YILDÖNÜMÜNDE 6 ŞUBAT DEPREMLERİ –II: YIKIMDAN SONRA HAYATA TUTUNMAK

Söyleşi: Tuba Çameli
6 Şubat 2024
Foto: Zeynep Alpar
SATIRBAŞLARI

Tanışarak başlasak…

Zehra Köse: 21 yaşındayım. Mersin’de öğrenci yurdunda kalıyorum, orada Güzel Sanatlar Fakültesi’nde, resim bölümünde okuyorum. Bölümümü çok seviyorum, çok isteyerek tercih ettim. Henüz hazır hissetmiyorum kendimi, ama bir gün depremi, depremde yaşadıklarımızı resmetmeyi istiyorum. Ara tatil olduğu için kardeşim Sevgi’yi, akrabalarımı görmeye Hatay’a geldim.

Sevgi Köse: 14 Şubat’ta 20 yaşıma gireceğim. Üniversite sınavlarına giremedim, çünkü ilk sene sınava hazırlanırken böbrek hastası olan babamı kaybettik. Depremde de annem yaşamını yitirdi. Şimdi sınavlara tekrar hazırlanıyorum. Dil mezunuyum. İngilizceye hazırlanıyorum. Ama bu sene Alan Yeterlilik Sınavı’na da girmeyi düşünüyorum. Eğer olursa, Mersin’i, ablamın okulunu yazarım. Başka iyi bir yer olursa da neden olmasın? Ama ablam çok istiyor onun yanına gitmemi. Depremde evimiz yıkıldığı için amcamlarda kalıyoruz şimdi. Çok şükür onların evi sağlam.

Kim kimsiniz evde, kalabalık mı?

Amcam ve eşinin üç çocukları var. Onlar da bizimle yaşıt gibi. Ama sürekli amcamda kalmıyoruz. Bir hafta bir amcamda, bir hafta diğer amcamlarda, bir hafta halamda, başka bir hafta kuzenlerimizde kalıyoruz. Herkesin evinde eşyamız var. Her şeyimiz var, ama hiçbir şeyimiz yok gibi. Neyi nereye koyduk, neyi nerede bıraktık karıştırıyoruz bazen. Bunun gibi zorluklar var. Ama sürekli bir yerde kalıp insanları hem maddi açıdan sıkıntıya sokmayalım hem de kimse üzülmesin diye yer değiştiriyoruz.

Mersin’de yurtta kaldığın için kendini biraz daha “yerleşik” hissediyor musun?

Zehra: Yurtta altı kişilik odada kalıyorum. Bu yüzden, evet, biraz daha yerleşik hissediyorum. Ama orada ya da burada olmak veya eşyalarımızın biraz orada biraz burada olması çok sorun değil. Çünkü ben bu döneme, yani annemle babamdan sonraki döneme hâlâ alışamadım.

Ara ara Antakya’ya geldiğinde neler hissediyorsun?

Eylül’den beri gelmemiştim. Burası aslında huzur veriyor bana, ama geldikten sonra da tuhaf oluyorum. Çünkü böyle görmek çok garip. Deprem ânında burada olmuş olmak, her şeyi görüp şahit olmuş olmak çok zor. Kent tanınmaz halde tabii. Bizim ev 15 Kasım’da tamamen yıkıldı. Geçen gün ilk defa gördüm, bomboştu olduğu yer. Kötü hissettim. Tam 20 yıllık anılarımız vardı orada. Bir çöpün bile anısı vardı bizim için. Şimdi annem yok, babam yok, ev de yok…

Sevgi ve Zehra Köse konteyner cephesine yaptıkları resmin önünde

Evden bazı eşyalarınızı çıkarabildiniz mi? Çıkaramadığınız, ama “keşke bulabilseydik” dediğiniz şeyler var mı?

Bazı şeyleri çıkarabildik, eşyalarımızın yüzde 90’ı duvarların altında kaldı. Mesela annem bana hamileyken ultrason çektirmiş, o ultrason görüntüsünü aradım, bulamadım, çok üzüldüm.

Sevgi: Babam öldükten sonra onun bir fotoğrafını büyütüp çerçeveleterek duvara asmıştık. Onu da bulamadık. Çok aradım, evin enkazıyla gitti.

Sen hep Hatay’dasın, kentteki değişimi, dönüşümü nasıl yaşıyorsun?

Sadece oturup izliyoruz. Evimiz tamamen yıkıldığı zaman biraz uzakta bir yerde kalıyordum. Kuzenlerim aradı, “Evinizi yıkıyorlar Sevgi, gel” diye. Ama gittiğimde yıkmışlardı. Çok ağır hasarlıydı zaten, bir kepçe darbesiyle hemen yıkılmış. Nasıl anlatılır bilmiyorum, ama bütün hayallerini, geçmişini bir kamyona doldurup götürmüşler gibiydi. Doğup büyüdüğümüz evimizi, her şeyi alıp götürdüler. Sadece bizim evi değil, neredeyse bütün şehri, gezdiğimiz sokakları, tek tek her şeyi götürdüler. Biz sadece izledik, bir şey yapamadık.

Hatay eskisi gibi değil maalesef. Hırsızlık çok oluyor. Amcalarımdan biri hastalığı nedeniyle Ankara’da ailesiyle kalıyor. Depremden beri bu tarafa hiç gelmedi. Birkaç hafta önce bir akşam evine girip her şeyi götürmüşler. Hırsızlar bulunamadı. Dediklerine göre, hırsızlar evleri izliyor, sahipsiz evleri soyuyorlarmış. Deprem zamanında da birçok eşyamız çalındı. Eşyası çalınmayan kimse yoktur herhalde Hatay’da. Akşam 9’dan sonra dışarı çıkmıyoruz. Bu bizim alışık olduğumuz bir durum değil, eskiden böyle değildi, kentte korkmazdık. Şimdi hava kararınca herkes çadırına, konteynerine kapanıyor. Üniversite sınavı için dershaneye başladım, ama ulaşım çok sıkıntılı. Otobüsler sadece belirli noktalardan geçiyor. Dershaneye gitmek için iki otobüs değiştiriyorum. Sabah 7’de, karanlıkta çıkıyorum evden. Korkuyorum başıma bir şey gelir mi diye.

Nasıl anlatılır bilmiyorum, bütün hayallerini, geçmişini bir kamyona doldurup götürmüşler gibi. Doğup büyüdüğümüz evimizi, her şeyi alıp götürdüler. Bütün şehri, gezdiğimiz sokakları, tek tek her şeyi götürdüler. Biz sadece izledik, bir şey yapamadık.

Kadın ve çocukların kaçırılması, taciz, tecavüz gibi olaylar yaşanıyor mu, çevrenizde konuşuluyor mu hiç?

Haddi hesabı yok duyduklarımızın. Bire bir yaşadığım bir olay ya da yakın çevremde yaşanmış bir şey değil, ama birkaç kişi bir araya geldiğinde bu konular konuşuluyor. Kayıpların kentte fotoğrafları asılı, onları görüyoruz. Depremden sonra Hatay o kadar değişti ki. Hatay’ın yarısı öldü, kalan yarısı da şehir dışına çıktı neredeyse. Burada çok az Hataylı kaldı. Çoğu zaman bir ortama girdiğimizde Hataylı görünce şaşırıyoruz, o kadar çok yabancı var ki. Akşam 9’dan sonra gruplar halinde geziyorlar. Garip insanlar bu bahsettiklerim, davranışları, bakışları çok farklı…

Şehrin eski haline dönebileceğini düşünüyor musunuz?

Kesinlikle eskisi gibi olacağını düşünmüyorum. Bir şey bozulduğunda, kırılıp döküldüğünde eskisi gibi olmaz ki. Ne kadar uğraşılsa da geçmiş geri gelmez.

Zehra: Belki zamanla değişip güzelleşebilir ama. Biz de güzelleştirmek için uğraştık. Üniversiteden resim bölümü hocamız Nurseren Tor’la beraber Hatay’a gelip konteyner boyamıştık. Çiçekler, böcekler çizmiştik.

Sevgi: Ben de yardıma gitmiştim.

Konteyner kentlere mi gitmiştiniz?

Zehra: Evet, Reyhanlı’daki, Kırıkhan’daki konteyner kentlere gittik. Çok muyluydum resim yaparken. Çocuklar vardı. Bir hamile kadın vardı, onun konteynerini boyamıştım. Çok sevinmişti.

Yıkılan eviniz rezerv alanında mı kaldı?

Evimiz Odabaşı’nda, rezerv alanında değil. Kendi arsamızdı, tek katlı bir evdi. Biz de mirasçısıyız. Hak sahipliği başvurusu yaptık. Büyük ihtimalle ev yapılsa bile evi alamayız. Evlerin borçlandırılarak verildiği duyduk, o kadar paramız olmaz.

6 Şubat depremlerinde Köse ailesine ait ev ağır hasar aldı, bir süre sonra da tamamen yıkıldı

Kira yardımı alıyor musunuz?

Evet. Hane başı 7500 lira kira yardımı yapılıyor. Harçlığımız oluyor o para. Yetmiyor tabii. Benim bursum da var öğrenci olduğum için, devletten KYK bursu alıyorum. Kuzenim Nesrin Abla da (Nesrin Burç Deli) yardımcı oluyor, kimi şahsi veya derneklerden burs buldu. Sevgi’ye burs bulamadık öğrenci olmadığı için.

Açıklanan resmi sayıya göre, Hatay’da depremde 22 bin kişi hayatını kaybetmiş, 2 bin kişini ise akıbeti bilinmiyor. Fakat kentte çalışma yapanlar, gönüllüler en az 150 bin kişinin hayatını kaybettiğini ileri sürüyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Sevgi: Geçenlerde sosyal medyada bir haber okudum. Deprem bölgesinde en az 300 bin kişinin telefon hatlarının hiç çalışmadığı, kredi kartlarının aktif hale gelmediği, otobüs kartlarının hiç kullanılmadığı söyleniyordu. Bu konu kentte de konuşuluyor. O kadar çok bina yıkıldı ki verilen 22 bin sayısı çok çok az değil mi?

6 Şubat’ın öncesine gitsek, depremden önceki gün ne yapıyordunuz, hatırlıyor musunuz?

Zehra: Mersin’den gelmiştim, yine yarıyıl tatiliydi. Güzeldi. Annem her istediğim yemeği yapıyordu. 5 Şubat günü de etli taze fasulye yapmıştı, odun ateşinde. Elli yaşındaydı annem, ama bizim buralarda yaşlılar bizden daha genç görünür, o da öyleydi. Boylu poslu, uzun saçlıydı, saçlarına iyi bakardı, güzel bir kadındı…

Sevgi: Babam öldükten sonra markette çalışmaya başlamıştım. 5 Şubat günü de sabah işteydim. Akşam 9’da eve gelmiştim. Normalde etli fasulyeyi sevmem, ama annem ablam seviyor diye yapmıştı. Ben de inat etmiştim yemeyeceğim diye. Etli yemekleri sevmiyorum çünkü. Biraz oturduk sonra, çay kahve içtik, sohbet ettik. Yorgundum, sabah yine işe gideceğim için erkenden uyumak istedim.

Normalde ablam annemin yanında yatıyordu babam öldükten sonra, tek başına korkmasın diye. Ben de bizim odamızda yatıyordum. Ama o gün hava çok soğuktu. Tam kalkmıştım, yatmaya gidiyordum, ablam “bugün salonda yat, hava çok soğuk” dedi. Annem de “yok, burada yatma, dağıtıyorsun, sabah kalkınca arkanı toplamıyorsun” demişti. Ben de inatçıyım biraz, biri bana “yapma” derse o şeyi yapmayı daha çok isterim. “Hayır anne, burada yatacağım, soğuk odaya gitmek istemiyorum” dedim. Örtüleri getirdim, açtım ve hemen uykuya daldım. Birkaç saat sonra depreme uyandım.

Depremden sonra Hatay o kadar değişti ki. Hatay’ın yarısı öldü, kalan yarısı da şehir dışına çıktı neredeyse. Kayıpların kentte fotoğrafları asılı. Kesinlikle eskisi gibi olacağını düşünmüyorum. Bir şey bozulduğunda, kırılıp döküldüğünde eskisi gibi olmaz ki. Ne kadar uğraşılsa da geçmiş geri gelmez.

Deprem ânını hatırlıyor musun?

Uykum hafiftir, hemen uyandım. Kalkar kalkmaz salonda yattığım yerin yanına doğru çöktüm. Bir tek benim yattığım yere duvarlar çökmedi. Annemle ablamın üstüne duvar devrilmişti, kafalarından kalçalarına kadar, komple. Duvarlar parçalanarak düşmemişti, kolonlardan kopup olduğu gibi üzerlerine gelmişti. Uyanır uyanmaz gözlüğümü aradım. Eğer bulamasam evden çıkamayabilirdim, gözlüksüz görmüyorum çünkü. Bulur bulmaz taktım gözlüğü, ne olduğunu anlamadım önce. Çöktüm olduğum yere. Yattığım yere salondaki bir dolap devrildi. İçinde porselen tabaklar, bardaklar falan vardı. Her yer karanlıktı, salonun kapısını açmaya çalıştım, ama açılmadı. Telefonumu aradım, bulamadım.

Anneme seslendim iki defa. Karşılığında ablam seslendi bana. “Sevgi, kurtar beni” dedi. Duvarın altında kalmışlardı. Yüzlerini görmüyordum, sadece ayaklarını görüyordum. Kafamı kaldırınca bahçeye kadar her şeyin yıkıldığını gördüm. İlk başta bunu anlamamıştım. Sonra baktım ki, bütün duvarlar devrilmiş, her şey yıkılmış. Ablamın bacaklarını görünce aklım yerinden çıktı. Duvarların üstünden atladım, düşe kalka yanlarına yetiştim. Duvarı kaldırmaya çalıştım. Mümkün değildi. Annemin ayaklarını görünce öldüğünü hissettim. Hiç hareket etmiyordu. Ablam hareket ediyordu ama. “Annem öldü, ama ablamı kurtarayım” düşüncesiyle hareket ettim. Bütün bir duvar üzerindeydi, ama bacaklarını sürekli hareket ettiriyordu. “Kurtar beni, nefes alamıyorum” diyordu. Bütün gücümle dışarı doğru bağırdım, yardım istedim. Sonra evden çıktım.

Dışarıda yağmur vardı. Üstüm çok inceydi. Ayağımda çorap yoktu, ayakkabı giymek aklıma bile gelmemişti. Aklım yerinde değildi. Ne yapacağımı bilmiyordum. Ağlamaya başladım. Çıplak ayakla koştum. Mahallenin meydanına gittim. Yardım getirmeye çalıştım. Karanlıktı, yağmur vardı, insanlar sağa sola koşturuyordu, herkes yardım istiyordu. Bizim evin yanındaki patika evlerin enkazlarıyla kaplıydı. Evimiz çok korkunç görünüyordu, küçük bir taş atsan yıkılacak gibiydi. Sonunda birkaç kişi geldi benimle. Ama evin halini görünce “Biz buraya giremeyiz” dediler, çünkü depremler aralıklarla sürüyordu. Kimse girmek istemiyordu eve.

Sonra kuzenim geldi, annemle ablamı sordu. Duvarların üzerlerine çöktüğünü, annemin öldüğünü, ama ablamın hâlâ yaşadığını anlattım. O da “Gel bakalım, belki hâlâ yaşıyordur” dedi. Gittik, baktık, ablam hareket etmiyordu. Sonra ayağının hafifçe kıpırdadığını gördüm. Dışarısı karanlıktı, ama çok parlak bir ay ışığı vardı. Kuzenime “Bak ablamın ayakları oynuyor, gel çıkaralım” dedim. Duvar o kadar ağırdı ki, sadece kuzenimle benim kaldıracağımız gibi değildi, yardım gerekiyordu. Sonra iki kuzenim daha koşarak bizim eve geldi. Üç kuzenim ve mahalleden bir kişi daha eklenince dört kişi oldular. Ben dışarıda bekledim. Soğuktan bacaklarım titriyordu, hiçbir yanımı hissetmiyordum, ayakta duramıyordum. Sonra dayım geldi. Bir şekilde ablamı duvarın altından çıkardılar. Çok korktum, nefes alıyor muydu, bilmiyordum. Boynunun kırıldığını düşünmüştüm, hareket etmiyordu çünkü.

Arkamızdaki duvar üstümüze düştü. Annem sırtüstü yatıyordu, duvarın kırıldığını görünce elini başımın üstüne koydu. Ağırlık annemin tarafına doğru kırıldı. Beni korumuş oldu annem. Sonra ona çok seslendim, “Anne, anne!” dedim, ama hiç ses vermedi.

Sen annenle aynı odadaydın; siz o anları nasıl yaşadınız?

Zehra: Sevgi salonda uyuduktan sonra biz annemle epey oturduk. Sohbet ettik gece 1’e kadar. Halamla annem hep görüntülü sohbet eder, halamla konuştuk. Sonra yatak odasına geçtik, aynı yatakta uyuduk. Sevgi’yle aynı evdeydik, ama farklı şeyler yaşadık.

Benim de uykum hafiftir, aslında hemen uyanırım. Ama o gün deprem biraz daha kendini belli ettiğinde uyanabildim. Hem yerin altından gelen bir ses vardı hem de duvarların kırılma sesleri. Annemi uyandırdım, “Kalk, deprem oluyor” dedim. O da “Bir şey olmaz, geçer şimdi” dedi. Uyumaya devam etti. Duvarlar kırılmaya başladığında bir kez daha annemi dürttüm. Yatakta doğruldum. O anda arkamızdaki duvar üstümüze düştü. Annem onu gördü, çünkü sırtüstü yatıyordu. Duvarın kırıldığını görünce o anda elini başımın üstüne koydu. Ben doğrulduğum için görmemiştim. Yüzüm anneme dönüktü. Bu nedenle duvar yüzümün yanına doğru düştü, alnıma çarpmadı. Ellerim kafamın iki yanındaydı. Sonra yatak kırıldı. Ağırlık annemin tarafına doğru kırıldı ama, benim tarafım biraz havada kaldı. Beni korumuş oldu annem. Sonra ona çok seslendim, “Anne, anne!” dedim, ama hiç ses vermedi. Konuşmasak da onun nefes alıp verdiğini duyuyordum. Sonra… Sadece beş defa nefes aldı, en son derin bir nefes aldı ve bu son nefesiydi.

Ben kurtulma çabasıyla sürekli ayaklarımı hareket ettiriyordum, kaldırıp indiriyordum. Duvar üstümdeydi, çok az hava boşluğu vardı. Başımın ezildiğinin, kanadığının farkındaydım. Annemle yan yanaydık. Artık onun öldüğünü biliyordum. Bir yandan Sevgi’yi düşünüyordum, o ne yapıyor diye. O da bana sesleniyordu, duyuyordum, ama çok bulanıktı her şey. Gidip geldiğimi hissediyordum. Evimiz yol kenarında değildi, dört tarafı bahçeli. Sevgi gidip gelip yardım çağırıyordu, kimse gelemiyordu.

Epey bir süre sonra nefesim azaldı. “Tamam” dedim kendi kendime. O an bunca yıl ne yaptığımı, ölürsem ne olacağını düşündüm. Azrail’i düşündüm, nasıl gelecek acaba diye. Azrail’in olduğu filmleri düşündüm bir ara, siyahlar içinde mi yoksa bembeyaz mı gelecek diye geçti aklımdan. O an içimden bir ses “Kelime-i Şehadet getir” dedi. Kelime-i Şehadet getirmiştim ki, yardıma geldiler.

Depremde hayatını kaybeden anne Türkan Köse ve deprem öncesi vefat eden baba Halil Köse’nin son fotoğraflarından biri

Çıkarılışını hatırlıyor musun?

Bir süre sonra uzaktan sesler duydum, ama artık kalbimin küçüldüğünü hissediyordum. Her beş-altı saniyede bir nefes alabiliyordum. Akrabalarımın, Sevgi’nin sesini duyuyordum. Yatak odasının yanında pencere var, Sevgi oradan beni izliyormuş. Üstümden kaldırmaya çalıştıklarında duvar kum gibi ellerinde parçalandı. Kalbimin üstüne düştü parçalar. Sonra çıkardılar beni. Onlara annemin öldüğünü söyledim. O an annemi çıkaramadılar, yaşayan başka insanları kurtarmaları gerekiyordu, gittiler.  

Beni çıkardıklarında, “Sevgi” dedim, “Seni seviyorum”. Aslında aklımdan geçen “Hakkını helâl et” demekti. Fakat ağzımdan “Seni seviyorum” çıktı. O da “Ben de seni seviyorum” dedi. Beni çıkarıp annemin ayaklarının ucuna koydular. Hareket ettiremediler. Ben de istemedim zaten, çünkü her yerim, özellikle boynum çok ağrıyordu. Yanlış bir hareket belki de ömür boyu sakat bırakacaktı beni. Orada kalmak istedim. Daha sonra titremeye başladım. Ayaklarımı istemsizce hareket ettirmeyi sürdürüyordum. Yarım saat filan geçti herhalde. Dayım geldi. Annemi çıkarmaya çalıştı, ama başaramadı. Ertesi gün çıkardılar annemi. Dayım kucağına alıp beni enkazdan çıkarırken ayağıma aile fotoğrafımız takıldı. Biz küçükken çekilmiş bir fotoğraftı. Çerçevesi kırılmıştı. Alamadım o an… Sonra beni hastaneye doğru götürdüler.

Hastaneler de yıkılmıştı, gidebileceğiniz bir hastane bulabildiniz mi?

Hastaneye doğru giderken arabanın tekeri yarılan yolun içine girdi. Bir saat kadar orada beklemek zorunda kaldık. Defne Hastanesi’ne gittik önce. Hastane kalmamıştı, uzaktaki yeni şehir hastanesine gittik, içeri giremedik bile. Bir doktor ölmek üzere olan birisine müdahale ediyordu. Dayım “Benim yaralıma da bakar mısınız” dedi. Ayaküstü beni gören doktor “Bilinci yerindeyse hiçbir şey yapamam” dedi. Çünkü bir sürü ağır yaralı vardı, ölüleri yere üst üste atmışlardı, bebekler vardı içlerinde… İçimde kan akışının değiştiğini hissediyordum. Ama o an oradaki insanları görünce, “Tamam, hiçbir şeyim yok benim” dedim kendi kendime. Hastanenin önü çok kalabalıktı. Bir yandan hâlâ depremler oluyordu. Herkes doktoru çekiştiriyordu, “Benim yaralıma bak, benim yaralıma bak” diye. Ölüler vardı her yerde. Bedenleri soğumuş, bembeyaz olmuşlardı.

Sonra ne yaptınız?

Sevgi: Yağmurdan sırılsıklam olmuştum, çok soğuktu, bacaklarımda cam kesikleri vardı, kanıyorlardı. Elimden bir şey gelmediği için mahallenin meydanına gittim yine. Artık annemle ablamın öldüklerini düşünüyordum. Sonra teyzemler gelip “Ablan yaşıyor, dayın onu hastaneye götürdü” dediler. Ondan sonra rahatladım. “Çok şükür, en azından yalnız kalmadım” dedim. Ardından, dayım ablamla beni kendi evine götürdü. Eve gittik, ama içeride durmadık. Bahçelerindeki serada kırk günden fazla kaldık.

Başımın ezildiğinin, kanadığının farkındaydım. Annemle yan yanaydık. Artık onun öldüğünü biliyordum. Bir süre sonra nefesim azaldı. “Tamam” dedim kendi kendime. O an bunca yıl ne yaptığımı, ölürsem ne olacağını düşündüm. Azrail geçti aklımdan, nasıl gelecek acaba diye.

Depremden sonra ilk ne zaman, nasıl karnınızı doyurabildiniz?

Depremden sonraki akşam kuzenlerim marketten abur cubur almıştı. Onları yedik. Genel olarak çok az yemek yiyor, çok az su içiyorduk. Yemek yiyecek bir kafa da yoktu, sadece hayatta kalmak için bir şeyler atıştırıyorduk. Akrabalarım mecburen, açlıktan ölmemek için marketlerden bir şeyler alıyordu. Bunları aldıkları için ne kadar utandıklarını anlatıyorlardı. Ama mecburlardı. Çünkü ev yok, olsa bile içine giremiyorsun. İlk günlerde yardımlar gelmemişti. Ancak, bu mecburiyetin dışında hırsızlık yapanlar da oldu, Allah’ından bulsun onlar.

Soldan sağa: Sevgi, Halil, Türkan ve Zehra Köse

Yemek, su kuyruğuna girdiniz mi hiç?

Tabii ki. Ablam yaralı olduğu için hep ben gittim kuyruklara. Çok fazla kargaşa, kavga, gürültü oluyordu.

Daha sonra doktora gidebildiniz mi?

Zehra: Depremden bir ay sonra gidebildim doktora. Röntgenler çekildi, kaslarla ilgili bir problem vardı. Şimdi fiziksel olarak iyiyim ama.

Annenizi enkazdan çıkardıktan sonra nasıl defnedebildiniz? Mezarlıklar ne haldeydi?

Sevgi: Ablamın gelmesini istemedim, dayımlarla gittim ben. Enkazdan çıkardık annemi, ama sonra mezarı açmak için kepçeciyi, duaları okuyacak imamı dayımlar zar zor getirdi. O kadar çok ölü, o kadar çok enkaz vardı ki, her yerde çukur kazılıyor, insanlar gömülmeye çalışılıyordu. Kimin mezarı nerede, kim nereye gömüldü, kimse bilmiyordu. Zar zor bir şekilde ayarladık, çok şükür babamın yanında boş bir yer vardı, oraya gömdük annemi.

Ve kırk günden fazla serada kaldınız…

İlk günlerde serada 25-30 kişiydik. Evin içine giremiyorduk. Tuvalet ihtiyacını karşılamak çok zor oluyordu. Akrabalarımız orada kalmayı sürdürdü. Sınavlar yaklaşıyor diye şehir dışına çıktık, kuzenlerimle beraber Mersin’e, ablamın yanına gittik. Öğrenci değiliz diye ablamın yurduna almadılar bizi. Başka bir yurtta kaldık. Haziran-temmuz gibi döndük ve dayımın evine geçtik. 

Profesyonel arama-kurtarma ekipleri mahalleye ne zaman geldi, biliyor musunuz?

Bizimmahallede çok ev yıkıldı, neredeyse sağlam ev kalmadı. Sadece bizim aileden üç kişi, annem ve iki kuzenim yaşamını yitirdi. Her evde yas vardı. Arama-kurtarmacılarınüç-beş gün sonra geldiklerini söylüyorlardı. Bilmiyorum. Neredeyse hiç sağlam bina kalmamıştı. Dört bir yandan “Kurtarın bizi” sesleri geliyordu. O sesler hiç aklımdan çıkmıyor. Biz ablamla dünyanın sonunu getiren bir acıyı yaşadık, ama buradaki insanların acılarının yanında hiçbir şey belki de. Kendimizi şanslı sayıyoruz. Çünkü en azından ertesi gün annemizi enkazdan çıkarıp gömebildik. Kaybolanlar, depremden aylar sonra cesetleri bulunanlar var. Bir yıl oldu, hâlâ enkazlardan cesetler çıkıyor.

Arama-kurtarma ekipleri çok daha önce gelse binlerce insan kurtulabilecekti belki. O anda bu durumla baş başa kalışınıza bugünden bakınca ne görüyorsunuz? Buna “kader” diyebiliyor musunuz?

Depremin olması tabii ki kader. Kimsenin elinde değil bir depremi engellemek. Ama bu denli koordinasyonsuzluk, yardımların günler sonra gelmesi kader değil. Bir yıl geçmesine rağmen insanların çadırlarda, konteynerlerde yaşaması kader değil. Kaldığımız evin karşısında hâlâ çadırda yaşayan insanlar var. Azıcık bir yağmurda su doluyor çadırlar, konteynerler. Soğukta, karda, kışta insanların buralarda yaşaması, bunların hiçbiri kader değil. Suçlanması gereken adresler belli. Ölenlerin yarıdan fazlası ihmalkârlıktan öldü; soğuktan, kan kaybından, açlık ve susuzluktan, psikolojik nedenlerden… Birçok insan kurtarılabilirdi, ama ölüme terk edildik, bizi umursamadılar! İnsanlar çaresizce öldü. Bunu neden yaptılar? Bilmiyorum, ama ihmalkârlık diyeyim. Bir düzen yoktu, hâlâ bir düzen kurulmadı.

Zehra: Sevgi’yle aynı fikirdeyim. Çok farklı olabilirdi her şey…

Arkadaşlarınızla bir araya geldiğinizde depremi, sonuçlarını, üzerinizdeki etkilerini konuşuyor musunuz?

Arkadaşlarımız yok ki, hepsi şehir dışında. Gençlerin çoğu ya evleri yıkıldığı için ya okul nedeniyle ya da psikolojik nedenlerle şehir dışına gitti. O yüzden orta yaş ve üzeri insanlar kaldı daha çok. Bizim yaşıtlarımız çok az. Telefonlaşıyoruz, ama yan yana değiliz.

Sevgi: Arkadaşlarımız da öldü zaten. Tanıdığımız, sevdiğimiz herkes öldü…

Geceleri uyuyabiliyor musunuz, uykularınız, rüyalarınız nasıl?

Zehra: İlk zamanlar çok kâbus görüyordum. Annemi çok zor çıkardığımız için dayımların bahçesindeki serada kalırken hiç uyuyamıyordum. Şimdi biraz daha iyi. Ama hâlâ tuhaf rüyalar görüyorum. Genelde annem ve babamla alâkalı rüyalar. Uyandığımda kalbimin hızlı hızlı attığını hissediyorum.

Sevgi: Uyku düzenimiz yok. Bir yıl geçti, ama hâlâ geceleri kolay kolay uyuyamıyorum deprem korkusuyla.

Dört bir yandan “Kurtarın bizi” sesleri geliyordu. O sesler hiç aklımdan çıkmıyor. Ablamla dünyanın sonunu getiren bir acıyı yaşadık, başka insanların acılarının yanında hiçbir şey belki de. Kendimizi şanslı sayıyoruz, ertesi gün annemizi enkazdan çıkarıp gömebildik. Bir yıl oldu, hâlâ enkazdan cesetler çıkıyor.

Psikolojik destek aldınız mı? Bu yönde size destek sunan bir kurum oldu mu?

Konteyner kentlerde sanırım psikolog var, ama ben gitmek, konuşmak istemedim. Biz ablamla aramızda bile beş-altı ay sonra konuşmaya başlayabildik o geceyi.

Deprem birkaç ay sonra konuşulmaz oldu, seçimlerle beraber ülke gündemi tamamen değişti. Neler hissetiniz?

Evet, doğru dürüst üzerinde durulmadı hiç. Oysa on binlerce insan öldü. Belki kendi başlarına gelmediği için bilmiyorlar, hissetmiyorlar, anlamıyorlar. Ama insanlar çok zor durumda kaldı. Dokuz aylık hamile bir kadının enkazın altında çocuğunu doğurduğunu ve ikisinin de soğuktan öldüğünü duydum. Kimse bunları önemsemedi, bunların üzerinde düşünülmedi. Hâlâ düşünülmüyor gibi geliyor bana.

Mart’taki yerel seçimde oy kullanacaksınız. Hatay’ın mevcut belediye başkanı Lütfü Savaş yeniden aday. Ona oy vermeyi düşünüyor musunuz?

Sevgi-Zehra: Tabii ki hayır.

Geleceğinizi nerede, nasıl görüyorsunuz?

Zehra: Önceliğimiz bir meslek edinmek. Ayaklarımızın üzerinde durmak istiyoruz. Bilgisayar eğitimi de görüyorum. Antakya’yı bırakmak istemem. Bence Sevgi için de öyle. Kendimi buraya ait hissediyorum. Şimdi Mersin’de okuyorum, belki orada bir şeyler yaparım, ama mutlaka buraya gelip giderim. Bütün acılara rağmen, Mersin’den buraya geldiğimde mutlu oluyorum. Burada kendimi annemle babama daha yakın hissediyorum.

Sevgi: Aslında Hatay’da hiçbir şeyimiz kalmadı. Ne annemiz ne babamız ne evimiz var. Ama biz yine de buraya aitiz.

Son söz?

Zehra: Bizim yaşadıklarımızı yaşayanlar yalnız olmadıklarını bilsinler.

^