AKBELEN ORMANI: MUĞLA İKİZKÖY’DE DOĞA KATLİAMI VE HALKIN DİRENİŞİ

Söyleşi: Bekir Avcı, Anıl Olcan
13 Ağustos 2023
İlkay Demir: “Ormandaki kozalaklarla çocuklarıma oyuncak yapardım, yılbaşında kozalaklarla ağaçlara süs yapardık. O kadar mutlu bir köydük ki, hepsi gitti. Boğazım düğümleniyor.” Fotoğraf: Kâzım Kızıl
SATIRBAŞLARI

Akbelen için 8 Ağustos’ta Meclis olağanüstü toplandı. Ankara’ya gidişiniz nasıl oldu?  Neler yaptınız orada?

Melâhat Çulha: Ankara’ya giderken yolda çok tuttular, kimlik sordular. Oraya varınca otele girdik. İki-üç saat otelde bekledik. Otelden çıkınca milletvekilleriyle toplantıya girdik, isimlerini bilmiyorum. Üç toplantı yaptık. Kemal Kılıçdaroğlu geldi, onunla konuştuk. Daha sonra TBMM binasında bekledik.

Meclis’teki görüşmeler nasıl geçti?

Melâhat: Sormayın, çok moralimiz bozuldu. İsmini bilmiyorum, bir AKP vekili konuşma yaptı. (AKP Eskişehir milletvekili Fatih Dönmez) Sözde Akbelen’e yeni zeytin ağaçları, çam ağaçları dikmişler. Eline bir tablo almış, yeşillikler gösteriyor, başka hiçbir şey göstermiyor. Belki de o ağaçlar Akbelen’de bile değil. 1970’lerde dikilen çam ağaçlarını gösteriyor millete. Buraya kırk-elli senedir ağaç dikilmedi. Ne zaman dikmişler ağacı? Gözümüzün içine baka baka yalan söylediler. Ben 63 senedir Akbelen’e zeytin ağacı dikildiğini görmedim. Hep kestiler. Yalan söylüyorlar.

Sözde Akbelen’e yeni zeytin ağaçları, çam ağaçları dikmişler. Gözümüzün içine baka baka yalan söylediler. Genel kurula girdiğimizde polis “Sakın konuşma, ayak ayak üstüne bile atma. Herhangi bir şey olursa hemen tutuklarım seni” dedi. O yüzden ses edemedim. Yoksa o vekilin yüzüne çarpardım söylediklerini.

Bunun yalan olduğunu söylediniz mi AKP’li vekile?

Melâhat: Söyleyecektim, ama bana “sus” dediler. Genel kurula girdiğimizde iki polis bana “sakın konuşma, ayak ayak üstüne bile atma” dedi. “Annem sayılırsın, tutuklanmanı istemem, herhangi bir şey olursa hemen tutuklarım seni” dedi biri. O yüzden ses edemedim. Vallahi yoksa o vekilin yüzüne çarpardım söylediklerini. “Götür bakayım neredeymiş o ağaçlar” derdim ona. Göstersin diktiği o çamları, zeytinleri de, inanayım ben de.

Meclis’teki toplantılara Akbelen’de ürettiğiniz ürünleri de götürdünüz…

Melâhat: Örnek olsun diye götürdüm. Bizim bahçemiz var. Zeytinimiz, cevizimiz, her şeyimiz olur. Ben de zeytin dalı, çam dalı, ceviz dalı götürdüm. Ama onları atmışlar, masaya koymamışlar. Atacaklarını bilsem elimde tutardım. Üç-dört tane dal koymuşlar sadece. Orada da “biz taş yemiyoruz, ceviz yiyoruz, sabahları kahvaltıda kömür değil, zeytin yiyoruz” dedik. Biz çiçek yağı yemeyiz, ama annem mecbur çiçek yağı yiyor. Çünkü zeytin ağaçları maden sahasının yakınında kaldı, altı senedir bir kaşık zeytinyağı vermiyor o ağaçlar. Ama karşı taraf bizi anlıyor mu, anlamaz, düşünmez. Geçen sene de Ankara’ya gitmiştik. Üstünde zeytin meyvesi olan bir dal götürmüştüm yanımda. Bir genç yanıma gelip “abla, bu ne?” diye sormuştu. Ben de “zeytin” demiştim. “Zeytin böyle mi oluyormuş” demişti. Düşünün, zeytinin ne olduğunu bilmiyorlar.

Melahat Çulha CHP Grup Toplantısı’nda: “Toz yüzünden domatesimiz eridi, çürüdü. Biberlerimiz kurudu. Karpuzlarımız çatladı. Solunum hastalıklarımız arttı. Eşimde, çocuklarımda, torunlarımda bronşit var.”

Meclis’teki görüşme sırasında, AKP milletvekili, eski Enerji ve Tabii Kaynaklar bakanı Fatih Dönmez de Türkiye Kömür İşlemeleri Kurumu’nun (TKİ) zeytinyağlarını dağıtmış…

Melâhat: Doğru. Adamın biri şişeyle zeytinyağı getirmiş. Bize “zeytini laf olsun diye getirdiniz” dedi. Ama bizi savunan milletvekilimiz eline iki ceviz aldı. Onu göstererek “Akbelenliler bunlarla geçiniyor” dedi.

Akbelen Ormanı’nın yıkımını destekleyen muhtarlar da Meclis’teydi. Onlarla karşılaştınız mı?

Melâhat: Evet, gördük. 15 kişiydiler. Çamköy’ün muhtarı yoktu. Onun dışında Akbelen’in, Yeniköy’ün, hepsinin muhtarları oradaydı. Limak toplamış getirmiş hepsini. Başı eğik duruyorlardı. Neredeyse göbeklerine varıyordu başları.

Utanıyorlardı, öyle mi?

Melâhat: Evet. Üstelik Meclis binasına girdiğimiz zaman oradaydılar. Muhtarlardan üç-dört sandalye ileriye oturduk. Meclis’ten çıkarken kimlik verdiğimiz yerde bekliyorlardı. “Bunların işi ne burada?” dedim. Daha önce beni uyaran –polis demeye dilim varmıyor– erkek de oradaydı. Bana “sus, sana ne dedim ben” dedi. Ben de “tamam” dedim. “Menajer” olduk biz, onu biliyor musunuz?

Menajer mi, marjinal mi?

Melâhat: Marjinal, marjinal… (gülüyor)

Marjinal misiniz peki? Cumhurbaşkanı size, “Çevreci görünümlü marjinaller” diyor.

Melâhat: Biz köylüyüz, yörüğüz. Yörüğü de, çingeni de, marjinali de bizim. Marjinali de Allah yaratmadı mı?

Hasan Yorulmaz: Marjinal kelimesi “bir küçük grup” anlamına geliyor. Dışarıdan, ekleme, saplama bir grup olarak, “yaramaz insanlar” olarak gösterilmeye çalışılıyoruz. Ama bizim köklerimiz burada. Buradaki insanlar bu çevrenin, bu köyün insanları. 52 yıldan beri bu toprakla meşgulüm, çiftçiyim. Gelip görsünler. Öyle uzaktan gazel okumasınlar.

Edibe Demir: Ben marjinal bilmem. Yörüğüz biz, Akbelen’de hepimiz yörüğüz. Ama marjinal iyi bir şey galiba. (gülüyor)

Deremiz vardı, şarıl şarıl akardı. Balık tutardık. Çocukları yüzdürürdük. Çamaşırlarımızı o derede yıkardık, sonra sererdik, kurutur, evimize gelirdik. Ama o dereler, her şey bitti. Lanet olsun o kara kömüre, onun yüzünden gitti.

Sizler İkizköy’ün neresindensiniz?

Melâhat: Ben altı yaşındayken Milas’a göçtük. 22 yaşına kadar oradaydım. Evlendikten sonra İkizköy’e geldim. Ev yaptık. O zamandan beri buradayım. 

Hasan: Ben emekli öğretmenim. Bu yörenin çocuklarını eğittim. Sivas’ta, Samsun’da, burada Yeniköy Termik Santrali’nin olduğu köylerde öğretmenlik yaptım. 27 yıl önce Milas Atatürk İlkokulu’ndan emekli oldum. Topraktan elim hiç eksilmedi. Hem öğretmendim, hem olduğu kadar bağıma bahçeme sahip çıkmaya çalıştım. Şu kesilen çamlara kuş uçumu 400 metre uzaklıkta evim. Milas’a zorunlu hallerde gidiyorum sadece. Zeytin ağaçlarım var. Hâlâ her türlü bakımını kendim yapıyorum. Zeytin toplarken kendim yetişemediğim için buradaki köylüler, komşularım yardım ederler bazen.

Hasan Yorulmaz (önde): “Bu çevrede kime sorsanız termik santralin dumanının, kirli havasının zeytinlerimize zarar verdiğini söyler. Ama ellerinden bir şey gelmez.”

İlkay Demir: Ben 16 seneden beri Akbelen köyündeyim. Buraya gelin geldim. Evim ormanın içindeki Akbelen köyünde. Burada zeytinlerim, buğdayım, arpam var. Babadan, kayınvalideden kalan cevizlerimiz, bağımız var. Onlarla geçimimizi sağlıyoruz. Ama şimdi ağaçlar kesilince köy çıplak kaldı. Dibimize kadar geldiler. Kendi evime dahi giremiyorum neredeyse. Bana “geçemezsin” diyorlar. Geçen gün ablam ziyarete geldi. Jandarma ablama “zorluk çıkarmayın” demiş. Ablam da dönmüş gitmiş. Köye kimseyi almıyorlar. Bu haldeyiz.

Edibe Demir: Ben 17 yaşında Akbelen’e gelin geldim. 60 yaşındayım. İlkay’la komşuyuz. Evimin kıyılarındaki ağaçlar gitti, her şey bitti. Küçücük bir alan kaldı. Oraya da jandarma yığıldı. Kamyonlar hep çalışıyor, hiç durmuyor. Tapulu tarlama tel çekti jandarma. “Göç edin buradan” diyorlar bize.

Aytaç Yakar: İkizköy’ün Karadam Mahallesi’nde doğdum. Ama Işıkdere Mahallesi’ne gelin geldim. İki köyün arası iki kilometre yoktur. 35 senemi verdim Işıkdere’ye. Üç çocuğum oldu. Onları okuttum. Tütün dikerdik, arpa ekerdik, zeytinimiz çoktu, zeytin yapardık. Öyle geçinirdik. Ama beş sene oldu, yok ettiler orayı, aldılar elimizden.

Kömür sahasının pisliğinden keçiler oğlaklarını düşürdü. Şimdi de inekler düşük yapıyor. Çamlar kesildiği için çok toz oluyor. Tozlar hep ineklerin üstünde. Meyvelerim, domateslerim, biberlerim hep toz. Sebzeler buruştu, bitti. Her şey kurudu.

Nasıl çıkarıldınız Işıkdere’den?

Aytaç: Bu maden sekiz-dokuz köyü yutarak geldi buralara. Bizim Işıkdere’ye geldiğindeyse “vermeyeceğiz” dedik, vermek istemedik. 45 tane meyve ağacım, iki ahırım, iki evim vardı. Bizim atalarımızdan, dedelerimizden kalan toprağımızdan başka neyimiz var ki, bir avuç toprak almaya gücümüz mü var, yok. Ama hepsini aldılar elimizden. Şöyle yaptılar: “Siz yerlerinizi verin” dediler. Bizi ikna etmeye kaymakamla geldiler. Şirketin dönüm başına verdiğinin 10 bin lira olduğunu söylediler. “Dönüm başına iyi para, biz istimlâk ederiz, devlet ederse bunun yarısını vermez size” dediler. Bizi ikna edip mecbur bıraktılar. Zeytinli tarlalara 13’er bin lira, zeytinsiz tarlalara 10’ar bin lira verdiler.

Muhtarımız da işin içindeydi. Bizi kandırdılar. O zaman muhtara dedim ki, “ne olursun, direnelim, bu yerleri vermeyelim, avukat tutalım”. Bana “cebinde bir lira para mı var, neyle avukat tutacaksın” dedi. O zaman, “gazetecileri getirelim, ayağı kalksın, ortalık inlesin” dedim. Yine aynı şeyi söyledi. “Sen gazeteciyi neyle getireceksin buraya?” Oysa insanlarımız varmış, çevreciler varmış, avukatlar varmış, ama biz köylü olduğumuz için, gözümüz açık olmadığı için, gelip bizi bir sağdan bir soldan tokatladılar. Elimizde avucumuzda ne varsa aldılar. Bizim ocağımıza incir ağacı diktiklerini bilmiyorduk.

Işıkdere’den çıktıktan sonra ne yaptınız?

Aytaç: Işıkdere’deki yerimi satmak zorunda kalınca, birkaç yüz metre ötede, babamdan kalma, şimdi oturduğum yere geldim. Bu evi yaptık. Ama şimdi burası da tehlikede, bu kaçtığımız yerde de hayat yok bize. Burayı yapınca “onu da alacağız” dediler, “sen yeni bir yer bul, sana on tane inek de alacağız, ev de yaptıracağız” dediler. Beni buradan tekrar kaldırmak istediler. Ben de, “Ben göçebe kuş değilim, oradan oraya kalkacak değilim her gün, 54 yaşındayım, bina yapmakla mı geçecek ömrü hayatım, yerimi yurdumu, doğamı vermiyorum” dedim. Sonra direnişe başladık zaten.

Aytaç Yakar (solda) ve İlkay Demir. Yakar: “Belimin kalınlığında bir çam kalmıştı. Kesilirken çığlık atarak yığıldı yere. İnanın, can verdi o çam, can verdi! Iğıldadı gitti. O sesi canımda hissettim.”

Ömrünüzün yarıdan fazlasının geçtiği Işıkdere nasıl bir yerdi? Adındaki gibi bir dere var mıydı?

Aytaç: Tabii, deremiz vardı, şarıl şarıl akardı. Çocukları alır giderdik, balık tutardık. Yazın çocukları yüzdürürdük. Çamaşırlarımızı o derede yıkardık, sonra sererdik, kurutur, evimize gelirdik. Ama o dereler, her şey bitti. Pınarlarımızın suyu çok güzeldi, içilirdi. Tarımda çalıştıktan sonra pınara varınca su içerdik. Dere yatağımız gitti, sularımız kalmadı. Lanet olsun o kara kömüre, onun yüzünden gitti. Soruyorum bunu yapanlara: Sabah kalktığınızda kömür mü yiyorsunuz? Zeytinyağı yerine kömür suyu mu döküyorsunuz? Sabah kalkınca ne yapar insan, elini yüzünü yıkadı mı peynirine zeytinyağını katıp yer.

Bizim zeytinyağımız kansere birebirdir. Şimdi benim bir tek zeytin ağacım dahi kalmadı. Gitti, hiçbir şey yok. Nereden bulacağım da zeytini yiyeceğim, nereden bulup da yağı alacağım? Şu an yağın kilosu 150 lira bizim burada. Başka yerlerde 200-250 lira belki. Benim imkânım yok. Eşim 7500 lira aylık alıyor. Bu parayla ineğe yem mi alayım, cereyan parası mı vereyim, su parası mı vereyim, ne yapayım, söyleyin bakalım, aç mı yaşayayım? Beni yerimden yurdumdan niye ediyorsunuz?

Bu santral kurulduğunda hepimiz memnun olmuştuk. İşin bilincinde değildik. Bazıları iş buluyor diye normal karşılamıştık. Yıllar geçtikçe zararları ortaya çıkmaya başladı. Termik adım adım ilerledi, bugün Akbelen’e vurdu. Çamlar kesildi, toz duman her tarafı kaplayacak. Rüzgârla birlikte üzerimize gelecek. Büyük zarar göreceğiz. Bu çevredeki ölümlerin yüzde 90’ı kanserden.

Işıkdere’deki akrabalarınız, arkadaşlarınız ne yapıyor, nerelere gittiler, ne diyorlar olan bitene?

Aytaç: Hepsi dağıldı. Kimisi Milas’a, kimisi Yeniköy’e, Bademler’e göçtü. Ya cenazede ya düğünde görüyoruz birbirimizi artık. Şunu diyor hepsi: “Keşke yerlerimizi vermeseydik. Arkadaşlarımızı, komşularımızı kaybettik. Birbirimizi düğünden düğüne, cenazeden cenazeye mi görecektik.” Sarılıp ağlıyoruz. Bir araya geldiğimizde köyümüzü hatırlıyoruz, sanki köyümüzdeymişiz, eski evlerimizdeymiş gibi hissediyoruz.

35 senem orada geçti benim. Çocuktum, orada büyüdüm, orada anne oldum. Orada babaanne oldum. Çok zor geliyor bana. Bütün anılarım orada kaldı. Şimdi bana bir anımı sorsanız, anlat deseniz, yeminle söylüyorum ki geçmişim yok, anlatamam. Her şeyim orada kaldı, varlığım da, yokluğum da. Ne yaşadıysam, o yok olan evimin içinde yaşadım ve artık o ev yok.

Bana koyan bir de şu var. İlk benim evimi yıktılar. İlk baştaydı benim evim çünkü. Onlara dedim ki, “ne olursunuz, ben buradan aşağı ineyim, eşyalarımı alayım, sonra yıkın”. Ama ben oradayken, gözümün önünde yıktılar. (ağlıyor) Bana en çok koyan bu oldu.

Maden sahası açmak için patlatılan dinamitler nedeniyle İlkay Demir’in zarar gören evi

Az önce “tapulu arazime tel çekti jandarma” dediniz. O nasıl oldu, suç değil mi bu?

Edibe: Jandarma suç bilmiyor ki. Ağaçlar kesilirken jandarmaya “tarlamdan çık” dedim. Sonra tel çektiler. Bir tel sağda, bir tel solda. Jandarma köyü işgal etmiş gibi. Bizi kendi evimizden çıkartmıyorlar. Ama şirketin kamyonları telefon direklerini göçertti, jandarma onlara bir şey demedi.

Evin kıyılarında ağaç kalmadı. Arkadaşımızın kocasına motosikletini köy yoluna park etti diye ceza yazmışlar. O da korkmuş, ödemiş. İneklerin sütünü sattığım araba gelmiyor artık, jandarma durduruyor. İzin vermiyor araba geçsin, süt satayım. Yıldırmak istiyorlar bizi. Gidecek yerimiz, ev alacak paramız yok. Ama burada duracağım. Evimi, toprağımı vermeyeceğim.

Eylem alanına her gelişimde kimlik soruyorlar. Ne demek kimlik sormak? Üst araması yapıyorlar bir de. Olur mu böyle şey? Bir kez jandarmaya bağırdım, “Belimde silahım yok. Çantamda eroin yok. Benim silahım dilimde ve yüreğimde” dedim.

Maden için talan edilen Akbelen’in doğasıyla sizin nasıl bir ilişkiniz var?

Aytaç: Biz bu tarlalardan ot toplarız. Kavurur yeriz. Ot böreği yaparız. “Bahçeye indim erkenden, börek yedim sirkenden,[1] yârin gelmiş dediler, ama söylemedim öfkemden” diye mani yakarım yaparken de. Bahçelerimizde neler olmaz ki, otumuz olur, kabaklarımız çiçek açar, her şeyimiz olur.

İlkay: Keçim var, ineğim var, koyunum var, onları bu ormanda güderdim, otlatırdım. Ormandaki küçük kozalakları toplar, çocuklarıma oyuncak yapardım. O kozalakları boyardım, çocuklar götürür öğretmenlerine gösterirdi. Doğum günleri oldu mu, biz uzaklardan bir şey almazdık. Hediyelerimizi orman verirdi bize. Yılbaşlarında yılbaşı ağacımız ormanımızdaki çam ağaçları olurdu. Kozalakları toplar, o ağaçlara süs yapardık. O kadar mutlu bir köydük ki, hepsi gitti. Şu an boğazım düğümleniyor. Hâlâ keçimiz, koyunumuz, köpeğimiz, kedimiz var. Ama bu doğa yok olursa bu canlarımız da yok olacak. Çocuklarıma kömür mü yedireceğim, ne yapacağım?

Fotoğraf: Mert Can Bükülmez

Melâhat: Biz köyde beraber yerdik, içerdik. Birlikte zeytin toplardık. Bir gün benimkiyse, ertesi günü diğer arkadaşımızınkini toplardık. Ama şu anda hiçbir şeyimiz kalmadı. Evin yanında var az zeytinim, başka da kalmadı. Cevizler maraz oldu. Üzüm zaten bitti. Bahçeye ballık koyduk, şıkır şıkır akıyor. Önceden hiç vermezdik, ama bahçeye üç-dört sefer ilaç vermek zorunda kaldık. Hele meltem olduğu zaman benim evin yanındaki zeytinlerin, yemişlerin üstü nasıl toz kaplıyor, bu toz yüzünden hiçbir şeyimiz olmuyor. Domatesimiz vardı, eridi, çürüdü. Biberlerimiz vardı, kurudu. Karpuzlarımız vardı, çatladı. Solunum hastalıklarımız arttı. Astım bronşit oldu bende. Eşimde, çocuklarımda, torunlarımda bronşit var. Torunlarım zaten kömür yatağının alt tarafında. Hepsinde bronşit oldu. İkide bir doktora götürüyoruz onları.

Edibe: Işıkdere’ye otlatmaya götürmüştüm keçileri. Kömür sahasının pisliğinden keçiler hep oğlaklarını düşürdü. Ölüverdi oğlaklar. Baytar “keçilerin mikrop kapmış” dedi. Mecbur, keçileri sattım. Üç tane ineğim var. Şimdi de inekler düşük yapıyor. Bir ay önce ineğim kamyonun sesinden korktu, buzağısını düşürdü. Buzağılar ikizmiş hem de. Baytara “neden düştü buzağılar?” diye sordum. “Korkmuş bu inek” dedi. Düzgün yaşamıyoruz artık. Çamlar kesildiği için çok toz oluyor. Tozlar hep ineklerin üstünde. Sabah kalkıyorum, yüzüme bakıyorum, toz. Meyvelerim, domateslerim, biberlerim hep toz. Sebzeler buruştu, bitti. Her şey kurudu. Bizim yaşamımız iyi değil. Ben hasta oldum, kanser oldum. Yedi sene çektim bu hastalığı. Hep kömürden.

Hasan: Bu santral kurulduğunda hepimiz memnun olmuştuk. İşin bilincinde değildik. Bazıları iş buluyor diye normal karşılamıştık. Amma velâkin yıllar geçtikçe zararları bir bir ortaya çıkmaya başladı. Bu çevrede kime sorsanız otuz-kırk yıldan beri bu termik santralin dumanının, kirli havasının zeytinlerimize zarar verdiğini söyler. Hepsi “zeytinler verimsiz oldu” diye yakınır. Ama ellerinden bir şey gelmez. Termik yıllardan beri adım adım ilerledi. İleriye doğru yayıldıkça yayıldı. Yirmi-otuz kilometrelik bir alanı kapladı, bugün Akbelen’e vurdu. Normalde buranın havası temizdir, serindir. Ama artık o güzel hava bitmek üzere. Çamlar kesildi, yarın öbür gün toz duman her tarafı kaplayacak, rüzgârla birlikte üzerimize gelecek. Büyük zarar göreceğiz. Bu çevredeki ölümlerin yüzde 90’ı kanserden oluyor. Altmış yaşına gelen insanlar bir bir ölüyor.

Edibe Demir (solda) ve İlkay Demir. Edibe Demir: “Ben marjinal bilmem. Yörüğüz biz, Akbelen’de hepimiz yörüğüz. Ama marjinal iyi bir şey galiba.”

Akbelen Ormanı termik santrallere kömür sağlamak için maden sahası yapılıyor. Aslında o santraller çok kısa ömürlü. Santralde çalışan bazı köylüler emekli bile olamayacak belki. Buna rağmen termik santrali destekleyen köylüler çoğunlukta mı?

Aytaç: Biz değiliz, ama köyümüzde satılmışlar var tabii. Cebini dolarla dolduranlar var, başta muhtarımız olmak üzere. Bizim gibi cahil köylüleri sattılar, hayatımızla oynadılar. Ceplerini dolduranlar Milas’tan arsalar, evler aldılar. Onlar orada hayatını yaşayacak, tabii ne kadar yaşayabilirse. Ahı var o paranın ahı. Güle güle yiyemeyecekler. O para onların ümüğünde balık kılçığı olacak. Bir bardak suyu bile yutamayacaklar. Ama bizim kalbimiz temiz olduğu için yaşayacağız gibi geliyor bana. Bilmiyorum, herhalde onu Allah bilir, ama öyle düşünüyorum. Yani santralde çalışan yok değil, var. Bizim mahalleden beş-on kişi aldılar. Ama bir tek çam ağacı kalsa da ben mücadeleye devam edeceğim. Kalan o çam ağacına kendimi bağlayacağım, önce gelip beni kessinler, sonra çamı. Bu kadar diyorum.

Gözümüzün içine baka baka Akbelen’in taşını toprağını kamyonlara doldurdular. Ağaçların köklerini bile götürdüler. Ne yapıyor burada 1650 asker? Üstümüze su sıktılar, biber gazı sıktılar, bizi copladılar. 50 yaşında, 90 yaşında demediler, dövdüler hepimizi.

Santralde çalışan köylülerin işten atılmakla tehdit edildiğini duyduk…

Aytaç: Limak’ta çalışanlar var, biri de akrabam. İsmini vermiyorum. Ona demişler ki, “askerlerin çöplerini toplayacaksın, gidip sakız çiğneyeceksin orada, çekirdek çitleyeceksin”. O da, “annem toprak oldu, anneme küfür ettiremem” demiş. Bunu söyleyince, “siz misiniz gitmeyen” diye vurmuşlar bile. Zaten üç aydır Limak’ın santralinde çalışan işçilerin parasını bile vermemişler. İşçilerin üstünde baskı çok. Gidip köydeki tanıdıklarına “sizin için iyi olmaz” demeleri için bile baskı yapıyorlar. Ama bakın, bende de var iki tane oğlan. Biri Bodrum’da, diğeri Milas’ta çalışıyor. Sadece Limak’ta mı ekmek var, ille de orada mı çalışmaları gerekiyor? Alnının teriyle çalıştıktan sonra ekmek çok. Haram yemesinler. Ben 54 yaşındayım. Üç tane çocuğu ne şartlarda büyüttüm.

88 yaşındaki Zehra Yıldırım Akbelen Direnişi’nin ön saflarındaydı

Akbelen ormanı nasıl bir orman, kesilenler ne ağacı?

Aytaç: Çam da var içinde, meşe de, çınar da. Ormanımızda yok yok. “Var” diyorum, ama “vardı” diyeyim. Keçilerimizi, koyunlarımızı orada otlatırdık. Ağaçların yanısıra ormanda yılan mı yoktu, tilki mi yoktu, tavşan mı yoktu, hepsi bir yana, karınca mı yoktu? Her şey vardı. Biz bir karıncayı bile yaratamayan mahlûkatız. Rabbim yaratıyor. Ama onun yarattığını yok ettiler. Ben çamlarıma sarıldım, onlarla konuştum, “hakkınızı helâl edin, ben sizi dört senedir korudum, ama gücüm bu kadar yetti” diyerek ayrıldım. (ağlıyor) Gece rüyalarıma giriyor, uyuyamıyorum. Ne diyeyim ki, diyecek bir şey bulamıyorum. Ben “çamlarımızı kesmeyin” diye bağırırken, dinlemediler, kestiler. Belimin kalınlığında bir çam kalmıştı. Fazla kalın değildi, gençti daha. Kesilirken nasıl ses çıkardı, biliyor musunuz, çığlık atarak yığıldı yere. İnanın, can verdi o çam, can verdi! Iğıldadı gitti. O sesi duydum, canımda hissettim. O da bana çok koydu.

İlkay: Ormanı kestiklerinde çamıma sarıldım, “ormanımı kesmeyin” diye yalvardım. Ama dinlemediler. Ha kolumu kestiler, ha elimi, güzel ormanım yok oldu. Ben iki çocuk annesiyim. Bahçeme çıktım mı, ilk gördüğüm çam ormanlarımdı, kızılçam ormanlarım. İçinde mantarlarımız vardı, her şey vardı. Gözümüzün önünde kestiler hepsini, elimizden bir şey gelmedi.

Melâhat: Benim de kolum kanadım kırıldı. Keşke beni kesselerdi de o çamlarımızı kesmeselerdi. Testerelerle yanımıza geldiklerinde çamlara “hakkınızı helâl edin” diye yas ettim. Jandarma bizi oradan çıkardı sonra, “ne yapıyorsunuz” diyerek kovaladılar bizi. Ben kötü bir şey yapmıyorum ki, ormanımı, çamımı koruyorum. Eğer birinin canını yaksaydık herhalde kıymetli olurduk onların yanında, ama yakmadığımız için, ormanımızı koruduğumuz için kötü olduk. Bakın o ağaçlar kesilince şimdi bütün kuşlar, tavşanlar bizim oraya doğru kaçtı, evin yanına geldiler.

Aynı açıdan Akbelen Ormanı’nda yıkımın boyutu. Fotoğraf: Berkcan Zengin

Bir yandan günlük işlerinizle uğraşıyorsunuz, hayvanlarınızla, ürünlerinizle, çocuklarınızla ilgileniyorsunuz, bir yandan da direnişi sürdürüyorsunuz. İkisi arasında mekik dokumak zor olmuyor mu?

Aytaç: Her gün bir kilometre yolu gidip geliyorum. Ama inanın zevk alıyorum. Bugüne kadar, “Allahım, ben çok yoruldum” diye bir laf çıkmadı ağzımdan. Seve seve ormana koşuyorum. İlham alıyorum. Çamlarımızın arasında arkadaşlarımız oldu, yabancılarla tanıştık. Yabancı da değiller artık, abi olduk, abla olduk, kardeş olduk. Burada biz çok mutluyuz. Eve gidesim yok. Bazen eylem alanında kalıyoruz zaten. Bir hafta oldu evime süpürge tutmadım.

İlkay: Benim için de öyle. Buralara koşmak mutluluk. Öğlen yemeğimi hazırlıyorum, çocuklar okuldan gelince onları yediriyorum. Çocuklar, “anne, en önemlisi alandakiler, biz aç susuz yatarız, sen alandaki arkadaşlarımızla ilgilen” diyorlar. Evde yemek pişirdim, alana indim, hep birlikte yediğimiz günler oldu. Cumartesi günü benimse, pazar günü Aytaç’ın yemeğini yedik. Bu alandakilere “yabancı” demem, onları hem abim hem kardeşim gibi görüyorum. Mutluluk verdi bu alan bana. Aile olduk. Benim Akbelen’de bir ailem vardı, ama böyle bir aile bulamazsın.

Maden açılmasın. Ölüm çukuruna dönmesin orman. İnşallah ormanımızı kaybetmeyeceğiz, umudumu kaybetmedim daha. Topraklarımız mutluluk verebilir, çiçek açabilir buralar, bahar geldi mi kuzucuklarımız yemyeşil doğada oynayabilir.

Gece de nöbet tutuyorsunuz…

Melâhat: Evet. Gece 12’ye kadar oturuyoruz. Geceyarısından sonra hem direnişe destek için dışarıda gelenlerden hem de köyden bir grup nöbet tutmaya devam ediyor. Bazen eşim arabayla gelirdi, ben de gece o arabada yatardım, nöbete kalırdım. Ama arabayı artık buraya sokmuyor askerler. Bomba var ya arabamızda, patlar matlar, o yüzden koymuyorlar! O kadar sinir oluyorum ki, çok kötüyüm…

Akbelen direnişinde kadınlar hep ön saflarda, erkekler de destekliyor mu direnişi?

Aytaç: Kadınlar önde, ama erkeklerimiz de yanımızda. Bize hiç “Akbelen Ormanı’na gitmeyeceksin, şunu bunu yapmayacaksın” demediler. “Bugün evinde işini gör” diye baskı da görmedik. Ben eylem çadırına geliyorum, adam evdeki işi hallediyor. Ayrı gayrı yok.

İlkay: Eşim hiç “hanım, sen bugün alana gitme, temizlik yap” demedi. Sağolsun, hep arkamda durdu. Benimle birlikte mücadele verdi. Ama işte olduğu için biraz yorgun düştü.

“Kömür madeni Akbelen Ormanı’nı yok ederse Bodrum ve Milas’ın  su kuyuları kuruyacak. Köylü tarlasını sulayacak, şehirli ise içecek su bulamayacak.” Detaylar için bkz: https://www.youtube.com/watch?v=v2t624rUb0g

Beraber direndikleriniz için “kardeş olduk” dediniz; önceden nasıldı ilişkiniz, direniş birbirinize bakışınızı değiştirdi mi?

Melâhat: Çok değiştik tabii. Burada tanıştık, karşılaştık, birbirimize abi olduk, abla olduk, baba olduk, kardeş olduk. Bir yandan pundumuz kırıldı çamlar alınınca. Meclis’te aleyhimize alınan karardan sonra da umudumuz kırıldı. Eğer yerimizi alabilseydik davul zurna çaldıracaktık. İnşallah alırız, yine de umudum var. Buradayız, hep beraber burada olacağız, ne yaparlarsa yapsınlar. Gazı da yedik, suyu da yedik, copu da yedik, bir tabanca yemedik. Direnirsek o da olacak galiba. Ama biz buradayız!

Edibe: Önceden konuşmasını bilmezdik. Eylemdekileri görünce açıldım. (gülüyor) Ben evvelden insan yüzü görmemişim ki, insan yüzünü onlarla gördüm. Anam, babam, ablam gibi oldular.

Beş-on seneye çamlarımız, zeytinimiz, ağaçlarımız tekrar olur. Yeter ki topraklarımızla oynamasınlar. Çeksinler ellerini ayaklarını, madeni, kara kömürü yapmasınlar yahu! İlla cereyan istiyorlarsa güneş enerjisi yapsınlar.

Aytaç: Önceden gözümüz kör, kulağımız sağırmış. Dilimiz yokmuş. Ama artık gözümüz açıldı, kulağımız duyuyor. Dilimiz de söylüyor. Günde üç-dört kere evime gidip geliyorum. Her gün eylem alanına kontrolle geçiyorum. Her gelişimde kimlik soruyorlar. Ne demek kimlik sormak? Üst araması yapıyorlar bir de. Ben 54 yaşındayım, olur mu böyle şey? Bir kez jandarmaya bağırdım, “Belimde silahım yok. Çantamda eroin yok. Benim silahım dilimde ve yüreğimde, sizinki belinizde, yazıklar olsun” dedim. “Görevimizin başındayız, görevimizi yapmak zorundayız” diyorlar. Ben köylüyüm yahu. Her gittiğimde kimlik numaramı vermek zorunda mıyım? Ne hakla arıyorlar beni her gün?

Biz dört senedir çamlarımızın içinde direniyoruz, mücadele veriyoruz. Bu kez çok güçlü kuvvetli geldiler. Akbelen’e akın akın asker geldi. 1650 asker! Zaten kestiklerini kestiler. Gözümüzün içine baka baka Akbelen’in taşını toprağını kamyonlara doldurdular. Ağaçların köklerini bile götürdüler. Ne yapıyor burada 1650 asker? Üstümüze su sıktılar, biber gazı sıktılar, bizi copladılar. 50 yaşında, 90 yaşında demediler, dövdüler hepimizi. O askerleri bizim gibi analar yetiştirdi. Benim de iki çocuğum askere gitti, birer buçuk sene askerlik yaptılar. Ben çocuklarıma derdim ki, “oğlum, bir karıncayı bile ezmeyin, onun günahı çok”. Ama buradaki askerler bize her şeyi yaptılar.

İkizköylüler TBMM’de bekleyişte

Bu nasıl hissettirdi size?

Aytaç: Eskiden bir asker gördüğümde onu bağrıma basardım, ama şimdi bir asker gördüm mü sanki düşman görüyorum. Benim bir oğlan torunum var, parasını yatıracağım, onu askere salmayacağım. Hizmet etmesin. Çünkü bana çok koydu, çok ağır geldi. Kafamız gitti artık bizim, yerinde değil. Gözlerimizin önünde çamlarımızı yıktılar, her yıkılan çamda bacağım kesildi, her yıkılan çamda kollarım kesildi. Dört sene mücadelem boşa gitti.

İlkay: Askerlerimizle karşı karşıyayız. Eylem alanındaki askerlerle aramızda iki metre var, yok. Biz düşman mıyız? Aynı doğanın çocukları değil miyiz? Türkiye’nin Türkiye’ye kastı olabilir mi? Kimin kime kastı olabilir. İlla savaş mı yapalım?

Akbelen Ormanı’na büyük hasar verilmiş olsa da kurtarılacak bir şey kaldı mı geriye?

İlkay: Kesilen kırk-elli senelik çamlarımızı geri getiremem. Ama hâlâ fidanlarımız, çalılarımız, toprağımız var. Çamlardan da ufaklar kaldı, hâlâ duruyorlar, küllenmediler yani. Onlar kalırsa ne mutlu bize. Yeter ki maden açılmasın. Ölüm çukuruna dönmesin orman. İnşallah ormanımızı kaybetmeyeceğiz, umudumu kaybetmedim daha. Topraklarımız mutluluk verebilir, çiçek açabilir buralar, bahar geldi mi kuzucuklarımız yemyeşil doğada oynayabilir.

Aytaç: Toprakla oynamadıktan sonra beş-on seneye çamlarımız, zeytinimiz, ağaçlarımız tekrar olur. Yeter ki topraklarımızla oynamasınlar. Çeksinler ellerini ayaklarını, madeni, kara kömürü yapmasınlar yahu! İlla cereyan istiyorlarsa güneş enerjisi yapsınlar.

Melâhat: Zeytinimiz, incirimiz, üzümümüz, bir sürü şeyimiz gitti maalesef. Ama maden olmasa, kazılıp, dinamitler falan patlatılmasa hayat devam edecek burada. Geçen sene yüklüydü benim zeytinler. Evin yanındaki bahçemdeki zeytinlerden iki bidon yağ ettim. Düşünün. Ama bu sene hiçbir şeyim kalmadı. Mahsul ettik, haziranda yağmur yağdı, çürüdü. Zeytinler bütün çiçeğini, meyvesini döktü. İncirler, armutlar meyvelerini döktü. Annemin zeytinleri var, ağacın başındaki yaprak sayılacak şekilde kalmış. Altmış-yetmiş senelik bir zeytinin başındaki yaprak sayılır mı, ama sayılıyor, bitirdiler, başında yaprak kalmadı. Ama dediğim gibi, ormanın içinde kalan zeytinler var, oralar kazılmasa, o toz buralara gelmese yaşam devam eder.

Akbelen Ormanı’nın yok edilmemesi için desteğe giden yurttaşlar insan zinciri oluşturdu. Fotoğraf: Kâzım Kızıl

Patlamalar olduğunda ne yapıyorsunuz, evleriniz hasar gördü mü bu yüzden?

İlkay: Hiç acımadan patlatıyorlar dinamitleri. Benim evim hasar gördü bu yüzden, duvarları çatladı. İki çocuk annesiyim, onlar korkuyorlar. Her gün soruyorlar, “Anne dinamit mi patladı, deprem mi oldu?” Evimi içinde durulmaz hale getirdiler, ama çıkmak istemiyorum yine de.

Melâhat: Dinamit atıldığı zaman deprem oldu sandım. İlkay’ı aradım, “dinamit atıldı” dedi. Ondan bildim dinamitin atıldığını. Bizim oradan bile duyuluyor dinamit atıldığında, bütün köy hissediyor.

Aytaç: Evimi yeni yaptırdım sayılır. Geldiler ölçtüler, ama madenden 500 metre uzakta olmasına rağmen evimin duvarları hep döküldü dinamit patlamasından. Çatılarımız açıldı. Açılan yerlerden su doldu. Evin demirleri hep göçtü aşağı. Beş senelik evim elli senelik gibi oldu.

İlkay: Amcamların evi de öyle. Sanki evde kimse yaşamamış gibi. Evin damı patladı. Ev çökebilir de.

Meclis’te Akbelen için genel görüşme talebinin AKP-MHP oylarıyla reddedilmesi üzerine ne düşündünüz, ne hissettiniz?

Melâhat: Meclis’e gitmezden önce çok umutluydum. Çünkü “Bodrum’un suyunun gitmesini istemezler” diye düşünüyordum. Kılıçdaroğlu bize “konuşacağım, dilekçe vereceğim” dedi. Sonra televizyonda gördüm, verdiği dilekçe kabul edilmemiş. Meclis toplantısı reddedilince umudum azaldı. Ne bileyim, çok korkuyorum. Ne olacak, bilmiyorum. O kadar kırıldım ki, haberleri dinleyip ağladım.

Son söz?

Melâhat: İnsanlar ne olur unutmasın bizi. Biz direneceğiz! Ormanımızı, toprağımızı vermeyeceğiz!


[1] Sirken: Yörede semizotuna verilen ad. 

^