Farklı kesimlerin farklı beklentilerle farklı isimler verdiği “süreç” yakında bir yılı dolduracak. Bu sürecin yasal, yargısal ve idari birtakım iyileştirmeler getireceğine dair söylentiler de dolaşıyor. Bu aşamada sürecin adliyelere, hapishanelere herhangi bir yansıması oldu mu?
Emrah Baran: Sürecin güvenilirliği ve gereklilikleri bağlamında yeterli olmasa da 27 Şubat çağrısından önceki adli pratiklerle bugünkü durumu karşılaştırdığımızda, adliyelere olumlu ama sınırlı bir yansıması olduğunu söyleyebilirim. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ndan önce Kürt siyasi hareketine yönelik toplu gözaltı operasyonlarının ve tutuklamaların zirveye çıktığı bir dönem yaşandı. Bunun en önemli ayağını HDK operasyonları oluşturuyordu. Yine Kürdistan kentlerindeki belediyeleri ve toplumsal örgütlenme alanını hedef alan yoğun operasyonlar yapılıyordu. 27 Şubat çağrısından sonra toplu operasyonlar azalsa da ve muhalefete karşı gözaltı ve tutuklama aracılığıyla yürütülen yargısal taciz konseptinin bittiği anlamına gelmiyor bu. Örneğin, “kent uzlaşısı” kapsamında ve gençlere yönelik operasyonlarda birçok tutuklama kararı verildi. Devam eden davalarda neredeyse her gün mahkûmiyet kararları veriliyor. “Kent uzlaşısı” operasyonlarında tutuklanan belediye meclis üyelerinin bir kısmı hâlâ tutuklu. Ayrıca, örgüt üyeliği, propaganda, örgüte finans sağlama gibi suç isnatlarıyla devam eden birçok davada hapis cezaları verildiğine şahit oluyoruz.

Avukatların müvekkillerinin bulunduğu isim listelerini sosyal medyadan görüp öğrendiği Halkların Demokratik Kongresi (HDK) operasyonları kısa sürede gündemden düştü. Neler vardı HDK dosyasında?
HDK emek ve demokrasi güçlerinin mevcut siyasete alternatif yeni bir siyaset oluşturma amacıyla 2011’de kurduğu bir platform. Yasal alanda faaliyet yürüten vakıf, dernek, birlik, dergi, inanç örgütleri ve siyasi partilerin bir araya geldiği bir dayanışma ve mücadele zemini. HDK kongreleri, konferansları herkese açık, merkezi İstanbul-Beyoğlu’nda. 2022’de Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı soruşturma kapsamında HDK genel merkezinde yapılan aramada el konan dijital materyallerde HDK’nin çalışmalarında yer alan kişilerin isimlerinin bulunduğu listelerin ele geçirildiği iddiasıyla bu operasyonlar başlatıldı. Onlarca siyasetçi, gazeteci, avukat ve hak savunucusu gözaltına alındı, tutuklandı. 27 Şubat çağrısından sonra HDK operasyonları durma noktasına gelse de soruşturma kapsamında açılan davalar devam ediyor.
“Süreç”le ilgili gelişmeler, örgütün kendini feshetmesiyle ortaya çıkan fiili durum bu davalarda bir savunma argümanı olarak mahkemelere sunuluyor mu?
Bunlar siyasi saiklerle açılan davalar olduğundan, yürütülen siyasi süreç de doğal olarak savunma stratejisinin bir parçası oluyor. Hukuki açıdan ele aldığımızda, örgütün kendini fethetmesinin tek başına, örgütle bağlantılı suçlarda cezai sorumluluğu ortadan kaldıracağına dair mevzuatta bir düzenleme yok. Ancak, örgüt suçlarının büyük kısmı “soyut tehlike suçu” olarak düzenlenmiştir. Örneğin, en çok karşılaştığımız suç tiplerinden olan örgüt üyeliği hazırlık aşamasını cezalandıran soyut tehlike suçu. Bu, üyesi olduğu örgütün faaliyetleri kapsamında henüz bir suç işlemediği, ancak ileride işleyebileceği muhtemel suçların önlenmesi amacıyla kişinin örgüt üyeliği suçundan cezalandırılmasına cevaz veriyor. Bu noktadan hareketle, kendini feshetmiş, faaliyetlerine son vermiş bir örgüte üye olan kişinin müstakbel suçları işleme tehlikesinin ortadan kalktığı gerekçesiyle örgüt üyeliği suçundan beraat kararı verilmesi gerektiğini savunmalarımızda dile getiriyoruz.
Geçmişte, demokratikleşme söyleminin öne çıktığı süreçlerde yargıçların daha özgürlükçü değerlendirmelerle kararlarını şekillendirdiklerine şahit olduk. Bugün böyle bir durumdan bahsetmek mümkün değil. Yargıda da siyasi iktidara benzer bir şekilde bir bekleme hali var.
“Örgüte yardım” suçlamasıyla tutuklanan Şişli Belediye Başkanı’nın tutukluluğuna itiraz sürecinde bu argümanlar avukatları tarafından yargı makamlarına sunulmuştu. Bu savunma nasıl karşılık buldu?
Yargının bağımsız olmadığı, siyasi iktidarın baskısı altında olduğu herkesin malûmu. Ancak geçmişte, demokratikleşme ve hukukun üstünlüğü söyleminin öne çıktığı süreçlerde yargının üzerindeki siyasi baskının hafiflemesiyle yargıçların daha özgürlükçü değerlendirmelerle kararlarını şekillendirdiklerine şahit olduk. Bugünkü süreçte böyle bir durumdan bahsetmek mümkün değil. Hal böyle olunca, süreç bağlamında yapılan savunmalar büyük ölçüde karşılık bulmuyor. Yargıda da siyasi iktidara benzer bir şekilde bir bekleme hali var. Yasal düzenleme yapılmadan yargıçların güvenlikçi bakış açılarını bir tarafa bırakıp özgürlükçü değerlendirmeler yapabileceklerini düşünmüyorum.
Sosyal medyada bunun aksi yönünde, örgüt suçları kapsamındaki binlerce kişinin serbest bırakıldığını iddia eden paylaşımlar var. Bazı gazetelerin bu doğrultudaki haberlerine tahliye olan çoğu 30 yıllık mahpusların cezaevinden çıkış görüntüleri eşlik ediyor. Bu kategorideki tahliyeler ne boyutta, 30 yıllık mahpuslar kimler?
“30 yıllıklar” dediğimiz tutsaklar 90’lı yıllarda DGM (Devlet Güvenlik Mahkemesi) yargılamalarında eski TCK’nın (Türk Ceza Kanunu’nun) 125. maddesi uyarınca idam, ağırlaştırılmış müebbet veya müebbet cezası almış kişiler. Müebbet hapis cezası hükümlüsü tutsaklar infaz yasası gereği 30 yıllık sürelerini doldurduğu için tahliye edilmesi gereken kişiler. Askeri hakimlerin mahkeme heyetinde olduğu dönemde yargılandılar. Yine o dönemde ifade alma sırasında zorunlu avukatlık güvencesi olmadığı için beyanları işkence ile alınıp mahkûmiyetlerine dayanak yapılmıştı. Yani adil yargılanma hakkının asgari güvencelerine dahi riayet edilmeden bu yargılamalar yapılmıştı. En önemlisi de bu yargılamalarda delil durumu itibariyle en fazla örgüt üyeliği suçunun oluşabileceği durumlarda dahi DGM’lerin keyfi yorumla “devletin birliğini bozma” suçundan ceza verildiğini görüyoruz. Bahsettiğimiz hukuksuz uygulamalar müebbet hapse mahkûm edilen “30 yıllık” tutsakların peşini bırakmadı. Tutsakların 2020’li yıllarda koşullu salıverilmelerinin gündeme geleceğini öngören siyasi iktidar 2020’de infaz kanununda değişiklikler yaparak İdare ve Gözlem Kurulları’nı oluşturdu ve şartlı tahliye, açık cezaevine ayrılma ve denetimli serbestlik gibi hapis cezasının infazını düzenleyen müesseselerden yararlanma hakkını bu kurulların tutsakların iyi haline ilişkin rapor vermesi şartına bağladı. Zamanlama açısından baktığımızda, bu düzenlemenin temel nedenlerden birinin “30 yıllık” tutsakların tahliyesinin engellenmesi olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanında, bu uygulama tüm siyasi tutsaklar açısından cezaevi içerisinde yeni cezalandırma teknikleri geliştirmek gibi stratejik bir amaç da taşıyor.
İdare ve Gözlem Kurulları nasıl kriterlerle değerlendirme yapıyor, tahliyeleri hangi gerekçelerle engelleyebiliyor?
İdare ve Gözlem Kurulları yargısal nitelikte olmayan idari organlar. “İyi hal” değerlendirmelerini objektif kriterlere dayandırmadan, keyfi uygulamalara kapı aralayan bir yaklaşımla yürütüyorlar. Bu kurulların bugüne kadar kararlarını güvenlik bürokrasisi zihniyetiyle şekillendirdiğini söyleyebiliriz. Örneğin, kurullar sosyal etkinliklere katılmadığı gerekçesiyle bir tutsağın iyi halli olmadığı yönünde değerlendirme yaparken, aynı cezaevinde başka bir tutsağın diğer tutsaklarla sosyal ilişki kurmasını iyi halli olmadığı yönündeki kararına gerekçe yapabiliyor. Bir tutsağın çok kitap okuması iyi halli olmadığına gerekçe gösterilirken başka bir tutsağın kitap okumaması iyi halli olmadığı yönündeki karara gerekçe gösterilebiliyor.
Bir bütün olarak ele aldığımızda siyasi suçlar açısından “düşman ceza hukuku” pratiğiyle karşı karşıyayız. Adli suçlara nazaran siyasi suçlara ilişkin cezayı artırıcı özel soruşturma usûlü, cezanın infaz şekli ve süresine ilişkin birçok ayrımcı düzenleme söz konusu.
Tahliyeleri İdare ve Gözlem Kurulları tarafından engellenen mahpusların cezaları Devlet Güvenlik Mahkemeleri tarafından verilmişti. DGM’ler kaldırıldıktan sonra yerlerine Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri getirildi. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bu davalara nasıl bakıyor?
AİHM Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılanma hakkını öngören 6. maddesi bağlamında, askeri hâkim nedeniyle mahkemenin tarafsız ve bağımsız olmadığına dönük ihlâl kararları verdi. Ama yapılan yeniden yargılamalarda usûle dair birçok işlem yerine getirilmeden eski cezalar tekrar verildi. Lehe kararlar da oldu, ama çok istisnai düzeyde kaldı. Sanıkların savunmaları tekrar alındı ve hiçbir delil tartışılmadan eski hükümler tekrarlandı. Dolayısıyla, DGM’lerin verdiği karar 2000’lerin başında DGM’ler kapatıldıktan sonra Ağır Ceza Mahkemeleri tarafından güncellenerek tekrar verildi. CMK (Ceza Muhakemesi Kanunu) 250 ile özel yetkili mahkemeler, sonrasında da Terörle Mücadele Kanunu (TMK) 10. maddesi uyarınca özel görevli mahkemeler kuruldu. 2015’te bunlar da yürürlükten kaldırıldı, ama “ihtisaslaşma” adı altında HSYK (Hakimler, Savcılar Yüksek Kurulu) tarafından siyasi suçlara bakan mahkemeler ihdas edildi. Ve bu mahkemeler de önceki alışkanlıkları devam ettirme yönünde bir tutum sergiledi. Mahkemelerin yapısı “doğal hâkim ilkesine” uygun değildi ve esas olarak örgüt suçlarına baktıkları için teknik olarak “düşmanla mücadele” konseptiyle yargılama yaptılar. Sonuçta, DGM’lere ilişkin verilen ihlâl kararından sonra yapılan yargılamalar da telafi kabiliyeti sağlamadı.
2020’de İdare ve Gözlem Kurulları oluşturulmadan önce, eğer üç ayrı disiplin cezası yoksa otomatik olarak şartla salıverilme gerçekleşiyordu. TMK’nın 17. maddesindeki bu düzenleme bile yeterli olmadı ve kurullar oluşturuldu. Bugün tahliyeleri tartışılanlar, tamamı adil olmayan yargılamalarla, haksız bir mahkûmiyete maruz kalmış 30 yıllık tutsaklar. Bu kişilerin koşullu salıvermeden yararlanmaları en az birkaç defa engellenmiş. 31 yıldır, 32 yıldır hapishanede olanlar tahliye tarihi geldiği halde tahliye edilmeyen, tahliyesi ötelenen kişiler. Örgüt Adına Suç İşleme’ye ilişkin düzenlemenin yapılmaması meselesinde de bazı mahpusların tahliye edildiği konusu kamuoyunda tartışma konusu haline getirilmişti, hatta Sözcü gazetesi bunu manşet yapmıştı. Ama Örgüt Adına Suç İşleme isnadı yıllardır tartışma konusu yapılan bir düzenleme. Bununla ilgili Venedik Komisyonu’nun görüşleri var, AHİM’in kararları (İmret-Türkiye kararı) var. Anayasa Mahkemesi’nin de kararları oldu ve Anayasa Mahkemesi bu hükmü iki kez iptal etti. Temel gerekçesi de şuydu: Suç işleyen bir kişiyi örgüt üyesi değilken örgüt üyesi gibi cezalandıramazsınız. Anayasa Mahkemesi’nin ikinci iptal kararından sonra hükümet örgüt adına suç işleme düzenlemesinde yeni bir şey yapmadı ve kanun yürürlükten kalkmış oldu. Bu kanun çerçevesinde hâlâ infazı devam eden ve cezaevinde olan kişiler var. Bunların infazları durduruldu ve uyarlama yargılamasına bu süreçle birlikte başlandı. Ancak bunlar da kamuoyunda bahsedildiği şekilde binlerce kişi değil.

Bütün bu kanunlar ve infaz uygulamaları cezaları ve cezaların infazlarını olabildiğince artırmaya yönelik görünüyor. Kanunların ve uygulamaların hedefi bu mu?
Siyasi suçlar bağlamında böyle bir hedefin olduğunu düşünüyorum. Yasal mevzuatı, adli ve idari uygulamaları bir bütün olarak ele aldığımızda siyasi suçlar açısından “düşman ceza hukuku” pratiğiyle karşı karşıyayız. TCK, TMK, CMK, İnfaz Kanunu mevzuatında adli suçlara nazaran siyasi suçlara ilişkin cezayı artırıcı, özel soruşturma usûlleri, cezanın infaz şekli ve süresine ilişkin birçok ayrımcı düzenleme söz konusu.
Mahkemelerin yasal bir düzenleme beklediğinden söz ettiniz. Aynı beklenti hapishanelerde de var ve siyasi partiler bu konuya nasıl yaklaştıklarını ortaya koyan raporları “süreç” komisyonuna (Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu) sundular. Raporlarda öngörülen düzenlemeler bütün bu sorunlara cevap olabilecek mahiyette mi?
Halihazırda süreçle bağlantılı herhangi bir yasa tasarısı olmamakla birlikte, komisyona sunulan raporlar siyasi partilerin yapılması planlanan yasal düzenlemelere ilişkin görüşleri hakkında birçok veri sunuyor. Mesela, AKP ve MHP’nin raporlarında her bir örgüt üyesinin konumu ve suçun ağırlığı gereği kategorize edilmesi gerektiği belirlemesi yapılıyor. Bu, yasal düzenleme yapılırken örgüt üyeleri arasında ayrıma gidilmesinin planlandığı anlamına geliyor. Böyle bir düzenleme PKK üyelerinin hukuki durumunu değerlendirecek yargısal ve idari makamlara keyfi uygulama alanı yaratabilir. Örneklemek gerekirse, PKK’nin silahlı bir militanının Demokratik Entegrasyon Yasası kapsamında Türkiye’ye döndüğünü, siyasi ve sosyal yaşama katıldığını düşünelim. Ancak, bu kişinin örgüt üyesi olduğu döneme ilişkin ortaya çıkacak yeni bir delil veya iddia ile yasa kapsamına alınmayan bir suçun işlenme şüphesi ortaya çıktığında bu kişi tutuklanabilecek, yargılanabilecek ve hapis cezasına mahkûm edilebilecektir.
AKP ve MHP’nin raporlarında her bir örgüt üyesinin konumu ve suçun ağırlığı gereği kategorize edilmesi gerektiği belirlemesi yapılıyor. Bu, yargısal ve idari makamlara keyfi uygulama alanı yaratabilir.
İktidar partilerinin raporlarına göre, yargılamanın yanında süre yönünden belirsiz bir denetim ve gözetim safhası da planlanıyor.
Her iki raporda da örgüt üyelerinin adli makamlara başvurusu ile belli bir süre denetime tabi tutulması önerisi var. MHP’nin raporunda yargılaması devam eden, ancak henüz haklarındaki mahkûmiyet hükmü kesinleşmemiş kişilerin denetim süresi içerisinde demokratik siyasete katılımının yasaklanmasına ilişkin bir düzenleme gerektiği değerlendirmesi yapılıyor. Bu tarz uygulamalar keyfi yargısal ve idari pratiklerle bir araya geldiğinde PKK üyelerinin onurlu, güvenli ve adil bir şekilde demokratik siyasete ve sosyal yaşama entegrasyonu önünde engel teşkil edecek ve güvensizlik halinin oluşmasına yol açabilecektir. Ayrıca, bu uygulamalar kişilerin kimliklerinin kamusal alanda ifşa edilmesi ve hedef gösterilmelerine de yol açma tehlikesi yaratabilir.
AKP ve MHP’nin raporlarında atıf yapılmasa da akla 1928 yılında Şeyh Sait isyanı sonrasında çıkarlıan 1239 sayılı kanun geliyor. Bu kanun hakkında kısa süre önce Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum da yazmıştı. Şark Mıntıkasında Muayyen Vilayet ve Kazalarda Ceraim Takibatı ile Cezalarının Tecili Hakkında Kanun olarak isimlendirilen o kanunda isyana katılanların neredeyse ömür boyu denetim ve gözetim altına alınmasının yanında operasyonlara katılan devlet memurlarının cezai her türlü yargılamadan muaf tutulmaları da öngörülmüştü. Yüz yıl sonra bu kanunun hatırlatılması ne anlama geliyor?
Altı maddeli 1239 sayılı kanunu tek başına lafzi yorumuyla değil, tarihsel ve amaçsal yorumla değerlendirmenin faydalı olacağını düşünüyorum. Bu da düzenlemenin yasalaşma sürecinde mecliste yapılan konuşma ve tartışmalara bakmayı ve dönemin siyasi iktidarının anlayış ve amaçlarını irdelemeyi gerektiriyor. O düzenlemenin yasalaşmasından önceki sürece baktığımızda, 1925 yılında Şeyh Said hareketinin bastırılması üzerine Kürtlerin asimilasyonunu ve toplumsal yapılarını yok etmeyi hedefleyen Şark Islahat Planı’nın uygulanmaya başladığını görüyoruz. 1927’ye geldiğimizdeyse bazı Kürt ailelerinin batı illerine sürgün edilmesine ilişkin kanunlar çıkarılıyor ve umumi müfettişlikler ihdas ediliyor. Tarihsel kaynaklardan devletin bahsettiğimiz asimilasyon ve baskı politikalarına karşı özellikle Ağrı-Serhat bölgesinde bazı direnişlerin ortaya çıkmaya başladığını biliyoruz. Devlet, Şeyh Said hareketine katılıp firari olan kişilerin bu direnişlere katılması tehlikesinin önüne geçmek amacıyla 1239 sayılı kanunu çıkarıyor. Nitekim yasama faaliyetleri sırasında mecliste yapılan konuşmalarda bu amaç açıkça ifade ediliyor. Sizin de belirttiğiniz üzere, kanunla isyanın bastırılmasına katılan devlet görevlileri için cezasızlık güvencesi sağlanıyor. Dolayısıyla, bu kanunun amacının Kürt direnişlerini bastırmak ve uygulanmakta olan asimilasyon politikalarına işlerlik kazandırmak olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan, kanunun çıkarılmasından sonra teslim olan Sedîyê Telhe gibi bazı Kürt ileri gelenlerinin sonraki yıllarda idam edildiğine dair veriler de var. Tüm bu çıkarımlardan yola çıkarak 1239 sayılı kanunun süreç açısından çözüm perspektifi sunabilecek hukuki bir referans olamayacağını düşünüyorum.

Raporlar vatandaşlık tanımıyla ya da anadille ilgili olası tartışmaların da önünü tıkıyor gibi görünüyor. MHP bu konuların tartışılmayacağını, bu alanlarda zaten bir sorun olmadığını yazıyor raporunda.
MHP’nin komisyona sunduğu raporun büyük bir bölümü Kürt meselesinin inkârına dayalı anlatı üzerine kurgulanmış. Cumhuriyetin kurucu kodlarının ülkenin demokratikleşmesi önünde bir engel teşkil etmeyeceği, sürecin başarıyla sonuçlanması durumunda demokratik siyaset zemininde bireysel hak ve özgürlükler konusunda tartışmaların yapılabileceği, ancak, kolektif haklar bağlamındaki taleplerin tartışmaya açık olmadığı ve herhangi bir oluşumun Kürtlerin temsilcisi sıfatıyla siyasi taleplerde bulunamayacağı vurgulanıyor. Oysa, sürecin temel amacı şiddetin bir mücadele yöntemi olmaktan çıkarılması, sorunların tartışılması ve çözümün demokratik siyaset alanına havale edilmesiydi. Bu nedenle, MHP’nin raporunda Kürt meselesinin kaynağı olan yapısal sorunlara dair dogmaların tekrarlanması ve demokratik siyasetin önünde bariyerler inşa edilmesinin sürecin ruhuyla örtüşmediği açık. Bu yaklaşım MHP’nin süreçte aldığı sorumluluk ve ön açıcı yaklaşımıyla da uyumlu değil.
MHP Kürtlüğün, Kürtçenin siyasal ya da hukuki bir statüye kavuşturulamayacağını yazıyor. AKP’nin raporunda ise Kürtçeyle ilgili birçok reformun yapıldığından, TRT’nin Kürtçe kanalından, üniversitelerdeki Kürtçe bölümlerinden bahsediliyor. Bu raporlar Kürtlüğün, Kürtçenin yasak olmadığı, ama yasal da olmadığı ve olamayacağı anlamına mı geliyor?
Kürtçe yayın yapılması veya üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı bölümünün bulunması Kürt kimliği ve dilinin yasal güvence altında olduğu anlamına gelmiyor. Anayasal ve yasal mevzuatta Kürt kimliği ve dilinin hukuki bir statüsü bulunmuyor. Kürtler azınlık statüsünde dahi kabul edilmiyor. Dolayısıyla, Kürtlerin cumhuriyetle birlikte hukuk dışına itilme durumu devam ediyor.
MHP’nin raporunun büyük bir bölümü Kürt meselesinin inkârına dayalı anlatı üzerine kurgulanmış. Bireysel hak ve özgürlükler konusunda tartışmaların yapılabileceği, kolektif haklar bağlamındaki taleplerin tartışmaya açık olmadığı ve herhangi bir oluşumun Kürtlerin temsilcisi sıfatıyla siyasi taleplerde bulunamayacağı vurgulanıyor.
Anayasa’nın Türkçe anadilde eğitimi düzenlediği 42. ve vatandaşlığı tarif ettiği 66. maddelerine bolca gönderme var raporlarda. Bu iki madde kamuoyunda da çok tartışılıyor.
Türkçeden başka hiçbir dilin, anadili olarak eğitim kurumlarında okutulmayacağı ve öğretilemeyeceğine ilişkin Anayasa’nın 42. maddesi ile Türk Devleti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin Türk olduğu anlatısını içeren Anayasa’nın 66. maddeleri devletin Kürtlere yönelik inkâr politikasının ürünü. Her iki düzenleme de yüz yıl öncesinden, Anayasa’nın ilk halinden kalan düzenlemeler. Dolayısıyla, inkâr politikasından vazgeçilmesi ve Kürtlüğün ve Kürtçenin hukuk altına alınması için Kürtçe anadilde eğitimin önündeki engellerin kaldırılması ve vatandaşlık tanımının daha kapsayıcı şekilde yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Anayasa’nın 42. maddesi konusunda MHP’nin raporunda “eğitime karşı değiliz, ama öğretim olmaz” deniyor. 66. maddeninse Türklüğün etnik kökenine dair olmadığını, vatandaşlık bağı anlamına geldiğini iddia edip konuyu orada kapatıyor. Raporda yapılan bu.
Raporlarda dikkat çekici bir şart daha var. Kanunların çıkarılması, kayyum rejimine son verilmesi, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanması Suriye’ye, Suriye’deki SDG güçlerinin HTŞ yönetimiyle olası mutabakatına bağlanıyor. Bu hukuk düzeni açısından ne anlama geliyor?
Raporların en ilginç, en şaşırtıcı yönlerinden biri bu. SGD’nin Suriye’ye entegre olmasıyla AİHM kararlarının Türkiye’de uygulanması arasında nasıl bir nedensellik bağı kurulabilir ki? Demokratikleşme, yasal adımların atılması, mevcut yasaların ve mahkeme kararlarının uygulanması için dahi Suriye’deki gelişmeler esas alınarak düşünülmesinin izahı yok. Bu, iktidarın temel motivasyonunun demokratikleşmek olmadığı eleştirilerini haklı çıkarıyor. Yarın öbür gün belki de Suriye bir daha değişim yaşayacak. O zaman da kanunlar, mahkeme kararları ona mı uyumlu hale getirilecek? Burada bir tehlikeye değinmek gerekiyor. Bu yasal, yargısal ve uygulama alanlarına sirayet edebilecek, hukuki güvenceyi sarsacak büyük bir belirsizlik demek.
SGD’nin Suriye’ye entegre olmasıyla AİHM kararlarının Türkiye’de uygulanması arasında nasıl bir nedensellik bağı kurulabilir? Demokratikleşme, mevcut yasaların ve mahkeme kararlarının uygulanması için dahi Suriye’deki gelişmelerin esas alınması iktidarın temel motivasyonunun demokratikleşme olmadığı eleştirilerini haklı çıkarıyor.
CHP raporunda, demokratikleşme sağlandıktan sonra ancak çözümün sağlıklı bir şekilde mümkün olabileceği söyleniyor. CHP hukuki önerileri bu yüzden süreçten bağımsız bir şekilde ele almış olabilir mi?
CHP’nin risk ve sorumluk almak istemeyen tavrı komisyona sunduğu rapora da yansımış maalesef. Raporda Kürt meselesinin çok sınırlı bir şekilde ele alındığını, vergi denetimleri, kamu ihale kanunu gibi süreçle ilgisiz konularda dahi öneriler yapılmasına rağmen entegrasyon yasasına ve umut hakkına dair önerilerinin bulunmadığını görüyoruz. Yanlış anlaşılmasın, raporda bugün CHP’nin de mağduru olduğu temel hak ve özgürlükleri sınırlayan, ayrımcı uygulamalara yol açan birçok düzenleme açısından olumlu öneriler var. Ancak, bugün CHP’nin mağduru olduğu yasal mevzuat ve uygulamalar Kürt meselesine güvenlikçi bakış açısının ürünü. Başka bir ifadeyle, CHP’nin de mağduru olduğu uygulamaların icat edildiği yer Kürt meselesi. Kayyum rejimi, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan düzenlemeler, gizli tanıklık, itirafçılık gibi hukuka aykırı uygulamaların çıkış yeri orası. Dolayısıyla, CHP’nin mağduru olduğu mevzuat ve uygulamaların kaynağı olan Kürt meselesinin çözümünde daha fazla sorumluluk alması gerekiyor.

Muhalefet partileri raporlarında Terörle Mücadele Kanunu’yla ilgili yoğun eleştirilerde bulunmuş. TMK haricinde muhalefeti baskı altına alan başka kanun maddeleri var mı?
1991’de Kürt meselesindeki güvenlikçi bakış açısıyla genel kanunlardaki birçok düzenleme alanının TMK’ya aktarıldığını görüyoruz. 2005’te ise Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu ve İnfaz Kanunu yeniden düzenlenirken TMK’daki özel soruşturma usûlleri ve infaz düzenlemelerinin bu kez bu kanunlara aktarıldığını görüyoruz. Dolayısıyla, TMK’da yer alan düşman ceza hukuku anlayışının ürünü olan ayrımcı düzenlemeler bahsettiğimiz kanunlara sirayet etmiş durumda. Hal böyle olunca tek başına TMK’da iyileştirmeler yapılması yeterli olmayacak. Tüm mevzuatın gözden geçirilerek ayrımcı düzenlemelerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Bunun yanında, TMK’da “terör” tanımının belirsizliği ve düşman ceza hukuku anlayışının yarattığı istisna rejimi siyasi iktidarların toplumsal ve siyasal muhalefeti “terör” kategorisine koyarak demokratik siyaset alanının dışına itmesine yol açıyor. Bu açıdan, demokratikleşme ve Kürt meselesinin kalıcı çözümü için TMK’nın mutlaka kaldırılması gerekiyor.
Kayyum rejimi, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan düzenlemeler, gizli tanıklık, itirafçılık gibi hukuka aykırı uygulamaların çıkış yeri Kürt meselesi. Dolayısıyla, CHP’nin mağduru olduğu mevzuat ve uygulamaların kaynağı olan Kürt meselesinin çözümünde daha fazla sorumluluk alması gerekiyor.
İktidar partileri ifade özgürlüğü konusunda da muhalefetin eleştirdiği gibi uygulamanın hukuka aykırı işlediği tespitini yapıyor ve iyileştirme vaat ediyor. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uyulmasının yanında kanunların özlerine uygun bir şekilde uygulanması bir demokratikleşme sağlayabilir mi?
İfade özgürlüğüne sınırlama getiren propaganda, suçu ve suçluyu övme gibi suç tiplerinin AİHM standartlarına uyarlanması için 2013’te bazı iyileştirmeler yapıldı. Ancak, diğer taraftan da ifade özgürlüğünü sınırlayan Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma gibi yeni suç tipleri ihdas edildi. Demokratikleşme açısından, ifade özgürlüğünü sınırlayan suç tiplerinin, devletin cezalandırma iktidarının sınırlandırılmasını ifade eden “cezalandırmanın son çare (ultima ratio) olması ilkesi” gereği kaldırılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu yasalara ilişkin yargısal yorumlar ülkenin değişen siyasi konjonktüründe farklılaşabiliyor. Örneğin, Yargıtay çatışmalı süreçlerde ifade özgürlüğünün sınırını daha dar tutma eğilimi gösterebiliyor.

2018’deki Afrin Harekâtı yerel mahkemelerin ve üst mahkemelerin kararlarını doğrudan etkilemiş miydi?
Tabii ki. O süreçte savcılıkların tutuklamaya sevk etme, hâkimliklerin tutuklama ve mahkemelerin cezalandırma eğilimleri arttı. İnsanlar “istihbari bilgi” gerekçesiyle bile tutuklandı. O dönemde de dış siyaset, yargıyı oldukça etkilemişti. O süreçlerde bu soruşturmaları, yargılamaları yürütenler milliyetçi reflekslerini işin bir parçası haline getirebiliyor, hukuki düzlemle sınırlı kalmayabiliyor.
Anayasa Mahkemesi’nin bu durumlardan daha az etkilendiği söylenebilir mi?
Anayasa Mahkemesi’nin bu süreçlerden etkilenmemeye dönük bir tavrı olduğunu düşünüyorum, ama Anayasa Mahkemesi’nde de değişen üyeler söz konusu. 2016’dan sonra gelen üyelerle birlikte, özellikle siyasi yargılamalarda, daha önce ortaya konan özgürlükçü perspektifi, ki biz bunu da yeterli görmüyorduk, bir tarafa bırakarak içtihat değişikliğine gitti. Dar yorumlamayla “kamu güvenliği” meşru bir sebep olarak ileri sürüldü. Bireysel başvurularda AYM’nin hak ihlâli değerlendirmesini dar tuttuğunu gördük.
Dünya örneklerinden farklı olarak Türkiye’de gözlemci veya garantör sıfatıyla üçüncü bir tarafın sürece dahil edilmediğini görüyoruz. Bu yönüyle özgün bir modelle karşı karşıyayız. İktidarın dünya örneklerine yönelik retçi yaklaşımının sürece katkı sağlamayacağını, aksine bu örneklerin öğretici birçok yönünün olabileceğini düşünüyorum.
Kanunların, mahkemelerin ve uygulamaların yetersizliğini taraf olunan uluslararası sözleşmeler doldurabilir mi? Bu sözleşmelerin hem bireysel olarak temel hak ve özgürlükler hem de kolektif olarak siyasal boyutları var. Uluslararası sözleşmeler hem Kürt meselesi açısından hem de genel olarak demokratikleşme sorununa çare olabilecek mahiyette mi?
Tek başına yeterli olmamakla birlikte temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelerin Kürt meselesinin çözümüne ve demokratikleşmeye büyük katkı sağlayacağını düşünüyorum. Ancak, Türkiye’nin bu sözleşmelerde çekinceleri, düştüğü şerhleri var. Bu çekincelerin birçoğu dil ve kültür hakları, inanç özgürlüğü ve ayrımcılığa uğramama gibi haklara ilişkin.
Bu çekincelerin nedeni Kürt meselesi mi?
Evet, birçoğu Kürt meselesine dair güvenlikçi bakış açısından kaynaklanıyor. Örneğin, Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ek 1 No’lu Protokol’ün eğitim hakkını düzenleyen 2. maddesine Kürt çocukların anadillerinde eğitim ve öğretim görme hakkını tanımama amacıyla çekince konmuştur. Yine yerel yönetimlerin idari ve mali özerkliğini güvence altına alan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na konan çekinceleri de Kürt meselesi bağlamında ele almak gerekiyor. Bu çekincelerin kaldırılması sadece Kürt meselesinin çözümüne değil, ülkedeki başka sorunların da çözümüne katkı sağlayacaktır. Örneğin Özerklik Şartı’na konan çekincelerin kaldırılması ülkenin tamamında yerel demokrasinin gelişmesine yol açacaktır. Yine AİHS ek 1 No’lu Protokol’ün eğitim hakkını düzenleyen maddelerine konan çekincelerin kaldırılması Alevi çocuklara yönelik zorunlu din dersi uygulamalarının sonlandırılmasını sağlayabilir.
Uluslararası sözleşmelerden bahsetmişken, iktidar partilerinin raporları Kürt meselesini başka ülkelerdeki örneklerle de karşılaştırarak birebir benzerlikler olmadığı tespitiyle özgün bir çözüm yöntemine gidilmesini öneriyor. İktidarın Türkiye’ye özgü bir yöntem önermesinin nedenleri neler olabilir?
Yakın tarihte gerçekleşen çatışma çözüm örneklerinin neredeyse tamamında gözlemci-garantör ülke ve tarafların rol aldığını biliyoruz. Dünya örneklerinden farklı olarak Türkiye’de, gözlemci veya garantör sıfatıyla üçüncü bir tarafın sürece dahil edilmediğini görüyoruz. Bu yönüyle özgün bir modelle karşı karşıyayız. Ancak, iktidarın dünya örneklerine yönelik retçi yaklaşımının sürece katkı sağlamayacağını, aksine bu örneklerin Türkiye’de yürütülen süreç açısından öğretici birçok yönünün olabileceğini düşünüyorum.

Türkiye’ye özgü bir yöntemden ne kastediliyor? Ülkedeki geçmiş deneyimler göz önünde bulundurularak Türkiye modelinden neler çıkabilir?
Başarısızlıkla sonuçlanan Oslo görüşmeleri ve 2013-15 süreçlerini saymazsak Cumhuriyet tarihinde bir çatışma çözüm deneyimi yok. Şeyh Said isyanına baktığımızda topyekûn bir bastırma, tehdit, tenkil harekâtı… Daha sonrasındaki Dersim meselesi ve diğer örnekler de benzer şekilde sonlandırılıyor. İsyana destek verenler itiraz haklarının dahi olmadığı yargılamalardan, cezalandırılmalardan geçiriliyor. “Türkiye modeli”nde bunlar var.
Cumhuriyet tarihinde bir çatışma çözüm deneyimi yok. Şeyh Said isyanına baktığımızda topyekûn bir bastırma, tehdit, tenkil harekâtı… Dersim meselesi ve diğer örnekler de benzer şekilde sonlandırılıyor. İsyana destek verenler itiraz haklarının dahi olmadığı yargılamalardan, geçiriliyor. “Türkiye modeli”nde bunlar var.
Ceza, infaz, terör kanunlarının, idari kararların, mahkeme kararlarının ve uluslararası sözleşmelerin Kürt meselesi düşünülerek, kolektif siyasi ve hukuki bir hak doğurmayacak şekilde düzenlendiğini konuştuk. Olası bir çözümde bu kanunların hepsinin değiştirilmesi gerekecek. Bu teknik açıdan zor mu?
MHP ve AKP’nin raporlarında sürece özgü müstakil bir yasadan bahsediliyor. Ayrıca, süreçte hasıl olabilecek ihtiyaçlarla sınırlı olarak TCK, CMK, TMK ve İnfaz Kanunu’nda değişiklikler yapılabileceği belirtiliyor. Evet, sürece özgü bir Demokratik Entegrasyon Yasası veya Barış Yasası’nın olması PKK’liler ve PKK ile bağlantılı suçlardan ceza alanların demokratik siyasete katılımı açısından hayati. Ancak, DEM Parti’nin raporunda da belirtildiği üzere, geçiş sürecinde demokratikleşme ile tüm kimlik ve inanç topluluklarının kendilerini eşit yurttaşlar olarak görebilecekleri hukuki zeminin oluşturulması için özgürlük yasalarının da çıkarılması gerekiyor. Bu da TMK’nın yarattığı istisnai rejimin sirayet ettiği tüm ayrımcı düzenlemelerin kaldırılması veya iyileştirmesini gerektiriyor. Türkiye gibi sık sık mevzuatın değiştiği bir ülkede teknik açıdan zor olmasa gerek.
İktidarın sık sık başvurduğu yargı paketleriyle bu mümkün mü?
Uzun süredir iktidar kanun yapma tekniği olarak ilgisiz birçok düzenlemeyi bir araya getirdiği yargı paketi yöntemini tercih ediyor. Bu yöntem düzenlemelerin kamuoyunda sağlıklı bir şekilde tartışılmasının ve mevzuattaki sorunların bütüncül olarak ele alınmasının önüne geçiyor. Süreç bağlamında yapılacak düzenlemelerin parçalılık arz eden yargı paketleriyle değil meselenin siyasal, hukuki, toplumsal yönleri hesap edilerek bütüncül bir bakış ve niyetle çözülmesi lâzım.
Barolar bu noktada nasıl bir rol üstleniyor?
Baroların sürece yeterince dahil edilmediğini görüyoruz. Komisyon sadece birkaç baroyu dinlemekle yetindi. Bu derece önemli bir meselede, hukuki düzenlemelerin yapımı ve toplumsal rızanın üretilmesi bağlamında baroların sürece dahil edilmesi gerekiyor. Baroların da ülkedeki yapısal sorunların çözümünü sağlama ve demokratikleşmenin önünü açma potansiyeli taşıyan böyle bir sürece katkı sağlama noktasında daha fazla çaba göstermesi gerekiyor.




