey senin yapacağın iş değil. Gel, oyuna gel…

Başka kimler vardı konuk olmak isteyen?

İzzet Öz konuk olmak istedi, geldi de. Klibini falan getirdi, “benim adım İz, İz, İz-zet” diyen bir klip. Her şey, 1990’lı yıllarda Düsseldorf’ta bir Türk barında gibiydi. Yani hissi öyle, çok acayipti.

1990’ların Düsseldorf Türk barı nasıl oluyor? Oralara gitmişliğin var mı?

Yok! Şu anda sezgisel olarak oraya gidiyorum.

İzzet Öz ve Erkin Koray’ın kendilerinin katılmak istemesi Defakto lehine çok önemli bir gösterge.

Evet. O iş benim için güzeldi. Ama işti; CNN anasının nikâhında, bütün gününü öldürüyor. Yeme-içme düzenin, her şeyin değişiyor. Bir kafanın içine giriyorsun, o kafanın içinde ne yaparsan yap, sen de Seda Sayan’sın. O dünya öyle bir dünya; kostümler, makyaj, takım elbise, “hazırız” hali.

Daha sonra bir yarışma programı da sundun, değil mi?

NTV’de Infoman’i yaptım. Sonra da o yarışma programını sundum. Bir film (İyi Seneler Londra) çekmiştim, çok borcum vardı. Kimsenin ağzının kokusunu çekmeyelim diye bankadan kredi almıştık. Borcu ödeyemiyordum, bela oldu. Telefon kulübesine yastık atmak üzereyken beni şöyle aradılar: “Hocam, biz böyle antipatik birini arıyoruz, yarışma programı yapacağız.” İnsana öyle bir telefon açılır mı! Sonra bu işlerden anlayan birkaç arkadaşa sordum. “Büyük paralar iste, verirlerse yap, vermezlerse siktir et” dediler. O teklifi yapanlar bilseler ki, ben o işi o paranın dörtte birine bile yapabilecek durumdayım, sürünüyorum… Çerkes inadım tuttu; arıyorlar “biraz düşelim fiyatı” diye, “yok” dedim, “ya o paraya yapalım ya da yapmayalım”. Herhalde unuttular derken, aradılar ve imzaya çağırdılar. Gittim. Programın adı Rus Ruleti oldu. Seni bir arabayla alıyorlar. Kulağımda “Berkun, biraz daha bir şeyler yap” diyen biri, önümde mikrofon. Çok acayip o kafalar ya!

Filmin bedeli o yarışma programı oldu yani.

Ama çat diye de filmin borcunu ödedim. Televizyonda öyle paralar var ki… Geçen gün birisine söylüyordum, para kazanmama kararı almak üzereyim, çünkü olmuyor. Televizyona bir iş yapıyorsun, anormal bir para kazanıyorsun –bir sene oyun oynasak, o paranın yarısını kazanamayız! Saçma bir dengesizlik oluyor. Normal bir parayı ve hep aynı parayı kazanmak istiyorum artık. Bir tarafta çok para kazanma ihtimali olmasın istiyorum. Çünkü müthiş kafa karıştırıyor. Hemen bir havaya giriyorsun, “onu yapayım ki, oradan gelen parayla falanı yaparım, filanı ederim” diyorsun, ama öyle olmuyor. Kendini o işi yaparken buluyorsun.

Orada da kalabiliyorsun…

Orada kalmasan bile, sonra mutlaka mutsuz oluyorsun, o parayı yiyorsun ve geriye onun mutsuzluğu kalıyor.

Büyük Ev Ablukada’nın şarkılarından birinde şöyle bir dize var: “Mutsuzum, ama keyfim yerinde.”

O benim lafım. (gülüyor) Şarkının sözleri Bartu’ya (Küçükçağlayan) ait, sadece o kısmı benden çıktı. O yüzden onu söylemeniz acayip oldu.

Tersi de olabilir mi? “Mutluyum, ama keyfim yok.”

O olabilir mi acaba ya! “Mutsuzum, ama keyfim yerinde” bana uyuyor. Ben tamamım yani. Büyük Ev Ablukada’da sekiz-on kişilik büyük bir aile gibiyiz, ama çekirdek Bartu ve Cem (Yılmazer). Büyük Ev Ablukada’nın böyle bir ilgiyle karşılanıyor olmasına inanamıyorum. Grubun albümü yok –Babylon’da, orada burada çalmış sadece ve rekor kırmış. İnternette de bir PR çalışması falan yapılmadı.

Büyük Ev Ablukada için Ekşi sözlük’te şöyle bir yorum var: “Bilindik, insanı mutlu eden sesi geri getiren grup.”

Çok güzel. Arto Tunçboyacıyan da ne dedi, biliyor musunuz? Bir akşam Çıplak Ayaklar’dan Mihran (Tomasyan) aradı, “abi hemen gelin, Arto burada, müzik yapıyoruz” dedi. Biz o esnada provadayız, her şeyi bıraktık, koştuk gittik. Babayla takıldık, çocuklar şarkıları çaldılar, bizimki bayağı ilgilendi, şarkılara takıldı, “bir tane daha çalın, bir tane daha…” Sonra da şöyle dedi: “Abi çok iyi ya, ev yemeği gibi.”

Büyük Ev Ablukada şarkılarından hangisi favorin?

Benim favorim “En Güzel Yerinde Evin”dir. İkincisi de “Bil”.

Demin “Çerkes inadım tuttu” dedin, hangi Çerkeslerdensin?

Karaçay Batça soyunun bir sülâlesi.

Sevdiğim her şeyi oyundan çıkarmak. Şu anki metodum bu. Okuduğumda hoşuma giden, havaya girdiğim, birilerine telefon açıp okumak istediğim herhangi bir şeyi oyundan çıkarmak ve geriye kalan şeyin oyun olmasını sağlamak.

Memleket neresi?

Memleket karışık; epey gezdikten sonra babamınkiler Afyon Sivrihisar’a yerleşiyor. Annem Çerkes değil, Bursa Kemalpaşa’dan.

Koç Lisesi’nden mezunsun, değil mi?

Bursa’da doğdum büyüdüm; beklenti, Bursa Anadolu Lisesi’ne gitmemdi. Fena bir okul da değil. Ama benim bayağı bir ilgi dağınıklığı problemim vardı. Sınav sırasında, cevap kâğıdındaki kutucukların üzerine, öğretmen masasının üstündeki vazoyu çizdim. Sınav kafasından çıktım ve sınav kâğıdını teslim ederken “o kâğıdı nasıl alabiliriz, dışarı çıkayım, babama söyleyeyim, o kâğıdı geri alalım” diye düşünüyordum. Sonuçta hiçbir yere giremedim. Barajı bile geçemedim. Koç Lisesi’ne girmem babamın sayesinde oldu. Hayat hanım diye bir kadın vardı, onun kapısında yatarak ekin ek kontenjanını zorlamıştık. En sonunda kadın kafasını uzatıp gözlüklerini de indirerek “Adnan Bey, gözünüz aydın” demişti. Öylelikle Koç’a girdim. O yıl Koç Lisesi yeni açılmıştı, ilk mezunlarıyız. Bayağı mermerin üzerine adımızı kazımışlar.

Sonra da Mimar Sinan’a giriyorsun, konservatuara… Herkes konservatuara oyuncu olmak için giderken sen oyun yazmak için gidiyorsun, öyle mi?

Evet, hatta ilk derste Müşfik Kenter beni dersten atmıştı. Düşünün, sınava 650 kişi girmiş, altı kişi almışlar. O yüzden “alınanlar değerini bilecek mi acaba” diye bir kafa var. Bir şeyi kazandığın için korkuyorsun. İlk derste soruyorlar: “Niçin tiyatro bölümüne girdin?” Herkes de anlatıyor: “Alkışlar, heves, kalas…” Sınıfta herkes öyle bir kafada; hoca bana sordu. “Sinema filmi çekmek istiyorum” dedim. “Çık dışarı” dedi, sınıftan attı. Neden tiyatro okudum, onu tam bilmiyorum. Hiç öyle, gülen yüz, ağlayan yüz, maskeler, dövmeler kafasında olmadım. Zaten Amerika’ya gidecektim, bayağı da iyi okullardan kabuller geliyordu, ama kendi dilimde yazmak meselesiyle ilgiliydim; okulda her şey İngilizceydi, kafam da öyle çalışıyordu, yatakhanede bizi yatıran adam bile Amerikalıydı. Bense Türkçe yazmak istiyordum. O zamanlar bir abi vardı, onun sözünü dinledim. “Yine gidersin, kal burada, kendi dilinde oku, sonra yabancı olursun dönünce” demişti. Bugünkü aklım olsa hiç öyle bir şey yapmaz, muhtemelen basar giderdim. Konservatuara girmem öyle oldu.

Sonra neler oldu?

Konservatuar biterken Londra’ya gittim. Oyunlar yazdım, sonra bir gün iyice daraldım. Stratford’da otururken bizim Ali’yi (Atay) aradım. “Ekip topla, beş oyuncu lâzım” dedim. Herhalde Op’la Zo’nun Dramı içindi. “Geliyorum, uçağım şu tarihte iniyor, havalimanından al beni, tiyatro kuracağız” dedim. Ali iki elma şekeriyle karşıladı beni. Sonra da tiyatroyu kurduk. 

Yasin (Fatih Artman) ve Ruhiye (Funda Eryiğit) Bir Başkadır‘da

Kurduğunuz tiyatroya Krek ismini koymanız Dadaist bir tarzda olmuş…

Erkmen’le (Bülent Erkmen) isim bulamıyorduk. Herhangi bir şeye bile isim koymak çok zor. Bir kitap seçtim, gözümü kapattım, iki başparmağımın arasında “krek” yazıyordu. Niyetimiz şuydu: Haşofenze Oyuncuları, Bilmem Ne Sahnesi, Tiyatro, Stüdyo, Drama, Trajedi olmayacaktı. İnsanların kızı oluyor, adını Fidan koyuyor, kız 18 yaşına geliyor, 110 kilo oluyor, geçmiş olsun. İşte o yüzden, bir anlamı olmasın.

Seçtiğin kitabı hatırlıyor musun?

Hatırlamıyorum. Bir de o kitap nece? Bir tuhaf yani.

Krek’in anlamını sonra merak ettin mi?

Birtakım anlamları var. Biz o ismi koyduğumuzda, internet bu kadar aromatik bir hal almamıştı. Hollanda dilinde Hotel Krek falan var –internete girince öyle bir şey çıkıyor. Ama pişmanım, çok kötü bir isim. Ben de öyle bir kafaya girmiştim, kendime demiştim, “neyse o”. Sonra Erkmen “Krekte olsun bari” demişti. Olsun mu olmasın mı diye tartıştığımızı hatırlıyorum. Böyle bir şeyi tartışmak, sonunda “te” olmalı mı, olmamalı mı! Neye istinaden! Hele oyun ismi koymak! İlk dönem oyun adlarımdan biri Yangın Duası. “Yağmur duası var, bu da yangın duası olsun.” O yüzden en sevdiğim oyun ismi, yazmadığım bir oyunun adı. Birine anlatıyordum, “oyun ne hakkında” diye soruyor, ben de “insanın başına gelen şeyler” falan derken, “a evet, insanın başına gelen şeyler” diye adını koymuştum. İnsanın Başına Gelen Şeyler diye bir oyun yapacaktım. Yapacağız da, hatta şimdi rafta.

Yangın Duası’nı devlet tiyatrosu için yapmıştın, değil mi?

Onu Krek’te çalışmaya başladık. Sonra paramız bitti, açıkta kaldık, oynayacak yerimiz yok, Devlet Tiyatroları “festivale yapın, biz de destek olalım” dedi. İKSV’yle ortak çıktı oyun. Sonrası belli değildi. Bir gün provaya tiyatronun o sıradaki müdürü geldi ve “bunu repertuara alın” dedi. Sonra dört sene devlet tiyatrosunda bulduk kendimizi. Oyun bitmiyordu. Oyunu yirmi yaşında yazmışsın, kafanda eskimiş, korkunç bir şeye dönüşmüş. Öyle saçma sapan, iddialı laflarla dolu, kötü bir Bülent Ortaçgil şarkısı gibi geliyor. Bitmiyor. Gişe yapıyor, devlet tiyatrosu memnun. Ama sen memnun değilsin, bitmesi gerektiğini biliyorsun. Onlar kaptırmış gidiyor. En sonunda, son oyun Bonn’daydı, bir daha koymasınlar diye dekoru parçaladım. Aksesuarları yok ettim. Oyun bitsin diye bayağı sabote ettim, hakikaten bitirmiyorlardı. Bir de kendi kazdığım kuyuya düştüm; Ahmet Uğurlu oynuyordu, o çıktı oyundan, yerine adam bulamadık, Ülkü’yle (Duru) Ali (Atay) dediler ki, “sen oyna, kimi alacağız da çalıştıracağız, sen ezbersin”. Ezber demek, bir ay prova yapmak demek. Sonuçta ben ezberim, bayağı da oynadım yani. Lanet gibi, her gece o lafları asık bir suratla söylüyorsunuz.

En çok etkilendiğim film Güneşli Pazartesiler. O filmi çok seviyorum, şifrelerim falan oradan. Fikirsiz bir genç kızın A-Ha grubunu sevmesi gibi bir ilgim var o filmle.

Kaç sezon oynadın?

Üç sezon ben oynadım, bir sezon da Ahmet Uğurlu. Oyun dört sene oynadı, şaka gibi.

O tür tiyatroyla bu tür tiyatro arasında ne fark var?

Galiba net bir ayrım var, ama onu daha çok Proust’un “benliğin hareket eden katmanları” diye tarif ettiği gibi düşünebilirim. Şu anda kafam Yangın Duası gibi bir oyun yapmaya gidiyor. Bayrak’ı ve Güzel Şeyler Bizim Tarafta’yı yaptıktan sonraki Yangın Duası gibi. Şimdi yeni bir oyun üzerine çalışıyorum, bütün bunlardan materyaller var. Ne o ne bu gibi. Eskiyle, o zamanla, şu an arasında. Bundan sonrası için bir tek şu var: Sevdiğim her şeyi oyundan çıkarmak. Şu andaki bütün metodum bu. Okuduğumda hoşuma giden, havaya girdiğim, birilerine telefon açıp okumak istediğim herhangi bir şeyi oyundan çıkarmak ve geriye kalan şeyin oyun olmasını sağlamak. Güzel Şeyler Bizim Tarafta öyle mesela.

Sevdiğimiz hikâyedir: Can Yücel Edip Cansever’in evinde kaldığı bir gece uyku tutmayınca yazı masasının üzerinde gördüğü şiir denemelerini okumaya başlamış, sonra da almış eline kalemi, kendince birtakım düzeltmeler yapmış. Ertesi sabah “Edip, senin şiirlerde bir temizlik yaptım, şahane oldular” demiş. Cansever çok bozulmuş tabii, bu yüzden bir süre küs kalmışlar. “İyi şiir ata ata yazılır” diye bir laf var, oyun için de geçerli herhalde.

Ben o konuda bayağı teröristim. Provada çok fazla atıyorum. Oyuncularda yazarla çalışma kafası vardır. Senin yazdıklarınla, “bu lafımı çok seviyorum” gibi bir ilişki kuruyorlar. Ama dört gün sonra bana her şey batmaya başlıyor. Bayrak’ta oyundan yirmi sayfa falan attım. Yazar olarak yazıyorsun, ama provaya girdiğinde yazar kalmaman gerekiyor. O metne dan dun, kafa göz girebilmen gerekiyor. Kendiyle her an barışık, duş yaparken saçını seven bir adam olmadığım için kolaylıkla yapabiliyorum bunu. Yazılı olan şeye karşı hemen acımasız olabiliyorum. Ama bu, oyuncuları üzüyor. Koca koca tiradları atıyorsun, “o oraya girdi, bu buraya” diyorsun.

Güneşli Pazartesiler

Sinema filmi yapmak üzere konservatuara girmiş biri olarak sende en çok iz bırakan filmler neler?

Uzun yıllardır seyredip en çok etkilendiğim film Güneşli Pazartesiler (Fernando León de Aranoa, 2002)… O filmi çok seviyorum, şifrelerim falan oradan. Fikirsiz bir genç kızın A-Ha grubunu sevmesi gibi bir ilgim var o filmle.

Pekâlâ Yeniköy-Beykoz motorunda başlayan ve Paşabahçe Şişecam’ın özelleştirilmesiyle işsiz kalan işçileri anlatan bir film olarak da seyredilebilir…

O filmi çok seviyorum. Stadyumda –“beleştepe”de– maç izlerken sahanın yarısını görmeleri ve kalkıp golü beklemeleri… Güzel Şeyler Bizim Tarafta’daki sinema perdesi hikâyesi gibi. Farkında olmadan, sevdiğim bir şeyle kurduğum ilişki… Ya da yıllar önce bir şeyi okuyup tam da anlamadan hiç unutmadığın şeyler oluyor ya, bende hep öyle oluyor. Çok sonradan anlıyorum onu neden unutmadığımı. Ya da bir şeyi neden yazdığımı da çok sonradan anlıyorum. O filmi neden sevdiğimi de çok sonra ve mütemadiyen hatırladım. Orada Amador (Celso Bugallo) vardır, o intihar eden adam!

Az evvel “kötü bir Bülent Ortaçgil şarkısı gibi” dedin. Nasıldır Bülent Ortaçgil’le aran?

“Bülent Ortaçgil mi, Fikret Kızılok mu?” desen, bağırarak Fikret Kızılok derim de, Bülent Ortaçgil’le bir derdim yok, ama o an Bülent Ortaçgil sözü, şarkısı kafası geldi aklıma. Her şeyin laflarla yapıldığı… Yangın Duası bu anlamda çok fazla yazabilme meselesiyle, fırlamalık, artistlik yapma üzerine kuruludur. Tabii yirmi yaşında yazmanın da etkisi var ama, öyle olmuyor işte. Belki herifin biri beş sene sonra da onu sahneye koyacak, o yüzden kurtulmak istiyorum. Metni kimseye vermiyorum ki, yok olsun.

O kadar çok Cem Karaca dinledim, hâlâ da o kadar fazla dinliyorum ki! Gerçekten duygusal dünyama en çok karşılık olan şey Cem Karaca hâlâ.

Bomba’yı ne zaman yazdın?

Sanırım beş-altı sene önceydi. Bomba’yı gerçekten bir kahvede birini beklerken yazdım; oyun 15 dakika, yazılışı da 15 dakika. Müsveddesi yok!

Şu yirmi yaş meselesinde biraz duralım mı? Doğumun kaç?

‘77.

1997’nin nasıl bir döneme denk düştüğünü hatırlayalım: Faili meçhullerin, Susurluk’un dumanı üstünde, Refah seçim galibi, iktidarda, ardında 28 Şubat… “Düşük yoğunluklu savaş” tüm şiddetiyle sürüyor… Yazma maceranla birlikte, o döneme, fikri oluşumuna dair aklına neler geliyor?

O yaşlarıma döndüğüm zaman, en iyi hatırladığım şeyleri düşünüyorum. Hep utanma duygusu vardı. Hatta bugün Krek’te bir atölye yaptık, orada arkadaşlarla konuşurken bir şeyi tarif etmeye çalışırken, en içten şekilde onu buldum: Dayımın oyunlarımı izlemesinden korkmamaya başlamak gibi bir milât var. Bizim oyunlarda küfür ya da içerik anlamında birtakım sertlikler var, neyse o. O yaşlardayken dayımın oyunumu izlemesinden korkabilirdim. Ne demek istediğimi tam anlatabiliyor muyum? Bir zaman sonra dayımın oyunumu izlemesinden korkmamaya başladım. “Dayım da ne düşünürse düşünür” gibi bir hale girdim. Bunun yalnızca benim yaşımla ilgili değil, dönemsel bir şey olduğunu bugün farkettim. Yani biz 1990’larda bir halleniyorduk, o hallenme içinde çok net hatırladığım bir şey utanma hissi. Ama tamamen kendi kişisel tecrübemden bahsediyorum. Bunun sebepleri vardı: Hem okuduğum okul, hem de geldiğim yerle gideceğim yer arasındaki durakta uyuyakalma durumu gibi. Benimki biraz uzun sürdü; sekiz-on sene… 24-25 yaşlarımdan sonra rahatlama başladı.

Kabaca 2000’lerin başı mı?

Evet, onu da şuradan hatırlıyorum: Kısa kollu gömlek giymiştim. O yaz kısa kollu gömlek giyip çıkabilmiştim. Ya da maça gitmek gibi… Bir rahatlama oldu yani. Uzun kollu gömlek giyip kıvırırdım, ama kısa kollu gömlek olmaz gibiydi, o aralarda giymiştim. Benim için rahatlama 2000’lerde oldu. 1990’larda dinlediğimiz müzikler, yaptığımız işler her anlamda bir geçiş gibiydi.

Sizin kuşak Cem Karaca’yı mesela 1990’larda sahaflardan plaklarını arayıp bularak keşfetti…

Ve deli gibi dinliyorsun. O ne acayip bir şey! O kadar çok Cem Karaca dinledim, hâlâ da o kadar fazla dinliyorum ki! Gerçekten duygusal dünyama en çok karşılık olan şey Cem Karaca oluyor hâlâ. Şimdi Cem Karaca’yı çocuklara bol bol dinletmeye çalışıyorum, fakat Bartu’lar iyi kötü benden sadece bir sonraki kuşak olmalarına rağmen o iletişimi kuramıyor. Cem Karaca meselesi benim için çok acayip; söz konusu o olduğunda konuşurum, biraz da boğabilirim.

Büyük Ev Ablukada konserinde

Konuşalım; severiz kendisini, hem kızarız hem severiz.

Bir taraftan son derece abuk birisidir. Nasıl anlatayım, Cem Karaca deyince aklıma Serpil Barlas falan da geliyor. Cem Karaca deyince her anlamda muhteşem referanslar yok yani! Flash TV’de program yapan da Cem Karaca’ydı! Ben Cem Karaca’nın benim yaşamak istediğim dönemiyle o kadar ilgiliyim ki, oradan çıkamıyorum. “Bir Of Çeksem”ler, “Muhtar”lar, “Niksar’ın Gelinleri”… Yaşamadığım bir dönemde kalmış gibiyim. Böyle bir ilişkiyi neden kuruyorum, bunu hiçbir zaman tam olarak çözemedim aslında. Doğduğum senede, 1977’de ölmek isterdim.

Cem Karaca 1970’lerde “zamanın ruhu”nun timsaliydi. Öte yandan, ‘80 sonrasının, daha doğrusu Özal döneminin halet-i ruhiyesinin de aynası oldu. Cem Karaca o kadar çok meseleyi, o kadar çok çelişkiyi barındıran bir kimlik ki.

Çocukken aptal şakalar yapılır, birinin arkasına kâğıt yapıştırırlar, o da onu görmez, onunla gezer, ama orada “ben eşeğim” yazar. Cem Karaca’nın arkasına ne yapıştırıldıysa, ben o yazıyı hep gördüm. Önünü döndüğünde ne görürdüm, bilmiyorum, ama arkasındaki yazıyı hep gördüm. Orada hep beni ilgilendiren bir şey yazdığı hissiyle okudum o yazıyı. Cem Karaca’yı dinlemekten zevk almayı –benim arabeskim; öyle bir dinliyorum ki– manitana falan izah edemezsin.

Bir arkadaşımızın yıllarca “Edalı Gelin”i dinleyip ağladığını öğrendik geçenlerde…

Off! Ama niye “Edalı Gelin”i dinleyip ağlıyorsun? “Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır / Bugün posta günü canım sıkılır / Ellerin mektubu gelmiş okunur / Benim yüreğime hançer sokulur…” Şu anda bunu söylemek bile, bana nedense ailevi, tuhaf bir duygu veriyor. Benim ailemde böyle bir durum yok; annem babam için Cem Karaca öyle bir adam… Ama babamın bir hikâyesi var: Almanya’da, Cem Karaca sokakta dilenirken ona para vermiş. Babam hep bunu anlatırdı. Şimdi düşünüyorum, babamın bunu anlatmasının da bir payı var mı diye, ama sonuç olarak, Cem Karaca öldüğünde çok üzülmüştüm. Neden o kadar çok üzüldüğümü çok iyi anlatamam. Melih Cevdet’in (Anday) ölümü de öyle oldu. Benim için Melih Cevdet çok önemli olduğu için karşılığı açık ve izah edilebilir, ama Cem Karaca yaşasaydı bir işe yarayacak mıydı, bilmiyorum. Beni ilgilendiren kısmını tamamlamıştı yani… Cem Karaca’nın kendisiyle ilgili şöyle bir durum var, beni o kadar çok etkilemesini açıklamanın en pratik yolu da o: Cem Karaca’nın şarkı söylemesi başka bir şeye dönüyor. Cem Karaca şarkılarını hatırladığım zaman söyleyiş biçimleri çok net olarak kafamdadır. Cem Karaca her türlü kötü hatırlayabileceğin bir adam. Amerika’ya beraber gideceğimiz Gökçen diye bir arkadaşım vardı, onunla birlikte dinlerdik Cem Karaca’yı. Adam ta Amerika’dan geldi ve ertesi gün “oğlum, Taksim’de Yaga diye bir bar varmış, Cem Karaca orada şarkı söylüyormuş, gidip dinleyelim” dedi. “Gideriz abi” dedim, “oğlum ölecek adam, gidelim dinleyelim” dedi. Gökçen gitti dinledi, Amerika’ya döndü ve Cem Karaca öldü. İçimde kalmıştır, o gün gitmedim. Melih Cevdet’le ilgili de böyle bir şey olmuştu: Müşfik (Kenter) Hoca demişti, “gel tanıştırayım” diye, ama ben de bir kafaya girmiştim “ne yapacağım” diye. Hayatımda kimseye mektup yazmamışım, Melih Cevdet’le niye tanışayım? Ama sonra çok içimde kaldı. 

Benim için önemli olan yazdığımız şeyin ya da yaptığımız işin bir “hop”unun olması. Seyredeni ya da oyuncuyu yerden bir santim havaya kaldırması.

Melih Cevdet’e seni çeken ne?

Melih Cevdet mucizesi; istesen de şiirlerini çok önemseyemezsin, çünkü müthiş bir romancı. Romanlarını bir kenara bırakmak zorundasın, çünkü müthiş bir oyun yazarı… “Komple yazar” gibi salak bir laf kullanırsak, bu kadar iyi roman, iyi şiir ve iyi oyun yazan başka bir örneği bilmiyorum. Raziye müthiştir. Mikado’nun Çöpleri inanılmazdır. Müşfik Hoca’nın anlattığı şahane bir hikâye vardır. Bence Mikado’nun Çöpleri dünya drama edebiyatında yazılmış en iyi oyunlardan biridir. Sabaha karşı bir adam, kucağında bebeğiyle sokakta tek başına kalmış bir kadını evine getirir. Oyun ikisinin evdeki hâlidir. Birinci perdenin sonuna doğru, kadın biraz açılır, adamın kadına sarktığı falan yoktur, orada müthiş bir laf konuşulur. Her lafın altında bir apartman vardır. “Biraz konyak için, istemiyorsanız da ısrar etmem” falan derken, bir tane kadın atar, bir tane adam… Eve geldiklerinde bebek rahat uyusun diye içerideki odaya yatırmışlardır. Adam da hep şunu der: “Merak etmeyin, annem babam uyuyor.” Ama annesi babası gerçekten var mı, yok mu, bilmeyiz. Birinci perdenin sonunda kadın kahkahalar atmaya başlar artık, adam da der ki, “çok gürültü yaptık, bebeği uyandıracağız”. Kadın der ki, “ne bebeği, içeride bebek yok ki!” Ve ikinci perde boyunca bebek hakkında hiç konuşmazlar. Tek bir laf olmaz, bu durum hiçbir şekilde aydınlanmaz. Müşfik Hoca’yla Yıldız (Kenter) hanım da Mikado’nun Çöpleri’ni oynayacakları zaman, Yıldız hanım bu meseleye takıyor ve Melih beyi arıyorlar –o zaman İzmir’de oturuyor–, “size gelmek istiyoruz, hem destur almak, hem de sohbet etmek için” diyorlar. Gidiyorlar, Melih Cevdet bir rakı sofrası kurmuş. Oyuna filan hiç girmiyor, içiyorlar, futbol konuşuyorlar, artık gecenin sonunda Yıldız hanım diyor ki: “Melih Bey, bunu size sormak istiyorum, rolümü çıkartabilmem için çok önemli, içeride çocuk var mı, yok mu?” Müşfik Hoca bize şöyle anlatmıştı: “İki-üç dakika hiç konuşmadan, kafası yanacak kadar, bir cevap bulabilmek için düşündü ve sonra da şunu dedi: ‘Vallahi Yıldızcığım, ben oyunu yazdığımda hakikaten çok sarhoştum, inan hatırlamıyorum’…” Tatlı anekdot tarafı dışında, bunun gerçek olması durumu beni daha fazla ilgilendiriyor. Bu, şu değil: “Çocuk var mı, yok mu, vallahi ne bileyim, sarhoştum” değil, hayır. Hatırlamak, bulmak için hususi çaba sarf ediyor, emek veriyor. “Kafası yanacak kadar”. Ve sonunda verebileceği en dürüst cevabı veriyor.

Bizim kuşak Mikado’nun Çöpleri’ni TRT’de izlemişti…

Ben de kaydını izledim. O kayıt çok önemli.

Şimdi öyle bir oyunu televizyonda izlemeyi düşünemeyiz, değil mi?

Mümkün değil. Şimdi ancak benim oyunlarımı yayınlarlar. (gülüyor) O seviyede bir şey mümkün değil çünkü. Oyunun finali şöyledir: Artık gün ağarır ve adam şunu anlatır: “Bir gece yine böyle bir şairle birinin evine gittik, yine böyle muhabbet, önümüze iki içki koydular, ‘dikebilir misiniz’ diye sordular, bir oturuşta diktik, çıktık, kar gibi ayıktık ikimiz de, vurduk kendimizi sokaklara.” Oyun öyle biter. Çok fazla oyun yazarı takip eden bir herifim ve çok büyük samimiyetle söylüyorum, drama edebiyatında yazılmış değil böyle bir oyun, bu kadar iyi bir final bilmiyorum. Bir ara Mikado’nun Çöpleri’ni Royal Court için çevirmeyi düşündüm. Royal Court’ta 25 yıldır oyun yazarları için bir rezidans yapılıyor. Türkiye’den ilk defa ben gittim. Onlar için her şey yeni. Benim için zaten her şey yeni ve merak ediyorlar. Onlara bir ay boyunca Mikado’nun Çöpleri’ni anlattım.

TRT ekranlarında Mikado’nun Çöpleri

David Mamet’ı sever misin?

Severim, eskiden daha çok severdim. Şimdi Amerikalı olan her şeye duyduğum nefret duygusu David Mamet için de geçerli olmaya başladı. Ama Glengarry Glen Ross’u (1992) severim. Şimdilerde bir dövüş sanatına takmış kafayı.

Arthur Miller’la aran nasıl?

Şu sıralar çok acayip bir şey izliyorum. Jonathan Miller 2000’lerin başında Brief History of Disbelief (İnançsızlığın Kısa Tarihi) diye bir belgesel hazırlıyor. Nasıl bir memleket, nasıl bir kafaysa artık, BBC bütün bu bantları bölüm bölüm yayınlıyor. Altı ateist adam konuşuyor, konuşanlar arasında Arthur Miller da var. Arthur Miller çok acayip bir şekilde şunu hissettirdi bana: Tiyatroya başladığımda Tennessee Williams, Arthur Miller; böyle bir kafa vardı. Amerikan olan, ama Amerikan olmasından şikâyet etmediğimiz bir kafaydı bu. Sonra o bir sürü şeyle kırıldı. Fakat röportajı izlerken Arthur Miller’ın ne kadar büyük bir yazar olduğunu hatırladım. İnanılmaz derecede de gözardı edilmiş oyunları vardır. After The Fall’da Quentin diye, aslında biraz kendisini yazmıştır, kadın da Marilyn Monroe’dur ve müthiş bir oyundur. İyi bir oyun bayağı iyi bir şeydir, kötü bir oyun da her şeyden kötüdür. Kötü bir oyun, kötü bir yemekten, kötü bir seksten, kötü bir yaradan ve her şeyden kötüdür.

İyi oyunları okumak da zevklidir. Artık kaybolan bir gelenek, eskiden oyunlar kitap olarak basılırdı.

Bir yandan da fena bir şey değil. Tiyatrodan uzaklaşılmasında fayda var. Tiyatronun kaybolması gibi bir ihtimal zaten yok. Tiyatro eskimez, eskiyen tiyatrocudur. 

Sizin kuşakta tiyatro alerjisi çok yaygın…

Ama daha önce de Kuzgun Acar’ın masklarını yaptığı Mehmet Ulusoy oyunu izleniyordu. O zaman başka bir kafa vardı. O zaman tiyatronun ifade ettiği şey o kadar taze ki. Şimdi tiyatro deyince Cem Yılmaz’ın taklidini yaptığı adam geliyor akla. Birtakım potansiyel ruh hastalarının sahneye çıkıp hamasi seslerle konuşmaları… Son yirmi senedir tiyatro diye izlediğimiz şeyin içinde tabii ki çok iyi örnekler var; Müge Gürman’ın oyunları mesela… Şimdi Dot’a, bize gelen çocukların tiyatroyla alâkası yok. Tiyatro diye de gitmiyorlar. Çok garip bir şey var ve hep bu lafı etmek istiyorlar, bir kulübe ait olmak gibi, “Krek ve Dot dışında zaten tiyatroya gitmiyoruz” kafası var. Öyle bir şey oluşuyor ki, bu da kendisini çok hızlı yok edecek bir şey. Murat’lar (Daltaban) bayağı bir geriden takip ederek Shopping and Fucking oynuyorlar. Bu, 1990’larda geçmiş bitmiş bir şey. Ama bugün, burada bizim için bir şey ifade ediyor.

Arka kapıya nasıl kızların geldiği, yaptığın oyunla ilgili iyi bir göstergedir. Elbette nasıl insanlar geliyor da çok önemli, ama kızlar her zaman daha çok şey anlatır. Dünyadaki her şeyin en iyi kriteri budur; genç kızlar üzerinden her şey anlatılabilir.

Güzel Şeyler Bizim Tarafta’da Türkiye’nin birbiriyle uzlaşmayacağı düşünülen iki kesiminin (“çağdaş” addedilenlerin ve “muhafazakâr” denilenlerin) temsilcilerinin ani karşılaşması var: Beraber yaşayan genç bir çift bir anda evlerinde türbanlı bir genç kızla sevgilisini buluyor, bir süre sonra da şiddet yer değiştiriyor, şiddetin kaynağı bulanıklaşıyor. Bu karşılaşmanın fikrini sana veren ne oldu?

Özel olarak bu oyunla ilgili şöyle bir durum oldu: Royal Court’a bu oyunu sunduğumda şöyle bir şey yazmıştım: Şartsız sevgi. Sonra kullandığım enstrümanlar ister istemez o karşılaşmanın çok altını çizdi. İki şehirli çift arasında geçen bir oyunda da çalışmak istediğim şeyi çalışabilirdim. Ama benim için bu kırılma ânı Londra’da oldu. Ne kadar uzaklaşırsam, burayı o kadar rahat yazabiliyorum. Orada birden kızın adını Ayşe koydum. Dolayısıyla, şunu söylemek istiyorum: Özellikle buradaki karşılaşmanın bizim tarafımızdan izlendiğinde çok açık ve güncel duran tarafı, aslında benim için biraz daha arka plandaydı. Yazarken de bir noktada kendimi bırakmak istedim. Bunu yazmak istedim; kızın adı Ayşe, oğlanın adı Ali ve bütün malzeme de burada. Güzel Şeyler Bizim Tarafta’nın benim için böyle bir önemi var. Eski oyunlarla, Yangın Duası’yla karşılaştırdığımda falan, bir tür gizliliğin arkasına sığınarak yapılan fikirden uzaklaşıp kısa kollu gömlek giymek gibi işte!

Krek’e gösterilen teveccühe ne diyorsun?

Bizim oyunlara gelenler küfür mü ediyor, iltifat mı, anlamak mümkün değil. Şöyle diyorlar: “Tiyatroyu hiç sevmiyorum, sizinkini seviyorum.” Bu nasıl bir şey? Bunu en iyi geçen temmuzda Londra’da anladım. Oyundan çıkarsın, birtakım kızlar gelir. Kapıya kızların gelmesi ister istemez bir kriterdir. Arka kapıya nasıl kızların geldiği, yaptığın oyunla ilgili iyi bir göstergedir. Elbette nasıl insanlar geliyor da çok önemli, ama kızlar her zaman daha çok şey anlatır. Dünyadaki her şeyin en iyi kriteri budur; genç kızlar üzerinden her şey anlatılabilir. Bizde gelen kızlar şöyledir: Yirmi yıl öncesine garip bir özlemle takılan, “gencecik kız, niye öyle” dediğim tiplerdir. Yeşil asker çantasının üzerine tükenmez kalemle bir şey yazmış, tiyatroya aşırı bir sevgi… Ama bütün bunlarda garip bir eskilik var. Sana geliyor, “metin müthişti” diyor, ama devlet tiyatrosunun, ismi lâzım değil, bir adamına da “harikasınız” dediğini biliyorsunuz. Royal Court’ta son gece, biz dokuz yazarın onuruna bir parti verildi. Bütün tiyatro kapatıldı. Royal Court bugün de hâlâ artistik direktöründen ışıkçısına, herkesin solcu olduğu, bir şey demeyen hiçbir şeyin oynanmadığı bir tiyatro. Bunun dünyadaki en iyi örneği aynı zamanda. Tiyatroyu bize kapattılar, parti yaptılar. Sigara içmek için dışarı çıktığımda kapıda kızlar oluyordu. İşte bunu becermek lâzım, son derece modern kızlar… Kızların güzelliğinden bahsetmiyorum, mesele o değil. Kızların rahat oluşlarından, bugünle barışık olmalarından, ama Simon Stephens’a aşık oluşlarından ya da Martin Crimp oyunu izleyişlerinden… Anya Reiss diye bir kız var, 1991 doğumlu; Royal Court’ta onun oyunu oynanıyordu, Spur Of The Moment. Aklınıza gelebilecek en baba oyunların ilk defa sahnelendiği tiyatrodan bahsediyorum. Anya Reiss’in 17 yaşında yazdığı oyunu oynuyorlardı. Oyunun konusu, bir ailenin Batman’in “Dark Night” bölümünü birlikte izlemesi. Ne demek istediğimi tam anlatabildim mi, bilmiyorum, iyi bir oyun yazarının rock star olabildiği garip bir yer. O yüzden oradaki tecrübem acayipti. Ama bizde de şimdi böyle bir bilinç oluşacak. Bütün bu Dot ya da Krek macerasının içinde hoşuma gitmeyen bir durum da var. Mesela, Haşmet Babaoğlu bana gelip “tebrik ederim, sosyal sınıfımı değiştirmeye karar verdim” dedi. Seni kimin seveceğini seçemiyorsun. Büyük talihsizlik.

Mimesis dergisindeki söyleşide, Hoop Gitti Kafa oyununla ilgili çok güzel bir hikâye anlatıyorsun: “Hayatımızda çok sıklıkla karşılaştığımız ve yaptığımız bir şey reddetmek. Sokakta yürürken kırk yaşlarında bir kadın görmüştüm. İki oğlan çocuğunun ellerinden tutmuş, yürüyorlardı. Çocuklardan biri diğerinden daha küçüktü. Küçük olan çocuk düştü ve tam ağlamak üzereyken annesi ‘tamam, yok bir şey, sen düşmedin, ağabeyin düştü’ dedi ve çocuk ne yapacağını bilemedi, ağlamamaya karar verdi, kalktı ve yola devam ettiler. ‘Hoop Gitti Kafa’yı düşününce bu durum geliyor aklıma. Reddetmek ve reddetmek psikolojisinin bize yerleştirilmesi üzerinden anlattım bu oyunu. Ailemiz, sevgilimiz, anneannemiz, arkadaşlarımız, toplum, devlet tarafından ‘Hoop Gitti Kafa’daki o reddediş tribini görüyoruz.”

Evet, annesi “sen düşmedin, abin düştü” diyor. Orada abinin yüzü her şeyden daha güzel. Küçük çocuk ağlamıyor, susuyor; büyük çocuksa mağrur ve düşmüş biri olarak yoluna devam ediyor. Bu benim için hikâye değil, gözümün önünde oldu.

Çok güzel bir “hop teorisi” yapıyorsun aynı söyleşide: “Benim için önemli olan –belki biraz soyut anlatacağım ama– yazdığınız şeyin ya da yaptığınız işin bir ‘hop’unun olması. ‘Hop’ olarak tarif edeceğim şey de, seyredeni ya da yazarken sizi ya da provada oyuncuyu yerden bir santim havaya kaldırması ve bunun saçma oluşuyla başbaşa kalmak. Yani tam biri ayağınızı arabayla ezmek üzereyken ‘hop’ diye bağırma ihtiyacındaki ‘hop’ gibi, o küçücük etkiyi yaşamak önemli benim için.”

Aslında hayatımda tarif terörü var. O tarif terörüyle başa çıkmanın bir yolu olarak hortlamıştı “hop teorisi”. Bir şeyin iyi ya da kötü olduğunu ancak o “hop”la daha iyi ifade edebiliyorum, en azından kendime. “Hop”u var mı, “hop”lu mu, “hop”tan yana şanslı mı gibi… “Hop” beni rahatlatıyor. Herhangi bir şeyin sesi olması beni rahatlatıyor. Hop bir terbiye yöntemi de, daha fazlasını beklememek gibi. Ben dudağından öptüm, sen neden yanağımdan öpüyorsun fikrini de engelliyor.

Mike Leigh’le aran nasıl?

Son filmi Another Year’ı çok merak ediyorum. Mike Leigh tam İngiliz kafası, o kafada mısın, değil misin, asıl soru o. Tipleme ya da yüz felci kafasına dayalı olmayan komedi, İngilizlerin en iyi becerebildiği hadise. Meantime diye bir filmi vardır. Sadece televizyonda gösterildi. Gary Oldman ve Tim Roth’un da çıkış filmleridir. Cassavetes falan, benim kafam hep oralardaydı. Şunu çözemiyordum: Aynı anda Haneke’yi ve Chaplin’i sevmenin, ikisini aynı anda izlemenin meselesi nedir?

Bu ikisini birleştiren bir şey mi var acaba?

Sanırım kafamda öyle bir şey var. Mike Leigh tiyatro da yapıyor. Herifin asıl olayı o.

Uzun süre BBC için televizyon filmleri çekiyor…

Sürekli BBC izledikten, Jonathan Miller’ın İnançsızlığın Kısa Tarihi’ni izledikten sonra, burada televizyona iş yapmayı düşünmek bizim denyoluğumuz oluyor sanki. Bir yandan da nasıl olacak ki? Aşiyan’da yirmi kişi olta tutar, ama biri çeker. Onun tersi gibi, benim o parayı ya da o balığı çekmem mümkün değil gibi gözüküyor.

İyi bir oyun bayağı iyi bir şeydir; kötü bir oyun ise her şeyden kötüdür. Kötü bir oyun kötü bir yemekten, kötü bir seksten, kötü bir yaradan ve her şeyden kötüdür.

Böyle bir kültürel atmosfer olmadığı için mi?

Televizyonda bir şeyler yapıyorsun, para kazanıyorsun, ama o işi devam ettirebilmen için o adam olman gerekiyor. Altı gün sonra ben ne yapıyorum diye dolaşmaya başladığımdan, para kazanmak için para kazanmak istemenin önemini her geçen gün biraz daha anlıyorum. Kendimdeki eksikliğin de bu olduğunu görüyorum.

Mike Leigh’nin farkı ne?

Onun farkı BBC. Jonathan Miller’ın ateizmle ilgili bir iş yapması gibi. “Nasıl yani, devlet televizyonunda…” Türkiye’deki vahşi kapitalizm durumunda, senin yaptığın yaratıcı, avangard işleri de o dünyaya, reklamına tahvil edelim durumu var. Birkaç yıl önce çeşitli stencil sanatçılarının İstanbul sokaklarına yaptıkları işi reklamcılar sahiplendi. Yaratıcı reklamcılar ya bunlar! Oraya da girme, onu da alma! Bir süre sonra şu noktaya geliyorsun: Besicilik yapayım! İçinde falanı da, filanı da olan, televizyonda da bilmem ne olan, alternatif falan fittoş laflar oluyor ya, teşekkürler, iyi akşamlar yani. Asıl numara, asıl dümen orada dönüyor. Bana gelip şöyle diyorlar: Defakto gibi bir program yapsana.” Aslında onun kafasında beklediği şey senin yapacağın iş değil. Gel, oyuna gel… Herif sana iş teklif eder, çağırırlar, sen de gidersin. Burada ne işim var kafasını hissedersin, onlar da sana öyle bakarlar. O karşılıklı duruş şuna benziyor: Sabaha karşı altıda tıkırtı duydun, ne oluyor lan diye kalktın, mutfakta hırsızla karşı karşıya geldin ya, işte o an yani. O herife o anda ne konuşacaksan, o toplantıda da onu konuşacaksın gibi bir durumdasın aslında. Sen olduğun için, senden o işi istiyor, yapıyorsun, sonra diyor ki “bunu yayınlayamayız!” Defakto’da türlü numara çekiyordum. Kaseti son dakikada yolluyordum, koymak zorunda kalıyorlardı. Defakto’dan sonra “bir başka şey yap” dediler, ne götürdüysem de “yok, bunu yayınlayamayız”. Defakto’nun, o yapılabilecek şeylerin en soft, “Hadiye teyze de geçen gün birkaç dakika bakmış” hali olduğu anlaşıldı. E, sen de Defakto yapmak istemiyorsun ki!

Şapkadan Babam Çıktı nasıl bir işti?

Tam olarak şöyle: Genciz, paraya ihtiyacımız var, orada bir kapı gördük. Ben bir senaryo yazdım.

Televizyon tarihi, emsalleri, ölçütleri içinde çok da utanılacak bir iş değil.

Çok mavi olduğunu hatırlıyorum. Şirinler kafası vardı. Türk dizilerinde fiks bir gece, ay ışığı ve mavi var ya, herkes haplı gibi. Ama bizim için bir aile albümü gibi oldu; biz o işe çete girdik. Eş dost, arkadaş, herkes oynadı, para kazandı. 

Mike Leigh’nin pekâla televizyona yapabileceği bir iş gibi düşünülebilir belki de. Özellikle övünmezsin, ama yerinmezsin de…

Gerçekten bir işe devam edebilmek için her gün yapabileceğin bir şey olması gerekiyor. Her gün yapabileceğin bir şey değilse, onu hiç yapmamak daha iyi galiba. Sürekli neyi yapabilirsin? Her sabah kalktığında yüzünü bile yıkamayan bir adamım. Bu anlamda da benim için en rahat kafa, yazmak. Ama bu da öyle bir şey ki, Fransa’da oyunlar basılıyor, oradan bir paralar gelecek. Şimdi çok acayip geliyor; on küsur senedir iyi kötü bu işlerle uğraşıyorum, oyunlar yazıyorum, ama bugüne kadar kimse gelip de “oyunlarını basalım mı?” demedi.

Güzel Şeyler Bizim Tarafta sahnesinde Bartu Küçükçağlayan, Öykü Karayel, Berkun Oya ve Ozan Çelik

Bayrak’ın sunuş yazısında, Hak adlı oyunu yazmaya İtalya’ya gidişini, kâğıdın başına oturuşunu, sonra işin Bayrak’a döndüğünü anlatıyorsun…

En güzel tren, kaçan tren.

Kimi yazarlar bir-iki sene kafalarında kurar, sonra bir anda yazar. Sen öyle yapmıyor musun?

Gizli, kapı arasında yazıyorum. Hep şu his var: Biri gözetliyor, biri gelecek ve “bunu yazmayacaktın, böyle anlaşmamıştık” diyecek sanki. Bayrak’ta da öyle oldu; ben Hak yazmak için gittim, oralarda hallendim, ama bu arada, Bayrak’ın yirmi sayfasını da gizli gizli yazdım. Biri kapıyı açacak, “dan dun, yat yat yat, ‘Hak’ yazılacaktı”, götürülecekmişim! Fanzin basar gibi yazdım yani. Güzel Şeyler Bizim Tarafta’da da öyle oldu. Kısa oyunlar o kadar olmuyor, onlar bir karmaşa içinde oluveriyorlar. Daha bir mini etek yani.

Oyunlarının klasik tiyatro akışında ilerlememesini sağlayan da o ruh hali mi?

Yazarken bir metod, bir usûl izleyen bir yola giremedim. Bu duruma çok özeniyorum. Kahvesi, kâğıtları, kalemi; öyle bir fotoğraf var. Ama bende yok. Deniz otobüsünde koltuğun altına yazıp “anasını sikeyim, bir daha ne zaman binicem, unutmasam” dediğim, bir daha Uluç Ali Reis deniz otobüsünü yakalamaya çalışmakla oluyor. Oradaki kadını kaldırıp “çok afedersiniz” deyip, koltuğun altında aranıp “neydi o laf, tam neydi?” gibi. Öbür türlü olmuyor, belki zamanla olur ama… Hep şöyle oluyor: Yazmak, hele de oyun yazmak hakkında hiçbir şey bilmeyen bir adamın psikolojisiyle yazabiliyorum. Bunu kırmaya çalışıyorum, ancak iki sayfa kırıyorum, “ulan sikerim anasını, sen o kadar oyun yazdın, bu ne amına koyiyim, rahat ol, yürü, yaz tamam, aa, deli” filan… Bu kafa ancak iki sayfa yürüyor, ama sonra o iki sayfayı kesin atıyorum. Hakikaten beğendiğim her şeyi siliyorum, geriye kalan oyun oluyor. 

Beğendiğin şeyler alışılageldik yazma yöntemi dediğin şeyler mi?

Beğendiğin şey daha “ego top” bir şey oluyor. Beğendiğin şey ne gibi oluyor, biliyor musun, adam saçını elli senedir iğrenç bir şekilde tarar, o herife anlatamazsın, “bana öbürü iyi olmuyor” der. Ona alışır, hep yapar, yaşlandıkça o saç iyice ön plana çıkar. Beğendiğin şey, Esat Kıratlıoğlu saçı oluyor. “Yok yok, bu bana yakışıyor, bu bana daha iyi” durumu oluyor, bunu kırabilmek, kafayı kazıtabilmek için beğenmemen gerekiyor.

Kalemini de bir üslûpta dondurmamış oluyorsun…

Bana onu çok soruyorlar, hatta öyle bir soruyorlar ki, annemi özlüyorum. “İlk dönem oyunlarınızla ikinci dönem oyunlarınız…” Dönem? Ne dönemi lan? Öyle bir şey yok. Tam da Proust’un benliğin hareket eden katmanları meselesi.

“Hoop Gitti Kafa”da en sevdiğim laf: “Öyle deme, öyle deyince öyle demişsin gibi oluyor.” Kafamda orayı doğru tonladıkça rahatlıyorum. Novalgin’i attın, “vallahi hissediyorum, biraz daha iyiyim” hali vardır ya, o yani.

Hoop Gitti Kafa nasıl bir oyun?

Yazarken bile dans ettiğim bir oyun. Yaz, sıcak, ter, evde müzik dinlerken tribe girip yazdığım bir oyun. Bu da oyuna yansıdı, o enerjisi hoşuma gidiyor tabii.

Hoop Gitti Kafa’da kafalar sürekli gidiyor…

Bizim oyunlarımızda doğaçlama yoktur. “Doğaçlama var mı?” diye çok sorarlar, ulan ne doğaçlaması, bir şeyi doğal bulunca onu doğaçlama zannetmek neden? Daha fenası, bu düşünce biçimini tetikleyen, algıdaki o çiğ et, kasaptan yeni gelmiş et hali. Bizim oyunlarda doğaçlama yoktur, her oyunda hafiye gibi oradayım. Oyuncu provalar esnasında çok güzel bir şey ekler, o zaten işin en keyifli kısmı. İşi o adamla beraber yaptığının en iyi göstergesi, tadından yenmez. Hoop Gitti Kafa’da kasten bıraktığımız aralar var, oraları da Bartu bazı akşam daha iyi, bazı akşam daha kötü dolduruyor. Ama oyun onu gerektiriyor. 

Güzel Şeyler Bizim Tarafta ise biraz daha klasik akışla ve anlatımla ilerliyor. Aynı anda iki farklı ilerleyen oyun koymuş gibisin, öyle mi?

Bilmiyorum. Bir oyun daha yazmak istiyorsan, son yazdığınla ilgili hiçbir şey konuşmamalısın. Bildiğim en iyi şey bu. Eğer bir daha hiçbir şey yazmayacak, hatta bu işleri bırakacaksan, “Pangaltı’da amcaoğlu çok güzel bir yer bulmuş, cep telefonu bayii açıyoruz abi” demiyorsan, hiç konuşmaman lâzım. Bu, gizlilik, korunma falan değil. Kendini o adam olarak bulma korkusu; konuştukça, boynunda hayali fularlar, ayağında armalı terlikler beliriyor.

Hoop Gitti Kafa ve Güzel Şeyler Bizim Tarafta bir camın ardından ve kulaklıkla seyrediliyor. Bu cam ve kulaklığın nedeni sorulunca, ezan sesini, pet şişeyi örnek veriyorsun…

Off, on sene ya, pet şişe, mont, ezan, telefon… Bütün bu sesler yani, bu çağın en büyük talihsizliklerinden biri, insanların Zomig, dilaltı hapı kafasıyla yaşaması. Kur’an’da bile hadis-i şerif var, “zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız” diye. Zorlaştırmaktan, zorlaştırılmış olan şeyle iletişim kurmaya gayret etmekten imtina ediyor insanlar. O yüzden de adam tiyatroya, oyunu izlemeye geldiğinde “aman ne var canım, istersek kalkar gideriz” kafasında geliyor; oysa baba, Büchner Danton’un Ölümü’nü faytonla kaçarken yazdı. Bu son derece tehlikeli, salaklaşmaya da müsait bir laf ama, emek meselesiyle kurulan ilişki, yani sadece bir adamın işini yaparken gösterdiği emekten bahsetmiyorum, algıyla ilgili o durum her gün biraz daha patlıyor. Kanser hücresi gibi de yayılıyor. Bize kolay verilmeyen, kolaylıkla algılayamadığımız şeylere karşı tepki gelişiyor. Sizce de öyle değil mi? O beni sikip atıyor işte. Bana iyi gelmiyor. Evet, adam bizde oyunu izlediği zaman o kulaklığı takıyor, o seslerden biraz uzaklaşıyor, hakikaten kendi kendisine kalıyor.

Tiyatro çevresinde Kenterler’de, Kenterler marifetiyle yetişen çok insan var, değil mi?

Kenterler’in atölyesinden mi bahsediyoruz? Konservatuarların birinde Yıldız hanım var, diğerinde de Müşfik Hoca. Dolayısıyla, bir Kentervatuar durumu var. İster istemez, onun devamında da ondan etkilenen bir durum oluşuyor. Bizim seçmelere kızlar geliyor; yirmi yaşında, ama seksen yaşında gibi davranıyor. Orada da işte iyisi ve kötüsü var. Müşfik hocaya iyi bir eğitmen asla diyemezsin, ama aramızda usta-çırak ilişkisi vardı. O ilişki bana çok şey öğretti; kundura tamircisi gibi, ustası çırağın kafasını yiyerek öğretiyordur, ama yine de ondan öğrenirsin. Akşam iş çıkışında ustasını bıçaklayabilir, o kadar nefret edebilir, ama iyi öğrenir. Eğitmenden öğrendiğin şey daha yağlı, hocadan öğrendiğin odun ekmeği, Kastamonu ekmeği gibi.

Kenterler’de oynadın da galiba…

Oynadım, ama hiç öyle bir durumum yoktu. Bir gün sabahın köründe Müşfik hoca aradı, “Ne yapıyorsun?”, “hocam, uyuyorum”, “bu saatte uyunur mu, hemen tiyatroya gel”. Hiçbir şey diyemedim, gittim. Prova yapıyorlar, sahnede, “aman tanrım, sardalya tabakları nerede” diyen insanlar var. Herkesin üstüne 1980’lerden gökkuşağı çiçeği yapılmış gibi. Tiyatronun en büyük tehlikesi, tiyatroya benzemesidir. Geçen bunu yine bir yerde söyledim, yanlış anlayıp saçma sapan bir şey yazmışlar: “En büyük korkum, yaptığım işin tiyatroya benzemesi.” Hayır, o anlamda değil. İki tane tiyatro var: Bir, gittiğin, izlediğin, beğendiğin ya da beğenmediğin tiyatro. Bir de gülen yüz, ağlayan yüz maskeleri var. Herhangi bir şeyin anlamlandırılması en tehlikeli şey; anlamlandırılması gereken, ancak oyunun muhteviyatı olabilir. Onu da ben yapamam. İsteyen, nasıl istiyorsa öyle yapar. “Türkiye’de değil, dünyada örneği var mı hocam?” Bu en korktuğum kafa. Olay bu değil. Biz burada yaptığımız işin sonucunu gerçekten alıyoruz. Benim için o önemli; o da nedir, konsantre olarak oyuna daha fazla dahil etmek. Diyorlar ki, “camla seyirciyi kendinizden uzaklaştırıyorsunuz”. Kulaklıkla midenin içine giriyor, camla uzaklaşsa kaç yazar ki! Bir de orada cam var, duvar yok yani, “camdan duvar”la ne kastedildiğini anlamıyorum. Zaten seyirci sahneye mi çıkacaktı, ateş mi alacaktı! Şunu diyen çok insan var: Bir daha biz nasıl tiyatro izleyebileceğiz? Evet, bir alışkanlık yaratıyor. Çünkü ister istemez, kafasında çok temel bir şeyi çözüyor. O temel ne, gerçekten duymak. Bir de, Türkiye’deki binaların akustik rezaleti; her tiyatro ve her oyun için geçerli değil, asla öyle bir şey demem. Ayrıca benim kafamı inanılmaz dağıtıyor. Bizim tiyatroda spot bile yok. Düşünsene, bir tiyatro binası yapıyorsun, en büyük masrafın spottur, ışıktır. Tepeye on tane profil, beş tane pan, yirmi tane bilmem ne asarsın. Biz, daha dakika bir gol bir, onu kestik. Bir tane bile spot yok. Çünkü o havanın içerisinde olmak istemiyorum. Bu, tam da, kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma! Bu o. Ben, bana ne yapılmasını istemiyorsam, onu yapmıyorum. Ne yapılmasını istiyorsam da onu yapıyorum. Birinci kural bu.

Senaryo yazarken de aynı şey mi oluyor?

Senaryo yazarken iki farklı durum var. Biri, kendi filmimi yapma fikrinin kafamda olduğu şekli. Bir de siparişle yazdığım senaryo var, o arada bir fark var yalnızca. Onun dışında çok değişen bir şey yok. Ne güzel, hiçbir şey dememiş gibi oldum! Hoop Gitti Kafa’da en sevdiğim laf: “Öyle deme, öyle deyince öyle demişsin gibi oluyor.” Onu Bartu bir türlü tam oturtmayı beceremedi ama, o bana her şeyi anlatıyor. Yaptığımız işle ilgili olarak, “öyle deme, öyle deyince öyle demişsin gibi oluyor”, yani kafamda orayı doğru tonladıkça rahatlıyorum. Novalgin’i attın, “vallahi hissediyorum, biraz daha iyiyim” hali vardır ya, o yani. Onu hissediyorum. “Öyle deme, öyle deyince öyle demişsin gibi oluyor.” Ohh çok güzel. Kafan rahat yani.

Hop duygusu yani…

E tabii, bunun güzel hop’u var.

Bir+Bir, sayı 11, Nisan 2011 

^