Kitabın adından başlayalım… Ruhu Olan Yollar kuvvetli bir mecaz. Ali Faik İnter’in sana bir yolculukta söylediği bir söz bu, ama Lenin’in Goethe’nin ünlü bir dizesinden hareketle sol literatüre kazandırdığı “teorinin gri, hayat ağacının ise yeşil” olduğu yolundaki deyişi akla getiriyor. Bu boyutuyla “ruhu olan yolları” nasıl tanımlıyorsun?
Başaran Aksu: Marx komünizmi tanımlı, tüzüklü bir anlatı olarak ele almak isteyenlere, “Komünizm yaşayan hareketin kendisidir” diyor. Bugünün yolu da ancak bugünün mücadelesinin içinden türetilebilir. Ruhu olan yollar, ideolojik yenilginin solu sarıp sarmaladığı bir dönemden geçerken ruhu ayaklandıracak maddi olanaklara da işaret ediyor. Çünkü bir fikir maddi karşılığı varsa hayat bulur. Maddiliği sağlayacak, yolu açacak olan şey çırpınma, tefekkür ve emek gerektiriyor. Ruhu ayaklandıracak yolun “ruhu olan yollardan” türetileceğine dair bir vurgu yapıyorum.

Bu güçlü mecazı ve kitabın ana hatlarını birlikte düşündüğümüzde, işçi örgütlenmesi için önerdiğin “ruhu olan yollar”ın Umut-Sen’in vurguladığı meclis-komite-konsey oluşumları olduğu söylenebilir mi?
Evet. Gri yollardan dümdüz giderek menzile hızla varmayı istemek yerine daha meşakkatli yolculuklar yaratmak gerekir. Ruhu olan yollarda etrafa bakarak, dikkatle ilerliyorsun. Çünkü o yol daha zorlu, virajlı, çukurlu. Ruhu olan yollardan ilerlerken durup düşünebileceğin, olan biteni zihnine işleyebileceğin bir zaman aralığına sahip oluyorsun. Her virajda bambaşka bir canlıyla, insanla karşılaşıyorsun. Bazen bir koyun sürüsüyle, bazen de eşeğiyle bir yere giden bir teyzeye rastlayabiliyorsun. O rastlama seni orada durduruyor. Bu duraksama her şeyi yeniden tartmaya, düşünmeye neden olan anlar yaratıyor. Bu başka bir şahitlik, deneyim demek. Bu deneyim olmadan yolun ruhunu ayaklandırmak da mümkün değil, onu maddeleştirmek de. Dolayısıyla, “ruhu olan yollar” arkasında siyasal eleştirisi ve önerisi olan bir tanımlama.
Tahir evli, üç erkek çocuğu olan bir maden işçisiydi. Ailece küçük bir tarlada geçimlik üretim yapar, hayvan bakarlardı. Tahir Soma’nın en büyük maden ocağı İmbat Maden’de kazma ustasıydı. Mensup olduğu Çepni aşireti geleneğinin bir parçası olarak CHP’ye oy veriyordu.
İmzaladığın kitaplardan birinde, “Tahir Çetin ve Ali Faik İnter’in mücadele varoluşları geleceğimize, şimdimize güç ve umut verecektir” diye yazmışsın. Tahir Çetin’in ve Ali Faik’in mücadele varoluşlarını nasıl tanımlarsın? Hangi koşullar altında yaşarken önder işçilere dönüştüler?
Tahir, 13 Mayıs 2014 Soma katliamı öncesinde evli, üç erkek çocuğu olan bir maden işçisiydi. Yaşadığı Kınık ilçesi aşiret yapılarının gücü, mafya ve çete faaliyetlerinin yüksek oluşundan ötürü sert bir yer. Bu yüzden çocuklarının geleceğinden endişe duyardı. Ailece küçük bir tarlada geçimlik üretim yapar, hayvan bakarlardı. Evin ihtiyaçlarından artarsa, pazarda 15-20 kilo sarımsak ve bezelye, komşularına da süt ve peynir satarlardı.
Tahir Soma’nın en büyük maden ocağı İmbat Maden’de kazma ustasıydı. Mensup olduğu Çepni aşireti geleneğinin bir parçası olarak CHP’ye oy veriyordu. Soma katliamında Elmadere Köyü’nden 13-14 aşiret çocuğu öldü. Soma’nın diğer köylerinden ölen aşiret çocukları da vardı. Çoğu Tahir’in tanıdığı insanlardı, sonuçta akrabaydılar. Soma katliamından sonra işçilerin büyük bir cenderenin içinde olduklarını anlamaları ve karşı koyacak güçlerinin olmaması sarsıcı bir etki yarattı havzada. Tahir de sarsılan işçilerden biri.
Ayrıca, siyasetçiler ve sosyalist topluluklar ilk üç-dört ay Soma’ya sık sık gelip gittiler. Tahir meraklı biri olduğu için her gelenle tanışıyor. DİSK’le de öyle tanışıyor. Kınık’a birileri geldiği zaman insanlar Tahir’e yönlendiriyor. O günlerde havzada herkes katliam hakkında konuşuyor, tartışıyor. Ama bazı işçiler daha fazla politize oluyor. Soma’da politikleşen işçilerden “Bugüne kadar ot gibi yaşamışım” lafını çok duyarım. Mesela, Bağımsız Maden-İş Başkanı Gökay Çakır, “Ot gibi yaşamışım. Koyun çobanıydım, madene indim. Çizmeyle baret arasına sıkışmış bir insandım” der. Sonuçta, politizasyon bir sorgulamaya neden oluyor Somalı maden işçilerinde.
Biz de o ara Soma’da komite-konsey örgütlenmesi yapıyorduk. Soma’da üç noktada eylem sürüyordu. Hem Soma meydanında hem Bülent Ecevit Parkı’nda, bazen de Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu (TKİ) önünde çadırlar kuruluyordu. Vardiyadan çıkan işçiler eylem alanlarına geliyordu. O sıralarda çift asgari ücret, haftalık çalışmanın altı günden beş güne düşürülmesi, bizim hazırladığımız 16 talebin dönemin başbakanı Erdoğan tarafından kabul edilmesi gibi hadiseler oluyordu. Kuşkusuz işçilerde katliamın yaratmış olduğu bir itici güç vardı, ama bu kazanımlarda sürdürdüğümüz kesintisiz eylemlerin de katkısı oldu. Tahir, Kınık ve Soma arasındaki mesafeye rağmen eylemlere gidip gelmeye çalışıyordu.
Biz komite-konsey örgütlenmesi yaparken DİSK’liler bu örgütlenmeyi erken buluyordu. Yüzde 3 barajından ötürü bağımsız sendika da kurulamıyordu. Mecbur kaldık, “DİSK örgütlensin” dedik. Sonuçta, yoğun bir örgütlenme süreci başlamış oldu. Kınık’ın ve Soma’nın köylerindeki toplantılara Tahir de katılıyordu. Tahir çok sayıda işçinin DİSK’e üye olmasına önayak oldu. Fakat giderek DİSK’ten uzaklaştı. DİSK’in işçinin yanında olmadığını düşünmeye başlamıştı.
Tahir etrafındaki kişileri gözlemlerdi, tartardı. Tahir’le akitleşmek için onun süzgecinden geçmen gerekirdi. Tahir’ler, Ali Faik’ler her yerde var. Mesele bu varoluşu politik bir yordamla buluşturmak, mücadelenin taşıyıcısı, sözcüsü kılmak. O nitelikte olan, çalışan, üreten, çırpınan on binlerce insan var Anadolu’da. Tahir ve Ali Faik kendi sıkıntıları, kendi boğuntuları içinde politikleşen arkadaşlardı.

Ali Faik İnter nasıl biriydi? Nasıl tanışmıştınız?
Ali Faik’le 2014’te Soma’da başladığımız örgütlenme sürecinden dört buçuk yıl sonra tanıştık. Ama Ali Faik 20’li yaşlarının başında Soma’da olan biteni takip etmiş. Soma’da ilk gözaltına alınıp bırakıldığımız sırada hastanenin etrafında bizi izliyormuş.
Ali Faik okuyabilmek için Süleymancıların yurtlarında kalmış bir Yörük çocuğu. Babası madende iş cinayetinde ölüyor. Bir kardeşi, bir de annesi var. İlk tanıştığımız zamanlarda, Süleyman Soylu’ya, Selçuk Bayraktar’a, AKP’ye teveccüh gösteriyordu. Tıpkı Tahir’in CHP’liliği gibi bir AKP’liliği vardı. Yani, içinde olduğun sosyolojinin uzantısı olan bir siyasal tercih. İkisinin de mensup oldukları siyasal kamplardan kopmaları emek mücadelesi içinde gerçekleşiyor. Ali Faik iş cinayetinde ölen babasının holding-yargı-taşeron şirket-devlet-sarı sendikadan oluşan çark içinde öğütüldüğünün farkındaydı. Bu toplumda ortalama insan kapitalist güç ilişkilerinin işleyişinin farkında. Ama maddi şartlar, ilişkiler, kuşatılmışlıklar insanları pragmatist tercihlere zorluyor. Yurdum insanı kendisini ait hissetmese de o siyasal pozisyonda durmaya devam ediyor. Ali Faik de böyleydi. Ta ki 19 Ocak 2019’da, Kırkağaç Çam’ındaki eylemleri izlemeye gelene dek. Ali Faik ekskavatör operatörü olarak madende çalışıyor o zamanlar. Eylemleri izliyor, gidiyor, geliyor ve üç-dört gün “Nasıl ilişkileneyim?” diye düşünüyor. Sonuçta geliyor, dahil oluyor.
Ali Faik okuyabilmek için Süleymancıların yurtlarında kalmış bir Yörük çocuğu. Babası madende iş cinayetinde ölüyor. Bir kardeşi, bir de annesi var. İlk tanıştığımız zamanlarda, Süleyman Soylu’ya, Selçuk Bayraktar’a, AKP’ye teveccüh gösteriyordu. Tıpkı Tahir’in CHP’liliği gibi bir AKP’liliği vardı.
Ali Faik İnter sözünü ettiğin kopuşu yaşadıktan sonra nasıl bir dönüşüm geçirdi?
Hafiflediğini hissediyorduk. Güçlenen, etrafındaki herkese bu gücü hissettiren birine dönüşüyordu. Aklıyla, tavrıyla, oturuşuyla, kalkışıyla “Soma’daki herkesi etrafına toplar” dedirten bir varoluşu vardı. Tabii Ali Faik ve diğer işçiler komite-konsey-meclis anlayışımızda sahnenin kendilerine ait olduğunu gördüler. Kendilerini o meclislerde ifade etme olanakları var. Bu olanaklar onları güçlendiriyor.
Tahir Çetin’in dönüşümü nasıl olmuştu?
Tahir DİSK’in Dev Maden-Sen sendikasının başkanlığına aday olmak gibi bir tecrübe yaşadı. O tecrübe Tahir’in politizasyonu açısından çok kritik. Adaylık süreci Tahir’le birlikte mücadeleye giren madencilerin tamamında başka bir hal yarattı. Düşünün, seçimin yapılacağı salona alınmadılar. Salona gelmişsin, ama içeride madenci yok. Madenci sendikasının delegasyonunun tamamı madenci olmayan abilerden, ablalardan oluşuyor. Madenciler “Bu DİSK neyin nesi? Bir de sosyalist bunlar” diye sorgulamaya başladı. Dolayısıyla, hem kendi güçlerini hem de karşılarındaki gücün ilişki biçimlerini gördüler. Madenciler sosyalistlerin CHP’den daha iyi olduğunu düşünürdü, ama bu sefer “sosyalistlerin” konumlanışına dair de bir sorgulama başladı.
Tahir yeterince eğitim görmemişti, yerel lehçesiyle konuşurdu. Bunun sıkıntısını da zaman zaman yaşardı. 90’lı yılların ortalarında Kınık’ın yüksek köylerinde yaşayıp oradan kentin çeperlerine inen bir topluluktan söz ediyoruz. Dolayısıyla, kendi aralarında nasıl konuşuyorlarsa kamera önünde de öyle konuşuyordu. Bazı arkadaşlar Tahir’i epey tenkit ediyorlardı. Ama ben Tahir’in lehçesini olumsuz bir şey olarak görmedim.
Biraz önce “Tahir’in insanları süzgecinden geçirdiğini” söyledin. Nasıl bir süzgeçti o?
Aslında genel bir tavır o. İşçi her şeyi gözlemliyor. Kendi toplumunu da gözlemliyor. Öğrendikleri, benimsedikleri bütün değerleri kapitalizmin paramparça ettiğini biliyorlar. İnsanların parayı bulunca aileleriyle bile ters düştüğünü görüyorlar. Dolayısıyla, kaotik bir şey inşa oluyor işçilerin etrafında, öngörülmez figürler çoğalıyor. Bu yüzden birini test etme, anlama, tasnif etme yeteneği gelişiyor işçilerde. Tahir hayvanı, çiçeği, böceği, kayadaki incir çekirdeğini de gözlemliyor. “Kayada incir çekirdeği çiçek açıyorsa, her şey olur” diyor. Beş bin kişinin ortasına giriyor her gün. Oradaki gücü görebiliyor. Kendisini ve yönetenleri de görüyor.
Dev Maden-Sen’in başkanlığına aday olması Tahir’in politizasyonu açısından çok kritik. Adaylık süreci Tahir’le birlikte mücadeleye giren madencilerin tamamında başka bir hal yarattı. Düşünün, seçimin yapılacağı salona alınmadılar. Salona gelmişsin, ama içeride madenci yok. Madenci sendikasının delegasyonunun tamamı madenci olmayanlardan oluşuyor.
Mücadele varoluşları Tahir Çetin ve Ali Faik’in önderleşme süreçleri aynı zamanda. Kitapta “Hayatın güç veren her mecrasından kovulmuş, siyasi temsil alanında hiçbir konumu olmayan, değersizleştirilmeye çalışılan insanlar yığınının içinden çıkıp gelen önderlere dönüştüler” diyorsun. Kitabın başında da şunları söylüyorsun: “Bir işçi bütün geleneksel ve güncel kuşatılmışlıklarına, yoksunluklarına, yetersizliklerine, mecburiyetlerine rağmen silkelenip doğrularak kendi hayatıyla birlikte ailesinin, arkadaşlarının, köyünün, ilçesinin, havzasının ve ülkesinin gidişatına etki edebilir, pek çok şeyi değiştirebilir. Önderleşebilir.” Önderleşme hem kitapta hem Umut-Sen örgütlenmelerinde anahtar kavramlardan biri. Sunuş yazısında E. İrem Az bu örgütlenme tarzı için “Emekçilerle derin ve ömürlük bağlar kurmayı, onları önderleştirmek için mümkün olan her desteği verip işçiler önderleşirken geride durmayı öneriyor” diyor. Nasıl tanımlıyorsun “önderleşme” meselesini?
İşçi hareketinin tarihinde, sendikal harekette öne çıkmış isimlerden Necmettin Giritlioğlu THKP-C’nin genel komite üyesi, Kenan Budak bir sosyalist, Çetin Uygur keza bir siyasal yapının, Devrimci Yol’un parçası. Tahir’lere yakın diyebileceğim Yalınayak İsmet (Demir) belki bir parça ayrılabilir, ama o da politik bir yordamın içinden geliyor. Genelde siyasi aktörlerin varlığına ihtiyaç duyan bir emekçi halk manzarası görüyoruz. Oysa, 2025’in işçileri, 1905’teki, 1917’deki veya Paris Komünü’ndeki işçilerden bambaşka bir eğitim ve gelişme olanaklarına sahip. İşçiler önderleşmeye, kendi sorunlarını çözmeye yönelik stratejiler geliştirmeye geçmişe kıyasla çok daha yatkın. Sovyetler’deki işçi meclisleri veya İtalya’daki fabrika konseyleri gibi işçiler tarafından üretilmiş otonomiler gelecekteki politik ve toplumsal iktidarda yönetici bir güç olabilir. Biz aydının jakoben rolüne itiraz eden, onu tersine çeviren bir taraftayız.
Çok daha fazla stratejik düşünenin, işçilerin öne çıkması lehine bir-iki adım geride durmasını erdemli bir sosyalist-komünist tavır olarak görüyoruz. Mesela, eylemlerden önce gözaltına alınabileceğimizi işçilere söyleriz. Önce biz kafamızı uzatırız. Ama biz uzatırken işçiler uzatmıyorsa, biz de Don Kişot değiliz. “Bu kavga sizin kavganız, bu kavganın bedelini beraber karşılayacağız” deriz. Biz kavgayı bırakıp gitmeyiz, satmayız. Ama bundan ötesi meselenin esas sahibi işçinin alandaki tavrıyla ilgili. Bu tarzın devletin de bazı karşılaşmalardaki stratejilerini boşa çıkaran bir yaklaşım olduğunu tecrübe ettik. Devlet direniş içinde yer alan işçilerin ailelerine bile tek tek ulaşıyor. Ailelerine “Tahir’in ne işi var o eylemlerde? Ali Faik uzak dursun, başına iş gelir” gibi laflarla direnci kırmaya çalışıyor. Ama etkili olmuyor. Çünkü işçi kararı kendi vermiş, geri basmıyor.

Ankara yürüyüşü sırasında işçilerin kararlılığını gören polislerin yüzünün düştüğünü söylüyorsun…
Evet. Kolluk kuvvetleri işçilerle her yüzleşmede etkileyici diyaloglara şahit oldu. Çünkü “Yürüyeceğiz, dönmeyeceğiz” kararının sahibi işçilerdi. İşçiyi tâli bir varlık olarak gördükleri için “Yürüme fikrini işçinin aklına mutlaka birileri sokmuştur” diye düşünüyorlar. Hayır, öyle değil. Kararı işçiler alıyor, biz de bu kararları hayata geçirmekle ilgili görevlerimizi yerine getiriyoruz.
Sonuçta, 60 işçi bir çember oluşturuyor ve tartışıyor. Bu tartışmayı kolluk da izliyor. İşçi çıkıyor, ertesi günün programı ilân ediyor. Bu, işçilere başka türden bir özgüven veriyor. Kolluk bu derse çalışmamış, bu ders başka. (gülüyor) Fernas direnişinde görülen bir şey var. İşçiler kendi iradeleriyle yürüme kararını aldığında, kolluk herkese saldırdığı gibi saldıramıyor işçilere, kendisini frenliyor. Çünkü burada başka türden bir muhataplık ilişkisi var. Muhatap Başaran Aksu olsa, kolay. Kolluk o konuda dersine çalışmış, beni derdest eder geçer. Ama talepleri meşru olan, derdini kendi diliyle anlatan işçiye ne yapacaklarını bilemiyorlar. Bu başka türden bir güçlenme meselesi.
2025’in işçileri 1917’deki veya Paris Komünü’ndeki işçilerden bambaşka bir eğitim ve gelişme olanaklarına sahip. İşçiler önderleşmeye, kendi sorunlarını çözmeye yönelik stratejiler geliştirmeye çok daha yatkın. Sovyetler’deki işçi meclisleri veya İtalya’daki fabrika konseyleri gibi otonomiler gelecekteki iktidarda yönetici bir güç olabilir.
Güç vurgusuna kitapta sıkça rastlıyoruz. “Tahir Çetin ve Ali Faik İnter’in hikâyeleri 301 madencinin trajik sonlarının yanında mücadeleyle kurulan bir gücün imkânına dair bir hikâye” diyorsun. Bütün bu güç hikayesinin içinde bir “yürüyüş” mecazı var. Tahir Çetin, ilk tanıştığınızda ona “Yürüme biçiminizi değiştirmediğiniz sürece kaderinizi değiştiremezsiniz” dediğini hatırlatıyor bir konuşmanızda. Bunu neden söylediğini sorduğunda, Tahir Dev Maden-İş sendikasından Tayfun Görgün’ün ona “Sizin yürüyüşünüz değişti” dediğini anlatıyor. Kitabın sonuna doğru, Yemin Olsun ara başlıklı bölümde şöyle diyorsun: “İşçi kardeşim, Ruhu Olan Yollar senin için ve bir çağrı olarak yazıldı. (…) Artık işyerinde, sokakta, her yerde dün yürüdüğünden farklı yürü.”
İşçi karşısındaki güç ilişkileriyle tekil olarak başa çıkamayacağını anladığında alttan alan, işine gidip gelen, sonuç alamayacağı mücadeleye girmeyen, başına bela gelebilecek işlere bulaşmayan bir figüre dönüşüyor. Komite-konseylerle önerdiğimiz şey sendika ve patron karşısında işçinin gerçek çıkarlarını koruyacak, taleplerin doğruluğunu veya yanlışlığını test edip tavır geliştirecek bir örgütleme modeli. İşçi bazen kendi sendikasının söylediğine de belli bir mesafe koymak zorunda. Sendika her zaman işçiler için doğru şeyi önermiyor olabilir. İşçilere “Yürüme biçiminizi değiştirmediğiniz için ölüyorsunuz. Bundan sonra sizin adınıza konuşanlara da mesafe koyun ki yanılgıya düşmeyin” diyen bir pratiğimiz var.
İşçinin omuzu düşük olmasın. Patron, cumhurbaşkanı, profesör, vali, kaymakam, emniyet müdürü kimse, işçi de o. İşçi kendisini herkesle eşit hissetmeli. Dolayısıyla, bu “yürüyüş” bahsi işçinin zihninin bir tarafında duruyor. İşçi başkalarıyla karşılaşmalarında bunu test ediyor, ilişkiyi deneyimliyor. Eşit ilişkilerde güven ve ferahlık buluyor, daha önce bilmediği duyguları hissediyor. Dev Maden-İş yöneticileri Tayfun Görgün ve Hacay Yılmaz’la olan tartışmasına kadar, Tahir onları “işçiden yana insanlar” diye kodluyordu. Tahir, Tayfun Görgün’le eşit konuşmayı öğrenmiş. Tahir doğru olanı kendi gerçekliği içinden seziyor, biliyor. Tahir’in politik olarak güçlendiğini gördüğü için Tayfun Görgün “Sizin yürüme biçiminiz değişmiş” diyor. Çünkü Tahir’e dün işleyen söz artık işlemiyor.
Tahir’deki önderliğin görünür olduğu ilk yer belki de Ermenek’tir.2020 Ağustos’unun ortasında, 12 Ekim’deAnkara’ya yürüme kararı almış ve hazırlıklara başlamıştık. O günlerde Karaman’ın Ermenek ilçesinde maden işçileri sendikamızla iletişim kurdular. Ödenmeyen maaşlar ve tazminatlar söz konusuydu. Ermenekli işçiler ağustos sonunda büyük bir direniş başlatma kararı aldı. Biz bütün odağımızı Ankara’ya yürüyüş üzerine kurmuştuk. Ama Ermenek’teki durum acildi, direnişi organize etmek için oraya bir heyetin gönderilmesi gerekiyordu. Tahir “ben giderim” dedi. Tahir’le birlikte Soma Tazminat Mağdurları direnişinin yürütücülerinden Selahattin Cankal ve Çetin Erkalkan’ı Ermenek’e görderdik. Ermenek’teki işçiler de Bağımsız Maden-İş Sendikası Genel Başkanı olarak kravatlı birini bekliyor. Kendileri gibi biri karşılarına çıkınca şaşkınlık yaşıyorlar. Nasıl olduysa, o kısa vakitte Tahir Ermenek’in köylerinden insanlarla tanışıyor. İşçiler kendi içlerinden çıkan, “yürüme biçimini değiştirmiş” figürlere başka türden bir bağlılık hissediyor. Ezilenlerin, işçi sınıfının birbirine bağlılığı böyle zamanlarda çok net görünür oluyor.
Ermenek madencilerinden oluşan, Tahir’in başkanlığındaki heyetler kaymakam, belediye başkanı ve parti temsilcileriyle görüşmeler yapıyor, jandarma ve kolluğun baskılarına karşı koymaya çalışıyordu. Duyduklarımızdan ve video kayıtlarından Ermenek’teki direnişin daha önce görmediğimiz bir büyüleyicilikte olduğunu fark ediyorduk. Tahir’in önderleştiği görülüyordu.
Tahir bir Alevi olarak nüfusu Yörük ve Sünni olan Ermenek’te dönüştürücü olabildi. Kendi değerlerini dile getirmekten sakınan biri de değildi. Bir tavşan eti yeme hikâyesi vardır. Ermenek’te işgal alanındaki işçiler tavşan avlamışlar. Ermenek’in meşhur yemeği olan Bulgurca yapıyorlardı. Bulgurca, bulgur ve tavşan etinden yapılan bir yemek. Ermenek’te Bulgurca yapmak bir çeşit tören gibidir. Tahir de ben de hiç tavşan eti yememiştik. Alevilerin tavşan etini yemediğini biliyordum. Ermenekli işçiler bizi “Yiyecekler mi yemeyecekler mi?” diye izliyordu. Tahir’le göz göze geldik. Tahir’e yanaşıp “Bu yemeği yiyeceğiz. Yoksa başka türlü algılanır” dedim. Sonuçta Bulgurcayı yedik. (gülüyor)
Kitapta “Başarı hikâyelerine her şeyden çok ihtiyacımız vardı” diyorsun…
Bağımsız Maden-İş kurulduktan sonra sarı sendikaları eleştiriyorduk, ama bir öykümüz yoktu. Sadece doğru gibi görünen laflar ediyorduk.Bir meseleyi soyut olarak anlatmanın tam olarak kavranmasına engel olan bir tarafı var. Somut başarının örgütleyiciliği kadar hiçbir şey örgütleyici değil. Mesela, güneş paneli işçileri paralarını alamamışlardı, “Bize yardımcı olun” dediler. İşvereni aradık ve o para alındı. Ertesi gün Soma çarşısı bu olayı konuşuyordu. Yankının gücüyle bu durum yayılıyor. Daha sonra ücretsiz izne çıkarılan işçilerin maaşlarını patrondan alabildik. Bağımsız Maden-İş altı bin işçiyi ve onların ailelerini, çevrelerini ilgilendiren, devleti yasa yapmaya zorlayan bir mücadele yürüttü. İnsanlar bu mücadeleyi saniye saniye sosyal medyadan izledi. Mücadelenin Fox TV ve Halk TV gibi kanallarda yayınlandığını gördüler. Direnişçi işçiler Savaştepe Çarşısı’nda, Soma Meydanı’nda dolaşırken insanlar selam veriyor, sevgi gösteriyordu. İşçi açısından bu somut bir deneyim.
Fernas direnişinde görülen bir şey var. İşçiler kendi iradeleriyle yürüme kararını aldığında, kolluk herkese saldırdığı gibi saldıramıyor işçilere, kendisini frenliyor. Çünkü burada başka bir muhataplık ilişkisi var. Kolluk bu derse çalışmamış, bu ders başka. Talepleri meşru olan, derdini kendi diliyle anlatan işçiye ne yapacaklarını bilemiyorlar.
Sosyal medya demişken… Tahir Çetin sosyal medyada bulduğu, üzerinde “Gerçekçi ol, imkânsızı iste” yazan bir Che Guevara görselini arkadaşlarına gösteriyor ve “imkânsız diye bir şey yoktur” diyor.
Tahir Che’yi biliyordu, ama “Gerçekçi ol, imkânsızı iste”nin Che’nin sözü olduğunu bilmiyordu. Sosyal medyada görünce o söze takılıyor ve arkadaşlarına gösteriyor, çünkü diğer işçi temsilcileri, önderleri gibi kendisini topluluk önünde, medya önünde iyi ifade eden cerbezeli, atak bir figür olmadığının, yani “imkânsız” olduğunun farkında. Tahir bir ideali değil, bir “imkânsızı” temsil ediyor. Soma veya Kınık’ta sendika başkanı olabilecek belki de son figürdü. Biraz önce saydığım kabiliyetlere sahip insanların başkan olması gerektiğine dair bir önkabul var. Ama Tahir’in sendika başkanlığı imkânsızı gerçeğe dönüştürüyor. Bunu kendi çabası, emeği, yoğunlaşması, arzusuyla yarattı.
Biraz önce bahsettim, Tahir kayanın üzerine düşen incir çekirdeğinden incir ağacının filizlenişini görüp “Bu olabiliyor” diyor, doğadaki oluşa bakarak hayattaki güç ilişkilerine dair hiçbir şeyin değişmez, dönüşmez olmadığını idrak ediyor. Bunun da varoluşsal bir tavırla, eylemle olabileceğinin bilincinde. Bu yüzden Hadika Beliz’in Soma katliamı belgeselinde (Türkiye’nin Aynası: Soma, 2024) solun zayıf olduğunu söyleyenlere “Onlar tembel, kıçlarını kaldırıp çalışsınlar. Ben bunları yapabiliyorsam, herkes yapabilir. İmkânsız diye bir şey yok. Yeterince odaklanmamak var” diyor. Zaten Tahir’in alâmet-i farikası haline gelen, sık sık söylediği o vurgulu “Olacak” deyişinde her türlü imkânsızlığa rağmen “Biz istersek bunu yaparız” gibi doğal, emredici olmayan bir kabulü vardı. Bu yüzden kimsenin politik tercihlerini aşağılamazdı. “Bizi bilmedikleri için kötüyüz diye düşünüyorlar” derdi. Böyle bir berraklık var zihninde.
Nitekim, “Başaramazsak da madenciler bize en azından ‘ellerinden gelen her şeyi yaptılar’ der” diyor…
Tahir maden şirketlerinin karanlık yüzünü, güç ilişkilerini biliyor. Devlet-mafya ilişkilerinin saldırılarıyla yüzleşmiş bir işçi. Mesela, bir gece yarısı Soma’daki en büyük madenin CEO’su Tahir’i evinden almak için araç gönderiyor. O madende sarı sendika örgütlüydü. Ama CEO madende çalışan beş bin kişinin ancak Tahir’in ikna edilmesiyle ikna olacağının farkında. Bu, güç demek. Peki, Tahir bu gücü nasıl oluşturuyor? Sendikanın genel başkanı olduktan sonra da madene iniyordu. İşçiler, “Başkan sen artık çalışma” diye şakalaşıyorlar Tahir’le. Tahir madene inince diğer sendikacılara dönük alaycı ifadeler çoğalıyor. Madende kazma sallayan genel başkan derin bir saygı ve sevgi yaratıyor. Başka türlü bir birleştirici teveccüh zemini gelişiyor.
Tahir Kınık’ta fikrine başvurulan, aileler arasındaki meselelere çözüm getiren bir figüre de dönüşüyor. Çünkü kimseyle kişisel husumeti olmayan, herhangi bir gerilimin tarafı olmamış biri. Eşine şiddet uygulamamış. Normalde böyle bir şey yok, istisna. Yüksek sesle konuşmamış, kimseye el kaldırmamış. Bu da istisna. Meselelerini hep biraz uzun yoldan dolanarak çözerdi. Kısa yola inanmazdı çünkü. Kendi bildiği uzun yoldan giderdi.

Bir tarafta mücadelenin içinde güçlenme, diğer tarafta somut koşullardan kaynaklanan korkular ve zaaflar. Tahir Çetin ve Ali Faik bu ikiliği nasıl yaşıyordu?
Aşağıdan gelen önder figürlerinin zihinlerine yapışık bir huzursuzluğu vardır. Hayatlarındaki sorun yumağını çözmeye çalışırken sürekli bocalıyorlar. Bu tarz önderlerdeki huzursuzluğun merkezinde geçim derdi oluyor. Zaten işçi sınıfını hareketsiz kılan şey geçim derdi. Mücadele içindeyken hayatlarını kazanacakları ekonomik olanaklar artmıyor, aksine azalıyor. Tahir sendikaya daha fazla vakit ayırmak için emekli olmaya karar verdiğinde aylık kazancının üçte bir oranında düşeceğini biliyordu. Sadece emekli maaşıyla geçinmek zor. Tahir’in eşi salça fabrikasında asgari ücretle çalışıyordu. On tane inekleri vardı. İnek satarak kalan ineklere bakmaya çalışıyorlardı. Zamanla hiç inek kalmadı ellerinde. Tablo bu. Bu boğuntularla mücadele eden figürler de “Galiba yapamayacağım” diye düşünüyor. Aile içinden de “Çocuklarla ilgilenmiyorsun, o yüzden başlarına iş geliyor” gibi serzenişler olabiliyor. Bu serzenişlerin haklılığına dair bir gerçeklik de var. Bazen aile büyükleri bu figürlere “Yeter artık, dur” diyebiliyor. Ülkenin yarattığı sorunlar ve hayatındaki boğuntular arasında bocalayan, bunu sürekli aşma iradesi gösteren, tüm eleştirileri yanıtlamaya çalışan bir kişilikti Tahir. Daima bu huzursuzluğu sırtında taşıyarak kavga veriyordu. Öfkeyi mayalayan da düşmanla konuşurken onu içten konuşturan da her saniye yaşadığı bu boğuntu.
Somut başarının örgütleyiciliği kadar hiçbir şey örgütleyici değil. Bağımsız Maden-İş altı bin işçiyi ilgilendiren, devleti yasa yapmaya zorlayan bir mücadele yürüttü. İnsanlar bu mücadelenin TV’de yayınlandığını gördüler. Direnişçi işçiler Soma Meydanı’nda dolaşırken insanlar selam veriyor, sevgi gösteriyordu. İşçi açısından bu somut bir deneyim.
Zihinlerine yapışık o huzursuzlukla ve tabii verdikleri hak mücadelesinin gücüyle, Tahir Çetin ve Ali Faik hayal edemeyecekleri muhataplık ilişkileri içinde buluyorlar kendilerini. Mesela, Fernas direnişinde TBMM’ye çıplak ayaklarla girildi. Cilalı mobilyalar ve kravatlı muhataplar ortamında kendilerini nasıl hissediyorlardı?
İkisi de bana “Ortamı görmelisin” diye anlatırlardı. Mesela, valiyle görüşmeye giderlerdi, dönüşte valinin odasının şatafatını anlatırlardı öfkeyle. Tahir ve Ali Faik TBMM’ye her gittiklerinde öfkelenirlerdi. Çünkü mecliste sınıfsal öfkelerini haklılaştıran ve sisteme dair eleştirilerini teyit eden tavırlarla karşılaşıyorlardı. Mesela, Fernas direnişi sırasında, AKP’nin Genel Başkan Vekili Mustafa Elitaş, direnişçi işçilere “Bana ne kardeşim AKP’ye oy verdiyseniz” mealinde bir şey demişti. Komisyon görüşmelerine katılan, eskiden AKP’yi destekleyen, şimdilerde Bağımsız Maden-İş Genel Sekreteri olan Adem (Dadaklı) için bu laf çok sarsıcı olmuştu. Çünkü kendi konumunu idrak etmişti. Artık “Biz ayrı, onlar ayrı” diyor.
Ben de Fernas direnişinde meclise gidince anladım meseleyi. İşçilerle mecliste yürüyorduk. Alt katta fuaye gibi bir alanda, gösterişli ışıkların altında bazı “kudretli” vekillerimiz oturuyordu. Biz de oradan yalınayak geçiyoruz. Vekiller yalınayaklılara aşağıdan bakıyordu. Biz de onları “Nasıl bir tarihin içindeyiz?” der gibi izliyoruz. Etrafta FBI ajanı gibi kulaklıklı adamlar vardı. Bu adamların olduğu yerde vekillerin sosyalist de olsa CHP’li de olsa etkisiz olduğunu görüyorsun. O ara kulaklıklı adamlardan biri “Süpürün” diyor bizi işaret ederek. İşçiler birdenbire kuruldu o lafa. İlk defa işçilerin o kadar hızlı kurulduğunu gördüm. Elli üç gün boyunca gözaltılar, saldırılar oldu, ama böyle bir öfke görmemiştim. İşçi boğacak yani, o kadar kuruldu. İşçilerin dağıtıcı bir şekilde adamlara girişeceklerini hissettim. CHP Grup Başkan Vekili Murat Emir’in yüzü endişeden pancar gibi olmuştu. Normalde Murat Emir’in idare amirlerine “Ben çağırdım işçileri, işinize bakın” demesi lâzım. Ama korkuyla yemek yenen alandan bizi çıkarmaya yeltendi. Daha sonra Manisa vekilleri yanımıza gelip “Yapmayın, etmeyin, bizi de yakacaksınız” dediler. Çünkü onların vasıtasıyla girmiştik meclise.
Sonuçta, meclisin esas sahiplerinin idare amirleri olduğunu gördük. Vekillerden daha kudretliler. Parlamento halktan, emekçi ve işçi sınıfından yalıtmış kendisini. Hak aramaya gelenlere “Misafir tedirginliği içinde gel ve git” diyor. Bu yüzden bizi yalınayak görünce rahatsızlık duydular. Çünkü biz zaten ayaktakımıyız onların gözünde. Bu bakışı hisseden Tahir ve Ali Faik meclisten tiksintiyle bahsederdi.
Ali Faik bir yandan TKİ’de çalışıyor, bir yandan da Adalet Meslek Yüksek Okulu’na devam ediyor. Kitapta Ali Faik’in senden sürekli kitap ve film önerisi istediğini söylüyorsun. Okuması, izlemesi için neler önermiştin?
Kaplan ve Ejderha’yı izleyip etkilenmişti. O filmde Uzakdoğulu, doğayla kuvvetli ilişkiler kuran, bedenini iyi kullanan, bir felsefeye sahip savaşçılar var. İmparatorluğun güç ilişkileriyle mücadele ediyorlar, valilerle savaşıyorlar. Sanıyorum o savaşçılara kendisini yakın hissetti. Bernardo Bertolucci’nin 1900’ünü izleyince çok etkilendiğini, “Bu meselenin bir geçmişi varmış” dediğini hatırlıyorum. Emile Zola’nın Germinal romanından çok etkilenmişti. İnce Memed’i okumuştu. Michael Mann’ın Büyük Hesaplaşma’sını Gioconda Belli’nin Portakal Ağacında Oturan Kadın’ını ve Tenimdeki Ülke Nikaragua’sını sevmişti. Ali Faik’e Spinoza’nın Ethika’sını hediye etmiştim. Her akşam uyumadan önce bir sayfa okuduğunu biliyorum. Komünist Manifesto’yu okumuş ve çok etkilenmişti. “Marx ne kadar haklı. İnsanlar 200 yıldır bu kitabı okumuyor mu?” demişti. Ali Faik’in Twitter’da yazdığı bir söz var: “Her türlü ezilmişliği yaşar Anadolu insanı. Yine de şükreder. Budur sermayenin öz kaynağı.” Çok çıplak, veciz bir ifade. Ali Faik okuyor, izliyor ve aldığı hukuk eğitiminin mücadeleye katkısı olacağını düşünüyordu.
Tahir Che’yi biliyordu, ama “Gerçekçi ol, imkânsızı iste”nin onun sözü olduğunu bilmiyordu. O söze takılıyor ve arkadaşlarına gösteriyor, çünkü kendisinin “imkânsız” olduğunun farkında. Tahir bir ideali değil, bir “imkânsızı” temsil ediyor. Sendika başkanı olabilecek belki de son figürdü. Ama Tahir’in sendika başkanlığı imkânsızı gerçeğe dönüştürüyor.
Ve bir ayağı hep mücadelede…
Evet. Bedirler Köyü civarında faaliyet gösteren Zenit Madencilik’in altın madeni girişimine karşı mücadeleye hazırlanıyordu. CHP’nin sağlıktan sorumlu başkan yardımcısı Zeliha Aksaz Şahbaz o zamanlar CHP’nin Kütahya İl Başkanı’ydı. Zeliha hanım özel olarak o köyle ilgileniyordu. Ali Faik de o heyetin içindeydi. Bedirler Köyü’nün yeniden yaşanılabilir bir yer haline gelmesi için köyde tarım kooperatifi kurulması için çaba veriyordu. Ali Faik ve Bağımsız Maden-İş’in örgütlenme uzmanlarından Barış Altun, üyelerinin yalnızca gençlerden oluştuğu bir WhatsApp grubu kurmuştu. Gençlere matematik, fizik ve kimya dersleri veriyorlardı. Ali Faik devlet madeni olan TKİ’de çalışıyordu. TKİ’de genç madencilerden oluşan 40 kişilik bir heyet oluşturmuşlardı. TKİ’deki işçiler Ali Faik’in bir ayağının mücadelede olduğunu bildiklerinden çok saygı duyuyorlardı. Ali Faik’i izliyorlardı. İşçiler arasında popüler bir figürdü.
Ali Faik’in girdiği yerleri ışıklandıran bir varoluşu vardı. Ali Faik’in annesi Nuray Anne “Ali’nin olduğu yere bir ferahlık gelir” der. Ali Faik hayatını kaybedeli üç yıl oldu, mezarı hâlâ çökmemiş. Mezarı yaptırmak için Nuray Anne’yle konuşurken “Ali hâlâ burada, bu dünyayla işi bitmedi” dedi. Aslında bizdeki his de öyle. Arkadaşlarımız hâlâ burada, canlı. E.P Thompson, İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu’nda işçilerin bazı olayları mitleştirdiğini anlatır. Tahir ve Ali Faik’in hikâyesi de öyle. Ali Faik ve Tahir’in içinde olmadığı olayların onlarla bağdaştırılarak anlatıldığını duyuyorum. Bazı madenciler onları tanımasalar da “yakın arkadaşım” diye bahsediyorlar.
TKİ gibi bir devlet madeninde çalışan bir madencinin, babası madende ölmüş bile olsa mücadelenin içine girmesi pek beklenmez. Bu olağan dışı bir davranış. Ali Faik’in 1+1 Express’te yayınlanan videosunda babasının yokluğunun yarattığı sesi dağ metaforuyla anlatması çarpıcı. Bunlar doğaçlama anlatılan şeyler. Ölmeden önceki gün ikisinin de kaydedilmiş konuşmaları var. İki konuşma da çok ilginç. Ali Faik, öfkeyle ve uzun uzun devlet ve bürokrasi tanımlaması yapıyor. O konuşmayı dinlerken “Acaba Adalet Meslek Yüksek Okulu’nda okuduğu için mi bu düzeyde bir açıklama yapabiliyor?” diye düşünmüştüm.
Tahir de o gün içinden alev fışkıracakmış gibi öfkeyle konuşuyor. Tahir’in babası Ahmet Amca da “Bunun içinden sanki ateş çıkacak” diyordu. Belki de o konuşmalar ölümlerinden sonra bize ilginç geliyor. Ama Tahir kesintisiz bir öfkeyle hiç duraksamadan, parlak bir telaffuzla konuşuyor. Kendilerine duydukları politik özgüveni görüyorsun o videoda. Yani “Biz artık meseleyi biliyoruz” demek istiyorlar. Ama bu özgüven sadece Tahir ve Ali Faik’e ait değil. Bütün işçi direnişlerinde, örgütlenmelerde böyle figürler var. Mesela, DGD-Sen’in kurucularından Murat Bostancı Migros’ta depo işçisiydi. DGD-Sen başkanı Neslihan Acar marketlerde, depolarda, anket şirketlerinde çalışmış yoksul bir ailenin çocuğu. PTT-Sen’in başkanı Süleyman Şen belediyede taşeron işçilik yapan birisi. Yokluğun içinden, farklı siyasal tercihlerin içinden gelip başka türden bir mücadele biçimine sahip olmuş kişilikler bunlar.
Tahir sendikanın genel başkanı olduktan sonra da madene iniyordu. İşçiler, “Başkan sen artık çalışma” diye şakalaşıyorlar Tahir’le. Tahir madene inince diğer sendikacılara dönük alaycı ifadeler çoğalıyor. Madende kazma sallayan genel başkan derin bir saygı ve sevgi yaratıyor. Başka türlü bir birleştirici teveccüh zemini gelişiyor.
Tahir Çetin ve Ali Faik mücadelelerini ve arzularını doğaya dair kavramlarla açıklamaya yatkınlar. Ali Faik 1+1 Express’teki bir söyleşimizde, mücadelesini “dağları aşmak ve sahile inmek” diye anlatıyordu.
Bir ferahlık arayışı vardı onda. Ali Faik’in yapmak istediği şeylerden biri, kente sıkışmış annesine sahili gören bir yerden küçük de olsa bir zeytin bahçesi almaktı. Bu biraz da İç Ege insanının özlemi gibi geliyor bana. İç Ege’desin, sahile yakın gibisin, ama aslında uzaksın, kırsaldasın. Ali Faik Bergama’da Süleymancıların yurdunda kalmış, ama hemen aşağıdaki Dikili ile bir alâkası olmamış mesela.
Kitapta iki şarkının bahsi geçiyor. Biri Servet Kocakaya’nın Hayat’ı, diğeri Grup Yorum’un Madenciden’i. Başka hangi şarkılar var Tahir ve Ali Faik’in sevdiği?
Tahir Tekkeli Fadime Ana’nın söylediği Şah De türküsünü çok dinlerdi. Ali Asker’den Mavi Türkü’yü dinlediğini hatırlıyorum. Ali Faik MFÖ’yü, Sezen Aksu’yu, 90’ların pop müziğini severdi.
Hayat şarkısına birkaç yerde değiniyorsun. O şarkının Tahir için nasıl bir önemi var?
Hayat, hayata gelmek ve gitmekle ilgili bir şarkı. Tahir’le Alanya’nın sırtlarında Kuşkayası diye bir yere çıkardık. Kuşkayası mevkii Türkiye’nin en tehlikeli yamaçlarından biridir herhalde. Orada Toros dağlarının manzarası muazzamdır. Kuşkayası’ndan Ermenek’e geçiş vardır. Torosların yüksek tepelerinden giderken Servet Kocakaya “Hayat” diye şarkıya girip “Toros dağlarının düzüne indim” diye devam ediyor. Yoldasın, Hayat çalıyor… Bir taraf uçurum bir taraf muazzam güzellikte orman. Bir iç geçirme oluyor, düşünüyorsun…

Ruhu Olan Yollar’ın en ilginç bölümlerinden biri, Tahir Çetin ve Ali Faik İnter’in matematikçi Ramazan Hoca’yla (Şahin) ilişkisi. Kimdir, nasıl biridir Ramazan Hoca?
Ramazan Şahin hep devrimci hareketin içinde olmuş, binlerce genci eğitmiş roman kahramanı gibi bir matematikçiydi. Cahit Arf’ın öğrencisi. Ramazan Hoca’yı 1990’da Bakırköy Halkevi’nde tanıdım. Orada matematik dersi veriyordu. Dershanelerin peşinde koştuğu bir hocanın yoksul çocuklara ders vermesi pek alışılmış bir şey değildir. Devrimci Yol’dan geliyordu, Eğitim-Sen’iniçindeydi. Bir ara Barış ve Demokrasi Partisi’nde (BDP) de siyaset yaptı. Dayanışma mefhumunu hayatının merkezine koymuş bir hocaydı. Bilgi Üniversitesi’nde doktora yapan öğrencilere ders veren, astronomi ve matematik kapasitesi yüksek biriydi. Thales anlatmayı çok severdi. Bodrum’un varoşu Mumcular semtinde otururdu. Yaz aylarında Mazı Koyu’na çadır kurardı. Teleskobu sahile yerleştirir, sahildeki gençlere coşkuyla yıldızları anlatırdı. Astronomi ve matematiği de siyasete, felsefeye, devlete değinerek anlatırdı. Ramazan Hoca’nın geometri ve matematik anlattığı birinin konuyu anlamaması mümkün değildir. Veli Saçılık, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya yakındı. Veli Saçılık’ın Ankara’daki eylemine destek için gitmişti. “Hocam yapma etme, kendini öldürteceksin, yaşın var” diyordum. Polis müdahalesi sonrası kalp krizi geçirip hayatını kaybetti. Devlete karşı öfkesi yüksek, kafası berrak biriydi. Bu yüzden korkusu da yoktu. Eylemlere Spinozist bir duyguyla, matematik problemi çözercesine katılırdı. Uyar Madencilik direnişi sırasında Salihli’den gittik cenazesine. Pandemi döneminde hayatını kaybeden pek çok insan gibi hakkıyla uğurlayamadık onu.
Ali Faik Bertolucci’nin 1900’ünden, Zola’nın Germinal romanından çok etkilenmişti. Michael Mann’ın Büyük Hesaplaşma’sını Gioconda Belli’nin Portakal Ağacında Oturan Kadın’ını ve Tenimdeki Ülke Nikaragua’sını sevmişti. Spinoza’nın Ethika’sını hediye etmiştim. Her akşam uyumadan önce bir sayfa okuduğunu biliyorum
Ramazan Hoca’yla Tahir Çetin ve Ali Faik nasıl tanışıyor?
Milas, Çine, Bodrum, Güllük beyaz maden bölgesi. Bu bölgede uluslararası maden şirketleri faaliyet gösteriyor. Biz o bölgeye gider gelir, örgütlenme çalışması yapardık. Ramazan Hoca da “Sizin için elimden geleni yaparım” demişti. Bodrum’da yaşadığından Muğla ve Aydın’da bizim temsilcimiz gibiydi, köylerde yaptığımız toplantılara katılırdı. Söke’deki Sibaş direnişine destek verdi mesela. Tahir’le o dönemde tanışmışlardı. O direnişten bir-iki sene sonra Bodrum’a yolumuz düşünce Ramazan Hoca’yı aradık. “Koydayım, mutlaka gelin” dedi. Tahir, Ali Faik ve ben gittik hocayı ziyarete. Akşam yemeğinden sonra, “Hocam, sen bu yeraltıcılara göğün ötesini, yıldızları anlat” dedim. Hoca da telefonuna indirdiği uygulama üzerinden yıldızların isimlerini, konumları anlatmaya başladı. Ben hocayı sık dinlediğim için anlattığı konulara aşinaydım, uyumaya gittim. (gülüyor) Tahir ve Ali Faik’in Ramazan Hoca’nın anlatacaklarından etkileneceğini biliyordum. Nitekim, sabaha kadar hocayı dinlemişler. Hoca teleskobunu kurmuş, bizimkilere yıldızları dolaştırmış.
Eski devrimci öğretmenler veya köy enstitüsü öğretmenleri için “Her türden meziyete sahiplerdi” diye anlatılır. Ramazan Hoca bu tarz bir eğitimci figürünün son temsilcilerindendi. Bir yandan matematik ve astronomi ile ilgili derin bilgi sahibiydi, diğer yandan arkeoloji ve tarihle ilgileniyordu. Günümüzde öğretmen nedir? Müfredatı ezberleyip öğrencilere anlatan kişidir. Kendini aşma çabası gösteren eğitimcilere artık neredeyse rastlamıyoruz.
Ali Faik’in Twitter’da yazdığı bir söz var: “Her türlü ezilmişliği yaşar Anadolu insanı. Yine de şükreder. Budur sermayenin öz kaynağı.” Çok çıplak, veciz bir ifade.
Kitabın girişinde Ali Faik’in bir sözünü alıntılıyorsun. Ali Faik sana “Bizim uğraşımızla yıldızların arasında bir irtibat var” diyor. Ramazan Hoca’dan dinledikleri Ali Faik’e Blanqui’nin Yıldızlardan Ebediyete’sini (Metis, 2015) çağrıştıran bir bakış kazandırmış gibi.
Madenciler yerin altında doğanın “kalbine” dokunan insanlar. Ama o kalbe hatalı bir dokunuş madencinin sonu olabilir. Vurduğun kazmadan çıkan kıvılcımın havadaki metanla birleşmesini izlemenin bir “bilimi” var. Veya tahkimatın kütüklerinin sesini dinleyerek üzerlerindeki baskıyı hissetmenin bir sezgisi var. Madenciler tehlikeyi sezme konusunda güçlüdür. Bir işin sağlıklı olup olmadığına dair güçlü bilgileri vardır. Çünkü bir hata kendisini ve yanındakileri öldürebilir. Bu yüzden yaşamı, ölümü, sınırları ve sonsuzluğu diğer insanlardan daha farklı kavrarlar. Madenciler genelde köylü çocuklarıdır. Köylünün gökyüzüyle daha yoğun bir ilişkisi vardır. Çünkü hava durumunu tahmin etmek zorunda, yağmurun yağıp yağmayacağını anlamak zorunda. Köylü şehirliye göre göğe daha sık bakar.

Madenciler madencilikle ilgili hikâyeleri birbirlerine çok anlatır, bu hikâyelerle eğlenirler. Direniş sırasında uyumazlar, tekrar tekrar madende olup bitenleri anlatırlar birbirlerine, çaresizliklerini de güçlerini de anlatırlar. Bu bir tecrübe aktarımı da oluyor. Belki de ölümle sınanmışlığın yaratmış olduğu bir sakinlik vardır madencide.
Ali Faik 1900’ü izleyince veya Germinal’i okuyunca mücadelesinin evrensel bir mesele olduğunu çözüyor. Kavganın hem geçmişe hem de geleceğe ait olduğunu biliyor, anlıyor. Tahir Dünya Sendikalar Federasyonu’nun toplantısı için Yunanistan’a gidip, başka sendikacılarla temas kurduğunda kendi mücadelesiyle evrensel mücadeleyi birleştirebiliyor. Dolayısıyla, evrensellik ve sonsuzlukla kurdukları bağ yaşamlarına bezeli şeylerin aklileştirilmesi olarak düşünülebilir.
Sunuş yazısında, E. İrem Az kitapta iki örtük anlatı olduğunu söylüyor. Biri önderleşme meselesi, diğeri ise Tahir ve Ali Faik’in egemen erkeklik hallerinin dışında olmaları. Tahir ne eşine ve çocuklarına ne başkalarına el kaldırıyor, kimseye bağırıp çağırmıyor, hiç küfür etmiyor… Bunların yanı sıra, “çok iyi bir dinleyici” olduğunu anlatıyorsun…
Madencilikte çok bilmek ve emin olmak ihtiyattan kopuş anlamına gelir. Bu da iyi bir şey değildir, riske sokar madenciyi. Madenciler “Her şeyi bilen” insanları güvenilir bulmaz. Çok bilen tipler herkes için tehlike yaratır. Madende illa ölüm yoktur, madenci kazalanabilir de. Küçük bir hatada gözünü, parmağını, ayağını kaybedebilir. Dolayısıyla, birbirinden öğrenmek madenciyi hayatta tutar. Herhalde birbirini dinleme alışkanlığı bir tevazu oluşturuyor. Bir de hem Yörük hem de aşiret geleneğinde dinleme ve sözlü kültürü aktarma pratiği var. Yaşlıyı, genci dinleyerek öğreniyorsun hikâyeleri, ki bir sonraki nesle aktarabilesin. Tahir işçileri de uzun uzun dinlerdi, hiç usanmazdı. İşçi acil bir konu olduğunda başına geleni tekrar tekrar anlatır. Aslında ilk anlattığı seferde konuyu anlamışsındır, ama işçi bıkmadan tekrar tekrar anlatır. Tahir sabırla bunları da dinlerdi, işçinin lafını kesmezdi. Eşi Nursel tarladayken çocuklarına yemek de yapardı. Sevgisini hissettirmekten sakınmazdı.
Tahir Tekkeli Fadime Ana’nın söylediği Şah De türküsünü çok dinlerdi. Ali Asker’den Mavi Türkü’yü dinlediğini hatırlıyorum. Ali Faik MFÖ’yü, Sezen’i severdi. Tahir’le Alanya’nın sırtlarında Kuşkayası diye bir yere çıkardık. Orada Toroslar’ın manzarası muazzamdır. Yoldasın, Servet Kocakaya’nın Hayat şarkısı çalıyor. Bir iç geçirme oluyor, düşünüyorsun…
Tahir Çetin ara sıra “Sadece işçilerden oluşan bir parti kuralım” diyor sana, sense pek oralı olmuyorsun. Tahir Çetin şimdilerde bunu söylese ne derdin?
Tahir ve Ali Faik, köylüleri, tarım işçilerini, bu mücadelelerden yana olan aydınları, siyasetçileri, gazetecileri doğru bir siyasal anlatıyla kendi mücadelelerine taraf edebileceklerini gördüler. Ayrıca, farklı işçi direnişlerini ziyaret ettiler, işçileri dinlediler. Burjuvazinin temsilcisi patronları, müdürleri, sarı sendikacıları, kolluğu, devleti, yargıyı yakından tanıdılar. Ülke düzeyinde bu örüntüye karşı siyasi bir gücün inşa edilebileceğine dair kanaati kendi deneyimleriyle kazandılar. Dört-beş sene önce siyasi bir güç olmak için daha çok çalışmak gerektiğini, Soma ve Ermenek’te kurduğumuz ilişkileri en az elli-altmış bölgede daha geliştirebilmemiz gerektiğini düşünüyordum. Türkiye’deki iki egemen blok arasındaki didişmede ezilenlerin ve işçilerin hayrına bir şey çıkmayacağı açık. Sonuçta, işçiler açısından tablo aynı, Mehmet Şimşek’in Orta Vadeli Program’ı (OVP) değişmeyecek. Ali Faik ve Tahir’in Özgür Özel’le tanışıklığı vardı. Özgür Özel şimdi başka safların temsilcisi olarak halkın öfkesini sandıkta tutma becerisi açısından iyi iş çıkarıyor. Aslında, holdinglere, egemenlere velinimet sayılabilecek bir hizmette bulunuyor. Türkiye halkının mülksüzleştirilmesi politikası yeni yüzleriyle, yeni rıza mekanizmalarıyla devam edecek. Egemenlerin iki kanadı arasında gidip gelerek bu tabloyu değiştirme olanağı yok. Bu kanatlardan kopuşun denemesi için başlangıç adımlarını atıyoruz. Önümüzdeki iki yıl siyasal bir gücün açığa çıkarılması için gece gündüz çalışacağız.
Nasıl bir siyasal güç olacak bu?
Düzen işçiyi “AKP’li, CHP’li” diye bölüyor. Devletin yıllardır toplumu iki eksene sıkıştırmasını tersyüz edecek bir yaklaşımımız var. Bizim derdimiz bu bölünmeden kurtulmak. Seçimi değil, düzeni kuşatmayı, onun alanını daraltmayı hedefleyen bir siyasal güç ortaya çıkarmak istiyoruz. Devrimci bir Türkiye’nin yaratılması görevinin altına tüm varlığımızla, bugüne kadar kurduğumuz ilişki ve olanaklarımızla, yoldaşlıklarımızla gireceğiz. Önümüzdeki dönemi devrimci bir gücün şekillendirileceği, yeni dönemin programını Anadolu’nun dört bir tarafında kuracağımız bir süreci başlatacağız. Bunun için var gücümüzle çalışacağız.




