COVID-19 SALGINI VE SAĞLIK EMEKÇİLERİ

Söyleşi: Saner Şen
26 Mart 2020
SATIRBAŞLARI

Bir anda dünyanın altını üstüne getiren Covid-19 salgınında hayatlarımız onlara emanet. Onlar da canları pahasına can kurtarmaya çalışıyor. Canları pahasına, çünkü alkış alıyorlar, ama ekipman alamıyorlar. Virüsle burun buruna çalışıyorlar, ama toplu taşıma kullanmak, evlerine gidip gelmek zorundalar. Hem maruz kaldıkları hem taşıdıkları risk çok büyük. Şu apaçık: Sağlık çalışanlarının sağlığı korunamazsa toplum sağlığı korunamaz. Şu da artık herkesin malûmu: Sağlığın ticaret olması felaket getirir. Peki, Sağlık Bakanlığı hangi önlemleri alıyor, salgınla mücadele hangi öncelikleri gerektiriyor, hastanelerdeki fiili durum ne, sağlık çalışanları hangi koşullarda çalışıyor, yaşıyor, neler talep ediyor? Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) eşbaşkanı Gönül Erden bunları ve salgınla mücadelenin beş temel unsurunu anlatıyor: Yaygın test, donanım, şeffaflık, üretimin durdurulması, ücretli izin…

Covid-19 salgını hakkında bilgilerin gelmeye başladığı dönemden bu yana Sağlık Bakanlığı talimatıyla ne gibi hazırlıklar yapıldı? Bu hazırlıklar yeterli miydi?

Gönül Erden: Hiç önlem alınmadı demek doğru değil, ama yetersiz önlem alındı. Bizde vaka olmaması üzerinden değerlendirme yapıldı, ilk vaka tanısına kadar yavaş hareket edildi. Bugün yapılıyor olan hazırlıkların o süreçte yapılmış olması gerekiyordu. Gerek halkın bilgilendirilmesi, gerek sağlık kurumlarının hazırlanması anlamında bu dönemde her gün devreye giren tedbirlerin o dönemde yapılmış olması gerekiyordu. Maalesef o dönemde yapılması gereken hazırlıkların yeteri kadar yapılmadığı ortada.
Bu tedbirler daha erken alınmış olsaydı bugün daha iyi bir noktada olurduk. Topluma, özellikle 65 yaş üstü ve risk gruplarına yönelik, sağlık kurumlarına, sağlık emekçilerine yönelik tedbirlerin o dönemde alınmış olması gerekiyordu. Test kitlerinin hazırlanması, sağlık merkezlerinde yaygınlaştırılması gerekiyordu. Şu an her gün yenisi açıklanan genelgelerle, tedbir paketleriyle görüyoruz ki, bu hazırlıklar yapılmamış. Hiçbir şey yapılmamış değil elbet, ama yetersiz olduğu ortada.

Neler yapılması gerekiyordu?

Dünya ilk defa salgın yaşamıyor. Daha önce de salgınlar oldu. Her bir salgın aslında yapılanlar ve yapılmayanlar konusunda bir tecrübe. Bu salgın aralık ayında Çin’de ortaya çıktığı günden bu yana Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), bilim insanları, Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu ve sağlık örgütlerinin yapılmasını önerdiği pek çok tedbir vardı. Bunları esas alan bir yerden, bu kurumlarla ortaklaşarak, işbirliği yaparak yol alınsaydı mücadele daha kolay olurdu, daha sağlıklı bir yol yürürdük. Tekçi bir mantıkla hareket ediliyor. Bakanlık, Bilim Kurulu üzerinden bir çalışma yürütüyor.

12 Mart’ta Fahrettin Koca’yla iki saatlik bir toplantı yaptık. Koronavirüsle mücadele konusunda eleştirilerimizi ilettik, önerilerimizi sunduk. Her bir örgüt işbirliğine ve ortaklaşa çalışmaya açık olduğunu ifade etti. Ama o toplantıdan sonra Sağlık Bakanlığı bir daha bizimle temas kurmadı.

Elbette ki Bilim Kurulu önemli, ama bu konuda pek çok çalışma yapmış, deneyim sahibi olan örgütlerle, kurumlarla da temas kurulması gerekiyordu. Tüm bu belirlemelerin ışığında tedbir almak gerekiyordu. Kişiye göre değil, bilimsel verilere, dünya deneyimlerine göre tedbir alınması gerekiyordu. Koronavirüs 190’dan fazla ülkede görüldü. Dünyadaki iyi ve kötü örneklere dahi bakılsa ne yapılması gerektiği ortaya çıkıyor. Hong Kong’da, Güney Kore’de, Almanya’da salgının çok hızlı kontrol altına alınmış olması, ölümlerin çok az olması, bu devletlerin iyi örnekler olduğunu ortaya koyuyor. İtalya, Fransa gibi kötü örnekler de var. Sadece bu iyi ve kötü örnekler kıyaslanıp bilim insanlarının ortaklaştığı öneriler ve tedbirler dikkate alınsaydı, izlenecek yol ortaya çıkardı.

Salgın Türkiye’ye gelene kadar hükümet yada bakanlık Türk Tabipleri Birliği (TTB), Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) gibi kurumlardan görüş almadı mı?

15 Mart’ta düzenlemeyi planladığımız Sağlıkta Şiddete Karşı Beyaz Miting’le ilgili Sağlık Bakanlığı’ndan bir randevu talebimiz vardı. Bu randevu, 11 Mart’ta ilk vakanın açıklanmasının ardından, 12 Mart’ta gerçekleşti. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’yla iki saatlik bir toplantı yaptık. Toplantıda koronavirüsle mücadele konusunda eleştirilerimizi ilettik, önerilerimizi sunduk. Her bir örgüt bu toplantıda işbirliğine ve ortaklaşa çalışmaya açık olduğunu ifade etti. Ama maalesef o toplantıdan sonra Sağlık Bakanlığı bir daha bizimle temas kurmadı. Ardından tekrar görüşme talebimizi ilettik, ama yanıt gelmedi. Bunun üzerine kurumumuza iletilen sorunları, taleplerimizi, çözüm önerilerimizi yazılı olarak bakanlığa ilettik, ama henüz herhangi bir karşılık alamadık. 

Fotoğraflar: Saner Şen

Salgının başlamasından bu yana sağlık çalışanlarının çalışma şartlarında ne gibi  değişiklikler oldu?

Öncelikle, sağlık çalışanlarının sorunlarının Covid-19’la ortaya çıkmadığını söylememiz gerekir. Sağlık çalışanlarının zaten güvenceli iş, temel ücret mücadelesi, yaşadıkları şiddet, iş yoğunluğu, çalışma koşulları, ağır ve tehlikeli alanlarda çalışmaktan kaynaklı her geçen gün büyüyen çok ciddi sorunları vardı. Son yıllarda çalışma rejimi, çalışma koşulları ve geleceğe ilişkin güvencesizlik duygusu sağlık çalışanlarda intihar oranlarının artığını da göstermekteydi. Bu dönem toplu sözleşmeye ilişkin temel başlıklarımızdan biri de bundan kaynaklı olarak sağlık çalışanlarının sağlığı ve güvenliğiydi. Önerilerimiz ve taleplerimiz vardı, ama dikkate alınmadı.
Anlayacağınız, bunlar sadece bugünün sorunları değil. Covid-19’la ortaya çıkmadı bunlar. Fakat salgına biz birçok sorunla birlikte girdik. Salgının bu sorunları, bu koşulları derinleştireceği, ağırlaştıracağı net olarak ortada. DSÖ’nün pandemi ilan ettiği bir salgından bahsediyoruz.

Hekim ve hemşire olarak OECD rakamlarının çok altındayız. OECD ortalaması 351 iken, bizde 100 bin hastaya 186 doktor düşüyor. 100 bin hastaya karşılık 1025 olan hemşire ve ebe sayısı, bizde sadece 272. Ataması yapılmayan yüz binlerce, KHK’lerle ihraç edilen binlerce sağlık emekçisi var. Bu arkadaşların atamalarını yapın, bu eksikliği giderin diyoruz.

Salgından sonra, vatandaşa yönelik olarak çok acil ve zorunlu olmadıkça hastanelere gitmeme uyarısı yapıldı. Hastanelerde acil olmayan başvurularda bir düşüş var. Ama bundan bağımsız, Covid-19 virüsüyle bağlantılı bir iş yükü artışı da var. Şunu çok net bir şekilde ifade ediyoruz ki, şu anda alanda bulunan sağlık çalışanlarının kendi sağlıklarını koruyabileceği tedbir ve düzenlemeler yok. İlk günden bu yana ısrarla “sağlık çalışanlarının sağlığını koruyamazsanız toplum sağlığını koruyamazsınız, önce sağlık çalışanlarını korumak için gerekli tedbirleri alın” diyoruz. DSÖ de, 6331 sayılı işçi sağlığı ve güvenliği yasası da, yaşam hakkı üzerinden anayasa da bunu tarif ediyor. Her sağlık çalışanının, uygun nitelikte, uygun kalitede, yeterli sayıda kişisel koruyucu ekipmana sahip olması gerekiyor.

Nasıl ekipmanlardan bahsediyoruz?

Bu ekipmanlar da tek tip değil. Sağlık çalışanının çalıştığı servise, çalıştığı hastaya göre değişiklik arz ediyor. Serviste çalışan arkadaşımızın ekipmanı farklıdır, yoğun bakımdaki çalışan arkadaşımızın ekipmanı farklıdır,  Covid-19 tanılı hastaya müdahale edenin ekipmanı farklıdır. Bazı yerlerde sadece cerrahi maske kullanmamız yeterlidir, ama bazı yerlerde N95 maskeleri kullanmak zorundayız. Maalesef şu an bize alanda çalışan arkadaşlarımızdan gelen verilere göre, kişisel koruyucu ekipman çok yetersiz. Antiseptikler, el dezenfektanları çok yetersiz. Cerrahi eldiven, cerrahi maske bulmakta dahi zorlanıyorlar, ki en kolay bulunabilen ekipmanlardır.


Sağlık Bakanı 23 Mart’ta yaptığı basın toplantısında 32 bin yeni personel alınacağını açıkladı.  Personel eksikliği salgın nedeniyle mi ortaya çıktı?

Hekim ve hemşire sayısı olarak OECD rakamlarının çok çok altındayız. OECD ortalaması 351 iken, bizde 100 bin hastaya 186 doktor düşüyor. Yine OECD ortalamasına göre 100 bin hastaya karşılık 1025 olan hemşire ve ebe sayısı, Türkiye’de sadece 272. Sağlık Bakanlığı’nın 2018’de yayınladığı faaliyet raporunda da net olarak tarif ediliyor ki, salgından önce de sağlık çalışanı sayısı zaten azdı. Sağlık emekçileri zaten çok fazla çalışıyordu. Haftada 80 saate yakın mesai yapıyorlar. Çalışma koşulları ağır, çalıştıkları servislerdeki iş yükleri ağır. Yıllardır sağlık hizmetleri çok eksik çalışanla yürütülüyor. O yüzden biz yıllardır sağlık çalışanı sayısındaki sorunu acilen giderin diyoruz.

Sağlık emekçileri için uygun şartlarda kalabilecekleri otellerin, misafirhanelerin ayarlanması gerekiyor. Hastanelere gelirken hâlâ toplu taşıma kullanıyorlar. Bu, hastanedeki enfeksiyonu dışarı taşımak, dışarıdaki enfeksiyonu hastaneye getirmek açısından risk.

Sağlık bakanı daha dün yaptığı açıklamada 32 bin personel alacağını duyurdu. Biz bu 32 bin personelin kimler olduğunu, ne kadarının doktor, ne kadarının hemşire, ne kadarının sağlık memuru, ne kadarının laboratuvar teknisyeni olduğunu bilmiyoruz. Güncel bir planlama yapılarak, hangi alanlarda kaç sağlık çalışanına ihtiyaç olduğu tespit edildikten sonra ve mutlaka kadrolu, güvenceli olarak işe alınmaları gerekir. Bu 32 bin personel de varolan personel ihtiyacını karşılamak için yeterli değildir. Çünkü alanda ciddi bir eksiklik var. Ataması yapılmayan yüz binlerce, KHK’lerle ihraç edilen binlerce  sağlık emekçisi var. Anayasa Mahkemesi’nin kararına rağmen güvenlik soruşturmaları nedeniyle ataması yapılmayan arkadaşlarımız var. Hızlıca, güncel bir planlamayla, ihtiyaca göre bu arkadaşların atamalarını yapın, bu eksikliği giderin diyoruz.

Salgınla mücadelede eden sağlık çalışanları, an itibariyle personel ve ekipman eksiklikleri dışında başka ne gibi sorunlar yaşıyorlar?

Şu an hastanelerde görev yapan sağlık çalışanları ağır risk altında görev yapıyor. Evlerinde anneleri, babaları, çocukları olanlar var. Bu risklerden ötürü pek çok arkadaşımız evlerine gidemiyor. Peki, bu insanlar nerede kalacaklar? Sürekli hastanelerde mi kalacaklar? Bu yorgunluk demektir, tükenmişlik sendromuna yol açar. Her şeyden önce hak ihlalidir. Bu soruna hızlıca çözüm getirmeleri gerekiyor. Bu sağlık emekçileri için uygun şartlarda kalabilecekleri otellerin, misafirhanelerin ayarlanması gerekiyor. Hastanelere gelirken hâlâ toplu taşıma kullanıyorlar. Bu, hastanedeki enfeksiyonu dışarı taşımak, dışarıdaki enfeksiyonu hastaneye getirmek açısından risk. Bütün sağlık kurumlarının yeterli sayıda ücretsiz servis ayarlamaları, bu servislerin de uygun bir şekilde dezenfeksiyonunun yapılması lâzım. Cumhurbaşkanlığı, salgın nedeniyle yayınladığı ilk genelgede, kamu kuruluşlarında çalışan hamilelere, yasal süt izni kullananlara, 60 yaş üstüne, kronik hastalığı olanlara, engellilere idari izin verdi. Sağlık Bakanlığı’nda bu uygulanmıyor maalesef. Kronik hastalıkları olan arkadaşlarımız hâlâ alanda aktif olarak çalışıyorlar. Bu arkadaşlarımızın acilen idari izinli sayılması gerekiyor.

Temel mücadele yöntemi yaygın test. Ama bugün ülkemizde maalesef Covid-19 testi hâlâ çok sınırlı sayıda yapılıyor. Almanya’da niye vaka sayısı fazla olmasına rağmen ölü sayısı az? Çünkü haftada 160 binin üzerinde test yapılıyor.

Şu an hastanelerde görev yapan sağlık çalışanlarına Covid-19 testi yapılıyor mu?

Bir diğer sıkıntımız da bu. Hâlâ sağlık çalışanları için çok sınırlı miktarda ve semptom belirtisi varsa test yapılıyor. Oysa ki Covid-19 şüphesi bulunan hastalarla temas halinde olan sağlık çalışanlarına ve bu çalışanlarla temas halinde olan diğer sağlık çalışanlarına yaygın bir şekilde test yapılması gerekiyor. Bu testlerin negatif çıkması durumunda bile düzenli olarak tekrar edilmesi gerekiyor. Çünkü bu çalışanların Covid-19 şüpheli ya da tanılı hastalarla temasları devam ediyor.


Test olmak için nasıl bir prosedür takip edilmesi gerekiyor? Test olmak isteyen sağlık çalışanına ‘’hayır’’ mı deniyor?

Normalde bunun işçi sağlığı kuralları gereği zaten yapılması gerekiyor. Bu bir hak. Ama maalesef bunun bugün alanda bir karşılığı yok. Neredeyse hastalık tanısı kesinleşmiş olan arkadaşlarımıza test yapılıyor. Biliyorsunuz, test her yerde yapılmıyor. Belirli illerde, belirli merkezlerde yapılıyor. Bu merkezler dışında numuneler alınıp test yapılan yerlere gönderiliyor.  

Salgın haberlerinin dünyada duyulmasının üzerinden 100 günden fazla zaman  geçmesine rağmen hâlâ sınırlı sayıda ilde ve sağlık merkezinde test yapılabiliyor olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu testlerin yapılacağı merkezlerin sayısının artırılması, test kitlerinin hazırlanması, Covid-19 salgını ülkeye gelmeden önce yapılması gereken hazırlıkların başındaydı. Şu an yaşanan durum bu hazırlıklardaki eksikliğin en net örneği. Covid-19 salgınıyla mücadele etmek istiyorsak, temel mücadele yöntemi yaygın test. Bunu sadece biz söylemiyoruz, bilim insanları, bilim kurulu, DSÖ söylüyor. “Önce hazırlıklı olun sonra da salgından daha hızlı davranın, tespit edin, kontrol altına alın” diyorlar. Tespit edebilmek için Covid-19 testinin yaygın bir şekilde yapılması gerekiyor. Ama bugün ülkemizde maalesef Covid-19 testi hâlâ çok sınırlı sayıda yapılıyor. Almanya’da niye vaka sayısı fazla olmasına rağmen ölü sayısı az? Çünkü Almanya’da haftada 160 binin üzerinde test yapılıyor. Hastalığı erken tespit edip tedaviye erken başlıyorlar. Güney Kore günde yirmi binin üzerinde test yapıyor, o yüzden salgını kontrol altına alabiliyorlar. O yüzden bu testin yaygınlaşması gerekiyor. 

Sağlık Bakanı Koca’nın 23 Mart’ta yaptığı basın toplantısında Covid-19 tanısı konulmuş sağlık çalışanları hakkında sorulan soruya verdiği cevaptan bazı sağlık çalışanlarının hastalığa yakalandığını biliyoruz. Sizde bu çalışanların sayısı, görev yaptıkları yerler hakkında bilgi var mı?

Tanı konulmuş arkadaşlarımıza dair bilgiler geliyor, ama maalesef elimizde net bir sayı yok. Bizdeki rakamları açıklarsam yanıltmış olurum, çünkü her yerden bilgi alamıyoruz.  Sağlık çalışanlarının bir kısmı bu konuda bilgi vermekten çekiniyor, bir kısmı da bilgi sahibi değil, çünkü bu bilgiler saklanıyor. Hem sağlık çalışanları konusunda, hem de genel bilgilendirme konusunda bir şeffaflık yok.

Doğru veriye, doğru bilgiye ulaşmak insanlarda güven duygusu oluşturur, kaygıyı azaltır. Böyle bir şeffaflık olmaması nedeniyle, vaka ve ölüm sayısından tutun, alınan önlemlere kadar çok ciddi bir bilgi kirliliği var. Veriler şeffaf bir şekilde paylaşılsaydı güven ortamı oluşurdu. İnsanlar nerede riskin fazla olduğunu, kendilerini ne kadar ve nasıl korumaları gerektiğini bilebilirdi.

Ama ilk tanının konulmasından bu yana geçen 11 günde tanı konulan sağlık çalışanlarının olması, sağlık çalışanlarının güvenliğine yönelik tedbirlerin ne kadar yetersiz olduğunu gösteriyor.

İtalya’da yaşananın benzeri, vaka olan bölgelerden olmayan bölgelere doğru yaşanabilecek insan hareketlerinin önüne geçilmesi için kamuoyuna il ve bölge bazında vaka açıklaması yapılmadığı söyleniyor. Peki bu veriler sağlık çalışanlarıyla neden paylaşılmıyor? Sonuçta bu verilerin toplumun tamamıyla şeffaf bir şekilde paylaşıldığı ve salgının başarılı bir şekilde kontrol edildiği Singapur gibi örnekler de var.

Bu süreç ne kadar açık ve şeffaf yürütülürse, kamuoyunda, sağlık çalışanlarında ne kadar güven duygusu oluşturulursa mücadele o kadar kolay yürütülür. Doğru veriye, doğru bilgiye ulaşmak insanlarda güven duygusu oluşturur, kaygıyı azaltır. Bugün böyle bir şeffaflık olmaması nedeniyle, vaka ve ölüm sayısından tutun, alınan önlemlere kadar çok ciddi bir bilgi kirliliği var. Veriler şeffaf bir şekilde paylaşılsaydı bir güven ortamı oluşurdu. İnsanlar nerede riskin fazla olduğunu, kendilerini ne kadar ve nasıl korumaları gerektiğini bilebilirdi.

Kamuoyuna net bilgilerin verilmesi varolan panik halini de ortadan kaldırır, güvensizliği ve gerilimi de engeller. Bu nedenle Sağlık Bakanlığı’ndan sadece ölenlerin yaşını değil, şeffaf ve açık bilgi istiyoruz. Genel hasta sayısı, hangi illerde oldukları, nereden geldikleri, bulaşma kaynakları, şu anki durumları, iyileşme oranları, ölüm oranları, cinsiyetleri, yaşları gibi bilgileri istiyoruz. Hem sağlık çalışanlarına, hem toplumun bütününe bu bilgilerin verilmesi gerekiyor.

Hastane çalışanlarına Covid-19 şüpheli yada tanılı hasta bilgisi verilmiyor. Şüpheli diye numune alınıyor, ama sonucu paylaşılmıyor. O hastayla temasa geçen, numunesini alan, tedavisini yürüten ya da işlemlerini yapan sağlık çalışanının kendisini koruyabilmesi için de test sonucunun paylaşılması gerekiyor.

Bu şeffaflık sağlık çalışanları için çok daha kritik bir noktada duruyor. Düşünün, hastane çalışanlarına Covid-19 şüpheli yada tanılı hasta bilgisi verilmiyor. Sağlık çalışanı o hastanede virüs var mı, yok mu, bilmiyor. Şüpheli diye numune alınıyor, ama o numunenin sonucu paylaşılmıyor. O hastayla temasa geçen, numunesini alan, tedavisini yürüten ya da işlemlerini yapan sağlık çalışanının kendisini koruyabilmesi için de test sonucunun paylaşılması gerekiyor. Paylaşılmadığı için de alanda çalışan için bir güvensizlik var. Herkes kaygıyla hareket ediyor. Belki o hastanede ya da serviste Covid-19 yok, ama bir bilgi paylaşımı olmadığı için sağlık çalışanları arasında kaos ve kaygı çok yaygın. Bu, insanın çalışma motivasyonunu etkiler. Kaygılar insanı mutsuz eder, depresyona sürükler, insanı tükenme noktasına götürür. İnsanların rahat çalışabilmesi için bu kaygıyı gidermek gerekiyor. Herhangi bir Covid-19 şüpheli vaka doktora gittiğinde, hekim onun analizini aldığında İstanbul’dan geldiğini bilirse daha dikkatli davranır. Bugün nasıl Çin’den gelenlere özel davranılıyorsa, aynı şey Türkiye için de geçerli. Hastalığın bulunduğu kenti bilirsek o kentten gelene karşı yaklaşım farklı olur, hiç tanı olmayan bir kentten gelene yaklaşım farklı olur. Hastayla temas ilişkisini kurmak açısından da önemli.

Türkiye’deki vaka yükseliş grafiklerine bakıldığında tablo İtalya’da salgının ilk günlerini anımsatıyor. Şu an İtalya, yoğun bakım ünitesi yetersizliği nedeniyle hasta seçme noktasına geldi. Böyle bir durumla karşılaşma ihtimaline karşı Sağlık Bakanlığının bir planı var mı?

Genelge ile pandemi hastaneleri ilan ettiler. Özel hastaneleri bu pandemi hastanelerine dahil ettiler. Yoğun bakım yataklarının planlamasına geçildi. Son olarak da solunum cihazı siparişi verildi. Bunun dışında Sağlık Bakanlığı’nın başkaca bir planlaması varsa da bunu bizimle paylaşmıyor. 

Türkiye’deki yoğun bakım üniteleri böyle bir salgına yetebilecek kapasitede mi?

2018 TUİK verilerine göre, Türkiye’de bulunan kamu, üniversite ve özel hastanelerde toplam 38.098 yoğun bakım yatağı var. Solunum cihazı sayısı ile ilgili elimizde herhangi bir veri yok.  İlk vakanın tespit edildiği tarihten bu yana 11 gün geçti ve vaka sayısı 1’den 1.236’ya (13. gün olan 24 Mart itibariyle 1.872’ye) yükseldi. Grafiğe baktığımızda çok hızlı bir yükseliş söz konusu. Kötüleşen hastaların hemen hepsi yoğun bakıma ihtiyaç duyuyor.

Tüm hastaneleri bir merkezde topladığımızda, bu kadar yoğun hastanın ve çok sayıda sağlık çalışanının bir arada bulunduğu şehir hastanelerinde salgını kontrol altına almak çok daha zor olacaktır. Şehir hastaneleri fikrinin de içinde olduğu Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın her yönüyle toplum zararına olduğu açıktır.

Ölümler pnömoni (zatürre) ve arkasında solunum yetersizliğinden oluyor. Yani hastalar için solunum cihazına da ihtiyaç var. Yatak sayısının ve solunum cihazı sayısının yetmediği ortada ki, Sağlık Bakanlığı ek solunum cihazı teminine girişti. Yeterli olsa böyle bir yola başvurulmazdı zaten. Ama bu girişim de bugünün işi değil. Tüm verilere bakarak bu hazırlığın da daha önceden yapılması gerekiyordu. Şimdi ek solunum cihazı temini için girişimde bulunmak, bu cihazların nisan sonunda gelmesini beklemek salgının bu kadar hızla ilerlediği bir durumda geç bir tedbir.


Yoğun bakım ünitelerinin yetmediği bir aşamaya gelindiğinde sağlık kurumu tedavi edeceği hastayı seçmek zorunda mı kalacak?

Hasta seçme konusu İtalya’dan sonra çok gündeme geldi. İtalya’da böyle bir durum yaşandıktan sonra acaba burada da yaşanır mı endişesi başladı. Bu da hastalar ve hasta yakınları arasında bir kaygıya neden oluyor. Bu, sağlık emekçileri açısından da ciddi bir kaygı. Bir hekimin triaj (seçmek, ayırmak) uygulama durumunda kalması her bakımdan bizim için de çok zorlu bir süreç, hiç kolay bir karar değil. Normal zamanlarda da triaj uygulaması yaparız. Acilde hastaları renklendiririz. Kırmızı çok acildir, hemen müdahale etmek gerekir. Sarı, kırmızıya göre hayati tehlikesi daha az olan hastayı temsil eder. Önce kırmızı, sonra sarı, en sonra da iyi durumda olan yeşil hastaya müdahale edilir. İtalya’daki örneğe geldiğimizde, orada yapılan triaj uygulamasında yoğun bakımda solunum cihazı yetmezliği durumunda hekim, daha fazla yaşatabileceği hastayı tercih ediyor. Önünüzde iki hasta ve bir cihazınız olduğunu düşünün. Hızlıca bir değerlendirme yapıp, hangi hastanın yaşama şansı daha yüksek olduğuna bakıp bir karar veriyorsunuz. Maalesef böyle bir durum. Bu sağlık emekçisi bakımından hakikaten travmatik bir süreç, ama zorunlu da bir süreç aynı zamanda. Ayrıca İtalya’da yaşanan hekimlerin hasta seçme zorunluluğu tartışması, karantina koşulları sebebiyle konulan ziyaret yasağı, belirsizliklerin yarattığı güvensizlik gibi sorunlar sağlık emekçilerinin şiddet görme riskini arttırıyor. Umarım Türkiye’de bu yaşanmaz.

Ortadaki tablo, sağlık sistemlerinin de teşhiridir. Sağlık hizmetleri ücretsiz olmalı, herkese eşit, nitelikli, anadilinde sunulmalı. Türkiye’de Genel Sağlık Sigortası (GSS) kapsamı dışında kalan milyonlar var. Hepsinin GSS’ye dahil edilmesi gerekir. Katkı katılım paylarının kaldırılması gerekir. Sağlıkta ticaret, sağlıkta tasarruf ölüm demektir.  

Türkiye’de birçok ilde devasa bütçelerle inşa edilen şehir hastanelerimiz var. Bu salgında şehir hastanelerinin kapasitelerinden faydalanabiliyor muyuz?

Sağlıkta dönüşüm programı kapsamında yapılan şehir hastaneleri genel olarak toplum sağlığı için yararlı olmadığı gibi, bu tür salgın durumlarında daha olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Çünkü kentin farklı bölgelerinde bulunan hastaneler yerine tüm hastaneleri bir merkezde topladığımızda, bu kadar yoğun hastanın ve çok sayıda sağlık çalışanının bir arada bulunduğu şehir hastanelerinde salgını kontrol altına almak çok daha zor olacaktır. Şehir hastaneleri fikrinin de içinde olduğu Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın her yönüyle toplum zararına olduğu açıktır. Bu gerçekliği doğru bir şekilde ifade etmek gerekir.
Ankara Şehir Hastanesi’nden bize gelen bilgileri aktarabilirim. Salgından önce de hastanenin fiziksel koşullarından, uzaklığından, çalışanların iş yükünden kaynaklı pek çok şikâyet vardı. Bugün de benzer sorunlar artarak devam ediyor. Covid-19 salgınında hastanenin günde 10 değişimi sağlayacak havalandırmayı yapması gerekiyor. Ancak hastanenin havalandırma sistemi iyi çalışmıyor. Pencere yok. Hastane uzak. O hastanenin karantina altına alındığını düşünün. Ankara’yı kilitliyorsunuz demektir. Daha küçük ölçekte, yerelin ihtiyacını karşılayabilecek, kolay ulaşılabilir hastanelerin olması gerekir. Şehir hastanelerinin mantığı yanlış.


Sadece Türkiye’de ya da kötü bir örnek olarak İtalya’da değil, gelişmişler sınıfında kabul edilen birçok ülkede de sağlık sisteminin yetersiz kalabileceği endişesi var. Bu, dünyada sağlık sistemleriyle ilgili temel bir soruna mı işaret ediyor?

Türkiye’de sağlık alanının ticarileşmesi, metalaşması, kâr ve rant getiren bir alan olarak görülmesi nedeniyle az kişiye çok iş yaptırma politikası izlendi. Türkiye’deki sağlık sistemi bugün bir sınavdan geçti aslında ve bu sınavdan kaldı. Sadece bizim için değil, İspanya’dan İtalya’ya, İngiltere’den Amerika’ya, tüm dünya ülkeleri için bu geçerli. Uygulanan sistemin doğru olmadığı çok net bir şekilde ortaya çıktı. Bugün bu salgınla beraber pek çok dünya ülkesinde de şu ortaya çıktı ki, mevcut sağlık sistemleri çökmüş vaziyette. Ortadaki tablo, sağlık sistemlerinin de teşhiridir aynı zamanda. Sağlık hizmetleri ücretsiz olmalı, herkese eşit, nitelikli, anadilinde sunulmalı. Türkiye’de Genel Sağlık Sigortası (GSS) kapsamı dışında kalan milyonlar var. Hepsinin GSS’ye dahil edilmesi gerekir. Katkı katılım paylarının kaldırılması gerekir. Sağlık çalışanları güvenceli iş, güvenceli ücret, güvenceli gelecek kaygısı gütmeden çalışmalı. Yeterli sayıda sağlık çalışanıyla bu iş yürütülmeli. Sağlıkta ticaret, sağlıkta tasarruf ölüm demektir. Bugün bunun gerçekliği ortaya çıkıyor aslında.

Ülkenin zorunlu, toplumsal ihtiyaçları dışında üretimin durdurulması, emekçilerin ücretli izinde sayılması gerekir. Zorunlu olarak üretim yapılması gereken yerlerde işçilerin dönüşümlü olarak çalıştırılması gerekir. Aynı zamanda, işten çıkarmaların da yasaklanması gerekir.

Sizce bu salgın ve salgınla mücadele sırasında ortaya çıkan sorunlar, dünya genelinde uygulanan sağlık sistemleri üzerinde bir değişikliğe gidilmesinin önünü açabilir mi? 

Varolan sistemin problemleri Covid-19 salgınıyla ortaya çıkmış bir durum değil. Biz bunu yıllardır söylüyoruz. Bu salgın sadece varolan durumu net bir şekilde teşhir etti. Sorunlar sadece sağlık alanında değil. Genel olarak baktığımızda herkes bir sistem eleştirisini de yapmak durumunda. Salgını sistemden ayrı değerlendiremeyiz. Ülkelerin ekonomi politikalarından, insana yaklaşımından, ekolojik tahribattan ayrı değerlendiremeyiz. Salgını bu bütünlükte değerlendirmemiz gerekiyor. Birçok bilim insanının da söylediği gibi, suç virüste değil, bizde. Şunu da söylemek gerekiyor: Kapitalist sistemin kendisi ve yürütücüleri bütün kriz ve kaos dönemlerinden kendilerini yeniden üreterek çıkarlar. Kendilerini yeniden dizayn ederler. Toplumsal muhalefet bu noktada güçlü ve örgütlü durursa, bu sistemin dizaynı o kadar kendi lehlerine olur. Bu sağlık sistemi için de geçerli. Sağlık muhalefeti de bu noktada ne kadar örgütlü olur, eleştirilerini ne kadar güçlü yaparsa, sistemin değişmesi de o oranda mümkün olur. Bunu ancak toplumsal muhalefetin örgütlü gücü değiştirebilir. Yoksa sistem “biz yanılmışız, bunu değiştirelim” demez. Süreç kapitalist sistem lehine mi, yoksa toplumlar lehine mi işleyecek, bunu bizim mücadelemiz belirleyecek.


Kamuoyunda sokağa çıkma yasağı ilan edileceği yönünde bir endişe var. 65 yaş ve üzeri için böyle bir yasak zaten getirildi. Bu uygulamayı doğru buluyor musunuz?

Ne 65 yaş üzeri ne de genel olarak sokağa çıkma yasağını doğru buluyoruz. Salgınla mücadelede yöntem bu değildir. İtalya ya da Fransa gibi kötü örnekler yerine dönüp iyi örneklere bakmak lâzım. Almanya ve Güney Kore’de sokağa çıkma yasağı yok, ama sokaktaki sosyal mesafelere dönük artı tedbirler alınıyor. Zamanında fiziksel mesafeye yönelik tedbirler alınabilseydi, böyle bir yasağa gerek kalmazdı. Bu tedbirler alınamadığı için yaşlı kesimi korumak üzerinden böyle bir tanımlama yapıldı.
Bugün dünyadaki ölüm oranlarına baktığımızda, 65 yaş ve üstü için, eğer beraberinde bir de kronik hastalığı varsa risk artıyor, bu doğru. Ölüm oranlarında da bu kendini gösteriyor. Bu risk grubuna dönük özel tedbirlerin alınması gerekiyor. Ama bu gençler hasta olmuyor demek değil. Çoğu hastalandığını dahi fark etmiyor. Ama temastan kaçınmadıkları için bulaşma riski artıyor. Hastalığı hissetmeseler dahi etraflarındakilere bulaştırıyorlar. Risk grubunda olmayabilirler, ama hem kendilerini hem de çevresindekileri korumak zorundalar. Toplumsal sorumluluk biraz da budur.  Tedbirimizi alır, fiziksel mesafelerimizi korursak, dayanışmayla bu sorunu aşabiliriz.

Bu salgınla mücadele ancak demokrasi ile olur. İktidar anti-demokratik uygulamalarda ısrar ederek bu sorunun üstesinden gelmeye çalışıyor. Sömürüye, eril zihniyete ve tekçi anlayışa dayalı bu dünya sistemi nedeniyle bu noktaya geldik. Bunu aşmak ancak özgürlük, demokrasi ve eşitlikle olur.

Ama bu konuştuklarımızın dışında alınması gereken başka tedbirler de var. Temel tedbirlerden biri iyi beslenmeyse eğer, dar gelirlinin yaşam seviyesinin yükseltilmesi gerekir. Bu devletin sorumluluğudur, gıda takviyesi yapılmalıdır. Sabun hijyen için temel malzemedir, bunun ücretsiz dağıtılması gerekir. Sosyal mesafeden, temastan kaçınmaktan bahsediyoruz, ama insanlar fabrikaya çalışmaya gidiyor. Ülkenin zorunlu, toplumsal ihtiyaçları dışında üretimin durdurulması, emekçilerin ücretli izinde sayılması gerekir. Zorunlu olarak üretim yapılması gereken yerlerde işçilerin dönüşümlü olarak çalıştırılması gerekir. Aynı zamanda, işten çıkarmaların da yasaklanması gerekir. Ama her kriz, kaos döneminde olduğu gibi yine insanlar işten çıkartılıyor, işsizlik artıyor. Çünkü devletin bu noktada bir politikası yok. “İyi beslenin” dediğiniz insanlar işten çıkartılırsa nasıl iyi beslenecek? Sadece tedbir almak da yetmiyor. Bu tedbirlerin uygulanabilirliğini de kontrol etmek, şartlarını oluşturmak gerekiyor.
Son olarak şunu söyleyebilirim: Bu salgını kapitalist sistemden, ekolojik tahribattan, sağlık politikalarından, ülkelerin ekonomik politikalarından, insana yaklaşımından ayrı değerlendiremeyiz. Bu salgınla mücadele ancak demokrasi ile olur. İktidar anti-demokratik uygulamalarda ısrar ederek bu sorunun üstesinden gelmeye çalışıyor. Sömürüye, eril zihniyete ve tekçi anlayışa dayalı bu dünya sistemi nedeniyle bu noktaya geldik. Bunu aşmak ancak özgürlük, demokrasi ve eşitlikle olur. Bizi koronavirüs  salgınından sonra daha otoriter ve baskıcı bir rejim mi, yoksa daha demokratik, eşit, özgür bir dünya mı bekleyecek sorusunun yanıtını toplumsal muhalefetin mücadelesi ve bu mücadelenin öznesi olma çabası belirleyecek.

^