Umut-Sen 7 Aralık 2025’te, “Holdingsiz Türkiye” başlığıyla bir konferans düzenledi. Önceki konferansların başlıkları nelerdi?
Görkem Doğan: Umut-Sen’in ilk toplantılarını konferans şeklinde yapmıyorduk. Panel ve forumları da sayarsak 15 kez Umut-Sen toplantısı yaptığımızı söyleyebilirim. 2021’de, Tahir Çetin ve Ali Faik İnter’in ölümünden bir sene önce, Bağımsız Maden-İş’in bir güç olarak ortaya çıktığı zamanlarda bu toplantıların adını koymak istedik. Konferansların iki amacı vardı. “İşçi sınıfından ses çıkmıyor” diyenlere bir ses çıktığını göstermek ve direnişçi işçilere kürsü sağlamak. İşçilerin birbirini görmesini ve ilişkilerinin güçlendirmesini de hedefliyorduk. 2022’de “6356’yı Parçala”, 2024’te “Reddet, Diren, Örgütlen: Yıkılsın Holdingçi Düzen” ismiyle hedef gösteren konferanslar da yaptık. Bu sene Holdingsiz Türkiye başlığıyla düzenlediğimiz konferans Umut-Sen’in altıncı büyük buluşmasıydı.
“Holdingsiz Türkiye”ye katılım nasıldı? Önceki konferanslara kıyasla katılımcıların profilinde bir farklılık var mıydı?
Doğan: Her senenin kendine has bir özelliği oluyor. 2021’de “Anadolu’daki küresel fabrikayı örgütleyelim” sloganıyla yaptığımız “Gücünü Kat, Hareketi Yarat” konferansına sol kesimden çok insan gelmişti. Ama 2022’deki konferansa o kadar solcu gelmedi. Geçen seneki “Düşmanı Tanı, Dağıt Ablukayı” konferansına “Umut-Sen ne diyor?” diye merak edip gelen epey solcu vardı. Bu seneki konferansa beklentimizin üzerinde bir işçi katılımı oldu. Bu sene işçi direnişleri kimsesiz kaldı; sorunlarını anlatmak için kürsü bulamayan işçiler konferansa coşkuyla geldiler. Geçmiş konferanslara oranla daha az solcu vardı. Başka siyasetlerden insanlar gelip izlerdi konferansı. Ama bu defa öyle olmadı.

Konferansa katılanların ilgisi nasıldı?
Burcu Arıkan: İnsanların odaklanarak konferansı takip ettiklerini gözlemledik. Anadolu’nun birçok bölgesinden gelen işçiler özellikle birinci bölümü dikkatle dinlediler. Merzifon’dan gelen işçilerle konuştuğumda teorik tartışmayı dikkatle dinlediklerini söylediler. Birinci bölümde holdingci güç ilişkileri MESEM, kapitalizm, emperyalizm ve toplumsal cinsiyet meseleleri bağlamında tartışıldı. Bu yüzden ilk dölüm daha siyasi ve teorikti.
İşçi katılımının yüksek olması ve ilk bölümdeki siyasi tartışmaları can kulağıyla dinlemeleri konferansın olumlu taraflarından biriydi. Anadolu’nun farklı yerlerinde direnen işçilerin birbirlerini görmesinin başka bir etkisi oluyor. Merzifon OSB’de ilk defa grev oluyor. Tokat’ta da benzer bir durum var. Merzifon’dan gelen GM Teknik işçileriyle Tokat’tan gelen Şık Makas işçilerinin karşılaşması önemliydi. “Holdingsiz Türkiye” daha önce yaptığımız konferansları toparlayan, Umut-Sen’in tarihselliğini de hissettiren bir konferans oldu.
1950’lerde veya 60’lardaki gibi, Sivas’tan trene atlayıp Haydarpaşa’ya gelen işçi profiline rastlamıyoruz. Çünkü üretim OSB’ler yoluyla çeperlere dağılmış durumda. Bursa’da otobüs üretiyoruz, ama o otobüsün parçalarını üreten küçük işletmeler Gebze’den Kayseri’ye kadar yayılmış halde. Bu bir ekosistem. Yerleştiği coğrafyayı temelinden dönüştürüyor.
Konferansın başlığında holding vurgusu yapmanızın nedeni ne? Holdingin şirketten nasıl bir farkı var?
Doğan: Hukuksal olarak tanımlarsak, holding hisselere sahip bir tüzel kişilik, 1970’lerden beri Türkiye sermayesinin özellikle tercih ettiği bir sermaye yapılanması. Holding sahibi olduğunuzda doğrudan imalat yapan şirketlerin yönetimini de kontrol etmiş oluyorsunuz. Holding patronlarının sermaye sınıfı figürü olarak toplumsal hayatımızda bir karşılığı var. Eskiden holding patronlarının kötü bir imgesi vardı. Bu olumsuz imge 12 Eylül’den sonra temize çekildi. Sakıp Sabancı’nın “halkla ilişkiler” çalışmaları hâlâ hafızalarımızda. İşçilerin hafızasında da holding patronlarının büyük sermaye gücünü kontrol eden kişiler olarak özel bir yeri var.
Holding ifadesini ticaret kanunundaki tanımdan dolayı değil, toplumsal hafızadaki yerinden ötürü kullanıyoruz. Tabii ki holdinglerin toplumsal hafızadaki yeri bir yana, toplumu dönüştüren sermaye yapılanmaları oluşuna da vurgu yapmak lâzım. Sermaye sınıfı farklı sektörlerde üretim yapan şirketleri kontrol etmenin elverişli bir aracı olarak görüyor holding yapısını. Belli bir şişkinliğe ulaşmış her sermaye grubu holdingleşmeyi tercih etti, ediyor. Büyük sermaye güçlerinin kendi şirketlerini fabrika düzeyine çok müdahil olmadan kontrol edebilmesinin bir yolu oldu.

Konferansta dağıtılan “Kim Bu Holdingçi Güçler?” kitapçığında “holdingçi” tabirine sıkça atıf yapılıyor. “Holdingçilik”le küresel bir ilişki ağından söz ettiğiniz anlaşılıyor. Bu küresel ilişki ağı nedir, nasıl işliyor?
Doğan: Holdinglerin yönetim kurullarına baktığımızda pek çok aktörün kesişimini görüyoruz. Bir oligarşiden bahsedebiliriz. En tepedekilerden aşağıya doğru çatallanan bir şema var. Bu aktörler devletle ilişkiyi de kuruyor, yasalar da yön veriyor.
Neoliberal küreselleşme sürecinde üretim parçalandı. 20. yüzyılın başında üretim yapan fabrikaların üst katında bir yönetim birimi vardı. Mesela, General Motors’un (GM) Michigan’ın Flint kentindeki fabrikası öyleydi. Ama GM ölçek ekonomisinin büyümesiyle Detroit’in merkezine bir gökdelen dikti. Yönetim birimi Detroit’e taşındı, ancak üretim Flint’te devam ediyordu. Günümüzde küresel tedarik zincirleri vasıtasıyla dünyaya yayılmış bir üretim var.
Soma’da faaliyet gösteren Demir Export’un Koç Holding’le ilişkisi aşikâr. Demir Export’un servisini çeken bölgenin mafyası. Güvenlik müdürü emekli jandarma subayı. Bölgedeki muhalif partinin ilçe başkanı şirketin avukatı. Bu ekosistem bölgenin bütün ilişkilerini sarmalayan bir ilişki ağı.
Örnek verecek olursak, Iphone’un tasarımı Silikon Vadisi’nde yapılıyor, Tayvan menşeili Foxconn’un ürettiği parçalar Çin’in Shenzhen kentindeki fabrikada bir araya getiriliyor. Üretim bandı artık tek bir mekânda değil, sınırları aşıyor. General Electric’in eski CEO’su Jack Welch “Keşke üretim bandımı bir sala yerleştirebilsem ve en ucuz neresiyse oraya götürebilsem” demişti. Yani, Marx’ın Kapital’de bahsettiği yedek işgücü ordusu küresel bir karakter kazanıyor ve maaşlar, çalışma koşulları üzerinde ekstra bir baskı yaratıyor. Hindistan’ın, Çin’in köylü nüfusları bu yedek işgücü ordusuna girmiş oluyorlar.
Türkiye’de de artık 1950’lerde veya 60’lardaki gibi “Yeneceğim seni İstanbul” diye Sivas’tan trene atlayıp Haydarpaşa’ya gelen işçi profiline rastlamıyoruz. Çünkü üretim Organize Sanayii Bölgeleri (OSB) yoluyla çeperlere dağılmış durumda.

Bursa’da otobüs üretiyoruz, ama o otobüsün parçalarını üreten küçük işletmeler Gebze’den Kayseri’ye kadar yayılmış halde. Tabii zamanla bu küçük işletmeler büyümeye başladı. Farplas bir zamanlar Ford Otosan’a elektrik aksam parçası üretirken şimdi o parçanın benzerini tüm dünyaya satıyor. Bu tür bir büyümeye Çin’de de rastlıyoruz. Huawei böyledir mesela…
Bu bir ekosistem. Bu ekosistem yerleştiği coğrafyayı temelinden dönüştürüyor. Kayseri’yi, Denizli’yi, Manisa’yı değiştiriyor. Bizim “Anadolu’daki küresel fabrika” kavramını kullanmamızın nedeni de bu küresel ilişki ağının varlığı. Dolayısıyla, holdingçilik derken bölgedeki küçük patron, küçük patronun bağlı olduğu daha büyük sermaye gruplarını düşünmemiz gerekiyor.
Mesela, Soma’dan faaliyet gösteren Demir Export’un Koç Holding’le ilişkisi aşikâr. Demir Export’un servisini çeken, ama aslında bölgenin mafyası olan yapı da küçük işletmeci. Demir Export’un güvenlik müdürü emekli jandarma subayı. Bölgedeki muhalif partinin ilçe başkanı şirketin avukatı. Bu ekosistem bölgenin bütün ilişkilerini sarmalayan bir ilişki ağı olarak karşımızda duruyor. Mesela imam caminin tadilatı veya kimi hayır işleri için şirketlerle ilişki kuruyor. Taraftar grupları da sponsorluklarla şirketlere bağlı.
Metin Özuğurlu “Anadolu’daki küresel fabrika” tabirini Denizli’de tekstil sektörünün gelişimini incelediği tezinde kullanıyor. Ancak, üretim her yere yayılmış durumda. Yani bu kavramı genelleştirebiliriz.
New York’taki bir genel merkezden başlayıp Kayseri’deki OSB’ye kadar uzanan bütüncül bir üretim bandından bahsediyoruz. Neoliberal küreselleşmenin “artık refah olacak” diyerek bir tür “ümit” yarattığı dönemde, Türkiye dahil pek çok ülkede bu trene ilk atlayan sosyal ve siyasi güçler bir tarihsel blok olarak ülkeleri dönüştürdüler. Bu tarihsel bloku “holdingçi güçler” diye ifade ediyoruz.
Gramsci eskinin öldüğü, ama yeninin de doğmadığı dönemi “interregnum” olarak tanımlıyordu. Eski öldü, ama mezar kazıcısı olmayan ceset ortalarda dolaşıyor ve sonuç üretiyor. Bir zombi gibi bize saldırdığında beynimizi yiyor. Bu yüzden daha önce tarihte gördüğümüz “interregnum”lara da benzetemiyoruz. “Eski” öldü, ama gömeni yok.
Tam da bir tarihsel blokun olması gerektiği gibi, etrafına kendilerini görünmezleştiren sistemi örmüşler. Ama artık görünürler. O ilişki ağının pulları dökülüyor. Çünkü tabanda bir öfke var. İnsanlar devletin kendi devleti olmadığını görmeye başlıyor.
Hindistan’da Modi’nin partisi BJP, Türkiye’de AKP bu tarihsel blokun temsilcisi oldular. Kayseri OSB’deki işletme sahibinin hayalleri ve arzuları doğrultusunda bütün bir devlet organizasyonu dönüştürüldü. Ama hâlâ esas aktörlerden biri Koç ve Koç’un bağlı olduğu küresel sermaye güçleriydi. 2008 krizinden beri bu tarihsel blokun çürüdüğünü görüyoruz.
Zombi, 2008’den beri küresel kapitalizm için kullanılan metaforlardan biri. Colin Crouch The Strange Non-death of Neoliberalism (Neoliberalizmin Garip Ölümsüzlüğü –Açılım Kitap, 2014) kitabında neoliberalizmin rıza üretemediğini söylüyor. Gramsci “eski”nin öldüğü, ama “yeni”nin de doğmadığı dönemi “interregnum” olarak tanımlıyordu. Eski öldü, ama sosyalizmin zayıflamasından dolayı mezar kazıcısı olmayan ceset ortalarda dolaşıyor ve sonuç üretiyor. Bir zombi gibi bize saldırdığında beynimizi yiyor. Bu yüzden tam olarak daha önce tarihte gördüğümüz “interregnum”lara da benzetemiyoruz. “Eski” öldü, ama gömeni yok.

Kitapçığınızda, Türkiye’de 1962-2002 arasında 70 olan OSB sayısının 2025 itibarıyla 409 olduğunu söylüyorsunuz. Son 23 yılda OSB sayısının yaklaşık altı kat artması devasa bir proleterleşmenin olduğunu da gösteriyor, öyle değil mi?
Arıkan: Evet. Ama sadece proleterleştirme değil, bambaşka bir proleterleştirme yaşanıyor. Görkem’in söylediği Sivas’tan Haydarpaşa’ya gelen işçi örneğinden farklı bir işçileştirme pratiği var.
Mesela, Agrobay’ın internet sitesinin “Neden burayı seçtik?” bölümünde, Ege bölgesinde hem jeotermal kaynaklarının hem de hazır işgücü olduğunu söylüyorlar. Yani o bölgede tarımla uğraşan insanları topraksızlaştırıp işçileştirmek işlerine geliyor. Acele kamulaştırmalarla yayılan, tarım arazilerinin sermaye transferiyle semirmiş sanayinin insanı doğduğu yerde işçileştiren bir pratiği var. İnsanlar devasa bir sanayi coğrafyasına hapsolmuş durumda.
Son yıllarda tarım ihtisas OSB’leri kurulmaya başlandı. Geçenlerde Afyonkarahisar Sandıklı’ya gittim. Sandıklı devasa seralarla kaplı bir yere dönüşmüş. İşçiler Sandıklı ilçe merkezinden servislerle seralara gidiyorlar. Sandıklı gibi küçücük bir bölgedeki seralarda üç bine yakın işçi çalışıyor.
Esas hedef kırsalın sanayileşmesi mi?

Arıkan: Kırsal kelimesini geniş anlamda kullanıyorlar. Yani alışılagelmiş bir kırsal yapıdan bahsetmiyoruz. Büyük kentlerin dışındaki alanları kapsarken, tarımı da bu sürecin bir parçası olarak görüyorlar. Sadece imalat sanayisinin gelişiminden söz etmiyorum. Tarım ve imalat sanayi bu sürecin önemli bileşenleri. Kurulan altyapı gençlerin ucuz işgücü olarak bu işleyiş içinde yerlerini almalarını hedefliyor.
Anadolu’daki OSB’lerdeki doluluk oranları yüzde 50’nin üzerinde değil, yani henüz tam doluluğa ulaşmış değiller. Genelde solda gördüğüm “OSB’ler kâr edemiyor” gibi analizleri doğru bulmuyorum. Çünkü sermayedarlar uzun vadeli planlar yapıyor. Tayyip Erdoğan’ın Anadolu’ya iskân politikası çağrısı yapması, “Batı’yı Anadolu’ya taşıyacağız” demesi tesadüf değil. Büyük kent merkezlerinde işçi sınıfının hayatını kolaylaştırmaya dair hiçbir gayretin olmaması da bu iskân politikasıyla ilgili. İnsanların büyük kentlerde tutunamayıp Anadolu’ya yönelmesini arzu ediyorlar.
Mesele sadece Anadolu ile sınırlı da değil. Köprülerden İstanbul Havalimanı’na kadar inşa edilen tüm bu lojistik ağın tıkır tıkır işlemesi, OSB’lerin, üretim ve maden alanlarının bu ağla entegre ve kesintisiz çalışmasıyla ilgili büyük bir planın parçası. Bu proje işgücünü Anadolu’ya doğru çekme girişimi. Nitekim, bu durum Orta Vadeli Program’da (OVP), 12. Kalkınma Planı’nda ve Ulusal İstihdam Stratejisi’nde de vurgulanıyor. Özellikle gençlerin kırsala yönlendirilmesi hedefleniyor ve bununla ilgili Dünya Bankası destekli birçok teşvik paketi bulunuyor.
Doğan: Nüfus kayması sistem için bir ihtiyaç. Bunu ABD örneğinden biliyoruz. Rust Belt denen eski sanayi bölgeleri insansızlaşırken, nüfusun sendikal mücadele geleneğinin de olmadığı bölgelere doğru genişlediğini görüyoruz. Bu tür mekânsal kaymalar sermaye açısından hem kârlı hem de mücadele hafızasının silinmesi açısından kritik. Türkiye’de sosyal mücadelelerle iç içe geçmiş olan Gebze, Çerkezköy, Çorlu hattının biraz boşaltılarak kırsalda işçinin daha rahat kuşatılabileceği yerlere sürülmesinin sermaye açısından avantajları var.
Anadolu’daki OSB’ler henüz tam doluluğa ulaşmış değil. Erdoğan’ın “Batı’yı Anadolu’ya taşıyacağız” demesi tesadüf değil. Büyük kent merkezlerinde işçi sınıfının hayatını kolaylaştırmaya dair hiçbir gayretin olmaması da bu iskân politikasıyla ilgili. İnsanların büyük kentlerde tutunamayıp Anadolu’ya yönelmesini arzu ediyorlar.
Kırsalda sanayileşmenin yayılması belki de yeni bir kentleşmenin ve haliyle yeni bir kentsel estetiğin, insanlar arasında yeni ilişki biçimlerinin yaratılması sonucunu doğuracak. Anadolu’daki küresel fabrikanın kent tahayyülü hakkında neler söylenebilir?
Arıkan: Anadolu’da zaten bir süredir lojistik ağları boyunca kendi içinde küçük merkezcikler üreten yeni bir kentsel tasarım var. İstanbul’un çeperinde gelişen kentsel mekânlar gibi değil de daha dağınık ve içine kapalı kentsel mekânlar üretiliyor. Ayrıca, tarımın sanayileşmesi Anadolu’daki kentsel estetik açısından kritik olacak. Dünya Bankası’nın “mevsimlik işçiliği bitireceğiz” hedefiyle başlattığı kayıtlı istihdam projesi var. Bu projeler sadece emek rejimini dönüştürmüyor, mekânsal olarak da başka bir manzara yaratıyor.
Dünya Bankası bu proje doğrultusunda devletlere milyarlarca dolar kredi veriyor. Tarımı dört mevsim seralarda üretim yapılan bir endüstriye dönüştürmek istiyorlar. Artık kış aylarında pazarda çilek görmemizin nedeni de bu. Muhtemelen seralar Anadolu’da yayılmaya başlayacak. Bu mekânsal dönüşümün proleterleşen insanlar açısından da bir farklılığı olacağını sanıyorum. Köyden kente gelip proleterleşen insanla taşrada hayatına devam edip proleterleşen insan arasında bir fark var.
Nasıl bir fark var?
Arıkan: Kentte işçinin hareket alanının daha geniş olduğu, örgütlenme açısından biraz daha fazla seçeneğe sahip olduğu söylenebilir. Kırsaldaki holdingçi güç ilişkileri içinde işçinin çitlenmesi daha kolay.
Doğan: İliç’e girdiğiniz anda polis sizi takip etmeye başlıyor. Mesela, polis ortam dinlemesi yaptığını gizlemiyor. Avukatlarımız bir binada toplantı yapıyor, polis dinliyor. O toplantıda konuşulanlar daha sonra “pat” diye karşına çıkıveriyor. İstanbul’da da bu tür baskılar olabilir, ama biraz daha zor.
Kırsalda işçi olmanın emek mücadelesi açısından avantajları yok mu?
Doğan: Var tabii. Mesela Doğu Anadolu’da Şavaklarla ilişki kurabilseniz Van’dan Erzincan’a kadar bir alanda güçlü olabilirsiniz. Yani aile ve aşiret gibi bağlar üzerinden bir örgütlenme çalışması yapmak bütün bir havzaya hitap etmek anlamına gelebiliyor.

OSB’lerden farklı olarak bir de Özel Endüstri Bölgesi (ÖEB) denen ve sadece holdinglere tahsis edilen bölgeler de var. ÖEB nedir?
Arıkan: ÖEB’ler OSB’lerin ileri bir formu. OSB’de yönetici şirket diye bir şey yok. ÖEB’lerde holding tam yetki sahibi. Vergi muafiyeti ve arazi tahsisi gibi konularda holdinglerin ÖEB’lerde eli daha rahat. ÖEB kanunu 2002’de çıkıyor. Bu tamamen Cargill’in işini kolaylaştırmak için yapılıyor. Bu kanunla Cargill kendisine yapılabilecek hukuki itirazları boşa düşürmüş oluyor. 2002’de çıkan kanuna 2017’de “özel yönetici şirket” kavramı ekleniyor. Böylece ÖEB’lerin yönetimi tamamen belirli holdinglerin eline geçmiş oluyor. 2024’te ÖEB ilan edilen Varaka Kâğıt 1981’de SEKA’dan Albayrak Grup’un eline geçiyor. Varaka Kâğıt’ın ÖEB olmasıyla Albayrak Holding bu bölgede özerklik kazanmış oluyor. Keza Karabük ÖEB’yi 2024’ten beri Kardemir Holding yönetiyor.
Doğan: Benzer bir durum maden şirketleri için de söylenebilir. Murgul’u Cengiz Holding’e verdiler. Murgul’da kaymakamından jandarmasına, CHP belediyesine Cengiz Holding kontrol ediyor. ÖEB’leri Amerikan filmlerinde izlediğimiz şirket kasabaları gibi düşünebiliriz.
MESEM proleterleştirme projesinin önemli bir parçası. Tarihsel sürece baktığımızda da bunu görebiliyoruz. Koç Holding 2006’da MEB ile protokol imzalayarak “Meslek Lisesi, Memleket Meselesi” projesini başlatmıştı. 2014’te TİSK bu projeye ödül veriyor. OSBÜK, TİSK ve Koç Holding gibi yapılar MESEM’in çekirdeğinde yer alıyor.
Çocuk işçiliği meşrulaştıran MESEM projesinin OSB’lerdeki işgücü açığını kapatmaya yönelik olduğu söylenebilir mi?
Arıkan: MESEM proleterleştirme projesinin önemli bir parçası. Tarihsel sürece baktığımızda da bunu görebiliyoruz. Koç Holding 2006’da Milli Eğitim Bakanlığı ile protokol imzalayarak “Meslek Lisesi, Memleket Meselesi” projesini başlatmıştı. 2014’te TİSK bu projeye ödül veriyor. OSBÜK, TİSK ve Koç Holding gibi yapılar MESEM’in çekirdeğinde yer alıyor. Şu an sürece dahil olan pek çok holding var. Elbette her birinin siyasi ağırlığı aynı değil, ancak hepsi kendi payına düşeni yapıyor.
MESEM’in üniversitelerle ilişkisi giderek kuvvetleniyor. Üniversitelerin bünyesinde kurulan Teknoloji Transfer Ofisleri (TTO) vasıtasıyla akademik içeriği sanayiye entegre etme ve katma değeri yüksek teknoloji ürünleri üretme çabası var. Bu süreç henüz başlangıç aşamasında olsa da BAYKAR gibi yapılar doğrudan bu alandalar. Eğitimin her aşaması sanayileşme için kurulan bu düzeneğe alet ediliyor.

2025 Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) başvuruları geçen yıla göre yaklaşık 600 bin kişi azaldı. Liseden mezun olan öğrencilerin üniversiteye gitmek istememesini nasıl yorumluyorsunuz?
Arıkan: Gençlerin yaşadığı sürekli işsizlik ve güvencesizlik sorununu da bu yeni çalışma rejimiyle birlikte değerlendirmek lâzım. Gençler artık altı ayda bir işten çıkarılıyor, ki bunu birçok depo direnişinde gördük. Üniversiteye girenlerin çoğu ya büyük bir güvencesizlik içinde yaşıyor ya da okurken çalışmak zorunda kalıyor. Mezun olup iş bulamayan ve ailesiyle yaşamak zorunda kalanların oranı da çok yüksek.
Bu tabloyu gören iktidar ve sermaye odakları, gençlere “Hayatınızı erken kurun. Üniversitede dört-beş yıl vakit kaybetmek yerine lisede iş sahibi olun” diyor. Bu söylemi desteklemek için Twitter, Instagram ve TikTok gibi mecralarda yüksek takipçili fenomenlere bu mesajları söyletiyorlar.
Sonuçta, uzun zamandır konuştuğumuz o güvencesizlik hali, artık bir “geleceksizleştirme” projesine dönüşmüş durumda. Aslında eğitimsizleştirme politikası ortaokul seviyesine kadar indi. Ulusal İstihdam Stratejisi belgesinde ortaokul ve lise düzeyindeki öğrencilere dair çeşitli düzenlemelerin yapılacağı belirtiliyor. Belgedeki maddelerden biri çocuk işçiliğiyle mücadeleyi hedeflerken, hemen altındaki bir madde gençlerin “gereken durumlarda” istihdamı için yasal düzenlemelerden bahsediyor. Çocuk işçiliği yavaş yavaş yasal bir kategori haline getirerek sisteme dahil ediyorlar. Devlet okullarının yıllardır ödeneksiz ve bakımsız bırakılması, aslında eğitimin niteliğinin bilinçli olarak düşürülmesine hizmet ediyor. Eğitimi kasten buduyorlar. Özel okulların yaygınlaşmasını ve ticarileşmesini bu süreçle birlikte okumak lâzım.
Eğitimsizleştirme politikası ortaokul seviyesine kadar indi. Ulusal İstihdam Stratejisi belgesindeki maddelerden biri çocuk işçiliğiyle mücadeleyi hedeflerken, hemen altındaki bir madde gençlerin “gereken durumlarda” istihdamı için yasal düzenlemelerden bahsediyor. Çocuk işçiliği yavaş yavaş yasal bir kategori haline getirerek sisteme dahil ediyorlar.
Kitapçığınızdan alıntılayalım: 2003’te özel okul sayısı 3500 iken, 2025’te 14 bin. Yirmi iki yılda özel okul sayısı yaklaşık dört kat artmış…
Arıkan: Dershanelerin kapanma sürecinin de bu tabloda payı var. Bazı dershaneler özel okula dönüştü. Sayısal artış var, ama bu okulların niteliğini de sorgulamak lâzım. Çok net bir strateji izleniyor. Okulların temizliğinden yardımcı personellerin istihdamına, hiçbir ihtiyaç karşılanmıyor. Devlet sorumluluğunu ailelerin omuzlarına yüklüyor. Aileler kendi aralarında para toplayarak bu eksikleri gidermeye çalışıyor. Devlet okullarını sürdürülemez hale getirmek için bilinçli bir çaba sarf ediliyor.
Bu durumun tek amacı özel okulların para kazanması değil. O özel okullara giden çocuklar belirli bir tedrisattan geçiyor. Özel okulların çoğunun holdinglerin bünyesinde olduğunu unutmayalım. Holdinglerin farklı sektörlerde iş yapmak istemesi sadece kâr hırsıyla açıklanamaz. Sağlıktan eğitime, gıda üretiminden sanayiye, her şeyi kontrol ettiğinizde, toplumun hareket alanı kalmıyor. Farklı sektörlerde bulunarak hegemonyayı genişletip toplumu kuşatabiliyorsunuz.
İşçi sınıfı çocukları için eğitim yoluyla sınıf atlama ihtimali tamamen ortadan kalktı. MESEM, özel okullar ve OSB’ler eliyle yeni bir zemin yaratıldı. Özel okul fiyatları o kadar yükseldi ki, artık mesele sadece okul sayısı değil. Eskiden orta sınıflar bir şekilde eğitime erişebilirdi. Eğitim toplumun geniş kesimleri için erişilemez oldu. Çünkü OSB’lerdeki işgücü ihtiyacını karşılamak zorundalar. Eğer bu kadar ciddi bir işgücü nüfusuna ihtiyacınız varsa, toplumun büyük bir kesimini yoksullaştırmak ve proleterleştirmek gerekiyor.
Ama artık rıza da üretilemiyor. Peki nasıl olacak? İnsanlara başka seçenek bırakmayarak istenilen yola sokmaya yönelik, bir tür mecbur bırakma siyaseti yürütülüyor.

TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu Colani ile yaptığı görüşmeden sonra, “OSB konusunda müthiş bir tecrübemiz var. 90’lı yıllardan itibaren OSB’ler Anadolu’ya yayılarak sanayileşme sürecini hızlandırdı. Bu model sayesinde Türkiye sanayi ülkesi haline geldi” diyor. Türkiye tipi sanayileşme modeli ihraç ediliyor diyebilir miyiz?
Arıkan: TOBB ile o görüşmeye gidenlerden biri de Sanko Holding. Bürokratik heyetlerin içinde bu holdinglerin temsilcileri yer alıyor. Hatta TOBB 2019’da, “Cenin’de Barış İçin Sanayi” projesiyle gündeme gelmişti, ama çeşitli nedenlerle bu proje hayata geçirilemedi. Cenin’de sanayi projeleri yapmak müstehcen bir şey. Bu durum Türkiye sermayesinin İsrail’le kurduğu yakınlığı ve vizyonunu da gösteriyor.
Projenin gerçekleşmemiş olması, olmayacak anlamına gelmiyor. Bir süredir TOBB’un sanayi üzerinden çevre ülkelere yönelik bir açılım planı var. Hatta 2020 veya 2021’de, yurt dışında sanayi bölgeleri açılmasına dair resmi izinleri aldılar, karar Resmi Gazete’de yayımlandı. Türkiye’deki üretim modelini ihraç etmek istiyorlar.
Mesela, yaklaşık on yıldır bekleyen Amanos Tüneli Projesi’ni depremden sonra oluşan ortamı fırsat bilerek hızla başlattılar. Bu projeyle İskenderun limanı doğrudan Gaziantep’e bağlanacak. Proje tamamlandığında Al-Faw limanı üzerinden Basra Körfezi’ne bir hat kurulmuş olacak.
Doğan: Benzer bir durum Irak Kürdistan Bölgesi için de geçerli. Orada da “Medeniyet Yolu” olarak adlandırılan projeyle bu süreçler yürütülüyor. Bugün Gaziantep bir sanayi şehriyse, bu başarının arkasında küresel tedarik zinciri içinde seçilmiş bir merkez olması yatıyor. Türkiye’nin iç pazarı bir yana, Gaziantep Ürdün’e kadar uzanan geniş bir coğrafyanın imalat merkezi.
Devlet okullarını sürdürülemez hale getirmek için çaba sarf ediliyor. Bunun tek amacı özel okulların para kazanması değil. O okullarda çocuklar belirli bir tedrisattan geçiyor. Özel okulların çoğu holding bünyesinde. Holdinglerin farklı sektörlerde iş yapmak istemesi sadece kâr hırsıyla açıklanamaz. Hegemonyayı genişletip toplumu kuşatabiliyorsunuz.
Bölgenin kapitalizm modeli Türkiye üzerinden şekilleniyor. Öyle mi?
Doğan: Genellikle “anti-emperyalist” dendiğinde bir tarafta emperyalistler, diğer tarafta ise Türkiye varmış gibi düşünülüyor. Oysa Türkiye, emperyalizm dediğimiz o eşitsiz, hiyerarşik küresel zincirin dışında değil. Aksine, bir rol modeli.
Üstelik, “bölgesel” derken yakın komşularımızı kastetmiyorum. Bu etki Somali’ye kadar uzanıyor. Somali gibi sorunlu bölgelerde, merkezini Türkiye’nin oluşturduğu bir yapı kurulmuş durumda. Keza Sudan için de öyle.
Türkiye sermayesi açısından bu durum olumsuz değil, aksine bir kazanç kapısı. Dolayısıyla, sığ anti-emperyalizm anlayışındaki Türkiye’nin emperyalist olmadığı okuması geçerli değil. Suriye’nin bugün içinde bulunduğu durumdan da Türkiye sorumlu ve bunun somut sebepleri var. Bölgedeki ucuz işgücü ve kaynakların dağıtılmasında Türkiye kilit bir rol oynadı. Günümüzde anti-emperyalist tutum, sadece ABD’ye küfrederek sergilenemez. Kendi hükümetimizin yayılmacı politikalarına da karşı çıkmak gerekir.

Kitapçıkta, “90’lardan itibaren küresel kapitalizme eklemlenme sürecinin sonuçlarından biri, demokrasi ittifakı kurulabilecek küçük sermaye kesiminin kalmamasıdır. Demokrasi mücadelesi bile ‘80 öncesinden farklı olarak proleter bir karakter taşımak zorundadır” diye bir saptama var. Bu durum siyasal alana nasıl yansıyor?
Doğan: En basit bir hak mücadelesinde bile karşımıza dikilen güçleri gördüğümüzde bunu çok net anlayabiliyoruz. Mesela, İliç’teki Anagold Madencilik ve onun bölgedeki hakimiyetine bakalım. Bağımsız Maden-İş İliç’e gittiği andan itibaren devletin istihbaratı tarafından takip ediliyor. Sendikayla temas kuran işçiler Alevi ise dedeler üzerinden, Sünni ise imam üzerinden, Şavaksa aşiretin ileri gelenleri üzerinden tehdit ediliyor.
Genellikle “anti-emperyalist” dendiğinde bir tarafta emperyalistler, diğer tarafta ise Türkiye varmış gibi düşünülüyor. Oysa Türkiye, emperyalizm dediğimiz hiyerarşik küresel zincirin dışında değil. Aksine, bir rol modeli. “Bölgesel” derken yakın komşularımızı kastetmiyorum. Bu etki Somali’ye kadar uzanıyor.
Sonuçta, insanların akrabaları ölmüş, suçluların cezalandırılması gerekiyor. Bunu yapmanın yolu yok. Adaletin yerini bulması için CHP’den bir müttefik bulamıyorsunuz. Çünkü Erzincan CHP milletvekili Mustafa Sarıgül şirketin yanında. AKP zaten çeşmenin başında.
Halk o tepkiyle bir MHP’liyi belediye başkanı yaptı. Ama MHP genel merkezi adama çöktü. Ve İliç davası yetim kaldı. Sonuçta, adaletten başka bir şey aranmıyor. Adaleti tesis edecek, en alttakilerle müttefik olabilecek toplumsal kesimler artık ortada yok. Dolayısıyla, bir hareket en alttakilerin dayanışmasıyla, yani proleter bir karakterle mümkün olacak. 1970’lerde böyle bir şey düşünülemezdi. İlla şirketin içinden adaletli üç-beş kişi bulanabilirdi. Hatta Pol-Der vasıtasıyla polisin içinden müttefik bulmak mümkündü. Siyasi partilerden de birilerini bulabilirdin. Bugün böyle bir şey yok. Mevcut ekonomi politik en alttakilerin üst kademelerle müttefik olabilmesine izin vermiyor.

Umut-Sen koordinatörü Başaran Aksu konferanstaki konuşmasında, “Holdingsiz Türkiye’yi hayal edin” dedi. Böylesine devasa bir üretim ve tedarik zincirinin ortadan kalkması, yerine hem işlevsel hem de formel olarak yeni bir yapılanmanın kurulması nasıl olabilir? Spekülatif konuşmak pahasına, holdingsiz bir Türkiye tahayyülü nasıl olabilir?
Doğan: Bu konu Umut-Sen’de çokça tartışılıyor. Tartışmalar genelde büyük tekellerin kamulaştırılması fikri üzerinde yoğunlaşıyor. Mesela, Tüpraş’ın Koç Grubu bünyesinde olması AKP döneminin en büyük hırsızlıklarından biri. Benzer durum enerji dağıtımı için de geçerli. Enerjiyi devlet üretiyor, ancak dağıtım yetkisi çeşitli şirketlere devrediliyor. Bunları anlatmak ve bu konularda eleştiri getirmek aslında oldukça kolay. Ama bahsettiğimiz şey küresel tedarik zinciri ekosistemini tamamen ortadan kaldıracak bir dönüşüm. Yani Kayseri’deki OSB’de 30 kişiyle üretim yapan ve kompradorlaşmış bir işletmecinin varlık sebebinin ortadan kalkması ve bu kişinin bir devlet şirketinde görev alması gibi bir netlikte tahayyül oluşturmak Marx’ta bile olmayan türden bir kâhinlik gerektiriyor.
En alttakilerle müttefik olabilecek toplumsal kesimler artık ortada yok. Dolayısıyla, bir hareket en alttakilerin dayanışmasıyla, yani proleter bir karakterle mümkün olacak.
Neoliberal küreselleşmede bütüncül bir dönüşüm olmadan “OSB’ler ne olacak?” gibi bir soruya yanıt vermek zor. Ama OSB kurduğu yerin yanına hapishane inşa eden, insanları ücretli köleliğe zorlayıp başkaldıranı hapishaneye atan bir çalışma rejimine karşı daha özgür bir çalışma düzenine geçilmesine dair genel şeyler söylenebilir. Bazı arkadaşlarımız daha net bir tanımlama yapılması gerektiğini savunuyor. Kendi adıma, fiilen tekel konumunda olan, ancak çeşitli şirketlere pay edilmiş yapıların kamu kontrolüne alınması gibi temel başlıklara odaklanıyorum. Aslında bu çok devrimci bir hamle de değil. Tasarruf Mevduatları Sigorta Fonu (TMSF) Türkiye’nin en büyük holdingi. Neden bu yapılar teknokratların yönetiminde? Neden daha demokratik bir siyasi kontrolle yönetilmiyor? Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) bile daha demokratikti. Telekom gibi bazı tekellerin kontrolü üzerine benzer modeller kurmak mümkün. Özelleştirme furyası döneminde KİT’lerin hantal ve aşırı bürokratik yapısı eleştirilirken, işçi kontrolü ve benzeri demokratik mekanizmalara dair çeşitli çözüm önerileri ve örnekler de dile getirilmişti.
Arıkan: Mücadeleyi inşa ederken yolun başında bir reçete çıkarıp ona göre ilerlemeyi doğru bulmuyorum. Çözüm yolları mücadele ettikçe belirecektir. Karşımızdaki hem coğrafi hem de siyasi olarak sürekli yayılan ve işgalci bir güç var. Bu gücün durdurulması şart. Şu an için somut ve nihai bir tahayyüle ihtiyaç duyup duymadığımızdan emin değilim. Marx “komünizm hareketin kendisidir” der. Mevcut duruma mahkûm olmadığımız bir gelecek tahayyülünü dile getirmek bile çok değerli. Yani sonucu tahayyül etmeye zorlamak hareketi engelliyor gibi geliyor bana.

Kitapçıkta “Bugünün devrimci faaliyeti, sağlam bir materyalist analize dayalı bir anti-emperyalizm hattına yaslanmadan hayata geçirilemez” diyorsunuz. Bu materyalist analiz nedir, nasıl olmalıdır?
Doğan: Bugünü anlamak için tarihsel materyalist analizin temel yöntemlerini doğru kavramak gerekiyor. Dünyanın 70’li ve 80’li yıllardan bu yana defalarca değişmiş olduğu gerçeğini gözardı edip o dönemin tespitlerine sığınıyoruz. Oysa, önce neoliberalizm dalgası geldi. 2008’den beri de Beyaz Saray Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın dahi kullandığı “post-neoliberal” dönemin içindeyiz. Bugünün üretim ilişkilerini anlamak için sağlam bir analize ihtiyacımız var.
Yeni analizlerin şehvetine de kapılmamak lâzım, ama Çin’de, Tanzanya’da ya da Kayseri’de neler olup bittiğini anlayacağımız bir analize ihtiyaç var. Her dönemin hâkim fikri hâkim sınıfın fikridir. Sosyalizmin ideolojik olarak zayıfladığı bu dönemde, egemen sınıfın pek çok fikri bize kendi düşüncemizmiş gibi görünüyor.
Yolun başında bir reçete çıkarıp ona göre ilerlemeyi doğru bulmuyorum. Çözüm yolları mücadele ettikçe belirecektir. Şu an için somut ve nihai bir tahayyüle ihtiyaç duyup duymadığımızdan emin değilim. Marx “komünizm hareketin kendisidir” der. Mevcut duruma mahkûm olmadığımız bir gelecek tahayyülünü dile getirmek bile çok değerli.
Bunun çeşitli örneklerini barış tartışmalarında da görüyoruz. Birçok insanın muteber saydığı Nobel gibi kurumlar göründüğü kadar masum değil. Aynı durum medya için de geçerli. CGTN veya Sputnik ne kadar propaganda aracıysa, BBC, Guardian veya New York Times da o kadar propaganda aracı. BBC dinleyerek gerçeği öğrenebileceğini sanmak bir yanılsama. Mesela, Uluslararası Af Örgütü’nün 1. Körfez Savaşı’nda Saddam’ın askerlerinin Kuveyt’te bebekleri öldürdüğü yalanını altı ay boyunca dillendirdiğini biliyoruz. Dolayısıyla, anti-emperyalist temelin güçlü olduğu 70’li yıllardan farklı olarak günümüzde bu bilince çok daha fazla ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz. Broşürde iki temel tespit birleştirilerek ifade edilmiş. Birincisi, bugünü dünün ezberleriyle anlamaya çalışmayalım. İkincisi, bu gerileme ve çürüme döneminde, yani son kırk yılda, geçmişteki bazı sağlam reflekslerimizi, özellikle de antiemperyalizme dair duruşumuzu canlı tutalım.
Konferansında sıklıkla güç siyasetine atıf yaptınız. Güç siyasetinden kastınız nedir?
Doğan: Holdingçi güçler Türkiye sınırlarının dışına da uzanan çok kapsamlı bir yapıyı ifade ediyor. Dolayısıyla, bu gücü yenebilmek için en az onlar kadar kapsamlı ve örgütlü bir kuvvet oluşturmak zorundayız. Bu sadece sayısal bir güç meselesi değil, kendiliğinden olabilecek bir şey de değil. Yani sadece ücretli çalışmaya başlamak otomatik olarak bir proleter bilinç kazanıldığı anlamına gelmiyor.
Gözlemlediğimiz ciddi bir direnme eğilimi var. İnsanlar durumun farkındalar, sunulanları kabullenmiyorlar. Fakat organize bir güç olunmadığı sürece bu duruma karşı etkin bir muhalefet örmek mümkün değil. Türkiye, mültecileri ve göçmenleri de saydığımızda, 85 milyonu aşan nüfusuyla çok büyük bir ülke. Bu ölçekte bir muhalefeti inşa etmek stratejik bir hazırlık gerektiriyor. Bu büyüklükteki bir ülkede Soma Havzası’nda Bağımsız Maden-İş’in mücadelesi kural gereği butik kalıyor. Ne kadar başarılı olursa olsun Gaziantep’te tekstil sektöründe ortaya konan değerli örnekler ölçek farkı nedeniyle küçük çaplı kalmaya mahkûm.
Bu durumu bir nehir metaforuyla açıklarsak, suyun debisi o kadar kuvvetli ki, içine milyonlarca çakıl taşı da atsanız akıntı hepsini sürükleyip götürüyor. Akışı değiştirebilmek için oraya kaya atmanız, yani daha büyük ve sarsılmaz bir irade koymanız gerekiyor. Güç siyaseti derken kastettiğimiz bu çapta bir organizasyonu inşa etme mecburiyeti.

Günümüzde sendika örgütlemek oldukça zor olsa da sendikal faaliyetler bir şekilde devam ediyor. Hatta Anadolu’daki evrensel ölçekli fabrikaları da benzer yöntemlerle örgütleyebiliriz. Edindiğimiz pek çok sendikal deneyim gösteriyor ki, süreç aslında birbirine güvenen ve gizlilik kurallarına riayet eden iki-üç kişilik çekirdek kadroyla, yani komiteleşme süreciyle başlıyor. Ardından çeşitli halkalar üzerinden fabrikadaki farklı departmanlara yayılıyor ve benzer komiteler oluşuyor.
Küresel tedarik zincirlerinin parçası olmuş fabrikalarda çalışan işçileri, zeytinliklerini koruyan köylüleri ya da acele kamulaştırmayla mahallelerine el konulan insanları ortak bir paydada buluşturmalıyız. Bu insanları birbirine bağlayarak ve o bağları genişleterek ortaya gerçek bir güç çıkarmamız gerekiyor.
Bir dönem meclise girmek büyük bir başarı görülüyordu. Ancak son 15 yıl bize gösterdi ki, parlamentoda yer almak toplumsal dönüşüm yaratmaya yetmiyor. Sadece sembolik bir güç olmanın, yukarıdan aşağıya cesaret verme beklentisinin karşılık bulmadığını gördük. Esas mesele aşağıdan yukarıya doğru birleşebilmek. Eğer bu bağı kurup bir zincir gibi genişletebilirsek yüksek işçileşme ortamından güçlü bir itiraz doğabilir. Yani bir temsilcinin, senin yerine konan ve konuşan birinin değil de başka bir gücün ortaya çıkması lâzım. Var olmayan bir ordunun komutanlığına soyunmak yerine, Roma lejyonu gibi 10’lu gruplardan başlayarak bir kohort oluşturmak gerekiyor. O güç konuşmaya başladığı zaman Türkiye siyasetindeki güç dengesini de dönüştürmeye başlayacak.
Küresel tedarik zincirlerinin parçası olmuş fabrikalarda çalışan işçileri, zeytinliklerini koruyan köylüleri ya da acele kamulaştırmayla mahallelerine el konulan insanları ortak bir paydada buluşturmalıyız. Bu insanları birbirine bağlayarak ve o bağları genişleterek ortaya gerçek bir güç çıkarmamız gerekiyor.
Arıkan: Mesele birbiriyle dayanışan bir ağ kurabilmek. Holdinglerin kurduğu ilişki ağlarının bir karşılığı olarak toplumda çaresizlik ve yalnızlaşma var. Eskiden kamusal hizmet kapsamında olan ve insanların nispeten daha kolay ulaştığı hayati ihtiyaçlara erişim, bugün çok zorlaşmış durumda. İşçi sınıfı için gündelik hayat her geçen gün daha yabancı ve dahil olması zor bir şeye dönüşüyor. Dayanışmanın eksikliği çok net hissediliyor. Ama basit bir dayanışma ağından değil, güç ilişkisinin inşasında birbirini koruyan, safını bilen bir yapıdan bahsediyorum. Biz ve onlar ayrımı yapılırken sınıfsal ve dayanışmacı odak noktası asla göz ardı edilmemeli. Çünkü sistem rıza üretemiyor, ama korkutuyor. Korkunun işçi sınıfına keskin bir şekilde etki etmesinde sınıf dayanışmasının eksikliğinin büyük etkisi var.
Doğan: Güvensizlik, korku kadar önemli bir eşik. Gittiğimiz pek çok fabrikada “Eyleme çıkarım, ama yanımda duracak ikinci bir kişi yok” diyenlerle karşılaşıyoruz. Oysa birbirine hakikaten güvenen üç işçi bir araya geldiğinde mafyatik patronlara karşı dik durabiliyor. Kapitalizmin yarattığı atomizasyon güven inşasını zorlaştırıyor. Aileler küçüldükçe, insanların arasındaki bağlar zayıfladıkça güvene dayalı ilişkiler çözülüyor. Farklı kökenlerden gelen insanların birbirine güven duyduğu bir zemin oluşturmak korkuyu yenmenin tek yolu. 1950’lerin fabrikalarında aynı memleketten gelenlerin kurduğu doğal bağlar yerini daha dağınık bir yapıya bıraktı. Esas olan bu dağınık unsurları ortak bir dayanışma ve güç inşası etrafında yeniden birbirine bağlayabilmekte. Örgütçünün ödevi bu güven zincirini oluşturabilmek. Kolay bir şey değil tabii. Ama zinciri bağlaması lâzım ki korkuyu yenmek mümkün olsun. Korku derken soyut bir şeyden bahsetmiyorum. İşçi işten atılıyor, kara listeyi alınıyor, dövülüyor…
Dayanışma ve güçlenme bahsinde feminist teori ve pratiğin birikiminden ilham alınabilir mi?
Arıkan: Kadın mücadelesinde karşınızda erkek egemenliği gibi net tanımlı bir kimlik var. Erkekler size şiddet uygulayabilir, canınıza kastedebilir. Ancak, sınıf mücadelesinde veya direniş alanında durum bazen daha karmaşık olabiliyor. Direniş alanında belki de sorun yaşadığınız bir adamla yan yana yürüyüp başka birine karşı kavga veriyorsunuz. Bu durum kadınları güçlendiriyor. Çünkü patrona karşı dururken, o adama karşı da kendi gücünü fark edebiliyor. Yine de günün sonunda bu insanlar aynı safta buluşabiliyor.
Kadın mücadelesinde “Bunları bir tek ben yaşamıyorum” duygusu çok önemli bir güç kaynağı. Holdingci güçlerden söz etmeye başladığımızda, yani daha keskin bloklar işin içine girdiğinde, yan yana gelen insanları bile birbirinden ayırabilecek ayrımlar ortaya çıkıyor. Bu yüzden kadın dayanışmasında yanınızda olabilecek birini, başka bir bağlamda karşınızda bulabilirsiniz. Kadın dayanışması veya bilinç yükseltme çalışmaları da bu kapsamda değerlendirilebilir, ama bu süreçlerin zamanla fazla bireysel bir noktaya savrulduğunu gözlemliyorum. Güçlenmeden kastettiğim daha çok üretim ilişkileri üzerinden kurulan sınıfsal bir hal. Bu tür bir güçlenmede karşınızdaki kişi bazen sizin yanınızda yer alabilecek bir zemin bulabilir. Nitekim, bu tür mücadeleci ortamlardan bir kolektif güç kazanarak çıktıklarını gözlemliyorum.
Akbelen mücadelesinden tanıdığımız Nejla Işık mücadele içinde büyük bir dönüşüm yaşadı. Katıldığı bir Umut-Sen konferansında “Başka türden bir mücadeleye ihtiyacımız var” demişti.
Arıkan: Umut-Sen temsilcisi değil de çocuklu bir kadın olarak konuşayım. Siyaset yapıyorum ve olur da bir gün tutuklanırsam yoldaşlarımın çocuğumla ilgileneceğini bilmek bana güven veriyor. Pek çok insanın siyaset yapma ya da iş yerinde iş durdurma hevesi var. Ancak bir sorunla karşılaştıklarında, yardımlaşmanın ötesinde bir güven duygusuna ihtiyaç duyuyorlar. “Beni satmaz, arkamda durur” diyebilecekleri, illa resmi bir örgütlülük gerektirmeyen bir yoldaşlık hukukundan bahsediyorum. Necla Işık gibi inatçı ve direngen olamayanların da kendini güçlendireceği bir dayanışma ancak böyle kurulabilir. Mesela, İzmir’den gelip bir ay boyunca CHP Genel Merkezi önünde yatan Çiğli işçileri “Bana bir ay önce sokakta uyuyacaksın deseler inanmazdım, korkardım. Yanımdakinin kalkıp gitmeyeceğini bildiğim için sabaha kadar rahat rahat uyuyorum” diyorlardı.
Doğan: Mücadele öğretir. Umut-Sen konferansların amacı Tokat’ta mücadele edenle Çerkezköy’de direnenleri birleştirmek. Ortaklaşma hissi kişiyi güçlendirir. Çünkü insan ortaklaşınca “Ben yalnız değilim. Mücadelem normal ve haklı” der. Nejla Işık gibi mücadeleye kendini adayan insanlar kaçınılmaz olarak dönüşüyor. Bu durum hem literatürde yer alan hem de her toplumsal olayda tekrar doğrulanan bir gerçek. Nejla Işık inatçı ve direngen bir kişi. Bu inat önemli tabii, ama herkeste bunu ararsak olmaz. Maksat sıradan insanların güçlenmesi, cesaretlenmesi. Dayanışma ve güçlenme meselesi bireysel bir şey değil. Kurumsal yapılar inşa etmek gerekiyor. Bu yüzden sendika kuruyoruz. Sendika da tek başına yeterli değil. Mesela, acele kamulaştırma gibi durumlar söz konusu olduğunda mahalle dernekleri de kurmak lâzım. Dolayısıyla, bu süreci sadece bireysel bir çaba olarak değil, kurumsal yapıların inşası olarak görmek gerekiyor.




