“Sinan Kâzım Özüdoğru’yu tanımak, bir anlamda, 1968 gençliğini tanımaktır. Adeta, o dönem gençliğinin tüm özelliklerini varlığında birleştirmiş bir gençti.”
Gün Zileli’nin bu sözlerine mim koymalı. Ama önce şu muğlak “68 gençliği” ifadesine bir parça açıklık getirelim. Türkiye’nin 68 kuşağının adını, Füruzan ünlü romanında şöyle koymuştu: “47’liler”.
O kuşağın çocukluğu, Demokrat Parti’nin demokrasi umudu saçarak iktidara geldiği, sonra da adım adım anti-demokratik bir rejime yöneldiği yıllarda, ergenliği ise 27 Mayıs ihtilâli günlerinde geçti. 1965’te Türkiye İşçi Partisi Meclis’e 15 milletvekiliyle girdiğinde, reşit sayıldıkları yaşa gelmişlerdi. Her biri 1947’li değildi elbette, birkaç yıl önce ya da sonra doğmuşlardı. Sinan Kâzım da 1949 doğumluydu. TİP’in radyoda yaptığı sosyalizm vurgulu seçim konuşmalarını dinlerken 16, Dev-Genç kurulduğunda 20 yaşındaydı. Kızıldere’de resmi kurşunlara hedef olduğunda ise 23.
O upuzun dört yıl
Ertuğrul Kürkçü, verdiği mülâkatlarda Kızıldere olayında kaybettiği arkadaşları için “çok özel, çok değerli insanlardı” derken öznel ve “yoldaşlık hukuku”na dayalı bir değerlendirme mi yapıyor?
Biraz araştırınca, Kürkçü’nün yerinde ve nesnel bir değerlendirme yaptığı görülüyor. Siyasal çizgileri hakkında ne düşünürsek düşünelim, “çok özel, çok değerli insanlar” oldukları su götürmez bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Eşine zor rastlanır bu insanlar sanki Kızıldere’de topyekûn bir imha ile ortadan kaldırılmak için bir araya getirilmişti. Bugün hayatta olsalardı, ne yönetenler böyle yönetebilirdi, ne de yönetilenler böyle yönetilmek isterdi.
Bu abartılı gelebilecek çıkarsamayı nereden yapıyoruz? 1966-72 arasındaki altı yılda katledilen devrimcilerin neredeyse tamamı 22-26 yaşları arasındaydı. Dev-Genç, THKP-C ve THKO’nun kurulması ve örgütlerinin de onların yaşamlarıyla beraber sonlanması epi topu dört yıla yayılan bir zaman dilimiydi. Öncesi lise ve ortaokul… Ama o kısacık ömürlerinde unutulmaz bir tarih yazdılar. “Hâlâ yaşıyor olsalardı” diye sormadan edemiyor insan.

Lise dergisi, duvar gazetesi
Gün Zileli ile Sinan Kâzım Özüdoğru’nun yolları Ankara Atatürk Lisesi’nde kesişmişti. 1960’lar ve ‘70’ler boyunca kalburüstü bir okul olarak nam salan o lisede Zileli ve Özüdoğru sınıf arkadaşıydı. Zileli’ninki görece müreffeh sayılabilecek bir aileydi, Özüdoğru’nunki ise yoksul mu yoksuldu. Ama o yıllarda varlıklı ailelerin çocuklarıyla yoksul ailelerin çocukları aynı sıraları paylaşabiliyordu.
Sinan Kâzım Özüdoğru ile Gün Zileli sadece sıraları değil, yeni yeni keşfettikleri bir dünya görüşünü de paylaşıyordu. İki kafadar Atatürk Lisesi adlı bir dergi çıkarıyordu. Zileli yazı yazıyor, Sinan Kâzım ise yazmakla kalmıyor, kâğıttı, matbaaydı, dağıtımdı, bir derginin ete kemiğe bürünmesi için gereken ne lâzımsa yapıyor, derginin künyesindeki Genel Yayın Müdürü sıfatının hakkını veriyordu.
“Çok güzel türkü söyler, yakışıklı adamdır, ciddidir, ama öbür taraftan son derece esprilidir. Ve inanılmaz bir hayat hikâyesi var. Bir kapıcının çocuğu ve o kapıcı dairesinden bir devrimci olarak dışarıya fırlamış bir insan.”
Sinan Kâzım üniversite yıllarında da sürdürmüştü yazıyla ilişkisini. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde duvar gazetelerine siyasi içerikli yazılar yazıyor, sınıf arkadaşı ve sonradan Devrimci Yol hareketinin liderlerinden olan Oğuzhan Müftüoğlu da gelişmiş resim yeteneğiyle Sinan Kâzım’ın yazılarına desenler çiziyordu. Fakat, ikisi de hukuk okumaya istekli değildi. Nitekim, Siran Kâzım birinci sınıf sonunda Hukuk’tan ayrılıp Sosyal Hizmetler Akademisi’ne girmişti.
Ankara’da bir ayakkabı boyacısı
1961 yılının mart ayında köyden kente göçen, kentte kıt kanaat geçinebilen bir ailenin çocuğu olarak çalışmak zorundaydı Sinan Kâzım. Liseyi bitirdiği yıl, yaz tatilinde, İskenderun Demir Çelik Fabrikası’nın inşaatında çalışarak üniversite parası biriktirmişti. Hukuk Fakültesi’ne girdiğinde de, ortaokul yıllarından beri dönem dönem yaptığı ayakkabı boyacılığını sürdürmüştü. Yıldırım Türker’in tanıklığını dinleyelim:

“60’lar Ankara’sının orta sınıf memur semtlerinden birinde yaşardık. 11-12 yaşlarında olsam gerek. Bir akşamüstü sokaktan geçen bir boyacıyı annemin heyecanla çağırışını hâlâ hatırlıyorum. Utangaç bir delikanlı, Züğürt Ağa’nın domates satışı gibi zar zor ‘boyacı’ diye bağırıyor, sanki ‘aman inşallah kimse duymamıştır’ der gibi mahçup bir edayla etrafına bakıyordu. Nitekim anam da delikanlı evin holünde ayakkabıları boyarken onu sorguluyordu. ‘Oğlum, sen boyacı değilsin. Anlat bana.’ Adı Sinan Kâzım’dı. O günden sonra ailenin en büyük oğlu oldu. (…) Daha sonra kaçak konumundayken de hep evin bir anahtarı ondaydı. Bazı geceler geç saatte gelir, kapıya yakın odada, kendisi için hazırlanmış yatakta uyur, sabahları biz uyanmadan da giderdi. (…) Sinan Kâzım Özüdoğru’dan bende şefkatli tebessümü kalmış. Hep biraz mahçup, hep sevgi dolu.”
Gözleri, sesi, türküleri
Kaçaklık günlerinde Sinan Kâzım’ın misafir olduğu evlerden biri de Füsun Özbilgen’in eviydi. Sinan Kâzım’dan Yıldırım Türker’de kalan müşfik bir tebessümse, Özbilgen’de kalan “gözleri” ve “bakışları” olmuştu: “Yüzünü canlandırmaya çalıştım hayalimde. Gözlerindeki ışığı anımsadım önce. Sevecen bakışları geldi aklıma. Çok insan, çok çok insandı. Onunla çok iyi arkadaş olmuştum. Bizim evde saklanmıştı, başkaca arkadaşları gibi…”
O günlerdeki arkadaşları bir de sesiyle hatırlıyor onu. Amcasının oğlu, çocukluk arkadaşı Ahmet Özüdoğru “çok güzel şiir okurdu, köy evinde düzenlenen şiir yarışmalarında davudi sesiyle en çok beğeniyi o toplardı” derken THKP-C’den yakın arkadaşları türkü söyleyişini anlatıyor, özellikle Ruhi Su’dan “Mahsus Mahal”i ve Özay Gönlüm’den “Çöz de al Mustafa Ali”yi okuyuşunu. Ve bir de türkü söylerken parmaklarını masaya ya da elindeki kitaba vurarak tempo tutuşunu.
“Bir akşamüstü sokaktan geçen bir boyacıyı annemin heyecanla çağırışını hâlâ hatırlıyorum. Utangaç bir delikanlı, Züğürt Ağa’nın domates satışı gibi zar zor ‘boyacı’ diye bağırıyor, sanki ‘aman inşallah kimse duymamıştır’ der gibi mahçup bir edayla etrafına bakıyordu…”
Onu tanımış herkes, sesi kadar, diksiyonunun güzelliğini vurguluyor. Bir de hitabet yeteneği ekleniyor bu özelliğine. Kendisi de o günlerde THKP-C’li olan Murat Belge, Sinan Kâzım’ın iyi konuşan, uyanık bir devrimci olduğunu söylüyor. Tûba Çandar’ın kaleme aldığı Bir Hayat adlı nehir söyleşi kitabında Sinan Kâzım’la ilgili bir anısını şöyle anlatıyor: “Ankara’da TİP’in kongresi var… Baktım bürokratik bir hava, o sevmediğim Sovyetik tarz hâkim olmuş partiye. İçimi kasvet bastı. Aynı gün MDD’ciler (Milli Demokratik Devrim’ciler) de alternatif kongre yapıyorlar. Onlarda o sıralar hâlâ Dev-Genç havası hâkim. Bir üniformaya sokulmamışlar daha. Sevimli haydutlar halindeler. Tam biz girdik, bir genç konuşuyor kürsüde. Sinan Kâzım Özüdoğru… Hızlı oğlanlardan biriydi…. ‘Ağabeylerimiz olarak bize sosyalizmi öğretmek üzere ortaya çıkan adamlar bizi kandırdılar. Kitapların çevirilerinde tahrifat yaptılar. Devrim küçük burjuva önderliğinde olacak dediler, halbuki proletarya…’ falan derken, arkamdan bir ses ‘yalan söylüyorsun’ diye bağırıyor. Bakıyorum Mihri Belli… Biraz öteden Muzaffer Erdost kalkıp ‘o bir çeviri hatasıydı, dizgi yanlışıydı’ diye bir şeyler söylüyor.”
Oğuzhan Müftüoğlu’yla Hukuk’ta başlayan dostlukları Dev-Genç çatısı altında devam etmişti: “Dev-Genç yönetiminde beraber çalışıyorduk. Kâzım’la daha önce de arkadaştık. Bir kapıcı çocuğu. Boyacılık da yapmış, TRT’de spikerlik de. Sesi ve diksiyonu çok güzeldi.”

Ertuğrul Kürkçü ise yoldaşı ve mesai arkadaşının –Kürkçü’nün genel başkan olduğu dönemde Sinan Kâzım da Dev-Genç genel sekreteriydi– portresini şöyle çiziyor: “Çok güzel türkü söyler, yakışıklı adamdır, ciddidir, ama öbür taraftan son derece esprilidir. Ve inanılmaz bir hayat hikâyesi var. Bir kapıcının çocuğu ve o kapıcı dairesinden bir devrimci olarak dışarıya fırlamış bir insan.”
Kapıcılar grevi
Müftüoğlu’nun “TRT’de spikerlik”ten kastı sunuculuk aslında. Sinan Kâzım, sesinin ve diksiyonunun güzelliği sayesinde, TRT’de 1969 yılında yayınlanan Köyden Kente programının sunucusu olarak ekranlarda görünür. Ne yazık ki o programın kayıtlarını TRT arşivlerinden temin etme imkânı –şimdilik– bulunamadı. TRT arşivi o yılların kayıtlarına sahip değilmiş!
Birçok dönem arkadaşı gibi Ertuğrul Kürkçü ve Oğuzhan Müftüoğlu’nun hafızaları da Sinan Kâzım’ın babasının işi konusunda yanılıyor. Ali Özüdoğru kapıcı değil, odacıydı, TRT’de çalışıyordu. Peki, bu yaygın yanılgının nedeni neydi?
Ertuğrul Kürkçü’nün izahı şöyle: “Sinan Kâzım ülkede ilk defa yapılan kapıcılar grevi ile çok ilgilendi. Sık sık gidip geldi greve. Belki o yüzden öyle algılandı, hafızalarda öyle kaldı.”
Marshall yardımı ve göç yolları
Sinan Kâzım Özüdoğru, 3 Mart 1949’da Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Peyik köyünde üç çocuklu bir ailenin üçüncü oğlu olarak dünyaya geldi. Babası adını Kâzım koydu, Sinan’ı sonra kendisi aldı. O yıllarda toplam 18 hanelik toprak evlerden oluşan tipik bir Orta Anadolu köyüydü Peyik. Bitişiğinde, orman dense de muhtemelen sık ağaçlı bir koru olan, etrafı tarım arazileriyle çevrili, hayvan sürülerinin bolca bulunduğu bir Alevi köyüydü.
Özüdoğru ailesi, oldukça kalabalık bir sülâlenin parçası ve arazi olarak varsıl bile denebilecek durumdaydı. Yaptıkları tarımın fazla bir getirisi olmasa da, yaşam düzeyleri o dönemin Türkiye’sinin köy koşullarına göre iyice sayılırdı. Ancak, Marshall yardımı altında kullandırılan kredileri ödemekte zorlanmaya başlayınca, Özüdoğru ailesine göç yolları görünecekti.
1950’li yıllarda Ziraat Bankası aracılığıyla verilen kredi nakit ve faizli olarak köylülere dağıtılıyor, vade sonunda nakit olarak tekrar bankaya yatırılıyor, aynı günlerde de çiftçiye tekrar kredi ödemesi yapılıyordu. Ama çiftçi bu krediyi ödemek için sık sık fahiş faiz oranlarıyla tefeciye başvurmak zorunda kalıyordu. Böylece çiftçi, devlete ve tefeciye, çifte faiz kıskacına düşüyordu.
Anne Fatma Özüdoğru, ölü doğan bir bebeğinin doğumu sırasında çok kan kaybeder ve bir daha toparlanamaz. Bir buçuk yıl süren hastalığın ardından 1958’de 35 yaşında vefat eder; geride üç oğlunu, Hasan, Emin ve Kâzım’ı bırakarak. Kâzım henüz dokuz yaşındadır.

İlkokulun ilk üç sınıfını Peyik’te okuyan Kâzım, dördüncü ve beşinci sınıfta Sarıkaya nahiyesine, akrabalarının yanına gider. Niyesini ağabeyi Emin Özüdoğru anlatıyor:
“Kâzım’ın yanlarında kalarak okuduğu akrabalarımız rençberlik yaparak yaşıyorlardı. Kâzım çok başarılı bir öğrenciydi. Aile, akrabalar ve öğretmenler okumasını çok istiyordu. Demiryollarında işçi olarak çalışan bir hısmımız, rastlantı sonucu, köyün çeşmesini yapmaya görevli olarak geliyor. Sohbet sırasında Kâzım’ın tahsil sorununu duyunca ‘bu çocuğu ben okutacağım’ diyerek yanına alıyor. Kâzım ortaokulu bu hısımlarımızın yanında Sivas’ta bitirdi. O Sivas’ta ortaokulu okurken biz Ankara’ya göç etmek zorunda kalmıştık.”
“Dev-Genç henüz ortada yokken Sinan Kâzım yoksul gecekondu mahallelerinde bilinen bir isimdi. Ankara belediyesinin zabıtaları gecekonduculara göz açtırmıyor, gecekondu yapımlarına çok sert müdahale ediyordu. Sinan Kâzım gecekondu yapılacağı zaman mahalleye çağrılıyor, belediye zabıtalarına karşı mukabelede bulunan bir kalkan işlevi görüyordu.”
Aile Ankara’da sefaletle boğuşurken, Kâzım Ankara’ya geliyor. Sene 1963. Kâzım için Atatürk Lisesi günleri başlıyor. Ve o günlerde, ailesinin haberi olmadan ve öğrenilemeyen bir nedenle Sinan önadını alıyor, Sinan Kâzım oluyor.
Baba Ali Özüdoğru, Ankara’da ilkin özel bir şirkette gece bekçisi olarak çalışmaya başlıyor. TRT genel müdürü Adnan Öztrak, dostlarıyla beraber bir sohbet toplantısında Alevilikle ilgili sorular sorduğu Ali Özüdoğru’yu, olgunluğu ve efendiliğinden etkilenerek, odacısı olarak yanına aldırıyor. Ali Özüdoğru, 1981’de emekli oluncaya kadar TRT’de genel müdür odacısı olarak çalışıyor.
Standartları belirleyen isim
Sinan Kâzım’la ilk ve ortaöğretimde aynı sıraları paylaşanlar onu şu özellikleriyle hatırlıyor: Atak, gözüpek, çalışkan… Hüzünlü bir tebessüm ve davudi bir ses…
Liseyi bitirip Hukuk Fakültesi’ne başladığında sene 1966. Fikir Kulüpleri Federasyonu, üç yıl sonra, 1969’un 10 Ekim’indeki kurultayında Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu’na, yani Dev-Genç’e dönüşüyor. Sinan Kâzım da FKF üyeliğinden Dev-Genç üyeliğine geçiyor. “Ama” diyor Emin Özüdoğru, “Dev-Genç henüz ortada yokken Sinan Kâzım yoksul gecekondu mahallelerinde bilinen bir isimdi. O yıllarda, yani ‘60’ların sonu, ‘70’lerin başlarında, Ankara belediyesinin zabıtaları gecekonduculara göz açtırmıyor, gecekondu yapımlarına çok sert müdahale ediyordu. Sinan Kâzım gecekondu yapılacağı zaman mahalleye çağrılıyor, belediye zabıtalarına karşı mukabelede bulunan bir kalkan işlevi görüyordu.”
Bu süreçte zaten artık bir araya gelmeler, eylemlerde, etkinliklerde tanışmalar başlamıştı. Hukuktan vazgeçerek girdiği Sosyal Hizmetler Akademisi’nde Sinan Kâzım artık tanınan bir devrimci olmuştu. O yıllarda, evden ayrılmış, Hacettepe Üniversitesi’nde memur olarak çalışmaya başlamıştı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin yurdunda kalıyordu. Siyasal’ın kantini de bir tür karargâh gibiydi. 1966 girişliler o kantini 1970-72 yıllarında Smolny Enstitüsü’ne çevirmişti adeta. Dev-Genç’li arkadaşları Oğuzhan Müftüoğlu, Şaban İba, Mustafa Kemal Kaçaroğlu, İlhami Aras, Necmi Demir o günlerdeki Sinan Kâzım’ı şöyle hatırlıyorlar: “Teorik açıklama, siyasi analiz ve hitabet denince akla ilk gelen isimlerden biriydi. Teorik düzeyi ve ikna kabiliyeti yüksekti. Cesur, kararlı ve çok fedakârdı.”
Murat Gültekingil ise şöyle anlatıyor onu: “Çok yakışıklıydı. Mahir’le (Çayan) çok benzerlerdi birbirlerine. Kişilikleri de benzerdi. İkisi de kararsızlık anlarında hızlı karar alma yetisine sahip, çok kararlı insanlardı. Bulundukları toplantılarda, bilgi, teorik düzey, ikna yetenekleri ve kararlı söylemleriyle ortama kısa sürede hâkim olurlardı.”

18 Ekim 1970’te yapılan seçimlerde, bu nitelikleri ve Mahir Çayan ile Hüseyin Cevahir’in önerisiyle Dev-Genç genel sekreterliğine seçilir. Zafer Kutlu (sayman), Hüseyin Yavuz, Oğuzhan Müftüoğlu, Şaban İba, Levent Eren, Fevzi Bal, Cemal Salman Pakoğlu da Dev-Genç merkez yönetimine getirilir.
İlk MYK seçimini izleyen dönemde anlaşmazlıklar ve dökülmeler başlar. Kalanlar, Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir, Oktay Etiman, Münir Ramazan Aktolga, Yusuf Küpeli ile Parti-Cephe’ye doğru yönelir. Dev-Genç’in ikinci kongresinde, daha sonra THKP-C adını alacak ekibin kurucuları ağır basınca THKP-C süreci başlar.
Ertuğrul Kürkçü o günleri anlatırken Sinan Kâzım için şu değerlendirmeyi yapıyor: “Sinan Kâzım’ın, yani bizim Dev-Genç genel sekreterinin, hakkı teslim edilmemiş bir kişi olduğunu düşünüyorum. Merkez Yürütme Kurulu’muzda standardı belirleyen kişinin Kâzım olduğunu söyleyebilirim; yani teorik tutarlılık, etik davranış ve devrimci geleneklere uygunluk açısından…”
Sinan Kâzım THKP-C’nin oluşumuna hem militan olarak katkıda bulunur, hem de Mahir Çayan’ın kaleme aldığı Kesintisiz 1-2-3 olarak bilinen teorik yazıların tartışmalarına aktif olarak katılır. Ve öyle bir iz bırakır ki, THKP-C’nin işçi militanlarından Mustafa Baykara, ölümünden 39 yıl sonra, Sinan Kâzım’ı “ağır bir elmastı o” diyerek anar.
Rüçhan Manas’la hayat arkadaşlığı
Sinan Kâzım ‘70’lerin başında evlenir. Eşi Rüçhan Manas’ı okul arkadaşı Nadire Mater şöyle anlatıyor:
“Rüçhan sınıf arkadaşımdı. İçimizde en özenli giyinenimizdi, makyajını asla ihmal etmezdi. Rüçhan THKP-C içinde yer aldı, THKP-C’den yargılandı, sekiz-on yıl cezaevinde kaldı. Sonunda sürgüne gitti ve sürgünde ölene kadar da makyaj yapmaya devam etti. Fotoğraflarına bakıyorum, öyle hoş ki…”
Rüçhan Manas’ın Sinan Kâzım’la ilişkisi politikleşmesinden önceye rastlıyor. Sevgililik yoldaşlıkla katmerlenir, evlenerek Hacettepe Üniversitesi’nin arka mahallelerinde bir gecekonduda yaşamaya başlarlar. 2006’da İsviçre’de vefat eden Rüçhan Manas’ı bir de Taylan Özgür’ün kızkardeşi Hale Özgür Kıyıcı’dan dinleyelim: “Siyasal yurduna gittiğimizde, her zamanki gibi Rüçhan’ı aramıştık. Dev-Genç’in tutuklularıyla Rüçhan ilgilenirdi. Cezaevine yemekleri götürür, avukatlarla ilişkileri sağlar, cezaevinde bulunan arkadaşların dosyaları, tüm ihtiyaçları ile Rüçhan ilgilenirdi. Ankara merkez cezaevinde yatıp da onu tanımayan ve sevmeyen yoktur. Dev-Genç’in hukuk bürosundan, bazı arkadaşlarla birlikte o sorumluydu. Biz Şekibe ablalara (Çelenk) giderken, canım Rüçhan Ankara adliyesinin yollarına düşmüştü. THKP-C davasının ilkinde yargılanmıştı. Sonraları, Maltepe, Selimiye ve Bayrampaşa cezaevlerindeki yıllarında kendisine yapılan haksızlıklar ona migren denen illeti getirmişti. Sanırım bu konuda söyleyecek çok lafı vardı Rüçhan’ın. Bir gün bile bu konudaki acımasızlıklardan bahsetmedi. Kızıldere’de katledilen Sinan Kâzım Özüdoğru ile nişanlı idi. Nasıl birbirlerini seven iki insandı onlar… Aşka ait ne kadar türkü varsa bilirdi Rüçhan…”

Bir de Füsun Özbilgen’den dinleyelim:
“12 Mart günleri. Rüçhan’ı hapishanede tanımıştım. Gerçi ben tanımadan bütün Türkiye tanımıştı Rüçhan Manas’ı. Boyalı basının büyük boy bastığı resimleriyle 12 Mart günlerinin ‘ünlü’sü olmuştu. ‘Anarşist kız’ın maceralarını, ‘adam kaçırma olaylarına yardım ve yataklık etmelerini’, Mahir’lerin hapisten kaçması olayında etkisini okumayan, bilmeyen kalmamıştı. İşte o ünlü mü ünlü kız, yani bizim Rüçhan, hapiste bazen hüzünlü, bazen kahkahalar atan, örgü ören, saçlarını özenle yıkayıp kocaman bigudilerle saran, kedi Kokuşuk’u bağrına basan, avluda oynadığımız basketbolun yıldızı, ortak yaptığımız işlerde en başarılı ve atılgan kişilik. Dürüst, temiz, dost… Onları cezaları kesinleşince bizden ayırıp Anadolu’nun hapishanelerine yolladılar.”
Kızıldere yolu
Sinan Kâzım, bekârlık yıllarında sık sık kapısını çaldığı Türker’lere artık Rüçhan Manas’la birlikte gitmeye başlar. O ziyaretlerdeki tartışma konuları dönemin politik ortamına ışık tutuyor. Yıldırım Türker anlatıyor: “Anamın gelini muamelesi yaptığı Rüçhan Manas’la birlikte Sinan Kâzım’ın babam ve anamla oturup yemek masasında tartıştıklarını hatırlıyorum. Babam, ‘en önemlisi yaşamanız’ diyordu. Sinan ve Rüçhan da sevgiyle gülümsüyor, inancı uğruna yanmaya hazır her genç insan gibi sanki artık ana-babamın ardında bir yere bakıyorlardı. Kızıldere yolu görünmüştü.”
12 Mart’ın ünlü Balyoz Harekâtı’nın kasırga gibi estiği günlerde Ankara’da Deniz’leri idamdan kurtaracak bir eylem yapma, barınma ve saklanma imkânı kalmamıştır. Yurtdışına çıkarılma önerisini Mahir Çayan reddeder. Özellikle Ziya Yılmaz’ın yıllar süren faaliyetleri sayesinde Karadeniz daha elverişli imkânlar barındırmaktadır. Tek çare kapağı oraya atmaktır; gruplar halinde Fatsa’ya geçerler. THKP-C’nin yöredeki üyeleriyle yapılan istişareler sonucunda Ünye’deki radar üssünden rehine alıp Kızıldere köyüne gitmeye karar verirler. Köydeki eve önce Sinan Kâzım, Sabahattin Kurt, Saffet Alp, Ömer Ayna gelir. Daha sonra, yanlarında üç rehine ile saatlerce yürüyerek Mahir Çayan, Ertuğrul Kürkçü, Cihan Alptekin, Hüdai Arıkan, Ahmet Atasoy intikal eder. En son da, Mahir Çayan’ın ısrarla “aracı bıraktıktan sonra Ankara’ya, İstanbul’a gidin, izinizi kaybettirin ve ortaya çıkmayın” tembihlerine rağmen, Nihat Yılmaz ve Ertan Saruhan, yoldaşlık duygusunun baskın gelmesiyle, kullandıkları aracı Niksar’ın dışında bırakıp epeyce yürüyerek Kızıldere’deki eve ulaşırlar. Üç gün sonra cenazelerinin çıkacağı eve yerleşmişlerdir. Sadece Ertuğrul Kürkçü mucizevi bir şekilde sağ kalır. Aslında, o cehennemden sağ çıkan sadece Ertuğrul Kürkçü değildir: Yaralı haldeki Saffet Alp, evin dışında alnından vurulur.
Ölüsüne bile eziyet

Özüdoğru ailesi cenazeyi almaya Niksar’a gittiğinde, devlet hastanesinin morgunda değil, güneş almayan serince bir odaya atılı vaziyette bulur Sinan Kâzım’ın naaşını. Vücudu kurşun ve şarapnel yaralarıyla doludur Sinan Kâzım’ın. Dahası, bir de alnına sıkılmış kurşunun yarası vardır. Artık hiç unutamayacakları bu görüntü karşısında çaresizlik, hüzün ve şok içinde o ağır elması tabuta yerleştirirler. Sözü Emin Özüdoğru’ya bırakalım:
“Babam ağır şok yaşıyordu, cenazeyi almaya gelemedi. Ankara’dan tuttuğumuz araçla Niksar’a sabah 10 civarında vardık. Cenazelerin olduğu hastaneye gittik. İki-üç cenaze kalmıştı. Hastane bize tabut vermedi. Bir marangoza gidip tabutu yaptırdık. Hastanede o gün personel olmadığından cenazenin yıkama işleminin yapılamayacağını söylediler. Biz de kanlı elbiseleriyle öylece tabuta koyduk kardeşimi. Aracın bagajındaki tabutla Niksar savcılığına gittik, işlemleri tamamlamak için. Bu arada, adliye önünde bir güruh toplanmıştı. Küfür, hakaret salvosu altında adliyeden çıktık. Baktık olacak gibi değil, savcıya gidip durumu anlattık. Savcı önce ‘bir şey olmaz’ dedi, ama ısrarımız karşısında gönülsüzce bir bekçi verdi önümüze. Öylece çıktık Niksar’dan. Gece saat 21 civarında Ankara–Mamak’ta askeri birliklerin bulunduğu anayolda durdurulduk. Polisler, sivil giyimli birine tekmil verip bizi Karşıyaka mezarlığına diye yola çıkardılar. Ama definden önce bize tekme sille girişti o sivil giyimli şahıs. Bizi Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne götürürlerken, kardeşimi kanlı elbiseleriyle, o halde gömmüşler. Ertesi gün sabahleyin Karşıyaka mezarlığına gittim. Mezarlık müdürü Ali Can Polat, ‘benden şimdi bir şey isteme, bir ay sonra gel, kardeşinin mezarına ben kendim seni götüreceğim’ dedi. Müdür sözünü tuttu ve biz Sinan Kâzım’ın mezarını bir ay sonra ziyaret edebildik.”
Yok edilemeyen ayak izi
Sinan Kâzım’ı ve arkadaşlarını kurşunlayanlar, üzerlerine bomba yağdıranlar hedeflerine ulaştılar denebilir ilk bakışta. Yani “on”ları öldürdüler, THKP-C’yi bitirdiler… THKP-C hakikaten bitti mi? “On”ların yaktığı meşale söndürüldü mü? Bir metafor, egemenlerin hevesini kursaklarında bırakmaya yetiyor: Aile derin üzüntü ve dışarıda bekleyen öfkeli faşist grubun tacizleriyle tedirginlik içinde Sinan Kâzım’ın naaşını tabuta yerleştirmeye çabalarken, alnına sıkılmış kurşun ve vücudunun delik deşik halinin dışında, dehşetle bir şeyi daha fark eder: Sinan Kâzım’ın bir ayağı yoktur. Bombanın parçaladığı ayağı Kızıldere’deki evde kalmıştır. Ailenin tekrar Kızıldere’ye, o eve, Sinan Kâzım’ın kopmuş ayağını aramaya gitmeye ne hali vardır, ne de imkânı. Kıs- sadan hisse: Sinan Kâzım’ın bir ayağı hâlâ Kızıldere’de. Ama, dahası var: Son yıllarda Kızıldere üzerine artan ilgi ve merak, yeni bir arayış döneminde, hem ülke ve dünya gerçeklerine mütekabil adım atma, hem şablonları reddetme, hem de sosyalizm ve devrim mücadelesinin özgürlük boyutunu asla gözden kaçırmama ve devrimci militan örneği olma vasıflarını içsel kılmada Sinan Kâzım’ın Kızıldere’de kalan ayağının izi pusula misali. Sinan Kâzım bunun için unutulmuyor. Unutuldu sanılırken aniden ve beklenmedik bir zamanda yeniden aramıza katılıyor.
Yok edilemeyen siyasi iz
Bu yıl 6-8 Mayıs günlerinde Mersin’de, 68’liler Ormanı’nda ve kent merkezinde düzenlenen “Deniz’leri Anma” etkinliklerinde Sinan Kâzım’ın ismi anons edildiğinde yarattığı sevgi duygusu görülmeye değerdi. Etkinlikler için yaşadığı Dikili’den Mersin’e gelen Emin Özüdoğru, dinmek bilmeyen alkışlar eşliğinde platforma çıktı. Sinan Kâzım için yazdığı şiiri heyecanla okurken, atılan sloganlar, Kürt kadınların tililileri 68’liler Ormanı’nı inletiyordu. Alkışlarla platformdan inen 68 yaşındaki Emin abi usulca fısıldadı: “Kardeşim unutulmamış, bugün hayatımın en mutlu günü.”
6-8 Mayıs arasındaki o üç günde neler yaşandı neler… Kurtuluş hareketinin 12 Eylül işkencecilerine pes artık dedirtmiş ismi Mustafa Kemal Kaçaroğlu, Emin Özüdoğru’yla tanışıp Sinan Kâzım’ın abisi olduğunu öğrenince, gözleri buğulandı, kelimeler boğazında düğümlendi. “Çok seviyordum Sinan Kâzım’ı, hiç unutmadım onu” diyerek sarıldı Emin Özüdoğru’ya. O gün Emin Özüdoğru’ya o kadar çok insan sarıldı ki, hüzünle, özlemle, vefayla…
Anahatlarını çizmeye çalıştığımız portreye baktığımızda, “bugün hayatta olsa nerede olurdu?” sorusu da cevap buluyor. Bu portreden ne bir liberal ne de bir ulusalcı çıkar. Yaşasaydı, Ertuğrul Kürkçü’nün Mersin’i salladığı gibi, kim bilir nereyi sallardı! Yüzündeki tebessüm, gözlerindeki ışıkla… Cesareti ve kararlılığıyla… Analiz ve hitabet kabiliyetiyle… “Abiler”den hesap soran külyutmazlığıyla, “standartları belirleyen” tutarlılığıyla… Ve tabii esprileri ve türküleriyle…





