DENİZ KİRLİLİĞİ, MÜSİLAJ VE HALK SAĞLIĞINA ETKİLERİ

Söyleşi: Bekir Avcı
21 Haziran 2021
SATIRBAŞLARI
Müsilaj Marmara Denizi’ni dipten ve yüzeyden sarmaya devam ederken, İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri ve İşletmeciliği Enstitüsü’nden uzmanlar denizde ölümcül hidrojen sülfür gazı tespit edildiğini duyurdu. Bu, Marmara’da yeterli oksijen kalmadığı anlamına geliyor. Peki, bu ekolojik cinayetin halk sağlığı açısından yarattığı riskler neler? Kısa, orta ve uzun vadede neler yapılmalı? Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi ve çevre sağlığı uzmanı Cavit Işık Yavuz’a kulak veriyoruz…

 

Siz yedi yıl kadar önce, Ergene Nehri’ndeki kirlilikle ilgili inceleme yaparak rapor hazırlayan geniş grubun içinde yer almıştınız. Bugün, Ergene’nin suyunun Marmara’ya verilmesinin buradaki kirlilikte ve müsilajda büyük payı olduğu artık hemen hemen bütün uzmanlar tarafından söyleniyor. Ergene’deki kirliliğin kaynağı ne, neden bu kirli su hâlâ Marmara Denizi’ne veriliyor?

Cavit Işık Yavuz: Ergene uzun yıllardır önemli bir çevre sorunu olarak gündemimizde. Meslek örgütlerinin katılımıyla 2014’te bu soruna dikkat çeken bir etkinlik yapmıştık. Türkiye Barolar Birliği (TBB), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), benim de temsilen içinde yer aldığım Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve hidrobiyolog Levent Artüz’ün koordinatörü olduğu MAREM (Marmara Environmental Monitoring –Marmara Çevresel İzleme), Trakya Çevre Platformu ve Ergene Platformu’nun bileşenlerinin içinde bulunduğu heyetle bir araştırma yaparak raporlaştırdık. Rapor 2015’te TBB tarafından yayınlandı. Trakya’da organize sanayi bölgelerinin atıkları Ergene nehrine deşarj ediliyor, bu nedenle nehir belli bir noktadan sonra simsiyah akıyordu, hâlâ da öyle. Nehrin atıkları derin deşarjla Marmara’ya veriliyor. Bu yöntemle Ergene’nin atık yükünün Marmara Denizi’ne verilmesinin ciddi bir soruna neden olacağını, bunun Marmara’yı öldüreceğini o zamandan belirtmiştik. Zaten yüksek miktarda atık su yüküyle baş etmeye çalışan Marmara’ya bir de Ergene’nin muazzam düzeyde atık yükünün eklenmesinin buna neden olacağı açıktı.

Altı-yedi yıl önceki raporunuz ve uyarılarınız dikkate alınmış olsaydı felaket bugünkü boyutlarda olmayabilir miydi?

Zamanında etkili müdahaleler yapılmış olsaydı, bu noktaya gelmeyebilirdik, göz göre göre bu noktaya geldik. Ergene’nin atık yükünün bölgenin su kaynaklarına da ciddi zararı vardı. 2014-15’teki çalışmalarımızdan önce de Devlet Su İşleri (DSİ) Ergene nehrini “dördüncü sınıf su” olarak nitelendirmişti. Bunun anlamı “hiçbir amaçla kullanılmaması gereken su” demek. O dönem Ergene’nin yüzde 75’i sanayi atığı ve evsel atık su olmuştu. Bu düzeyde kirli suyu ancak çok ileri arıtmalarla belli bir düzeyde temizleyebilirsiniz. Bunun yapılmadığını gördük. Bugün müsilaja karşı yapılacaklar konuşulurken “tesisleri ileri arıtma tesisine dönüştüreceğiz” deniyor. Bu aslında ileri arıtma tesisi teknolojisinde ne kadar yetersiz bir noktada bulunduğumuzun da itirafı.

Müsilaj oluşan stresli koşullara bir yanıt. Bu yanıtı insan sağlığı açısından değerlendirdiğimizde bizi en çok korkutan, hızla birçok insanı etkileyebilecek mikrobiyolojik riskler. Denizde oluşan yeni ortam bazı mikroorganizmaların sayısını muazzam düzeyde artırıyor. Bilim insanları koli basili olarak bilinen koliform bakteri miktarının normalden 100 ile 1000 kat fazla olduğunu açıkladı.

İleri arıtma tesisinden kasıt ne?

İleri arıtma tesisleri özellikle fosfor ve azot, yani kimyasal arıtım yapan arıtma tesisleri demek. Türkiye’de toplam arıtma tesisleri içinde bunların oranı çok az. Bu, çevre ve çevre altyapısı meselesine ne kadar ilgisiz olduğumuzun göstergesi. Marmara Denizi’ndeki müsilaj da bu konudaki yetersizliğimizin bir göstergesi ve sonucu. Tartışmayı atıkların üretildiği yerden başlatmak gerekiyor. Trakya bölgesi sıvı atık bakımından çok ciddi yükü olan tekstil sektörünün yoğun olduğu bir bölge. Bu atıkların nehre verilmeden önce, sanayi kuruluşlarında belli bir düzeyin altına düşürülmesi gerekiyor. Yani, henüz tesisin içinde atıkların arıtılması lâzım. Evsel atıkların da belediyelerin arıtma tesislerinde arıtılıp ondan sonra deşarj edilmesi gerekiyor. Bunu yapmadığınız sürece nehrin içerisinde atıkla baş edemezsiniz. Atıklar nehrin havzası boyunca içme suyu kaynaklarına karışabiliyor, denizlere gidebiliyor. Unutmayalım, Türkiye’de nehirler bazı bölgelerde içme suyu kaynağı olarak da kullanılıyor.

Türkiye’de arıtma tesisleriyle ilgili tablo nasıl?

Cavit Işık Yavuz

TÜİK’in atık su istatistikleri en son 2018’de yayınlanmış. Buna göre atık su arıtma tesisi bulunan belediye nüfusu yüzde 79, yani belediye nüfusumuzun yüzde 21’inin atık suyu arıtılmıyor. Bin 399 belediyeden bin 357’sinde kanalizasyon şebekesi var, ancak atık suların yüzde 21’i arıtılmıyor. Oysa ucunda atık su arıtma tesisi olmayan kanalizasyon ağına kanalizasyon sistemi diyemeyiz, o bir boru sistemidir. Atık su arıtma tesislerinin performansı da ayrıca tartışılır. TÜİK’in yine 2018’e ait sektörel su ve atık su istatistikleri atık suların yüzde 78’inin akarsu ve denizlere deşarj edildiğini gösteriyor.

Tüm bu veriler bize ne diyor?

Hem Ergene derin deniz deşarjını hem bu verileri düşündüğümüzde, Türkiye’de çevre alt yapısıyla ilgili ciddi bir sorun olduğunu, atık su ve genel olarak atıklar meselesinin çok ciddi bir problem oluşturduğunu ve bunun da aslında müsilajın oluşumuna yol açan en önemli faktörlerden biri olduğunu görüyoruz. Ergene derin deniz deşarjını mutlaka durdurmak gerekiyor. Tıbbi olarak konuşursak, Marmara Denizi şu an yoğun bakımda, acil tedavi ve etkili müdahaleler yapmamız gerekiyor. Müsilaj sorunu bir hafta-on günde çözülecek bir sorun değil. Yoğun bakımdaki bir hastayı o hale sokan sebebin önünü almadığınız sürece, hastalık kötüleşerek devam edecektir. Ergene derin deniz deşarjının yaptığı tam da bu. Deşarj devam ettiği sürece müsilajın daha da yoğunlaşacağını, belki şu ana kadar ortaya çıkmamış yeni sorunları ortaya çıkaracağını öngörmek çok zor değil.

Marmara Denizi yoğun bakımda” dediniz, hidrobiyolog Levent Artüz denizin çoktan öldüğünü söylüyor…

Ben tıbbi terminolojiyle söylemeye çalıştım. Onlar bu konunun uzmanı ve bu yüzden söyledikleri daha doğru. Ekolojik olarak Marmara Denizi’nin öldüğünü söylüyorlar. “Öldü” demek yanlış olmaz.

Müsilajın oluşturduğu ortam bazı ağır metallerin düzeyinin artmasına da sebep olabilir. Planktonlar onları metil cıvaya çevirip deniz ürünlerinde birikimine yol açtığı için ciddi riskler oluşturabilir. Bazı toksinler midye gibi deniz kabuklularında çok yüksek düzeye ulaşabiliyor, bu açıdan deniz ürünlerinin tüketimi konusunda dikkatli olmak gerekiyor.

Yoğun bakımdaki bir hastanın ya da bir cesedin yanında yaşamak halk sağlığı açısından ne gibi riskler barındırıyor?

Müsilaj oluşan stresli koşullara bir yanıt. Özellikle atıkların getirdiği yüklerle birlikte ekolojik yapının bozulması ve beraberinde deniz suyu sıcaklığının yükselmesiyle ortaya çıkan bir yanıt. Bu yanıtı insan sağlığı açısından değerlendirdiğimizde hem mikrobiyolojik risklerin hem kimyasal bazı risklerin hem de çeşitli toksik oluşumlar nedeniyle farklı risklerin ortaya çıkabildiğini görüyoruz. Burada bizim en çok korktuğumuz, akla ilk gelen, hızla birçok insanı etkileyebilecek mikrobiyolojik riskler. Müsilajın, yani salya tipi, jelatin benzeri yapının kendisinden kaynaklanan riskler var. Müsilajla birlikte denizde oluşan yeni ortam bazı mikroorganizmaların sayısını muazzam düzeyde artırıyor. Bu açıdan mikrobiyolojik riskler bizi korkutuyor. Geçtiğimiz günlerde İstanbul Üniversitesi’nden bilim insanları numuneler üzerinde analizler yaptılar ve koli basili olarak bilinen koliform bakteri miktarının normalden 100 ile 1000 kat fazla olduğunu açıkladılar.

Koliform bakteri nedir?

Koliform bakteriler özellikle su ve gıda güvenliği açısından en çok korktuğumuz bakterilerdir. Bizim için indikatör, yani gösterge bakterilerdir. Suda koliform bakteri varsa, her türlü bakteri ve virüs vardır. Çünkü o kadar çok bakteri ve virüs türü var ki, bunların hepsini analiz etmemiz mümkün değil. O nedenle hem deniz hem içme suyunda indikatör dediğimiz koliform bakterileri analiz ediyoruz. Atık yüküyle kirlenmenin yanında, müsilaj meselesiyle oluşan plankton patlamaları koliform bakterilerin aşırı üremesine yol açıyor. Halk sağlığı açısından değerlendirmemiz gereken de denizdeki bu mikroorganizma patlamasının insan sağlığına olası etkileri. İki temel risk var. Mikrobiyolojik riskler ve bazı kimyasal maddelerden kaynaklı riskler. Müsilajın oluşturduğu ortam bazı kimyasalların suda daha fazla yoğunlaşmasına, bazı ağır metallerin düzeyinin artmasına sebep olabilir. Bu planktonlar onları metil cıvaya çevirip deniz ürünlerinde birikimine yol açtığı için ciddi riskler oluşturabilir. Bazı toksinler midye gibi deniz kabuklularında çok yüksek düzeye ulaşabiliyor, bu açıdan deniz ürünlerinin tüketimi konusunda dikkatli olmak gerekiyor. Bir risk değerlendirmesi yapmak, gerekirse Marmara Denizi’nden elde edilecek deniz ürünlerinin bir süre tüketilmesini kısıtlamak lâzım. Analiz sonuçlarına bakarak, riskin olduğu bölgelerde denize girmenin hızla yasaklanması da gerekiyor. Yani doğrudan deniz suyuyla temas etmemek gerekiyor. Bir diğer kritik nokta da deniz suyunun yeraltı sularıyla temas ettiği yerlerde bir risk oluşup oluşmadığı. Özellikle nehirlerin denizle ağızlaştığı alanlarda, koliform bakteriler dışında, daha tehlikeli bazı bakteri türleri yaşayabiliyorlar. Dolayısıyla, mikroorganizmalar bakımından çok ciddi analizler yapmak ve analizlerin sonucuna göre hızla önlemler almak gerekiyor. Sağlık Bakanlığı’nın şu ana kadar hiçbir açıklama yapmamış olması ciddi bir sıkıntı. Yüzme sularının mikrobiyolojik açıdan risklerini değerlendirmek Sağlık Bakanlığı’nın görevi. İllerde bu amaçla kurulmuş İl Yüzme Komisyonları var. Bu komisyonlar yüzme sezonunun başında, mart ayında toplanır, önceki yılın verilerine bakıp bir risk analizi yapar. Komisyonların acilen toplanmaları gerekiyor. Ancak, ortada bir alarm hali olması gerekirken şu ana kadar ne Sağlık Bakanlığı’ndan ne de Tarım ve Orman Bakanlığı’ndan bir açıklama duydum. Sağlık Bakanlığı’nın Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı’yla birlikte risk analizleri yapması, risk durumuna göre kararlar alınması, hem su güvenliği hem de gıda güvenliği açısından analiz sonuçlarının kamuoyuyla paylaşılması gerekiyor. Müsilajın denizin üstündeki tabakasını temizlemekle bu iş çözülüyormuş gibi bir hava yaratılıyor. Ama öyle değil, bir alarm halinde olmamız şart.

İstanbul, Silivri (19 Haziran 2021)


Gıda Mühendisi Bülent Şık “denizdeki müsilajin kolera salgını getirmesi mümkün” dedi. Siz ne dersiniz?

Bunu potansiyel bir tehdit olarak görmek gerek. Biraz önce dediğim gibi, müsilaj hem kendisi mikroorganizmaların oluşumuna sebep oluyor, hem de müsilajla ortaya çıkan denizdeki yeni durum planktonların patlamasına, çok farklı organizmaların aşırı çoğalmasına uygun bir ortam yaratıyor. Bülent Şık hocanın uyarısı önemli. Çünkü müsilajın neden olduğu ortam vibrio türü dediğimiz bakteri türlerinin çoğalmasına zemin hazırlıyor. Vibrio türü bakteriler çok çeşitli, kolera mikrobu da vibrio türü bakterilerden biriyle oluşuyor. Marmara’da hangileri vardır, hangileri yoktur bakmak lâzım. Fakat kolera için müsilaj oluşumuna da gerek yok. Küresel iklim değişikliğinin etkisiyle su sıcaklıklarının artmasının özellikle Bengal Körfezi’nde, Bangladeş’te kolera salgınına yol açtığını biliyoruz. Bangladeş Körfezi’nde su sıcaklıklarının artması kolera salgın riskini iki ile dört kat artırdı.

Kolera insanı dehşete düşüren bir sözcük, ama nedenini bilimsel olarak bilirsek riskin büyük mü küçük mü olduğunu da değerlendirebiliriz. Vibrio türü bakteriler deniz canlılarında, mini canlılarda, zooplankton denen canlılarda yaşıyor. Zooplanktonlar da çok küçük, görünümü ıstakoza benzeyen, mikroskobik türde canlılar. Bunlar arasında kopepot denen bir tür var, vibrio bakterileri onlarda yaşıyor. Ancak bu bakterileri tespit etmek zor. Çünkü vibrio bakteri türleri etraflarındaki yaşam şartlarına göre kendilerini adapte edebiliyor. Yaşam şartları onları zorluyorsa, uyku moduna geçiyor bu bakteriler. Ancak, ne zaman ki –burada deniz suyunun tuzluluğu, sıcaklık vb. önemli– çoğalabilecek koşullar buluyorlar, o zaman aktif hale geçip çoğalmaya başlıyorlar. Özellikle delta tipi, yani nehirlerin denizlere karıştığı yerlerde çok daha fazla artış gösteriyorlar. Bu nedenle planktonların, bu kopepodların aşırı üremesi vibrio türü bakterilerin de aşırı üremesine sebep oluyor. Marmara Denizi’ndeki risk buradan kaynaklanıyor. İçme suyu kaynaklarımızın iyi korunması, içme suyu arıtımının klorlanması bu dönemde çok önemli. Gıda hijyeninin çok önemli olduğunun unutulmaması gerekiyor. Marmara Denizi’nde bu bakımdan riskin düzeyini henüz tam bilmiyoruz, analizlerle durum acilen netleştirilmeli. Ama müsilajın tehlikeli bakteri sorununu doğurabileceğini öngörmek gerek. Salgın riski nedir, ne değildir konusunu değerlendirebilmek için biraz daha veriye ihtiyacımız var. Fakat dediğim gibi, müsilaj olmasa da deniz suyu sıcaklıklarının artması dünyanın farklı bölgelerinde kolera riskini artırıyor.

Bir risk değerlendirmesi yapmak, gerekirse Marmara Denizi’nden elde edilecek deniz ürünlerinin bir süre tüketilmesini kısıtlamak lâzım. Analiz sonuçlarına bakarak, riskin olduğu bölgelerde denize girmenin hızla yasaklanması da gerekiyor. Mikroorganizmalar bakımından ciddi analizler yapmak ve ona göre hızla önlemler almak gerekiyor. Sağlık Bakanlığı’nın şu ana kadar hiçbir açıklama yapmamış olması ciddi bir sıkıntı.

Müsilajdan önce de kolera riski vardı, öyle mi? Kolera nasıl bir hastalık?

Deniz suyu sıcaklıkları ve iklim değişikliğinin koleraya yol açma etkisini, böyle bir riskin varlığını müsilajdan çok önce tıp fakültesi öğrencileriyle derslerimizde işliyorduk. Kolera çok tehlikeli, korktuğumuz bir hastalık. Çok şiddetli ishal yapıyor, o kadar şiddetli ki, ağır bir kolera hastası hayatını kaybedebiliyor Özellikle sudan bulaştığı için suya, su şebekesine karıştığında bir anda binlerce insanın hastalanmasına sebep olabiliyor. Hasta kişinin dışkısıyla bulaşıyor. Dışkının suya karışması, gıdalara bulaşması ve o suyu, gıdaları tüketenlere bulaşması nedeniyle hızla yayılıp, kısa süre içerisinde çok sayıda insanın ölümüne yol açabiliyor. Koleralı bir hastayı kurtarmak hiç kolay değil. Çok erken dönemde müdahale edilmesi gerekiyor. Kolera salgın haline gelirse çok büyük insan kayıplarına yol açabilir. En çok kayıp verdiren hastalıklar arasında yer alıyor. Tedavisi erken dönemde mümkün, ama asıl müdahale edilmesi gereken yer, kolera mikrobunun suya ya da gıdaya bulaşını engellemek.

Bir buçuk yıldır koronavirüs pandemisiyle başetmeye çalışırken bir başka salgın riskinden, kolera salgınından bahsediyoruz. Dünyanın en kalabalık metropollerinden biri olan İstanbul da topun ağzında. “Salgın içinde salgın”a riski size ne düşündürüyor?

Bu yüzyılın nasıl adlandırılacağını şimdiden bilemeyiz, ama bugünden bakınca “salgınlar çağı”, “pandemiler çağı” diyebiliriz. 21. yüzyılın 20 yılında iki pandemi gördük; domuz gribi ve Covid-19. Dünyanın değişik yerlerinde farklı mikrobik hastalıklar söz konusu. Afrika’da ebola, Hindistan’da nipah virüsü var. Bangladeş’te kolera salgınları sıklaştı. Küresel iklim değişikliğinin etkileriyle zaten ishalli hastalıkların sıklığında artış bekliyoruz. Vektörle bulaşan hastalıklar dediğimiz sinek, böcek vb. aracılığıyla bulaşan hastalıklar artıyor. Dolayısıyla böyle bir trend söz konusu. Müsilaj gibi olayların getireceği yeni mikrobik riskler salgın düzeyinde bir etki gösterir mi, bilmiyorum, ama elbette İstanbul gibi büyük bir metropolde, özellikle suları ve gıdaları etkileyen bir mikrobik salgın ortaya çıkarsa Covid’le beraber ciddi potansiyeller oluşturur. Ancak, şu anda riskin büyük olduğunu söylemek için çok erken. Biraz daha veriye dayalı bir değerlendirme yapmamız gerekiyor. O nedenle şimdiden çok endişe etmeye gerek yok, ama çok temkinli ve tedbirli olmalıyız.

Bandırma (2 Mayıs 2021)


Örneğin İstanbul gibi bir yerde deniz kuşları, mesela martılar aynı zamanda sokak aralarında dolaşan canlılar; onların denizdeki mikroorganizmaları insanlara taşıması, yayması olası mı?

Henüz suyun içindeki mikroorganizmalar ve diğer riskler nedir, bilmiyoruz. Ancak, Bülent Şık hocanın da yazısında dikkat çektiği üzere, su kuşları mikrobu uzak havzalara taşıyabiliyor. Ancak, bu ne düzeyde etki gösterir, bakmak lâzım. Her halükârda, özellikle gıda teması açısından önlem almak gerekir. Yani gıdaların mutlaka pişirilerek yenmesi, çiğ sebze ve meyvenin temiz suyla yıkanmadan yenmemesi gibi bireysel hijyen önlemleri ihmal edilmemeli.

Deniz trafiği kirliliğin ve müsilajın yayılmasına nasıl etki ediyor?

Deniz trafiği ve hareketliliğin devam etmesinin kirliliği farklı yerlere taşıyabileceğini öngörmek çok zor değil. Boğaz’da trafik durmuş değil, bunu engellemek çok kolay da değil. Ama müsilaj gemilerin sintine suları denen atık sularıyla denizden denize taşınabiliyor. Önümüzdeki aylarda Karadeniz’de ve başka yerlerde bunun etkilerini görebiliriz. Şimdiden Çanakkale Boğazı ve Ege’nin kuzeyinde müsilaj görülmeye başladığını okuyoruz.

Denize girmeyen, deniz ürünü yemeyen birinin de sudaki kirliliğin sonuçlarından etkilenme ihtimali var mı?

Zannetmiyorum. İlk etapta göz önüne almamız gereken içme suları ve gıda meselesi. Deniz suyunun içme suyunu doğrudan kontamine etme, yani bulaştırma riski çok düşük. Bu yüzden öncelikle alınması gereken önlemler denizlerde, özellikle riskin yüksek olduğu bölgelerde yüzmemek ve deniz ürünü tüketiminde dikkatli olmak. Marmara Denizi’nde tutulan deniz ürünlerinin tüketilip tüketilemeyeceği meselesinde analiz sonuçlarına bakarak değerlendirme yapmamız gerekir, ama tüketmemekte yarar var, tüketilecekse de mutlaka ve mutlaka pişirerek tüketmek lâzım. Kabuklu deniz ürünlerinden uzak durmakta yarar var. İnsanları bir korku iklimine sürüklememek de gerek. Şu an o suya girmiyorsanız, deniz ürünü tüketmiyorsanız ya da tüketirken dikkat ediyorsanız özel bir risk olduğunu söyleyemeyiz.

Müsilajın neden olduğu ortam vibrio türü bakterilerin çoğalmasına zemin hazırlıyor. Kolera mikrobu da vibrio türü bakterilerden biriyle oluşuyor. Marmara’da hangileri vardır, hangileri yoktur bakmak lâzım. Fakat kolera için müsilaj oluşumuna da gerek yok. Su sıcaklıklarının artması kolera salgın riskini de artırdı. Marmara Denizi’ndeki riskin düzeyi analizlerle acilen netleştirilmeli.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum herhangi bir veri paylaşmadan, “ilk tespitlerimiz müsilajın tehlikeli atık olmadığı veya toksik özellik göstermediği yönünde” diye bir açıklama yaptı (15 Haziran). Bu açıklamayı nasıl değerlendirirsiniz?

Bakanın bu açıklamasına dair bir değerlendirme yapabilmek için analiz sonuçlarının ayrıntısına, yani nerelerden, nasıl, hangi yöntemlerle nelerin analiz edildiğinin ayrıntılarına sahip olmak gerekiyor. Birçok disiplinin birlikte çalışacağı bilimsel araştırmalara ihtiyaç var. Çevre sağlığında temel bir prensip vardır: ihtiyatlılık ilkesi. Olumsuz sonucu olabileceği öngörülen bir durum varsa, önlem olarak o durumdan insanları uzak tutmalısınız. İhtiyatlılık ilkesini burada uygulamayacaksak nerede uygulayacağız? Bir an önce bakanlıkların, sağlık kurumlarının ihtiyatlılık prensibi gereği önlemler alması ve bunları açıklaması gerekiyor. Bu süreçte insanlar birçok riskle karşı karşıya gelmeye başlamış durumda. Özellikle müsilajı temizleme faaliyetinde çalışan ekiplerin koruyucu malzemelerle çalışması gerekiyor. Orada kullanılan malzemelerin kullanıldıktan sonra dezenfekte edilmesi şart. Birkaç günlük çalışmalar dahi gösterdi ki, müsilaj ve altındaki su tabakası mikrop yuvası. Dolayısıyla bu, o suyla temas eden herkesi risk altında bırakır.

Pandemi döneminde sıkça andığımız İl Hıfzıssıhha Kurulları ve Mahalli Çevre Kurulları mevzuata göre, kendi illerindeki çevre sorunlarıyla ilgili kararlar alabiliyor. Sağlık Bakanlığı’nın öncü ve koordinatör rolü oynayarak insan sağlığıyla ilgili kararlar konusunda hızla harekete geçmesi gerekiyor. Bu açıdan yapılması gereken her ilin kendi kıyılarına ilişkin bir değerlendirme yapması. Marmara Denizi 240 km’lik bir sahil bandına sahip, her yerde risk aynı olmayabilir. Ama yüzme konusunda, yaz aylarına girdiğimizi düşünürsek, hızla karar almak, belli periyotlarla değerlendirme ve analizler yapmak acilen gerekli. Gıda meselesiyle ilgili de toplumu bilgilendirmek gerekiyor. Biz pişmemiş deniz ürünü yememe uyarısı yapıyoruz, ama Marmara’daki deniz ürünlerinin tüketilip tüketilmeyeceğiyle ilgili bakanlıkların analize dayalı bir değerlendirme yapması lâzım. Hem mikroorganizmaların hem de kimyasalların düzeyi gereği belki de deniz ürünlerinin müsilaj süresince hiç tüketilmemesi gerekebilir. Bu konuda deniz bilimcilerin analizleri ve görüşleri yol gösterici olacaktır.

Ergene (üstte), Mudanya (altta)


Yerel yönetimler nasıl roller üstlenebilir?

Belediyelere çok önemli görevler düşüyor. Belediyelerin sorumluluğunda olan atık su arıtma meselesinin hiçbir aksamaya izin vermeden sürdürülmesi gerekiyor. İçtiğimiz suların arıtılması ve şebekelerin o suları evlerimize kadar getirmesi sürecine belediyelerin ayrıca dikkat etmesi gerek. İçme suyu kaynaklarının kirlenme riskine karşı bu dönemde ayrı bir ihtimam ve ehemmiyet gerekiyor. Türkiye’nin içme suyu şebeke altyapısı çok iyi değil. Şehirlerde evlerimize kadar suyu getiren su şebekeleri çoğunlukla eski, yenilenmemiş. Evlerimizin su depoları, su sistemleri de iyi değil. Deniz ürünlerinin tüketimi ve gıda meselesinde de belediyelerin denetimlerini artırması gerekiyor. Ayrıca altını çizmek gerekiyor, merkezi hükümetle yerel belediyeler arasındaki koordinasyon, entegrasyon ve işbirliği artırılmadığı sürece olduğumuz yerde sayarız.

Çevre sağlığında temel bir prensip vardır: ihtiyatlılık ilkesi. Olumsuz sonucu olabileceği öngörülen bir durum varsa, önlem olarak o durumdan insanları uzak tutmalısınız. İhtiyatlılık ilkesini burada uygulamayacaksak nerede uygulayacağız? Sürekli risk analizi ve değerlendirmesi yapmamız lâzım. İshalli hastalıkların yakından izlenmesi bu yaz çok önemli.

Ekolojik yıkımın halk sağlığına etkilerine dair ne söylersiniz?

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) sağlığı “fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden iyilik hali” olarak tanımlıyor. Buna ekolojik yönden iyilik halini de katmalıyız. Çünkü ekolojik çöküş sağlığın da çöküşü anlamına geliyor. Yaşamakta olduğumuz pandemi bunun en iyi kanıtı. Bundan sonra daha fazla pandemi, salgın göreceğiz, çünkü ekolojik sistemdeki çöküş doğrudan ve dolaylı yollarla bulaşıcı hastalıkların daha sık görülmesine sebep oluyor. Bu nedenle sağlık dediğimizde ekolojik iyilik halini de anlamak durumundayız. Başta hava kirliliği olmak üzere, salgın hastalıklar, vektörle bulaşan hastalıklar, küresel iklim değişikliğinin yarattığı sağlık tehlikeleri daha fazla önem kazanıyor. Bu nedenle, gerek halk sağlığı gerekse çevre sağlığı alanında çalışanların sayısı artıyor. Biz de Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Anabilim Dalı’nda, ekolojik sorunların, çevre sorunlarının sağlığa etkilerini izleyen, bu konuda eğitimler, araştırmalar, çalışmalar yapan Çevre Sağlığı Bilim Dalı oluşturduk.

Son söz?

Müsilaj bir gösterge, deniz ekosistemini ne hale getirdiğimizi gösteren önemli bir indikatör. Bundan sonrası için bize büyük bir uyarı. Alarm halinde olmamızın gereği ortaya çıkmış durumda. Müsilajla baş etmenin hiç kolay olmadığını, olmayacağını, bundan sonra orta ve uzun vadede yapacaklarımızın kritik önemde olduğunu düşünüyorum. İhtiyatlılık ilkesi üzerinden halk sağlığı için ciddi önlemler almamız, çok iyi bir izleme sistemi oluşturmamız, sürekli risk analizi ve değerlendirmesi yapmamız lâzım. İshalli hastalıkların izlenmesi bu yaz çok önemli. Başta Marmara Bölgesi olmak üzere, genel olarak ishalli hastalıkları yakından izlemek, artış olup olmadığını değerlendirmek gerek. Şu ana kadar Sağlık Bakanlığı’ndan bir açıklama duymadık, ama bakanlığa çok iş düşüyor.

^