ALEVİLER VE ALEVİLİK -II

Söyleşi: Tuba Çameli
3 Ekim 2020
SATIRBAŞLARI

Aleviliğin temel taşları, Alevilikte inanç-siyaset ilişkisi, Hüseyni praksis, Alevilikte ve Alevi örgütlerinde kadınların konumu… Aleviler ve Alevilik dizisinin ikinci bölümünde, Alevi Enstitüsü’nün kurucularından SBF eski öğretim üyesi Ayhan Yalçınkaya’yı dinliyoruz…
Alevi Kız, Nuri İyem

Alevi örgütlerinin dini ve siyasi talepler ikilemini bütünleyen bir tespitiniz var: Aleviliğin dini siyasetidir, siyaseti de dinidir.” Bu tespiti açar mısınız?

Ayhan Yalçınkaya: Alevi dinselliğinin çok önemli, temel, vazgeçilmez mahiyette bir ilkesi vardır. “Yetmiş iki milleti bir nazarla görmek.” Bu ilk elde saf dinsel bir ilkeymiş gibi görünüyor, ama aynı zamanda saf politik bir ilke. İlkede geçen millet sözcüğünü elbette dönemi gözeterek din olarak kabul edeceğiz, ama bugüne göre ilkeyi yorumlayacaksak ulusu da buna katabiliriz, ama katsak da katmasak da sonuç değişmiyor bir anlamda, çünkü içinde bulunduğumuz uzun birkaç yüzyılın temel dini zaten ulus.

İlkeye bağlı olarak kendisini Alevi dinselliği içinde tanımlayan bir Alevi ilkeyle koşullu: Yani din temelli –bu dinin adı ulus ya da ulus-devlet/devlet olsa bile– her ayrımı, her eşitsizlikçi yaklaşımı, her ayrımcılığı reddetmek zorundasınız.

Peki, bugün insanları, milletleri parsel parsel bölümlere ayıran, onları kendi çıkarları gereği birbirine göre tanımlayan, birbirine göre hiyerarşik bir diziliş içinde kavrayan kim ya da kimler? Hangi failler? Elbette en başta devlet. Devletler ve onların hizmetine koşulmuş olan, onların hakimiyetine tabi dinler –devlette en somut ifadesini bulan tüm sınıfsal özellikler ve bugün için adını koyarsak kapitalizmi, kapitalist rejimi paranteze alarak.

Bir Alevi Türklüğüyle övünemeyeceği gibi, karşısındakini Ermeni ya da Kürt diye aşağılayamaz. Irkçılık yapamayacağı gibi, herhangi bir dini aidiyet ölçüsüyle bir bireyi ya da topluluğu yargılayamaz. Yeter mi? Elbette yetmez. Yetmediğini sıkça referans verilen Ali’den biliyoruz: “Haksızlığın karşısında susan dilsiz şeytandır ve haksızlığın ortağıdır.”

Demek ki Aleviler, tam da dinleri gereği, devletlerin insanlar arasında çizdiği bu sınırları topyekûn reddetmek zorundadır. Aynı şekilde, devletlerin asli aparatı olan dinlerin çizdiği sınırları da reddedecektir. Somutlayalım: Bu yaklaşımla bağlı bir Alevi Türklüğüyle övünemeyeceği gibi, karşısındakini Ermeni ya da Kürt diye aşağılayamaz. Irkçılık yapamayacağı gibi, herhangi bir dini aidiyet ölçüsüyle bir bireyi ya da topluluğu yargılayamaz, hakkında hüküm veremez. Yeter mi? Elbette yetmez. Pasif reddiyenin Alevilik açısından yetmediğini sıkça referans verilen Ali’den biliyoruz: “Haksızlığın karşısında susan dilsiz şeytandır ve haksızlığın ortağıdır.

Demek ki Alevi olan kişi bu haksızlığın zaten parçası olamayacağı gibi, aynı zamanda bir başkasından, bir failden kaynaklanan böyle bir şeye tanık oluyorsa, susup seyredemez de. Aktif konum almak zorundadır. Bu durumda bir Alevi Kürdün, Ermeninin, Sünninin, yoksulun, kadının, çocuğun, LGBTİ+’ların uğradığı ayrımcılığa seyirci kalamaz. Bu son saydıklarım da nereden çıktı diye düşünebilirsiniz? Bu kesimleri de birbirine göre ayrıştıran ve hiyerarşik dizilişe tabi tutan başlıca fail yine devlet değil mi? Devletin yaptığı bu ayrımcılıkla, öteki ayrımcılık arasında mı ayrımcılık yapacağız şimdi de? Ayrımcılığa karşı çıkarken hem de?

Şimdi diyelim Kürt sorununda eşit yurttaşlık anlayışıyla taraf olan bir Alevi, en geride kendisini var eden bu ilke durdukça, enternasyonalist, Kürt, sosyalist, komünist olduğu için mi ya da saf siyasal bir gayeyle mi taraftır, yoksa dinsel bir yaklaşımla? Benim yanıtım açık. Aleviliğin dinsel çerçevesi gereği, Alevi olduğu için bu ve benzeri eşitsizliklere karşıdır. Ama bu herkese Alevilikle ilgisizmiş gibi, politikmiş gibi görünüyor, en başta da Alevilerin çoğuna, ne yazık ki. Oysa bu saf dinsel mahiyette. Bu ilkeyi çiğnerseniz Aleviliğin dinsel çerçevesi içindeki aidiyetiniz şaibeli hale gelir.

Ayhan Yalçınkaya

Bu durumda sizi kurtaracak tek şey de pop-Alevilik olacaktır. Ya da bu açmazdan kurtulmak için daha olumsuz bir yola sapılır: İlkeye referans olan isimler –Hacı Bektaş gibi, Yunus Emre gibi– Türkleştirilmeye, Sünnileştirilmeye ya da en azından “milletsizlikleri” ellerinden alınmaya çalışılıyor. Ama bu isimleri istedikleri kadar milli kılsınlar, ilkenin kendisi mıh gibi çakılı duruyor.

Özetle, bu ilkeden vazgeçmediğiniz sürece –ki bundan vazgeçmek Aleviliğinizi zan altında bırakacaktır– hem “Ne mutlu Türküm diyene” diye ortada dolanıp hem Alevi olamazsınız. İzzettin Doğan’ın yaptığı gibi, hem kendinizi İslâm’ın özü, en hakiki Müslüman sayıp hem Alevi olamazsınız. Ama bunun tersi doğru değil. Kürdün Kürt, Ermeninin Ermeni, transın trans olarak ezildiği yerde Kürt, Ermeni ve trans olduğunuzu haykırarak Alevi olabilirsiniz; aynı ilke gereği.

Buna bağlı olarak, “Kürtler de Kürtlüğüyle gurur duyuyor, Kürt milliyetçiliği yapıyor” eleştirisi de yapamazsınız. Kürdü Kürtlüğüne mahkûm eden, Kürt olmaya indirgeyen, elinden Kürtlüğünden başka her şeyi alınan –hatta Kürtlüğünü de diyalektik bir biçimde anlaşılmak kaydıyla– ele geçirmek isteyen sizin hegemonik Türklüğünüz ya da çoğunlukçuluğunuz çünkü, Türklük gururunuz. Aynı ilke gereği, Alevi kimliğinizi her şeyin üstünü örtecek şekilde öne çıkarıp bu kimliği haykırarak “biz bilmeyiz Türk, Kürt, bize Alevilik yeter” diyerek de Alevi olamazsınız. Yalnızca sorundan kaçmış, soruna gözlerinizi kapatmış ve dahası zulme taraf olmuş olursunuz. Eğer Alevilik Hüseyni bir praksisin adı olacaksa Kufeli bir praksisin adı olmayacak demektir. Hepsi bu. Bu çerçeveyi daha da genişletebiliriz.

O halde biraz daha genişletelim…

Aleviliğin kurucu mitlerinin en başında geleni, Buyruk’un[1] açılışında yer alan Kırklar Meclisi’nde şöyle bir sahne yer alır: Muhammed, Kırklar’a kim olduğunu sorar, “Size kimler derler?” Onlar da “Kırklarız” der, ki 17’si kadındır, ama halihazırda mevcut 39 kişidir. Birinin nerede olduğu sorulunca, onun dışarıda olduğu söylenir, ama “burada sayın” denir. Kanıt istenince de Ali’nin bileği kesilir, hepsinin bileğinden kan akar, bir damla kan da tavandan/pencereden gelir, ortaya düşer. Mesaj son derece açık; herkes için. “Burada olmayan da buradadır.” Burada olmayan yalnızca dışarıda olanlar mıdır? Çerçeveyi genişletelim: Ölülerimiz de burada olmayanlardır. Hele de Aleviliğin ölüme Sünniler gibi yaklaşmadığı gözetilirse, geçmişimiz de burada olmayandır. Demek ki onlara karşı da, burada olanlar “onların da buradalığını” beyan etmek ve gereğini yapmak zorundadırlar! – az önce değindiğim geçmişe karşı borçluluk ve devr-i sabık yaratmayı talep etmek de bununla ilgili.

Hem “Ne mutlu Türküm diyene” diye ortada dolanıp hem Alevi olamazsınız. Hem kendinizi İslâm’ın özü, en hakiki Müslüman sayıp hem Alevi olamazsınız. Kürdün Kürt, Ermeninin Ermeni, transın trans olarak ezildiği yerde Kürt, Ermeni ve trans olduğunuzu haykırarak Alevi olabilirsiniz. “Biz bilmeyiz Türk, Kürt, bize Alevilik yeter” diyerek Alevi olamazsınız.

Bu anlayıştan hareketle bir Alevi olarak sayıları bine kadar inmiş Süryani haklarını savunursam, Ermenilerin soykırım acısı benim acım haline gelirse, Dersim, Zilan Deresi, Koçgiri, Roboski karşısında açıkça tarafsam, dinimin gereğini mi yapıyorum, yoksa siyaset mi? Bu yaklaşımdan hareketle Aleviliğin siyaseti dinidir, dini de siyaseti diyorum. Ve bugün sözüm ona Alevi dinselliğinin canlandığı iddia edilirken, ben tersine, bu dinselliğin giderek kaybolduğunu iddia ediyorum ve Alevi örgütlerinin bir an önce siyasal alana dönmeleri gerektiğini savunuyorum. Ancak o zaman dinlerinin gereğini yerine getirmiş olacaklardır, etkili oldukları günlerdeki gibi.

Bu haliyle Alevilerin mücadelesini dinsel/siyasal diye ayrıştırmak mümkün değil bence, ama şu mümkün: Örneğin, Alevilerin en başta gelen taleplerinden biri cemevlerinin statüsünün ibadethane olarak kabul edilmesini bu çerçevede sorgulayabiliriz. Esasen Türkiye’de siyasal iradenin hiçbir dinin ibadethanesinin statüsünü onaylama hak ve yetkisi yok. Böyle bir mevzuat yok benim bildiğim. Yani siyaset kurumu camilerin statüsünü de ibadethane olarak onaylama hakkına sahip değil. Bu, dolaylı yollardan ortaya çıkan bir onamadan ibaret. Köy Kanunu’nda köy tüzel kişiliği için cami de ölçü olarak sayılmış. Hepsi bu.

Bunu esas alırsanız, demek ki 12 Eylül faşizmine kadar cami olmayan Alevi köyleri köy değilmiş, ama hepsinin muhtarı var. Öyleyse bu sorunu gidereceksiniz. Nasıl? İki yolla: Ya cemevini de buna eklersiniz ya da mescidi ölçü olmaktan çıkarırsınız, ki en doğrusu budur. Diyelim bir bakanlık genelgesiyle, ibadethane sayılanlar elektrik-su faturası ödemiyor. Aynı genelgeye cemevini de eklersiniz, olur biter. Bu kadar basittir. Burada siyaset kurumu sözüm ona kendini bağlayacağını vaat ettiği temel hukuksal ilkeleri çiğneyerek Sünni-dinsel bir referansla bunu yapmıyor.

Hüseyin ve Kerbela, Kılavuz Bakır

Bu durumda buna karşı mücadelenin mahiyeti nedir? Elbette hukuksal ve siyasal. Bu haliyle sınırlı olmak kaydıyla, Alevi örgütlerinin talepleri elbette siyasaldır. Dini değildir. Kaldı ki meselenin asıl başka bir boyutu var: Alevilerin hemen tümü, birkaç tetikçisi dışında, devletten dinsel bir talepte bulunmuyor, hatta devletin elini kendi dinlerinden çekmesini talep ediyor. Alevileri inatla dinsel talebe yönelten, dinsel talebi de Sünni dünyanın içinden okumakta inat eden, orada boğmak isteyen siyasal rejimin ta kendisi! Buradan çıkış var mı diye akla gelebilir. Elbette var: Aleviler siyasetin kendilerini sıkıştırmak istediği Sünni siyasal dinselliğe, kendi dinlerinin siyasallığı ile yanıt verebilirler.

Alevilik Hüseyni bir praksisin adı olacaksa Kufeli bir praksisin adı olmayacak demektir” dediniz. “Hüseyni” ve “Kufeli” praksis ne anlama geliyor, aralarında nasıl bir ilişki var?

Daha önce de dedim ki, “Biz bilmeyiz Türk, Kürt, bize Alevilik yeter” demek sorundan kaçmak anlamına gelir, dahası suç ortaklığı anlamına gelir. İşte bu seçimi Kufeli tavrı olarak işaretliyorum, Hüseyni tavır olarak değil. Alevilerin belleğinden bir malzemeyi, mersiyelere konu olmuş hikâyeyi anıştırarak. Ben susayım, Feyzullah Çınar o güzelim davudi sesiyle söylesin isterseniz, Şah Hüseyin adlı mersiyede: “Tamam yetmiş mektup saldım Ya Hüseyin gel diye/ Ceddine ikrarı verdim bunu böyle bil diye/ Geliben Kufe şehrine hükümdarım ol diye/ Geldim, beni, ben Hüseyn’im öldürün / (…) / Gel dediniz bağladınız kolumu/ Ordularla çevirdiniz hem sağımı solumu/ Ey Allahım sen biliyon benim garip halimi/ Ben Hüseyn’im, gelin beni öldürün.”

Hikâyeye göre, Hüseyin’i şehadete götüren yolda Kufe şehri önemli bir duraktır. Kufeliler birçok mektup yazarak onu şehirlerine davet ederler, kendisine biat edeceklerini bildirirler. Ama Hüseyin daha oraya varmadan Emevi ordusu varır ve Kufeliler Hüseyin’e verdikleri sözden cayarak yalnız bırakır. Böylece Hüseyin yolunu mecburen Kerbela Çölü’ne çevirir, öldürüleceğini bile bile.

Bir Alevi olarak Süryani haklarını savunursam, Ermenilerin soykırım acısı benim acım haline gelirse, Dersim, Zilan Deresi, Koçgiri, Roboski karşısında açıkça tarafsam, dinimin gereğini mi yapıyorum, yoksa siyaset mi? Bu yaklaşımdan hareketle Aleviliğin siyaseti dinidir, dini de siyaseti diyorum.

Demem o ki, siz bir yanda “biz bilmeyiz Türk, Kürt” diyerek sözüm ona eşitlikçi bir tutum alıyor gibi görüneceksiniz, ama aynı anda, etrafınız ordularla çevrilince bu ikrarın gereğini yapmayacaksınız ve “bize Aleviliğimiz yeter” diye kenara çekileceksiniz. Kendi Aleviliğinin –o Aleviliği nasıl tanımlarsa tanımlasın, içini nasıl doldurursa doldursun– konformizmine batan ve o konformizmin sözüm ona kendisine sağladığı şeyleri kaybetmemek için Hüseyin’le birlikte yola düşmeyen her Alevi “Kufeli bir praksisi” seçmiştir. Kufe’nin adının sonsuza kadar lanetlendiğini söylemeye gerek var mı?

Kıssadan hisse: Alevileri ölümüne bir mücadeleye filan çağırıyor değilim. Aksine, Alevi olana, Şah-ı Şehid-i Deşt-i Kerbela Şah Hüseyin yeter; yeni Hüseyinler beklememeye, yeni Hüseyinler üretmemeye, tıpkı mersiyedeki gibi, “ceddlerine verilmiş ikrarı” üstlenmeye çağırıyorum, ki bu da ancak geçmişi arkada bırakarak değil, bugüne taşıyarak olabilir.

Ali, Hasan, Hüseyin (Tarihi belirsiz bir Moğol minyatürü)

Yani, Aleviler geçmişlerine dönük bir borçla yükümlüdürler, tıpkı Hüseyin’in ve Hasan’ın, daha bebekten kendilerini birini boynundan, ötekini ağzından öperek mühürleyen dedeleri Muhammed’e verdikleri sözü tuttukları gibi: Biri başı kesilerek öldürüldü, öteki zehirlendi. Sözü yine Feyzullah Çınar’ın diliyle, ilgili mersiyenin son dizesiyle bağlayayım. O dize şudur: “Hayat hayat, bu yaralar sağıla!” Yara sarmayan, sofra kurmayan, kapıya gelen yaralıyı yüz geri eden Kufelidir, ne şüphe!

1200’lerde, mesela Kadıncık Ana Hacı Bektaşi Veli’nin yol arkadaşı. O dönem kadın birlikleri, kadın örgütleri var. Oysa bugün Alevi örgütlerinde kadınlara, en azından öne çıkan isimler arasında rastlamıyoruz. Neden böyle?

Nasıl ki bu ülkenin aslında Kürtlük ya da Alevilik gibi bir sorunu olmadığını, sorunun Türklük ya da Sünnilik sorunu olduğunu söylüyorsam, bugünkü Alevi topluluklarda da aslında kadın sorunu diye bir sorun yok, inkâra gelmez bir biçimde bir erkek/erkeklik sorunu var. Hem geçmişten bugüne çeşitli somutlaşma biçimleriyle, hem de günümüz erkekliğinin açıkça bir krize girdiği veri sayılarak, erkeklik krizinin bugünkü sonuçları ya da yansımalarıyla.

Sorunuzun sonundan yanıtlamaya başlayayım: Evet, bugün Alevi örgütlerinde, çeşitli kademelerde, dostlar alışverişte görsün misali, kimi kadınlar yer almakta, ama bunların hükümsüz olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu örgütlerin tümü eril/erkek örgütleridir, tümünün yükünü çeken kadınlar olsa da. Ancak, hepsi eril örgütler olsa da, bu onları homojenleştirebileceğimiz anlamına da gelmiyor. Örneğin, cem erkânına girişte kadınlara türban dağıtıp baş bağlamayı zorunlu kılan Cem Vakfı’yla, kadınları çarşafa sokmaya kalkan Şii misyoneri Alevi örgütleriyle, bunlarla uzak ara ilgisiz Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’ni ya da Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı’nı nasıl bir tutabiliriz ki?

Kırklar Meclisi (“Kırklar bir şerbet içtiler”), Kılavuz Bakır

Çoğunlukla kafa karışıklığına neden olan şey bazen gizliden gizliye, bazen açıkça veri sayılan ya da öne sürülen bir iddia ya da kabul: bir Alevi ya da Alevi örgütü, nasıl olur da Aleviliğiyle, Aleviliği veri sayıldıkça, kadınlara karşı eşitlikçi olmaz, hatta tersine negatif ayrımcı olur?

Sanırım Alevilerin uzayda filan yaşadığını düşünüyoruz. Ya da Aleviliğin dinsel özellikleri gereği Alevilerden tümüyle bağımsız, hatta insandan bağımsız, dokunulmaz, değişmez, bozulmaz bir özü filan olduğunu düşünüyoruz. Aksi halde, bu sorunun kafamızı karıştırması mümkün olmazdı. Aleviler de bu toplumun içinde yaşıyorlar, üstelik kapalı bir topluluk olmayı geride bırakalı çok oldu. Her etkiye açık bir toplumsal bileşen durumundalar.

Alevilerin Alevi oluşlarıyla aralarına modernleşme ve belirli bir süreden beri de benim tercih etmediğim bir terimle, Sünnileşme denilen bir gelişme girdi! Dolayısıyla, bugünkü Alevilerin erkeklik sorununu Alevilikleriyle bir gerilim hattı oluşturuyormuş gibi düşünmenin alemi yok, çünkü öyle bir Alevilik yok, öyle bir Alevi topluluk yok. Yani arasına dağların taşların, nehirlerin, denizlerin girdiği bir dinle o dinin mensuplarının sorunlarını birbirine karıştırmanın alemi yok.

Bir yanda “biz bilmeyiz Türk, Kürt” diyerek sözüm ona eşitlikçi bir tutum alıyor gibi görüneceksiniz, ama bu ikrarın gereğini yapmayacaksınız ve “bize Aleviliğimiz yeter” diye kenara çekileceksiniz. Kendi Aleviliğinin konformizmine batan ve o konformizmin kendisine sağladığı şeyleri kaybetmemek için Hüseyin’le birlikte yola düşmeyen her Alevi “Kufeli bir praksisi” seçmiştir.

Alttan alta özcü bir din anlayışına yaslanılmıyor mu?

Yerinde bir soru. Karşı bir soruyla yanıtlanabilir: Pop-Aleviliğin hangi ihtiyaca karşılık geldiğini düşünüyoruz ki zaten? Pop-Alevilik zaten tam da dinin gündelik hayata sürekli müdahale eden, sürekli kaos yaratan –dinler genellikle sanıldığı gibi yalnızca düzen ya da istikrar yaratan şeyler değildi, tersine, öncelikle kaos ve gerilim için, bir şeyi yerinden oynatmak için vardır– sürekli tehdit eden bu vasfını baypas etmek için işlevsel.

Nasıl?

Söz düzeyinde “bizde kadın-erkek eşittir, çünkü bizde kadın-erkek farkı yoktur, herkes candır” dediğinizde iş bitiyor; tam bir pop-Alevi sözcesi bu. Hepimiz biliyoruz ki, bu sözce Alevi topluluklarda kadınların uğradığı tüm eşitsizlikçi uygulamaları gizlemeye, üstünü örtmeye yarıyor. Kadınların uğradığı şiddet, hatta öldürülmeleri –önceden bir Alevi erkeğin bir kadın cinayetine karışması tahayyül bile edilemezdi ama ne yazık ki şimdi örnekleri var– böylece gözden kaçırılıyor. Topluluk bir zamanlar tüm Türklerin “bizde töre cinayeti olmaz, Kürtlerin işi” diye elini kandan arındırması gibi, elini kadınların kanından yunmaya çalışıyor, can sözcesine sığınarak.

Ama Alevi olarak, yine en başta Buyruk’ta kayıtlı olduğundan, Aleviler Kırklar’ın 17’sinin kadın olduğunu bilirken, onlara can demezken, kadınlığın altını kalın kalın, eşitlikçi reflekslerle çizerken, şimdi can sözcesiyle kadınlığın ve erkeklik sorununun üstünü eşitsizlikçi reflekslerle çiziyorlar. Yani erkekliğin ihtiyaç duyduğu materyali yine Alevilikten devşirmeye çalışıyorlar. Ama bu materyalin iş görebilmesi, ehlileştirilmesi ve gerilim yaratmaması için bir hamle daha gerekiyor: Dinin bir bütün olarak erilleştirilmesi/erkek dini haline getirilmesi. Ki buna uygun materyal de yine Buyruk’tan aranıp bulunabiliyor. Özellikle bugün Alevi ritüeline ilişkin eril müdahale tam bunun kanıtı zaten.

Kadıncık Ana-Fatma Bacı ve Bacıyan-i Rum (Anadolu Bacılar Teşkilatı)

Cem meydanında, kadınların baş bağlamaya ve belirli biçimlerde giyinmeye zorlanmaları, oturma düzeninde karışık oturmanın terk edilmesi, kadınların ikincil planda, arka sıralara topluca atılması, dinde ve ritüelde ana postunun rolünün ve işlevinin tümden unutturulması, ritüel süreçte Dedelerin Dedelik yapabilmelerinin temel şartlarından olan, önce kadın eşlerinden, analarından, hatta kız çocuklarından rızalık almaları şartının tümüyle unutturulması, kadınların ritüel görevlerden dışlanması, kadınların ne Dedelik ne zakirlik postuna oturtulması, say say bitmez … Geriye ne kalır? Kala kala kadınlara süpürgecilik hizmeti kalır: Mecburen, çünkü gülbenk “biz üç bacıydık” diye başlar. Ama eminim yakında ona da bir çare bulurlar. Süpürgecilik hizmetini de kadınlık sembollerini üstünde taşıyan erkekler üstlenmeye başlar. Nasıl ki şamanlık bir vakitler yalnızca kadınlara has bir işlevken, erkekler tarafından gasp edildikçe, kadınlık sembolü takıp şamanlık yapan erkekler belirmişse.

En korkunç örneği, kabul edilemez örneği en sona sakladım: Alevilikte hem teorik hem pratik düzeyde kutsallığı sorgulanamayacak şey ve kutsallığın kim olursa olsun, herkesi kapsayıp eşit bir biçimde düzlediği yer sofradır! Hatta Ali’ye atfen “hizmet mi etmek istiyorsun, sofra kur” denir. Kadınlar artık, gündelik hayatta uğradıkları dışlanmışlık bir yana, cem sofralarından bile ya dışlanıyor ya sofra artıklarına maruz bırakılıyor, dem bahsine hiç girmeyelim bile. Rakıyı, şarabı dem olarak değil, rakı-şarap olarak kabul edip mahkûm etmeye kalkan bir zihniyete hangi derdi anlatabilirim? Kaldı ki “canım, kadınlar içki mi içermiş; hele de erkeklerin içmesi bile Alevilikten sapma iken?” İşte zurnanın zırt dediği yer: Aleviliğin norm-dışı vasfı inkâr edildikçe ya da modernleşme konformizmine kurban edildikçe, bu konformizmin erilliği Alevi erkeklerin de başının belası. Bundandır ki Alevi erkeklerde, erkeklerin ve eril tertibatın tümü gibi, kadın bedenini, kadın cinselliğini denetlemek, onun efendisi olabilmek ya da mevcut hâkim konumlarını koruyabilmek için sıraya girmekten gocunmuyorlar.

Bugünkü Alevi topluluklarda kadın sorunu diye bir sorun yok, inkâra gelmez bir biçimde bir erkek/erkeklik sorunu var. Hem geçmişten bugüne çeşitli somutlaşma biçimleriyle, hem de günümüz erkekliğinin krizinin bugünkü sonuçları ya da yansımalarıyla.

Özetle, günümüz Alevilerinin de en temel sorunlarından biri, özellikle erkeklik krize girdikçe, erkekliğin krizini erkek olmayan ya da kabul edilmeyen bedenler ve cinsellikler üzerinden çözmeye kalkışmak. Tıpkı Kemalizmin modernleşmenin taşıyıcılığı ve sembolik yükünü kadınlara yıkarken, ellerinden her şeyini alması gibi, tıpkı Sünniliğin cenneti kadınlara tahsis edip –orada bile erkeklerin hizmetkârı olarak elbette– dünyayı erkeklere emanet etmesi gibi, Alevi erkeklik de kadınları “can” üzerinden kendine katıp bedenlerini ve cinselliklerini kontrol altına almaya çalışıyor, ama elbette pop-Aleviliğin sembolik telafi mekanizmaları da tam kapasite çalışıyor.

Bu koşullar altında, kadınlara düşen tek rol elbette Alevi örgütlerinde temsili, sözüm ona eşit-başkanlık gibi uydurma pozisyonlar ya da çeşitli kurullarda hiçbir hükmü olmayan üyelikler. Henüz erken, belki çok erken, ama şimdiden özellikle yurt dışında Almanca, Fransızca, İngilizce Alevilik öğretimleriyle övünen, bu dillerde gülbenk vermekle gururlanan herkese, her Dedeye, her örgüte seslenmek lâzım: Mesele Almanca gülbenk vermek değil, eşcinselliğini gizlemeyen, sizin de gizleme gereği duymayacağınız şekilde, bir cem meydanında eşcinsel bir çiftin ikrarını alın da göreyim sizin Dedeliğinizi.

Tam da böyle bir ikrar almak, karşıdakini “eşcinsel” olmaktan çıkarır, “can” kılar, tam da sizin karşınızdaki canın bedeniyle bir derdinizin olmadığını gösterir. Ama bunun çok, çok uzağındayız. Alevi hareketi daha kendi evini bile ne dinselleştirebilmiş ve aynı anlama gelmek üzere siyasallaştırabilmiş, ne de kadınları sokağa çekmeyi başarabilmiştir. 

[1] Kimi değişikliklerle farklı versiyonları olan derlemeler, Alevilerin nasıl bir dinsel anlayışa sahip olduğunu, ritüellerini nasıl yapacaklarını, bu süreçlerde yer alan aktörlerin kimler olduğunu, topluluk üyelerinin nelerle koşullu olduklarını, gülbenklerini ve tercümanlarını vb. içeren temel metinler.
^